Hoşgeldiniz!

gelenek

Düğünde Gelinin Meme Ucunu Sıkma Geleneği 01:00
Düğünde Gelinin Meme Ucunu Sıkma Geleneği 56.023 izlenme - 1 yıl önce Çin'de yapılan bir düğünde gelinin meme ucunu akrabalar sırayla sıkıp yoluna devam ediyor. Bu nasıl bir gelenektir diye düşünebilirsiniz haklı olarak :) belki de yoktur ufak bi kesimdir veya film falan çekiyolardır bilmem olm ölçmedim ki hıamına
Çin'deki Sosisli Gelenek 01:38
Çin'deki Sosisli Gelenek 4.150 izlenme - 1 ay önce Çin'de bir düğün öncesi, gelin damadın bacaklarının arasına sıkıştırılan sosisi ısırıp içindeki sıvıyı dışarıya çıkarmaya çalışıyor. Bu evlilikte bağlılığa işaret ediyor, eğer gelin sıvıyı ortaya çıkaramazsa evlilikte iyi bir eş olamayacağına inanılıyor. Hepsini geçtim ama o kadar insanın, kadının kızın, çoluk çocuğun arasında böyle bir şeyin yapılması da ayrı absürtlük. Hayretle izliyoruz...
Koyun Yüzü Divriği Karasar Köyü 04:09
Koyun Yüzü Divriği Karasar Köyü 2.329 izlenme - 2 ay önce Türkiye'mizin güzide köylerinden karasar köyünün hiç eskimeyen gelenek oyunları sizlerle.
Kadın Sünneti 07:09
Kadın Sünneti 1.018 izlenme - 2 ay önce Özellikle Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinde yaygın olarak uygulanan kadın sünneti göçler yoluyla Avrupa’ya da taşınmış durumda ve artık bu kıtada da onbinlerce kişiyi doğrudan ilgilendiriyor. Kadın sünnetinde genellikle klitorisin kesilmesiyle kadının geleneklere göre ayıp sayılan cinsel birleşmede zevk almasının önüne geçilmek amaçlanıyor. Ancak bu operasyonun sonucu bununla sınırlı kalmıyor ve çok zaman fiziki ve psikolojik zararları görülüyor. İngiliz resmi araştırmaları ülkede 170 bin genç kızın kadın sünneti olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca kısa bir vadede bunlara 65 bin kişinin daha ekleneceği öngörülüyor. Bu operasyon İngiltere’de yasal olmamakla birlikte yapılıyor fakat daha çok Somali, Gambiya ve Sudan’da yapıldığı biliniyor. Hristiyan bir ailede büyüyen Sarian Londra’ya gelmeden önce ülkesi Sierra Leone’de kadın sünnetine maruz kaldığında henüz 11 yaşındaydı. Müdahale bir bayramda anestezi uygulanmadan yapılmıştı
Köpek Eti Festivali - Çin 02:52
Köpek Eti Festivali - Çin 10.917 izlenme - 2 yıl önce Çin'de Guanşi eyaletinin Yulin kentinde her yıl geleneksel olarak yaz gün dönümlerinde düzenlenen köpek eti festivalinde, 10binlerce köpek katledilmekte ve de tropik meyve ve içkilerle tüketilmekte. Köpekler önce dövülüyor sonra da ya yakılarak ya da elektrikle öldürülüyor. Bu caniliğin adı da festival ve bu bir gelenek.
Ülkenize Ait İlginç Gelenekler Neler? - Turistlerle Röportajlar 02:31
Ülkenize Ait İlginç Gelenekler Neler? - Turistlerle Röportajlar 2.251 izlenme - 9 ay önce Sokak röportajında Türkiye'yi ziyarete gelen turistlere ülkelerindeki ilginç gelenekler sorulmuş ve birbirinden ilginç cevaplar alınmış.
Çerkes'lerde Kız Kaçırma 04:45
Çerkes'lerde Kız Kaçırma 4.872 izlenme - 2 yıl önce " Kafkas Lobisi" Olma Yolunda İlerlerken "ben Bunu Nasıl Unuttum" Dedim..." Çerkeslerde Kız Kaçırma Yaygın Bir Gelenektir. Kız Kaçırma Eyleminin İlginç Yönü Bu Eylemde Zor Kullanılmamasıdır, Yani Kızın Rızası Olmadan Böyle Bir İşe Kesinlikle Kalkışılmaz.kızı Kaçırmak İçin Erkeğin, Kız Ailesinden Birilerini Haberdar Etmesi Gerekir. Kız Kaçırmaya Kendisinin Gitmesi Şart Degildir. Kızı Erkeğin Arkadaşları Kaçırır Ve Yakın Bir Aileye Teslim Eder. O Aile Kızın Artık İkinci Ailesi Dermektir. Kızın Kaçırılıp Getirildiği Aile Kız Evi Rollerini Yüklenir. Ailelerin Anlaşması İse Topluluğun Yaslılarına (thamade) Düşer.geleneklere Uygun Biçimde Evlilik Törenleri Düzenlenir Ve Gençler Yeni Yuvalarını çerkezlerde Kız Kaçırma, Adigelerde Kız Kaçırma, Çerkeslerde Kız Kaçırma Usulü, Çerkeslerde Kız Kaçırma, Çerkes Düğün Videoları, Çerkes Konvoyu, Çeçen Konvoy Videoları, Çerkes Konvoy Videoları, Çerkes Düğün Videoları İzle, Çerkez Düğün
Afrika'dan Değişik Sünnet Geleneği (+18) 01:24
Afrika'dan Değişik Sünnet Geleneği (+18) 2.402 izlenme - 1 yıl önce Evet Afrikada yapılan bu iç cızlatıcı sünneti izliyoruz. Gerçi adamlar da bi yana haklı bu işlemi yapmakta öyle malafata böyle sünnet der geçerim.
Cenazeyi Gün Yüzüne Çıkarma Geleneği (Ma’nene) (+18) 05:24
Cenazeyi Gün Yüzüne Çıkarma Geleneği (Ma’nene) (+18) 3.250 izlenme - 1 yıl önce Endonezya’nın Güney Sulawesi Bölgesi’nde tüylerimizi tiken tiken eden geleneksel, Ma’nene olarak adlandırılan bir inanış... Bölgede yaşayanlar, her üç yılda bir ölülerine olan saygılarını göstermek ve onları onurlandırmak için mezarları açıyorlar… Açılan mezarlardan çıkarılan ölülerin üzerlerindeki giysiler temizleniyor, gerekirse yenileri giydiriliyor… Aile üyeleri, ölmüş akrabalarının mezarlarını tek tek açıp, cesetleri dışarı çıkarıyorlar… Yerel halk, öleli yüzyıllar olsa bile, aile üyelerinin hala kendileriyle birlikte olduğuna inanıyor. bu işlem taki merhum tamamiyle toprak olana kadar sürüyor... not: hatıra fotoğrafı çektirme bölümüne kadar olanı izledim...
Evlilik Öncesinde Kız İsteme Geleneğiniz Var mı? | Turistlerle Röportajlar 01:50
Evlilik Öncesinde Kız İsteme Geleneğiniz Var mı? | Turistlerle Röportajlar 1.552 izlenme - 9 ay önce Yerli Yersiz sorularda turistlere evlilik öncesinde babalarından izin alıp almadıklarını sorduk. Yani bizdeki kız isteme geleneği. Bakalım turistlerin cevapları ne yönde :) Sokak röportajlarında sorduğumuz sorulara siz de yorumlarınızla destek verebilirsiniz. İyi seyirler.
Hindistan'da Köpekle Evlenmek 02:54
Hindistan'da Köpekle Evlenmek 3.100 izlenme - 2 yıl önce Köpekle Evlenmek - Hindistan - Maksatınız Be O Ülkeye Modern Bir Lider Lazım... Hindistan'da gelenekmiş.
İsveç'te Gece 10'da Pencereden Bağırırsanız Ne Olur? 02:02
İsveç'te Gece 10'da Pencereden Bağırırsanız Ne Olur? 64 izlenme - 2 hafta önce İsveç'tesiniz, saat akşamın 10'u, canınız sıkılıyor ve camı açıp bağırıyorsunuz. Sonra ne mi oluyor? Saat tam 22:00'da, İsveç'te camdan çığlık atarsanız bunu kimse yardım olarak algılamaz yada yadırgamaz. Aksine, size çığlık atarak karşılık verirler. Bu, 1970 yılından kalma bir gelenektir.
Şeytan Taşlama Hurafedir - Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı 03:18
Şeytan Taşlama Hurafedir - Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı 3.132 izlenme - 1 yıl önce Günün anlam ve önemine binaen şeytan taşlama denilen olayın ne kadar saçma ,boktan bir adet olduğunu anlatan ciddi bir video. Hem de Bayraktar Hoca iyi dalgasını da geçmiş.
SAS Karabatak Takımıyla Balık Avı - Çin 03:04
SAS Karabatak Takımıyla Balık Avı - Çin 2.210 izlenme - 11 ay önce Unutulmaya yüz tutmuş Çin geleneklerinden biri olan karabataklarla balık tutma, az sayıda balıkçı tarafından günümüzde yaşatılıyormuş. Karabatakların boynuna bağlanan iple, yakaladıkları balığın boğazını genişleterek yutması engelleniyor. Evcilleştirilen bu hayvanların balık yakalama ustalığından/içgüdüsünden faydalanıyor. Avın sonunda Karabataklar ödüllendirilerek motive ediliyor. Kimilerine göreyse bu durum hayvan istismarı. Bir köpeği ya da bir kartalı, şahini avlanma aracı olarak kullanmak gibi. *Belki tv de denk gelmişsinizdir Stan Lee'nin süper insanları diye bir belgesel dizi var. Orda görmüştüm. Fakat onu bulamadım. Altyazı yoktur. Gerekte yok gibi. **Bizim gerçek kesitteki Cesi'yi hatırlattı. "Benim adım Cesi, keserim ötmeyene sesi. Kuşlarım var benim. Salıyorum onları para getiriyorlar bana."
Rusların Düğün Gelenekleri 01:05
Rusların Düğün Gelenekleri 2.844 izlenme - 3 yıl önce Rusların Düğün Gelenekleri
DERS 1299 OSMANLI HUKUK TESKILATI GELENEK Örfi DINI Şeri Hukuk Dİne ve geleneklere bağlı hukuk 03:58
DERS 1299 OSMANLI HUKUK TESKILATI GELENEK Örfi DINI Şeri Hukuk Dİne ve geleneklere bağlı hukuk 5.972 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen Osmanlı İmparatorluğu'nda her kaza merkezinde bir şeriat mahkemesi bulunuyor ve bunların başında birer kadı görev yapıyordu. Asli görevi, ahali arasındaki anlaşmazlıkları çözümlemek olan ve padişah isteğiyle ile tayin olunan kadılar, sultanın emrettiği her hususta hüküm vermekle yetkilendirildiklerinden idarî, malî, askerî gibi işlerle de meşgul olmaktaydılar. Böylelikle Osmanlı Devleti’nde yargı ve yürütme işleri birlikte yan yana yürütülmüştür. Kadı, en genel tarifle, yargı işlerine bakan görevliye verilen bir unvandır. Ahali (halk) arasında vuku bulan (meydana gelen) ihtilafların (anlaşmazlık) çözülmesi maksadıyla İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren var olan bu müessese, Osmanlıların da ilk dönemlerinden itibaren varlığını göstermiştir. Osmanlılar’da kadı tayininde, ilk dönem İslâm devletlerindeki usullere riayet ederek, tanınmış kişileri kadılığa tayin etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde, beylik dönemlerinden itibaren fethedilen yerlere hukuku temsil etmek üzere bir kadı ve idareyi temsilen bir subaşı tayini yerleşmiş bir gelenekti. İslâm hukukunda insanlar, mensup oldukları dinlerine göre birbirinden ayırt olunurlar. Vatan ve millet kavramları yerine aynı dinin tâbiileri demek olan ümmet tabiri esas alınır. Eski Müslüman Türk Devletlerinde vatandaş demek olan ra’iyye (tebaa), Müslüman ve gayr-i müslim olarak ikiye ayrılır. Dinsel özelliklerden hareket eden İslâm hukukçuları, İslâm ülkesindeki insanları, Müslüman ve gayr-i müslim olmak üzere iki ana gruba ayırmışlardır. Osmanlı Devletinde millet tabiri, ümmet manâsında kullanılmış ve millet-i müslime ile millet-i gayr-i müslime kavramları, fıkıh kitaplarındaki esaslara uygun olarak kullanılmıştır. BocekBası "Böcek Başı" emrinde cezasını çekip düzelmiş eski suçlular çalışırdı. Osmanlı hukuku, Tanzimat dönemi dönemine kadar, diğer İslâm devletlerinde olduğu gibi şer'i hukuk sistemine dayalıydı yani şeriata. Şeriatın sözlük anlamı; Kur'an'daki ayetlerden, Peygamberin sözlerinden çıkarılan, dinî temellere dayanan Müslümanlık kanunları, İslâm hukukudur. Osmanlı hukuk sisteminin tek yöneticisi ve denetleyicisi şer'i hukuktur. Aynı zamanda padişahın kendi koyduğu "hükümdarın kamu hukuku alanında, İslâm toplumunun yararları gözetilerek koymuş olduğu kurallar" anlamına gelen örfi hukuk da bulunmaktadır ancak örfi hukuk, şer'i hukukun dışına çıkamaz ve şer'i kurallara karşı olamazdı. Yani, örfî hukuk , Şer'i hukukun gerekçelerinin dışına çıkamazdı. Osmanlı hukuk sisteminde şer'i hukukun hanefî mezhebine ait dünya görüşü esas alınmaktadır çünkü halkın büyük çoğunluğu ve hanedanlık bu mezhebe üyedir. Halkın çoğunluğunun hanefî mezhebine mensup bulunması sebebiyle kadılar da hanefî mezhebine göre hüküm vermek üzere görevlendiriyorlardı. Hanefî mezhebi dışında bir mezhebe bağlı olanlar arasında meydana gelip de kendi mezheplerine göre hükme bağlanması uygun görülen konularda taraflar kendi mezheplerine mensup alimlerden bir zat hakem tayin ederlerdi. Bu zat kendi mezhebine göre hükmünü verir ve daha sonra da kadı bu hükme göre karar verirdi. asesBasi "Ases Başı" bir çeşit emniyet amiridir. Geceleri adamları ile birlikte mahalle aralarında dolaşır, suçluları yakalatıp cezalandıracakları yere gönderirdi. Divan-ı Hümayun'un da genel idareyi, toprak yönetimi gibi konularda emir ve yasaklar çıkarmak, yeni düzenlemeler getiren örfî hukuk kuralları koymak yetkileri bulunmaktadır. Osmanlı'da Divan-ı Hümayun yargı görevi de gördüğünden, diğer İslâm devletlerinin divanlarından ayrılmaktadır. Divan'ın ülkedeki tüm yargı örgütünü denetleme yetkisi bulunmakta bu yetkisini bazen halktan gelen şikayetler üzerine, bazen de kendiliğinden gönderdiği müfettişler aracılığı ile doğrudan kullanmakta idi. Divana gelen uyuşmazlıkların şer'i hukukla ilgili olanlarını kazaskerler, örfi hukukla ilgili olanlarını ise öteki divan üyeleri karara bağlamışlardır. Divan, padişah, sadrazam, vezirler, kazaskerler, nişancı, defterdarlar ve diğer üyelerden oluşurdu. Divanda olağan işler bitirildikten sonra başvuruların görüşülmesine geçilirdi. Divan'a başvuru konusunda herhangi bir sınırlama sözkonusu değildi. Ülkenin her neresinde olursa olsun, devletin herhangi bir faaliyetinden dolayı hakkı ihlal edilenler, valilerden, askerî görevlilerden, kadılardan, vakıf yöneticilerinden zulüm ve haksızlık görenler, mahalli kadı tarafından hakkında yanlış hüküm verilenler, dil, din, ırk ve sınıf farkı gözetmeksizin doğrudan Divan'a başvurabilirlerdi. Osmanlı Devletinde Hukuk Osmanlı Devletinde hukuk iki temele dayanıyordu: 1)SER'İ HUKUK(İslam Hukuku=Fıkıh): Ser'i hukukun kaynaklarını Kur'an, Hadis, İcmâ ve Kıyas olusturuyordu. Ser'i hukuk sadece müslümanlara uygulanırdı. Kamu hukuku dısında kalan davalarda müslüman olmayanlar, kendi dinî kurumlarında yargılanırlardı. 2)ÖRFİ HUKUK: Türk gelenek ve göreneklerine göre düzenlenmis kuurallarla, ser'i hukukun esaslarına aykırı olmamak kaydıyla padisahların buyruklarından olusurdu. Örfi hukukun esasları KANUNNAME adıyla bir araya getirilmistir. NOT: Bilinen ilk Osmanlı Kanunnamesi Fatih Sultan Mehmet'in kanunnâmesidir.(KANUNNAME-İ ALİ OSMAN) Osmanlı Devletinde Hukukun uygulanısı nasıldı? Osmanlı Devletinde ser'i ve örfî bütün meseleler ser'î mahkemelerde çözümlenirdi. Eyalet, sancak ve kazalardaki mahkemelerde "hakim" olarak KADI bulunurdu. Kadı'nın verdiği karardan süphe duyanlar üst mahkeme olarak Divan-ı Hümayûna basvurabilirlerdi. Daha küçük yönetim birimlerinde (nahiyelerde) kadı adına hüküm verenlere NAİB denirdi. Mahkemelerde görülen davalar SERİYYE SİCİLLERİ denilen defterlere kaydedilirdi. Osmanlı Hukuk Düzeninde Meydana Gelen Değismeler: a)II. Mahmut Döneminde değismeler: 1-Görevden alınan memurların mallarına el koyma usulüne (müsadere) son verildi. 2-Memurların yargılanması, hükümet ile halk arasındaki davaların görüsülmesi için Meclis-i Vala-i Ahkam-ı Adliye kuruldu. 3)İlk olarak Adalet Bakanlığı(Nezareti Deavi) kuruldu. b)Tanzimat döneminde (1839-1876)değismeler: Hatırlanacağı gibi Tanzimat Fermanında (3kasım 1839) Herkes kanun önünde esit olacak, bütün herkesin can, mal ve namusları güven altında olduğu belirtilmisti. Yine Islahat fermanı(1856) azınlıklara yeni haklar veriyordu. Bu dönemde hukuk alanında önemli gelismeler yasandı: 1)- 1840'da Ceza Kanunu(kısmen Fransızcadan tercüme) 1850'de Ticaret Kanunu, 1863'de de Deniz ve ticaret kanunu çıkarıldı. 1868'de Surayı Devlet(DANISTAY) kuruldu. 2)- Bu kanunların yanısıra Tanzimatla birlikte KARMA mahkemeler kuruldu. Karma mahkemelerdeki hakimlerin yarısı yabancı yarısı Osmanlı idi. AÇIKLAMA: Yabancıların Türk mahkemelerinde yargıç olarak yer alması devletin egemenlik haklarıyla uyusmamaktadır. 3)Tanzimat döneminde "İnsan hakları ve vicdan hürriyeti" bakımından önemli gelismeler oldu. Zenci esirliği yasaklandı ve mezhep değistirmeyi yasaklayan kanun kaldırıldı. 4)1870'de AHMET CEVDET PASA baskanlığında bir kurul on yıl kadar çalısarak MECELLE'yi hazırladı. Mecelle medeni kanun niteliğindeydi. Osmanlıda Hukuk nedir ? Osmanlı Devleti’nde hukuk; Şer’i (İslam) Hukuk ve Örfi Hukuk olmak üzere iki temele dayanıyordu. 1. Şer’i Hukuk’un esası, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdir. Şer’i Hukuk sadece Müslümanlara uygulanırdı. Müslüman olmayan halk kendi dini kurumlarınca yargılanırdı. 2. Örfi Hukuk ise, Şer’i Hukuka ters düşmemek kaydıyla padişahın koyduğu kanun, kanunname ve ferman gibi kurallardır. Padişahın koyduğu bu kurallar örfe(töreye) uygun olurdu. Örfi konulardaki kurallar padişahın ağzından yazılır ve bunlara Ferman denirdi. Fermanlar devlet hayatını ve sosyal hayatı düzenlerdi. Adalet işlerinin divandaki temsilcisi Kazaskerdi. Osmanlı Devletinde adalet işlerine Kadılar bakardı. Padişah, Şer’i konularda kadının kararlarına müdahale edemezdi. Mahkemelerde görülen davalar şeriyye sicilleri denilen defterlere kaydedilirdi. Kadıların verdiği kararı kabul etmeyenler bir üst mahkeme olan Divan-ı Hümayuna müracaat ederlerdi. Kadıların yardımcılarına Naip (Kadı Naibi) denirdi. Devirlere göre kadıların görev süresi, on sekiz ay ile üç yıl arasında değişirdi. Bunda amaç terfilerinin tıkanmaması ve halk ile fazla kaynaşmamalarını sağlamaktı. İstanbul kadılığı kadılıkta en yüksek aşamaydı. KADILARIN GÖREVLERI ŞUNLARDI: Merkezden gönderilen emirlerin reayaya ulaşmasını sağlamak. Mahkemedeki davalara bakmak(Yargıçlık). Nikâh sözleşmesi, şirket kurulması, Vakıf kurulması gibi sözleşmeleri yapmak (Noterlik). Reayanın istek ve şikâyetlerini divana ulaştırmak. Vergilerin adil olarak dağıtılmasını sağlayıp, toplanan vergileri merkeze ulaştırmak. HUKUK ALANINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞMELER II. Mahmut döneminde, müsadere usulü (memurların mallarına el konulması) kaldırılmıştır. Nezaret-i Deva-i, Adalet bakanlığına dönüştürülmüştür. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı halkı arasında dil, din ve ırk ayırımı yapılmayacağı, herkesin kanun önünde eşit sayılacağı ve kimsenin yargılanmadan idam edilmeyeceği esası getirildi. Memurların yargılanması, hükümet ile halk arasındaki davaların görüşülmesi için Meclis-i Vala-i Ahkâm-ı Adliye kuruldu. Avrupa ile ilişkilerin yoğunlaşması üzerine maliye, hukuk, ticaret, ekonomi, eğitim ve idare alanlarında birçok kanun ve yönetmelik çıkarıldı (Ceza Kanunu (1840), Ticaret Kanunu (1850), Deniz Ticaret Kanunu (1868)). 1868'de Şurayı Devlet (Danıştay) kuruldu. 1856 Islahat Fermanı ile karma mahkemelerin kurulması sağlandı (Yabancıların Türk mahkemelerinde yargıç olarak yer alması devletin egemenlik haklarıyla uyuşmamaktadır). Abdülaziz döneminde, Divan-ı Ahkâm-ı Adliye adlı bir yüksek mahkeme kuruldu. Tanzimat döneminde "İnsan hakları ve vicdan hürriyeti" bakımından önemli gelişmeler oldu. Zenci esirliği yasaklandı ve mezhep değiştirmeyi yasaklayan kanun kaldırıldı. İlk Osmanlı Anayasası olan Kanun-ı Esasi hazırlandı ve I. Meşrutiyet ilan edildi. (1876). Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında Mecelle adı verilen İslam Hukukuna dayalı ilk Medeni kanun hazırlandı. 1874 yılında İstanbul Sultani Mektebinde bir sınıf ayrılarak hukuk mektebi açıldı. II. Abdülhamit 1878 yılında hukuk alanında uzman ihtiyacını karşılamak amacıyla Mekteb-i Hukuk-ı Şahane (Hukuk Fakültesi)’yi kurdu. NOT: 19. yüzyıl Osmanlı adalet teşkilatının en önemli eksiği mahkemelerde birlik olmamasıdır.(Bu mahkemeler dört kategoride incelenebilir: Nizamiye Mahkemeleri, Konsolosluk Mahkemeleri, Şer’i Mahkemeler ve Cemaat Mahkemeleri). OSMANLI DEVLETİNDE HUKUK, ADALET VE YARGI SİSTEMİ 1- Osmanlıda Şer?î- Örfî Hukuk Ayrımı İslâm hukuku, anayasa, idare ve malî hukuk gibi hususlarda çerçeve hükümler getirmekle yetinmiş, ayrıntıya girmemiştir. Bunun çeşitli tarihî, siyâsî ve hukukî sebepleri vardır[1]. İslâmı bir hukuk sistemi olarak da benimseyen Osmanlı Devletinde de sultanlar, bu çerçeve hükümleri esas alarak kendilerine tanınan sınırlı yasama yetkilerini kullanmışlardır. Kanunnâme, ferman, adaletnâme, yasaknâme gibi isimlerle anılan bu düzenlemelere, fıkıh kitaplarındaki hükümlerle karışmaması için örfî hukuk ismi verilmiştir. Buna göre fıkıh kitaplarında yer alan hükümlere şer?î hukuk[2], devlet başkanının fermanları ile oluşan hükümler topluluğuna da örfî hukuk denmiştir[3]. Her iki hukuk birden de Osmanlı hukukunu oluşturmaktadır[4]. Belirtmek gerekir ki bu ayrım örfî hukukun şer?î olmadığı anlamına gelmemektedir. Bilakis şer?î hukuk, yukarıda da izah edildiği üzere niteliği itibariyle örfî hukukun oluşmasına izin vermiş bulunmaktadır. Ayrıca şer?î ve örfî hukuk, birbirinden tamamen bağımsız iki hukuk sistemi de değildir[5]. Başka bir ifade ile örfî hukuk, şer?î hukuka bağlı olarak gelişen hükümler topluluğundan ibarettir[6]. Çünkü örfî hukuk, şer?î hukuk tarafından ülül-emr?e tanınan sınırlı yasama yetkisi kullanılarak oluşturulan hukuktur[7]. Zaten diğer kaynaklar yanında örfî hukukun temel kaynağını oluşturan örf ve adet[8] ile amme maslahatı şer?î hukukun kaynakları arasında yer almaktadır[9]. Şer?î ve örfî hukukun düzenledikleri alanları da kesin bir çizgi ile birbirinden ayırt etmek mümkün değildir. Çünkü şer?î ve örfî hukuk tamamen farklı alanları düzenleyen ayrı hukuk sistemleri olmayıp, çok defa şekil ve muhteva açısından yanyana bulunmaktadırlar. Meselâ, devlet başkanının mevcut şer?î hükümleri tedvin etmesi örfî hukuk olarak nitelendirilmektedir. Böyle bir durumda meydana getirilen hükümler şer?î, onlara verilen şekil ise örfî hukuk olarak isimlendirilir. Şer?î hukukun herhangi bir hüküm vaz? etmediği ve kanunlaştırılmasını tamamen zamanın devlet başkanına bıraktığı hususlarda ise, daha rahat bir ayrım yapılabileceği söylenebilir. Ancak bu ayrımın, belirli hukuk dallarından ziyade her hukuk dalındaki hükümler nazara alınarak yapılması daha sağlıklı bir netice verir. Çünkü şer?î hukuk belirli alanları tanzim ederek diğer alanları tamamen boş bırakmış değildir. Az veya çok genel-özel hüküm şeklinde mutlaka bir kısım hükümler vaz? etmiştir. Ancak, her hukuk dalında ilişkin hükümlerin yüzdesi farklıdır. Mâlî hukukta ve ceza hukukunun tazir suç ve cezalarında örfî hukuk oranı yüzde doksanlara varırken, borçlar ve aile hukuku alanında bu oran yüzde birlere kadar inmektedir 2- Osmanlı?da Anayasa Hareketleri İslam, belirli bir yönetim şekli öngörmemiştir. Muhtemelen bu sebepten İslam tarihinde bugünkü anlamı ile sistemli bir anayasa hazırlanmamıştır. Hz. Peygamber devrindeki Medine Anayasası olarak bilinen vesika da çeşitli sebeplerle kısa sürede değerini yitirmiştir. Osmanlı devletinde de Fatih devrine kadar herhangi bir anayasa veya bu nitelikte bir belgeye ihtiyaç duyulmamıştır. Bu sebeple Osmanlı hukuk tarihinde ilk yazılı anayasanın Fatih?in teşkilat kanunnamesi olduğu söylenebilir[10]. Ancak söz konusu kanun, yeni hükümlerden çok o zamana kadar fiilen yürürlükte bulunan hususları yazılı hale getirmiştir. Bu husus kanunnamede ?bu kanun atam, dedem kanunudur? şeklinde açıkça belirtilmektedir. Kanunnamenin muhtevasında divan-ı hümayun ve saltanat başta olmak üzere devletin merkezi teşkilatı ve bunların işleyişi üzerinde durulmaktadır. Kanunnamede o devre kadar ki saltanat usulü sadece yazılı hale getirilmiş, devletin şeklinde herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir. Tartışmalı olmakla birlikte kamu düzeni için padişahların kardeşlerini katledebilecekleri hükme bağlanmıştır. Divana bizzat padişahın başkanlık etmesi geleneği kaldırılmıştır. Diğer teşkilatlarda da herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir. Belirtmek gerekir ki günümüz anayasaları ile mukayese edildiğinde eksik ve basit olduğu söylenebilir. Ancak hazırlandığı devir nazara alındığında onun anayasa niteliğinde bir kanun olduğu söylenebilir. Fatih?in söz konusu kanunnamesi üzerinde yapılan bir kısım değişikliklerle 1876 Kanun-ı Esâsiye kadar yürürlükte kalmıştır. Ancak bu arada yine anayasal belge olarak nitelendirilebilecek Sened-i İttifak ve özellikle Tanzimat Fermanı bulunmaktadır. 1808 tarihli Sened-i İttifak Anadolu ve Rumeli Ayanları ile II. Mahmut arasında imzalanmıştır. Bu belge ile devlete isyan eden âyanlar resmen tanınmış ve padişahın yetkilerinde önemli ölçüde sınırlamalara gidilmiştir. Niteliği ve getirdiği hükümleri itibariyle önemli bir belge olsa da anayasal bir belge olduğu söylenemez . 3- Tanzimat Fermanı ve Getirdiği Yenilikler Gülhane Hatt-ı Hümâyunu veya Tanzimat Fermanı olarak tarihe geçen ferman, 3 Kasım 1839 da Mustafa Reşit Paşa tarafından okunarak yürürlüğe girmiştir. Söz konusu ferman, anayasal bir belge[12], insan hakları bildirisi[13], ferman veya sadece şartnâme, yani egemenliği kullanmaya yetkili organın kendi yetkilerini kendisinin kısıtladığı bir tasarrufu olarak da nitelendirilmiştir[ Belirtmek gerekir ki, söz konusu belge, Osmanlı tarihinde zaman zaman rastladığımız fermandan başka bir şey değildir. Bugünkü hukuk anlayışı ile ele alınırsa, sistemli bir anayasa olduğu söylenemez. Bununla birlikte getirdiği hükümler ve başlattığı devir açısından normal ferman ve anayasalardan farklı bir konuma sahiptir. Çünkü o, Osmanlı Devletinde Lâle devri ile gayr-ı resmi olarak başlayan Batıya yönelişin resmen başlangıç belgesidir[15]. Gerçekten Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devletinin Batılılaşma yoluna girmesini sağlayacak kuruluşların temeli atılmıştır. Bütün alanlarla ilgili olarak kavanin-i cedide vaz?edileceği kabul edilmiştir. Gerçekten de bu tarihten sonra ceza ve ticaret kanunları başta olmak üzere bir çok kanun Fransa?dan iktibas edilmiştir. Yani Tanzimat fermanı Osmanlı hukuk tarihinde iktibas hareketini başlatmıştır. Bütün müesseselerde Batı esas alınarak değişikliklere gidilmiştir. Böylece Cumhuriyet devrinde yapılacak olan yeniliklerin bir çoğunun temeli atılmıştır 4- Kanun-ı Esâsi Ya da Birinci Meşrutiyet Kabul etmek gerekir ki, Osmanlı hukuk tarihinde bugünkü anlamı ile ilk yazılı anayasa 1876 tarihli Kanun-ı Esasidir. Söz konusu anayasa 1876 yılında II. Abdülhamid?in tahta çıkışı ve daha çok Mithat Paşanın gayretleri ile ilan edilmiştir. O devirde devletin içerisinde bulunduğu dahili ve harici gailelerin giderilmesi amacıyla hazırlanmıştır. Ayrıca hazırlanmasında Tanzimat ve Islahat Fermanlarında olduğu gibi batının önemli ölçüde etkisi olmuştur. Kanun-ı Esasi?ye göre, yürütme görevi başta padişah olmak üzere bakanlar kuruluna, yasama görevi ise âyân ve mebusan meclisine verilmiştir. Yargı alanında ise mahkemelerin bağımsızlığı hükme bağlanmış ve savcılık müessesesi kabul edilmiştir. Kanun-ı Esâsî, kısa süre sonra II. Abdülhamid tarafından askıya alınmıştır. Böylece 33 yıl sürecek olan II. Abdülhamid devri başlamıştır. 1876 anayasasında 1909 yılında önemli değişiklikler olmuş, mesela, hükümetin parlamentoya karşı siyasal sorumluluğu benimsenmiştir ki, bu da en azından şeklen parlamenter hükümet sistemine bir geçiş sayılabilir 19 Şubat 2010 20:36 ***deniz06deniz*** Kapalı 5- Osmanlı?da Yönetim Osmanlı devletinin nev-i şahsına münhasır bir yönetim tarzına sahipti. Devletin başında Padişah vardı. Padişahlık babadan oğula geçmekteydi. Yasama yürütme ve yargı padişaha bağlıydı. Padişah hukuken sorumsuzdu. Ancak Osmanlı devletinde ulema-vükela ve askeri sınıf genelde bir muhalefet partisi gibi çalışıyordu. Padişah sorumsuz gibi görünmekle birlikte ulemadan fetva ve vükelanın (vekiller=bakan ve diğer bürokratlar) desteğini alan askerler padişahlardan birini indirip diğerini tahta oturtabiliyorlardı. Bu kurumlar birbiri ile uyumlu çalıştığı dönemlerde devlet yükselmiş, aralarındaki uyum bozulunca devlet çökmeye başlamış ve nihayet bu ilişki kopunca devlet de yıkılmıştı. Padişahın devlet işlerini yürüten yardımcısı sadrazam, bütün işlemlerinin İslam hukukuna uygunluğunu denetleyen yardımcısı ise şeyhülislamdı. Örfi hukuk ile ilgili yargı yetkisini sadrazama, şer?î hukuk ile ilgili yargılama yetkisini ise, kazasker ve divanlara bırakmıştı. Taşrada ise kadılar her iki görevi birlikte yürütmekteydiler. Merkezde devlet işlerinin halledildiği en önemli yer şüphesiz Divan-ı Hümayun idi. ****Fatih devrine kadar padişahlar divana bizzat başkanlık etmiş, bu tarihten sonra yerlerini sadrazama bırakmışlardır.*** Taşra teşkilatına gelince Osmanlı devleti federal bir yapı görünümündeydi. Ülke eyaletlere, eyaletler sancaklara, sancaklar da kazalara bölünmüştü. Eyaletlerin başında beylerbeyi, sancakların başında sancakbeyi, kazaların başında ise aynı zamanda hakimlik, noterlik ve belediye başkanlığı da yapan kadılar bulunurdu . XVIII. yüzyılın başlarından itibaren başlayan batılılaşma veya diğer adı ile ?Lale Devri? ekonomik, sosyal, kültürel alanlarda kısmen dahi olsa ilerleme olmasına rağmen hukuki alanda herhangi bir değişiklik ve yenilik olmamıştı Devlet, nüfuzunu kötüye kullandığından ve saldığı ağır vergilerden dolayı, idareye karşı genel bir hoşnutsuzluğun doğmasına sebep olmuştu. Bunu fırsat bilen bazı kişiler devlete karşı başkaldırmaya başlamışlardı. Bir kısım âyân eyaletlerde idareyi ellerine geçirmeye başlamışlardı. Bu hal merkezi otoritenin zayıflamasına neden oldu. III. Selim ile başlayan Nizâm-ı Cedid hareketi, idari, mali, iktisadi, askeri, içtimai ve hemen her alanda büyük yenilikler öngören bir program idi. Kısmen dahi olsa bu program uygulamaya konuldu[18]. III. Selim?den kısa bir süre sonra tahta geçen II. Mahmut yarım kalan programı daha da genişleterek uygulamaya çalıştı. O zamana kadar bir çok padişahın kaldırmaya teşebbüs edemediği, teşebbüs edenlerin de canından ve makamından olduğu yeniçeriliği kaldırdı. Hemen ardından Divan-ı Hümayuna geniş yetkiler verdiğini, adlî, idari, mali ve diğer hususlarda alınacak kararların kendisi tarafından kabul edileceğini beyan etti. Devletin hemen hemen bütün alanlarında yenilikler getirmeye çalıştı. Vergilerin tarh ve toplanmasında Avrupa devletlerinin usulünden yararlanıldı. Divan-ı Hümayun teşkilatı tamamen değiştirildi. Avrupa'da olduğu gibi ?Bakanlıklar? kuruldu. Meclis-i Vâlây-ı Ahkâm-ı Adliye ismi ile bir meclis oluşturuldu. 6- Ceza Hukuku; Osmanlı devletinde suç ve cezalar had kısas ve ta?zir olmak üzere üç kısma ayrılıyordu. Bunlardan had ve kısas fıkıh kitaplarında yer alıyor, ta?zir suç ve cezaları ise kanunnamelerle düzenleniyordu. Hatta Osmanlı kanunnamelerinde en çok yer verilen hususun, ta?zir suç ve cezaları olduğu söylenebilir. Tanzimat Fermanından sonra 1840 ve 1851 tarihli Ceza Kanunnameleri hazırlanmıştır. Söz konusu tamamen Fransız kanunlarından tercümedir. Ta?zir suç ve cezaları ile ilgili olduğu için yine de şer?î hukukun dışına çıkıldığı söylenemez Bu kanunnamenin ilanından sonra ülkenin her vilayetinde oluşturulan meclislere bağlı sorgu hakimleri aracılığı ile zanlıların sorgusu yapılarak işkence ile suçu itiraf ettirme gibi metotlar tamamen yasaklanmıştır. 19 Şubat 2010 20:41 ***deniz06deniz*** Kapalı 7- Osmanlı Medeni Kanunu Ya da Mecelle Osmanlı devletinde fıkıh kuralları geçerli olduğu için ayrı bir medeni kanun olmayıp fıkıh kitapları mahkemelerde uygulanıyordu. Özellikle şeyhülislamların verdiği fetvalar mahkemelerin işlerini oldukça kolaylaştırmıştır. Tanzimat fermanından sonra Osmanlı devletinin bir medeni kanunun olması ve bunun da özellikle Fransa?dan alınması için büyük gayret gösterilmiştir. Devrin ileri gelenleri arasındaki anlaşmazlıklar sonucunda bu başarılamamış ve 1868 yılında yine fıkıh kitaplarına dayanan Mecelle vücuda getirilmeye başlanmıştır. Mecelle[21], 1868-1876 tarihleri arasında kitaplar şeklinde hazırlanmıştı. Tamamı 1851 madde olup, akitlere, haksız fiillere, bir kısım şahsın hukukuna, bir kısım ayni haklara ve bir kısım da hukuk muhakemeleri usulüne ait olmak üzere çeşitli hükümlere yer verilmişti. Mecelleyi hazırlayan kurul aslında 16. kitaptan sonra dağılmamış, aile, miras, vasiyet, vesayet, vakıf gibi hususları hazırlamaya devam etmiştir[22]. Ancak bu hususlar kanunlaşamadan ilgili komisyonun çalışmaları tatil edilmiştir. Kanun tekniği ve tasnif bakımından o devirdeki batı mevzuatına, mesela Fransa veya Avusturya medeni kanununa nazaran geri olmakla birlikte, kendisinden önceki Osmanlı mevzuatına nazaran terakki etmiş bir sistematiğe sahiptir. Daha da önemlisi dağınık bir halde bulunan fıkıh hükümlerini bir sisteme bağlı olarak bir araya getirmesi açısından büyük bir yenilik ve ilerilik arz eder[2 Mecellenin hazırlandığı devri de göz önüne almak gerekir. Yetkin hukukçuların yetişmediği bir dönemde ve hukukçu olmayan üyelerden kurulmuş olan ticaret ve nizamiye mahkemelerinde de uygulanmak üzere hazırlanmıştır. Bu nedenle tekrar, tarif ve mukaddimelerle onlara bir nevi hukuk kitabı vazifesi görmeyi de üstlenmiştir. Medeni kanun sistematiğine bağlı olarak değil de, o devirde acilen ihtiyaç görülen kısımlarına öncelik verilerek hazırlanmıştır Ayrıca Mecellenin zamanına göre, sade, basit anlaşılır ve hukuki bir dil ile yazıldığı söylenebilir . 8- Mecelle Üzerinde Değişiklik Çalışmaları Mecelle, aile ve miras başta olmak üzere normal bir medeni kanunda bulunması gereken hususları içermiyordu. Bu sebeple İkinci Meşrutiyetten sonra Mecelleyi bir medeni kanun olarak tamamlamak üzere çeşitli komisyonlar kurulmuştur. Bunlardan sadece aile hukukunu tanzim eden Hukuk-ı Aile Kararnâmesi yürürlüğe girmiştir Söz konusu kararname, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi aile hukuklarını tanzim etmiştir. Müslümanlar tarafından dört mezhebi birleştirdiği (telfik) azınlıklar tarafından da aile hukuku ile ilgili yetkileri ellerinden alarak şer?iye mahkemelerine verdiği için eleştirilmiştir. Bu sebeple iki yıldan daha az bir süre yürürlükte kalabilmiştir. 1916 yılında kurulup alt komisyonları aracılığı ile uzun süre çalışmalar yapan Kanun-ı Medeni Komisyonundan beklenen sonuç elde edilemeyince 1923 yılında isimleri değiştirilerek ve görev alanları yeniden belirlenerek yeni komisyonlar oluşturulmuştur. Ne var ki, komisyonların çalışmalarından kayda değer bir netice elde edilememiştir 19 Şubat 2010 20:55 ***deniz06deniz*** Kapalı 9- Osmanlı?da Adalet ve Yargı Sistemi Osmanlı devletinde her vilayet, sancak ve kazada ihtiyaç dairesinde bir veya bir kaç hakim bulunurdu. Tek hakimin görev yaptığı bu usule şer?iye mahkemeleri denirdi. Tanzimat?tan önce Osmanlı devletinde şer?iye mahkemeleri, Cemaat mahkemeleri ve konsolosluk mahkemeleri olmak üzere üç çeşit mahkeme vardı. Müslüman halk arasında çıkan her türlü anlaşmazlıklar ile Osmanlı teb?ası ile yabancı devletler teb?ası arasında meydana gelen medeni hukukla ilgili olmayan anlaşmazlıklara şer?iye mahkemelerinde bakılırdı. Bunlar tek hakimle il ve ilçelerde yargı görevini yerine getirirlerdi. Cemaat mahkemeleri, Osmanlı devletinin Müslüman olmayan halkının din ve mezhep yönünden bağlı bulundukları cemaatların mahkemeleri idi. Bunlar kendi cemaatlarına bağlı kimseler arasında çıkan medeni hukuka ilişkin anlaşmazlıkları kendi örf ve adetlerine göre çözümlerlerdi. Konsolosluk mahkemeleri ise, kapitülasyonlardan faydalanan yabancı devletlere mensup kimseler arasında çıkan anlaşmazlıklara bakıyorlardı. Osmanlı adliye teşkilatında, başka bir ifade ile şer?iye mahkemelerinde, yargılamada çabukluk ve ucuzluk en belirgin özellik olarak göze çarpmaktadır. Hükmün sebebi ve şartları tamamıyla bulunduktan sonra hakimin hüküm vermeyi geriye bırakması mümkün değildi[27]. Aksi takdirde görevinden alınması söz konusu olabilirdi. Çünkü geciken adaletin zulüm olduğu kabul edilmekteydi[28]. Hakim, hükmünü ancak tarafların sulh olmalarından ümitli olduğu veya yeteri kadar araştırma yapamayıp kendisinde karar verecek kanaat hakim olmadığı zamanlarda geciktirebilirdi. Yargılama basitlik, ucuzluk ve çabukluk ilkelerine dayanmaktaydı. Yabancı yazarlar özellikle bu konu üzerinde dururken, dünyada sulh ve ceza mahkemelerinin bu derece hızla sonuçlandığı başka bir ülkenin olmadığını, bu tür davaların Osmanlıda ancak üç-dört gün sürdüğünü belirtmektedirler[29]. Aynı şekilde muhakemenin hızlılığı kadar hakimlerin tarafsızlığı da dikkat çekicidir. Din ayrımı yapılmaksızın Müslüman, Hıristiyan veya Yahudi herkes gerçeği müdafaa etmek için bir avukatın güzel konuşmasına ihtiyaç duyulmaksızın davalarını bu hakimlere izah edebiliyorlardı[30]. Bununla birlikte yargılama esnasında hakikatin araştırılmasına azami dikkat gösteriliyordu. Hakim, gerekirse bilirkişilerin ve müftünün yardımını isteyebilirdi. Bilirkişiler aynı yerde ise sözlü, başka yerde iseler yazılı olarak görüşlerini bildirebilirlerdi. Hakim bilirkişiye gitmek zorunda olmadığı gibi bilirkişilerin verdiği bilgilerle de bağlı değildi. Kendi kanaatine göre hüküm verirdi[31]. Hakim davalara bakarken sıra takip ederdi. Ancak acele görülmesi gereken veya uzaktan gelen kişilerin davalarına öncelik verebilirdi. Yargılamalar aleni idi. Bir başka ifadeyle, yargılamada bulunup yargılamayı dinlemek isteyenler bundan men edilemezdi. Hakim yargılama esnasında özellikle alim kişileri bulundurup bunlarla istişare edebilirdi. Ayrıca hakimin yalnız bulunması onu rüşvet vb. töhmetlere maruz bırakabilirdi. Bu sebeple muhakemenin yapılış tarzını gözetlemekle yükümlü şuhûd?ül-hâl adını taşıyan müderris, ayan gibi şehrin ileri gelenlerinden seçilen beş-altı kişilik bir grup her zaman mahkemelerde bulunurdu. Hakim davaya bakarken bu kişilere danışır, özellikle hukukun örfî yönleri ve mahallî adetler konusunda bu kişiler hakime yardımcı olurlardı Ayrıca müftüler her ne kadar adalet dağıtanlar arasında olmasalar da, verdikleri fetvalar ile, davaların mahkemeye gelmeden halledilmesini sağlıyorlardı. Böylece hakimlerin işlerini kolaylaştırıyor, ve böylece, davaların yığılmasını ve adaletin gecikmesinin önüne geçilmiş oluyordu. Hakim, yargılama devam ederken, hükümden önce kanaatini açıklayamazdı. Hüküm anlatıldıktan sonra gerekçesi yazılır ve taraflara birer nüshası verilirdi 19 Şubat 2010 21:06 ***deniz06deniz*** Kapalı 10- Yargı sisteminde düalizm devri Tanzimat?tan önce ceza, ticaret ve hukuka ilişkin her türlü davaya şer?iye mahkemelerinde bakıldığını yukarıda ifade etmiştik. Tanzimat'tan önce Osmanlı devletinde yargı gücünü tek başına elinde bulunduran şer?iye mahkemeleri başka bir ifade ile hakimlerin bu yetkileri XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren azalmaya başlamıştır. Daha Tanzimat?ın ilanından bir yıl sonra Meclis-i Ticaretin kurulması ile ticarete ilişkin yetkileri kısılmış, fakat tamamen ellerinden alınmamıştır. Yine aynı yıl çıkarılan ceza kanunnamesi ile cezaya ilişkin yetkilerinde de önemli kısıtlamalar olmuştur. İdari yargıya ilişkin olarak da Tanzimat?ın ilanından önce 1837 de kurulan Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye ile zaten bu yetkileri ellerinden alınmıştı. Ayrıca hakimlerin yerel yönetim yetkileri tamamen kaldırılmıştır[41]. Böylece daha Tanzimat fermanı ilan edilmeden Osmanlı yargı sisteminde düalizm (ikilik) devri başlamıştı. Tanzimat?tan sonra bu düalizm daha da yaygın hale getirilmiş, şer?iye mahkemelerinin görevleri İslam özel hukukunun şahıs, borçlar, eşya ve aile hukukuyla sınırlandırılmıştır. Yine 1837 yılında İstanbul Hakiminin makamı Bâb-ı Meşihatdeki boş odalara taşınarak ilk kez resmi bir mahkeme binasında yargı görevi yerine getirilmeye başlanmıştır. Aynı yıl kazaskerlikler birer mahkeme olarak Bâb-ı Meşihate nakledilerek bütün hakimler doğrudan şeyhülislama bağlanmıştır. 1838 de hakimlerin yetkilerini kötüye kullanmalarını önlemek ve mevcut usulsüzlükleri ortadan kaldırmak amacıyla Tarik-i İlmîye Dair Ceza Kanunname-i Hümayunu yürürlüğe konmuştur[ 1916 tarihinde kazaskerlik ve evkaf mahkemeleri de dahil olmak üzere bütün şer?iye mahkemeleri Adliye Nezaretine bağlanmış ve Temyiz mahkemesinde şer?iye adıyla bir daire teşkil olunmuştu 1919 yılında tekrar şeyhülislamlığa bağlanan şer?iye mahkemeleri 1917 tarihli Usul-i Muhakeme-i Şer?iye Kararnamesi ile sağlıklı bir yapıya kavuşturulmuştu. 1924 tarihli Mehâkim-i Şer?iyenin İlgasına ve Mehâkim Teşkilatına Ait Ahkam-ı Muaddil Kanun ile bu mahkemelere son verilmiştir[44]. 1860 ?da ilk Nizamiye Mahkemesi olarak kabul edilen ticaret mahkemesinin kurulması, 1868 de Divan-ı Ahkam-ı Adliye ve Şuray-ı Devlet ismiyle iki yüksek mahkeme oluşturulması[45] ve nihayet 1870 tarihli bir nizamname nizamiye mahkemelerinin yurt çapına yayılması ile Osmanlı adliye teşkilatında düalizm dana da yaygın hale getirilmiştir[46]. Bu mahkemeler şer?iye mahkemelerinin yanında ikinci bir mahkeme olarak kurulmuş ve görevleri belirlenmiştir. Buna göre aile, miras, vakıf, şahsa karşı işlenen suçlar ve cezaları gibi hukuk-ı şahsiye davalarına şer?iye mahkemelerinde bakılmaya devam edilecek, unların dışında kalan hukuki anlaşmazlıklara ise, Divan-ı Ahkam-ı Adliye?de bakılacaktı. Divan-ı Ahkam-ı Adliye hukuk ve ceza olmak üzere iki kısımdan oluşuyordu. Her bir daire en az beş, en çok on üyeden oluşacaktı. Bu yüksek mahkeme, şer?iye mahkemelerinde yürütülen şer?i haklar, gayr-ı müslimlere ait özel davalar ve özel meclislerce görülen ticaret davaları dışında her çeşit ceza ve hukuk davalarına re?sen veya istinaf yolu ile bakabilecekti. Bir süre sonra Divan-ı Ahkam-ı Adliye, Adalet Bakanlığına çevrilerek başına da bu kurulun başkanı olan Ahmet Cevdet Paşa getirilmiştir[47]. Yargı sistemindeki bu değişikliklere rağmen, henüz bir usul kanunu yoktu. Mecelle?yi hazırlayan kurul 301 maddelik bir usul kanun tasarısı hazırlayarak Şuray-ı Devlet?e incelenmek üzere göndermişti. Burada incelendikten sonra Meclis-i Mebusan?a gönderilmiş olan kanun, harpler ve diğer siyasi sebeplerle görüşülemedi. Bu sırada Adalet Bakanı olan Said Paşa, medeni yargıdaki bu boşluğu doldurmak için, daha önce tercüme edilmiş ve Şuray-ı Devlette görüşülmüş olan Fransa?nın usul kanununu, Kanun-ı Esasinin verdiği yetkiye dayanarak muvakkat kanun olarak 1880 tarihinde Usul-i Muhakemat-ı Hukukiyye Kanunu[48] ismi ile yürürlüğe koydu[49]. Bu muvakkat kanun daha sonra bir kısım tadillerle Cumhuriyet devrine kadar yürürlükte kalmıştır. 11- Yargıtay ve Danıştay?ın Doğuşu Gerçekten ilk olarak 1837 tarihinde Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye bağımsız bir yüksek mahkeme olarak Osmanlı adliye teşkilatına girmiştir[50]. Ancak bu bağımsız mahkeme sadece adli bir mahkeme olmayıp aynı zamanda kanun ve nizamnameleri hazırlayan bir danışma kurulu ve idari mahkeme[51] olarak ta görev yapmak üzere kurulmuştu. Görüldüğü üzere yine karmaşık bir yapıya sahiptir. Kanun ve nizamnameleri hazırlama yetkisi 1854 Meclis-i Ali-i Tanzimat?a devredilen bu meclis, daha sonra Meclis-i Ahkam-ı Adliye ismi ile tekrar birleştirilerek yine idari ve adli yargı alanında yüksek mahkeme olarak görevini sürdürmeye devam etmişlerdir. Adli yargı ile idari yargının birbirinden ayrılışı başka bir ifade ile adli ve idari yüksek mahkemelerin tam olarak kuruluşu 1868 tarihinde olmuştur. Gerçekten 1868 de Meclis-i Ahkam-ı Adliyenin ikiye bölünerek Divan-ı Ahkam-ı Adliye ve Şuray-ı Devlet ismiyle iki yüksek mahkemenin oluşturulması bugünkü Yargıtay ve Danıştay?ın kesin şekilde kuruluşu olmuştur
Damada Ecel Terleri Döktüren Gelenek 02:35
Damada Ecel Terleri Döktüren Gelenek 1.210 izlenme - 1 yıl önce Gözleri bağlanan damat, mini etekli kadınların arasında oturan gelini bulmaya çalışıyor. Düğün sezonun açılmasıyla birlikte bir çok ülkede yıllardır yaşatılmaya çalışılan gelenekler de yeniden gün yüzüne çıkmaya başladı. Bu ülkelerden biri de Polonya. Polonya'da düğünlerde damada ecel terleri döktüren bir gelenek sahneleniyor. Düğündeki kadınların tek sıra oturtulduğu gelenekte, damat adayının gelinin bulabilmesinin tek yolu var. Damat, kadınların bacaklarına dokunarak gelini bulmaya çalışıyor.
Yörük Geleneği: Çelikleme Kutlaması 00:55
Yörük Geleneği: Çelikleme Kutlaması 1.326 izlenme - 1 yıl önce Merhaba arkadaşlar Yörük geleneği olarak bilinen ve dünyanın diğer bölgelerinde görülen Çelikleme Kutlamasını sizlerle paylaşıyoruz. Doğada özgürce akan suyun içine, bebekleri toprağa değdirecek şekilde batırıp çıkarılarak uygulanmakta. Topraktan gelip, toprağa gideceğimizi unutmamak için, doğunca da ölünce de su ile arındığımızı unutmamak için, çelik gibi iradeli, soğuğa ve hastalıklara karşı dayanıklı, sağlıklı ve güçlü olsunlar diye yapılmakta. Ömürleri özgür akan sular gibi en güzel öyküler olsun…
Bir Başka Olur Hint Düğünü 02:19
Bir Başka Olur Hint Düğünü 2.125 izlenme - 2 yıl önce Tuhaf adetleri, İlginç görüntüleri, farklı yemekleri ile tanıdığımız hindistan. Bu videoda düğünleri ile de ne kadar tuhaf olduklarını bize göstermişler. Etine dolgun gelinimiz ile klasik bir hintli görünümünde olan cılız damat düğün salonuna giriyor. Girişte kısa süreli bir gelin yakma denemesi atlattıktan sonra. Düğün sahipleri gelini yakmaya biz koyduk diyor ve kapalı mekanda hava fişekleri atıyorlar. korku ve panikle süren düğün fil kurbanından sonra tamamlanıyor. Onları düğünü de böyle oluyormuş demek
Kör Ahmet  -  Yöresel Kız İsteme 06:09
Kör Ahmet - Yöresel Kız İsteme 2.151 izlenme - 2 yıl önce Ahmet Özdemir yanı lakabıyla Kör Ahmet Konya'nın yetiştirdiği ender sanatçılarındandır. Kendisiyle uzaktan da olsa akrabalık bağım bulunduğu için kendisiyle oturup sohbet etmişliğim vardır. Kendisi görmediği halde çevreyi tasvir edişi gören gözlerden daha güzeldir. Mizahi yönünün yanında kendisi unutulmaya yüz tutmuş Konya gelenek ve göreneklerine de sahip çıkmaktadır. İşte unutulmaya yüz tutmuş en bir gelenek olan Konya'ya özgü kız isteme olayını hep beraber seyir eyleyelim.
Kırgızistan'da Geleneksel Kızı Kaçırma Töreni 01:27
Kırgızistan'da Geleneksel Kızı Kaçırma Töreni 1.601 izlenme - 2 yıl önce Kırgızistanda yasal olmasada gelenek olan kızı kaçırıp zorla evlendiriyorlar organize olan aile kızı zorla arabadan indirip tanımadığı bi adamla evlendiriyorlar. Belki de tanıyordur mk böyle gelenek mi olur.
Çerkeslerde Kız Kaçırma 04:45
Çerkeslerde Kız Kaçırma 621 izlenme - 1 yıl önce Sitenin "Kafkas Lobisi" olma yolunda ilerlerken "ben bunu nasıl unuttum" dedim..."Çerkeslerde kız kaçırma yaygın bir gelenektir. Kız kaçırma eyleminin ilginç yönü bu eylemde zor kullanılmamasıdır, yani kızın rızası olmadan böyle bir işe kesinlikle kalkışılmaz.Kızı kaçırmak için erkeğin, kız ailesinden birilerini haberdar etmesi gerekir.Kız kaçırmaya kendisinin gitmesi şart degildir. Kızı erkeğin arkadaşları kaçırır ve yakın bir aileye teslim eder.O aile kızın artık ikinci ailesi dermektir. Kızın kaçırılıp getirildiği aile kız evi rollerini yüklenir. Ailelerin anlaşması ise topluluğun yaslılarına (Thamade) düşer.Geleneklere uygun biçimde evlilik törenleri düzenlenir ve gençler yeni yuvalarını kurar."
Afganistanın Sapık Geleneği Baça Bazı 03:12
Afganistanın Sapık Geleneği Baça Bazı 449 izlenme - 10 ay önce Baça Baz (Baça Bazi) ı: Afganistan'da pedofili içeren geniş bir yelpazedeki faaliyetler için kullanılan bir argo terimdir. Ergenlik öncesi ve ergen erkek çocuklarının eğlence ve cinsel faaliyetler için zengin ya da güçlü erkeklere satıldığı gelenek, belirli ölçüde çocuk pornografisi, cinsel kölelik ve çocuk fuhuşu içeriyor. "String Impromptu Number 1" Kevin MacLeod (incompetech.com) Licensed under Creative Commons: By Attribution 3.0 License http://creativecommons.org/licenses/b...
boncuk-çakar 01:52
boncuk-çakar 3.261 izlenme - 8 yıl önce deve güreşi
Yeni Rakı Reklamı (İnleyen Nağmeler) 02:07
Yeni Rakı Reklamı (İnleyen Nağmeler) 1.615 izlenme - 2 yıl önce İzlendiğinde "Gerçekten de helal olsun be...Böyle güzel gelenekleri olan, böyle güzel bir ülkede yaşayan, böyle güzel insanlarız işte" dedirten, hatta gözleri doldurabilen reklam.. Reklamda balıkçıların çilingir sofrasındaki çay bardaklarının birbiri ile selamlaşmasından sonra coşan coşturan; sevgililerin, gencinin yaşlısının, zenginin, fakirin herkesin içini cızz ettiren içeceğimiz... Afiyet olsun.. Admin Notu: Rakı' yı seven adam, muhabbeti seven adamdır; Rakı' yı özleyen adam, muhabbeti özleyen adamdır. V.M.
Erkekleri böyle tavlamaya çalışıyorlar 09:15
Erkekleri böyle tavlamaya çalışıyorlar 2.024 izlenme - 4 yıl önce Batı Afrika'nın ilham verici ülkesi Senegal'de kadınlar güzelleşmek uğruna alışılmadık bir yönteme başvuruyor.
yusuf karacaoĞlan~~kayserili yerel sanatçı ~~ 02:47
yusuf karacaoĞlan~~kayserili yerel sanatçı ~~ 2.579 izlenme - 7 yıl önce kadife bir ses ---mühür gözlümm---
Çatıdan Bebek Atmak - Hindistan Adetleri 01:11
Çatıdan Bebek Atmak - Hindistan Adetleri 1.029 izlenme - 2 yıl önce Gün gelmiyor ki saçma bir hindu adeti ve geleneği ile karşılaşmayalım. Maymun, İnek ve Yılan gibi bilimum hayvana tapınmalarına inanç saygısı ile bir şey demiyoruz ancak yaptıkları bu süzme salaklığa nasıl saygı duyularda kültürdür bir şey diyemeyiz bilemiyorum. http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/151660/hindistanda-damdan-bebek-atma-ritueli
Böyle Tuhaf Gelenek Görülmedi 01:08
Böyle Tuhaf Gelenek Görülmedi 611 izlenme - 2 yıl önce BÖYLE TUHAF GELENEK GÖRÜLMEDİ! Geleneğe göre oynanan oyunda damat, tek sıra halinde dizillerek oturan kadınların bacaklarını elleyerek gelini bulmaya çalışıyor.
Derin Kökler (Kayseri - Hacıaliler Köyü) - TRT Avaz 04:41
Derin Kökler (Kayseri - Hacıaliler Köyü) - TRT Avaz 724 izlenme - 11 ay önce TRT 2'den beri süre gelen derin kökler belgeseli TRT'nin yaptığı en güzel işlerden biridir. Anadolu ve Türk insanının gerçek kültürünün ne olduğunu bize göstermesi bakımından önemlidir. Ayrıca bu videolarla ileride unutulacak geleneklerin ve adetlerin tanınması, unutulmaması ve tarihe böyle de bir geleneğimiz vardı notunun düşülmesi için eşsiz değere sahip bir belgesel dizisi yaratılmıştır. Derin Kökler'de kız alma merasimi Kayseri'den sizlere yansıyor...