Hoşgeldiniz!

Masal Oku Videoları İzle

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler Masalı (Türkçe Masal Dinle) 08:18
Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler Masalı (Türkçe Masal Dinle) 143.542 izlenme - 2 yıl önce Ünlü Alman hikayeciler Grimm Kardeşler'in 1812'de ilk kez yayımladığı ve sonraki yıllarda defalarca sinemaya uyarlanan Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler (Snow White and the Seven Dwarfs) masalını dinleyin. Çocukların bayıldığı en güzel masalları kanalımızdan takip edin: http://www.izlesene.com/masaldinle Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalını buradan okuyabilirsiniz: Her yerin karla kaplı olduğu bir kış günüymüş. Bir kraliçe, sarayının pencerelerinden birinin arkasında bir yandan nakış işliyor, bir yandan da hayal kuruyormuş. Derken birden parmağına iğne batmış ve gergefin üstüne üç damla kan akmış. Kraliçe kan damlalarına bakar bakmaz, “Çocuğum kız olursa, teni kar gibi ak, yanakları kan gibi al, saçları da pencerenin çerçevesi gibi kapkara olsun,” diye geçirmiş içinden. Bu olaydan kısa bir süre sonra bir kız çocuğu getirmiş dünyaya. Kızı tıpkı içinden geçirdiği gibi bir kızmış. Ona Pamuk Prenses adını vermişler. Ne yazık ki kraliçe doğumdan birkaç saat sonra ölmüş. Bir yıl sonra Kral yeniden evlenmiş. Yeni Kraliçe çok güzel bir kadınmış. Güzelliğine güzelmiş, ama bir o kadar da kibirliymiş, kendisinden daha güzel birinin olabileceğini düşüncesine bile tahammül edemezmiş. Odasında sihirli bir aynası varmış. Her gün o aynanın karşısına geçer, saatlerce kendisini seyreder ve sonunda, “Ayna, ayna söyle bana En güzel kim bu dünyada,” Diye sorarmış. Ayna da hiç duralamadan, “Sizsiniz Kraliçem,” dermiş. Fakat, Pamuk Prenses on dört yaşına geldiğinde, bir gün ayna şöyle demiş: Güzelsiniz Kraliçem, güzel olmasına, Ama Pamuk Prenses sizden daha güzel.” Kraliçe bunu duyunca çok kızmış, öfkesinden ne uyku girmiş gözüne, ne de bir lokma yemekyiyebilmiş. ‘Ne yapmalı, ne etmeli?’ diye düşünüp durmuş günlerce. Sonra kararını vermiş ve sarayın avcısını çağırmış huzuruna. “Pamuk Prenses’i ormana götür ve orada öldür. Öldürdüğüne kanıt olarak da kalbiyle ciğerini sök, bana getir.” Avcı Pamuk Prenses’i ormana götürmüş, bıçağını çekmiş. Fakat Pamuk Prenses’in ağladığını görünce onu öldürmeye kıyamamış. Pamuk Prenses ağaçların arasına dalıp gözden kaybolurken, “Ben yapamadım, ama hava kararıncaya kadar bir ayı veya bir kurt benim yapamadığımı yapar nasıl olsa,” demiş. Yolda genç bir yabandomuzu çıkmış avcının karşısına. O da hayvanı oracıkta öldürmüş, kalbiyle ciğerini söküp Kraliçe’ye götürmüş. Ama Pamuk Prenses’i avcının düşündüğü gibi ne bir ayı ne de bir kurt yemiş. Akşam olup hava kararınca dağların ardında küçük bir eve gelmiş. Kapısını çalmış, açan olmamış. Cesaretini toplayıp içeri girmiş. İçeride üzeri yenmeye hazır yiyeceklerle dolu yedi küçük tabağın bulunduğu yedi küçük sandalyeli uzun bir masa varmış, duvar dibinde de yedi yatak diziliymiş. Beklemiş, beklemiş, ama kimsecikler gelmemiş. Çok aç ve çok yorgun olduğu için daha fazla bekleyememiş ve her tabaktan bir kaşık yemek almış, yedi yataktan yedincisine yatıp uykuya dalmış. Biraz sonra evin sahipleri eve dönmüşler. Dağların derinliklerinde bulunan bir gümüş madeninde çalışan yedi cücelermiş bunlar. Pamuk Prenses’i görünce, “Ne kadar güzel bir kız!” demişler. Sabah olup uyandığında Pamuk Prenses cüceleri görünce önce çok korkmuş, ama kısa bir süre sonra onlardan bir kötülük gelmeyeceğini, onların çok iyi insanlar olduklarını anlamış. Yedi cüceler Pamuk Prenses’ten evlerini çekip çevirmesini istemişler, o da hemen kabul etmiş. “Hoşça kal,” demişler yedi cüceler işe giderlerken. “Kapıyı kimseye açma. Eğer üvey annen burada olduğunu öğrenirse seni tekrar öldürmeye kalkar sonra.” Bir gün Kraliçe tekrar aynasının karşısına geçmiş. Aynadan şu cevabı alınca suratının aldığı şekli varın siz düşünün artık: “Güzelsin Kraliçem, buraların en güzeli sizsiniz Ama ne var ki, yüksek dağların ardında Cücelerin küçük, şirin evindeki Pamuk Prenses dünyalar güzeli.” Bunu duyar duymaz Kraliçe hemen kolları sıvamış. Yaşlı bir satıcı kadın kılığına bürünmüş ve elinde içi kurdele dolu bir tablayla dağlara doğru çıkmış yola. Cücelerin evine varınca, “Kurdelelerim var, harika kurdeleler!” diye seslenerek kapıyı çalmış. Kimin geldiğine bakmak için pencereye çıkan Pamuk Prenses kurdeleleri görünce içi gitmiş. ‘Bunda ne kötülük olabilir ki!’ diye düşünerek kapıyı açmış. “Bunu mu beğendin güzelim?” demiş Kraliçe kurdeleyi Pamuk Prenses’in boynuna takarken. Sonra kurdeleyi sıktıkça sıkmış, ta ki Pamuk Prenses ölü gibi boylu boyunca yere uzanana kadar. O gece yedi cüceler Pamuk Prenses’i o halde bulmuşlar. Kurdeleyi kesmişler ve Pamuk Prenses hayata dönmüş tekrar. Böylece Kraliçe’nin elinden ikinci kez kurtulmuş Pamuk Prenses. Ertesi sabah Kraliçe aynasının karşısına geçmiş yeniden. Aynadan Pamuk Prenses’in hâlâ yaşadığı haberini alır almaz hemen kılık değiştirmiş ve bir kez daha dağların yolunu tutmuş. “Taraklarım var, harika taraklar!” diye seslenmiş cücelerin evinin kapısında. Pamuk Prenses yaşlı kadının elinde tuttuğu tarağı görünce başına gelenleri unutuvermiş. Kapıyı açmış. “Saçların ne güzel, bırak ben tarayayım,” demiş Kraliçe. Ama tarak zehirliymiş, başına değer değmez Pamuk Prenses ölü gibi yere uzanmış. O gece yedi cüceler saçından tarağı almışlar ve Pamuk Prenses yeniden hayata dönmüş. Böylece Kraliçe’nin elinden üçüncü kez kurtulmuş Pamuk Prenses. Ertesi gün Kraliçe aynasının karşısına geçince, Pamuk Prenses’in hâlâ yaşadığını öğrenmiş. Öfkesi burnunda, bu kez en büyülü iksirini hazırlayıp bir elmanın yarısına sürmüş. Sonra da yaşlı bir dilenci kılığına girip yola koyulmuş. “Güzel kızıma tatlı bir elma benden, armağan,” demiş Kraliçe, pencereden bakan Pamuk Prenses’e. “Pencereden de verebilirim, kapıyı açmana gerek yok.” “Kötü diye mi almıyorsun yoksa,” demiş Kraliçe, Pamuk Prenses’in kararsız olduğunu görünce. Sonra da zehirsiz tarafından ısırmış ve, “Al bak harika!” diyerek uzatmış, Pamuk Prenses’e. Pamuk Prenses elmayı zehirli tarafından ısırır ısırmaz cansız yere uzanmış. Kraliçe pencereden içeri, Pamuk Prenses’e bakmış. “Nihayet senden kurtuldum, artık dünyanın en güzeli benim,” demiş. Oradan doğruca saraya gitmiş. Erkesi gün aynaya kimin en güzel olduğunu sorduğunda ayna, “Sizsiniz Kraliçem,” deyince dünyalar onun olmuş. Bu sefer cücelerden hiçbiri Pamuk Prenses’i uyandıramamış ölüm uykusundan. Aradan üç gün geçmiş, bütün umutlarını kaybetmişler. Fakat nedense Pamuk Prenses hiç de ölü gibi durmuyormuş. O yüzden yedi cüceler onu gömmemişler ve camdan bir tabut içine koymuşlar, tabutu da yüksek bir tepenin en tepesine yerleştirmişler. Günlerden bir gün cüceleri ziyarete gelen bir Prens oradan geçerken camdan tabutun içinde Pamuk Prenses’i görmüş ve hemen ona âşık olmuş. “Onu sarayıma götürmeme izin verin,” diye yalvarmış Prens. Yedi cüceler ona acımışlar ve izin vermişler. Prens’in uşakları tabutu kaldırırken Pamuk Prenses’in boğazına takılmış olan zehirli elma parçası pat düşmüş ağzından. Pamuk Prenses doğrulmuş nerede olduğunu anlamadan, gözünü açmış, yakışıklı Prensi karşısında görmüş. Görür görmez ona âşık olmuş. Birkaç hafta sonra nişanlanmışlar. Derken düğün günü gelip çatmış. Düğüne çağrılanlar arasında Pamuk Prenses’in üvey annesi de varmış. Üvey annesi sarayın salonuna girer girmez Pamuk Prenses’i tanımış, ama bu sefer bir şey yapmaya fırsat bulamamış. Çünkü Prens’in adamları Kraliçe’yi hemen yakalamış, Prens de onu artık kötülük yapamayacağı uzak bir ülkeye sürgün etmiş. O günden sonra Pamuk Prenses, güzelliğinin yanı sıra mutluluğuyla da ün salmış.
Küçük Deniz Kızı Masalı (Türkçe Masal Dinle) 04:53
Küçük Deniz Kızı Masalı (Türkçe Masal Dinle) 119.907 izlenme - 2 yıl önce Andersen Masalları'nın en bilinenlerinden Küçük Denizkızı (The Little Mermaid, Den lille havfrue) masalını dinleyin. Denizkızı'nın hüzünlü hikayesi gibi dünyanın diğer en bilinen masallarını dinlemek için Masal Dinle kanalımıza abone olun! Masalı hemen okuyun: Bir zamanlar denizler ülkesinde, suların altında denizlerin derinliklerinde bir ülke varmış. Bu ülkenin kralının da altı kızı varmış. Genç prenseslerin anneleri çoktan uzun yıllar önce ölmüş ve onları büyükanneleri büyütmüş. İçlerinde en güzelleri küçükleriymiş. Küçük deniz kızının saçları altın bukleler halinde omuzlarına dökülüyormuş, o kadar narin ve güzelmiş ki gören bütün prensler ona aşık olurmuş. Bizim deniz kızları, büyükannelerinin anlattığı yeryüzüyle ilgili masalları çok seviyorlarmış. Daha önce yeryüzünü görmedikleri için merakları da günden güne artıyormuş. Büyükanneleri onlara yeryüzünü anlatırken, bacak adlı iki şeyin üzerinde yürüyen garip insanlardan bahsediyormuş ve bizim küçük deniz kızı ,bu anlatılanları görmek istiyormuş. `Onbeş . yaşını beklemen gerekir,` demiş büyükannesi, `O zaman gidip görebilirsin.` En büyük deniz kızı yaşı geldiğinde yeryüzüne çıkmış ve gördüğü ilginç şeyleri kardeşlerine anlatmış. Yıllar geçmiş ve sonunda bizim küçük denizkızının da yeryüzüne insanların dünyasına çıkabileceği gün gelmiş. Şimdiye kadar hep merak ettiği dünyayı artık kendi gözleriyle görebilecekmiş. Yüzeye doğru . yüzerken güneş batıyormuş. Yakınlarda bir gemi demir atmış. Küçük deniz kızı suyun yüzüne çıktığında, gemideki yakışıklı prensi görmüş. Prens kendisini birisinin gözlediğini de, prensesin ondan gözlerini ayıramadığını da bilmiyormuş tabii. Birden hava kararmış, gemi çıkan fırtınayla sallanmaya başlamış. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmış, direği kırılmış ve gemi sulara gömülmüş. O ana kadar prensi takip eden küçük deniz kızı, onu kurtarmış ve kıyıya çıkarmış. Sabaha kadar onun uyanmasını beklemiş, onu denizden takip edip durmuş. Sabah olduğunda prens hala yattığı yerde uyuyor, denizkızı da başucunda onu bekliyormuş. Az sonra birkaç kız koşarak gelmiş. Prens gözlerini açmış gelen kızlar sevinçle onu tutarak oradan götürmüşler. O günden sonra bizim deniz kızının hayattaki tek gayesi prensini görmek olmuş. Artık dayanamıyormuş. Su cadısına gidip akıl almaya karar vermiş. Cadı onu görünce bir kahkaha atmış: `Niçin geldiğini biliyorum denizkızı,` demiş. `İnsana dönüşüp karaya çıkmak istiyorsun. Böylece prensle daha yakın olacağını düşünüyorsun. Ama bunun bir bedeli var, biliyor musun?` `Bilmiyordum,` demiş `ama insan olabilmek için neyse öderim.` `Sesini istiyorum,` demiş cadı, `şu şarkılar söyleyen güzel sesini. Bana sesini verirsen ben de seni iki ayaklı güzel bir genç kıza çeviririm. Ama unutma, prens seni bütün kalbiyle sevmeli ve evlenmeli. Yoksa bir deniz köpüğüne dönüşüp sonsuza dek yok olursun.` Küçük deniz kızı düşünmemiş bile. ` Çabuk,` demiş `Ben kararımı çoktan verdim zaten.` Bunun üzerine su cadısı denizkızına içmesi için büyülü bir ilaç vermiş. Küçük deniz kızı prensin karşısına dikildiği an prens bu hiç konuşmayan kızdan çok hoşlanmış ve onsuz yapamayacağına karar vermiş. Küçük denizkızı da prensi her geçen gün daha çok sevmiş, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. Prensin annesi ve babası, kendine eş bulması için baskı yapıyorlarmış. Prens sonunda yakındaki bir ülkenin prensesiyle tanışmaya karar vermiş. Yanında-bizim küçük denizkızını da götürmüş. Zavallı kız çok acı çekiyormuş. Prens komşu ülkeye gidip prensesle karşılaşınca aklı başından gitmiş ve hemen evlenmek istemiş. Düğünleri muhteşem olmuş. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kaplıymış. Mutlu çifti görmeye gelen herkes coşku içindeymiş. Yalnızca küçük denizkızı sessizmiş. Gözyaşları sessizce süzülüyormuş yanaklarından. O gece küçük denizkızı güvertede dikilmiş karanlık sulara bakıyormuş. Gün doğarken bir deniz köpüğü olup o sulara karışacakmış. Birden . suların dibinden denizkızının kardeşleri çıkmışlar. Saçları kısa kısa kesilmiş. `Saçlarımızı su cadısına verdik, karşılığında da bu bıçağı aldık. Eğer bu gece bu bıçağı prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak, sen de kurtulacaksın` Küçük denizkızı bıçağı almış ama prense asla zarar veremeyeceğini biliyormuş. Güneş doğduğunda kendini ağlayarak denize atmış ve bir deniz köpüğü olarak sonsuza kadar yaşamış.
Külkedisi Masalı (Türkçe Masal Dinle) 04:59
Külkedisi Masalı (Türkçe Masal Dinle) 93.631 izlenme - 2 yıl önce Külkedisi'nin herkesin içini ısıtan hikayesi, Sindirella masalını dinlemek ister misiniz? En güzel çocuk masalları http://www.izlesene.com/masaldinle kanalımızda! Külkedisi masalını buradan okuyun: Bir zamanlar masal diyarında Sindirella adında güzeller güzeli bir kız yaşarmış. Annesi ölünce babası yalnızlığa dayanamayıp yeniden evlenmiş. Üvey anne, ilk evliliğinden olan iki kızıyla birlikte gelip Sindirella ve babasının yanına taşınmış. Bu iki üvey kız kardeş, Sindirella’dan hiç hoşlanmamışlar. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak bir kenara, bir hizmetçi gibi bütün ev işlerini de üzerine yıkmışlar. Tüm evin işini yaptıktan sonra dahi, Sindirella’nın onlarla birlikte oturmasına izin vermiyorlarmış. Sindirella mecburen akşamları mutfakta, sönmekte olan ocağın önünde tek başına oturuyormuş. Ateşin başında ellerini küllere tutarak ısınmaya çalışıyormuş. Isınmak için sürekli ateşin başında durduğundan üvey kız kardeşleri ona “Külkedisi” adını takmışlar. Bir gün, sarayda verilecek bir balo için üvey kız kardeşlere davetiye gelmiş. İkisi de çok heyecanlanmışlar çünkü tüm masal diyarı, prensin evlenmek istediğini ve eşini bu baloda seçeceğini biliyormuş. İkisinden birini seçeceğini düşünerek sevinmişler. Güzelleşmek için günler öncesinden hazırlanmaya başlamışlar. Ama o kadar çirkinlermiş ki hiçbir şey onları güzelleştirmeye yetmemiş. Külkedisi Sindirella, balo akşamı üvey kız kardeşleri gittikten sonra mutfakta oturmuş ve kendi kendine ağlamaya başlamış. Birden Külkedisi bir kadın sesiyle irkilmiş. Kafasını kaldırıp baktığında, güzelller güzeli bir kadının yanı başında durduğunu görmüş. Kadın “Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi?” diye sormuş. “Ben de baloya gitmek istiyordum” demiş Külkedisi. “Gideceksin öyleyse,” demiş kadın ve devam etmiş “Ben senin peri annenim. Haydi kalk, şimdi kaybedecek zamanımız yok! Bana bir balkabağı getir hemen!” Külkedisi bir balkabağı getirmiş. Peri annesi sihirli değneğiyle dokunur dokunmaz balkabağı birdenbire altından bir faytona dönüşmüş. “Şimdi de altı fare...” demiş peri. Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri de onları besili ve bembeyaz altı ata dönüştürmüş. “Bir sıçan ve altı kertenkele” demiş. Külkedisi hemen bulup getirmiş. Peri, sihirli değneğini şöyle bir oynatarak sıçanı arabacıya, kertenkeleleri de faytonun arkasına koşacağı uşaklara çevirmiş. Ve sıra Külkedisi’ne gelmiş. Peri değneğiyle dokununca Külkedisi’nin üzerindeki yırtık, pırtık giysiler bir anda muhteşem bir balo kıyafetine dönüşmüş. Ayaklarında da camdan yapılmış bir çift ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş. “Dikkat etmen gereken bir tek şey var” demiş peri, “Gece yarısına kadar eve dönmelisin. Saat on ikiyi vurduğunda her şey eski haline dönecek. Prens’in bunu görmesini istemezsin herhalde? Haydi şimdi git ve dilediğince eğlen.” O gece Külkedisi balonun yıldızı olmuş. Salonun en güzel kızı Külkedisi’ymiş. Baloya katılan hanımların hepsi özellikle de onun Külkedisi olduğunu anlamayan üvey kız kardeşleri, elbisesini çok beğenmişler. Salondaki beylerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmış. Prens ise görür görmez âşık olmuş Külkedisi’ne! Prens ve Külkedisi Sindirella bütün gece dans etmiş. Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada perinin söylediklerini hatırlamış. Gitmesi gerektiğini söyleyerek arabasına doğru koşmaya başlamış. Prens arkasından koşmuş ancak Külkedisi çoktan arabasına binip uzaklaşmış bile. Prens, Külkedisi’nin ayakkabısının tekini merdivenlerde düşürdüğünü fark etmiş. Ve ayakkabıyı alarak kendisine sahibini bulacağına dair söz vermiş. Bu arada saat tam on ikiyi vurduğunda Külkedisi evinin önüne gelmiş ve her şey tekrar eski haline dönmüş. Geriye elinde yalnızca camdan ayakkabısının bir teki kalmış. Külkedisi Sindirella diğer tekini nerede kaybettiğini bilmiyormuş. O gece Külkedisi, hayatının bir daha asla o geceki kadar harika olamayacağını düşünerek sabaha kadar ağlamış. Ertesi sabah Prens ev ev dolaşıp ayakkabıyı tek tek bütün genç kızlara denetmiş. “Bu ayakkabının dün gece karşılaştığım güzel sahibini bulamazsam yaşayamam,” diyormuş. Derken Külkedisi’nin evine gelmiş. Üvey kardeşleri ayakkabıyı denemişler. Elbette ikisine de olmamış. Ayaklarına girmemiş bile. Prens çok üzgünmüş, çünkü uğramadığı yalnızca birkaç ev kalmış. Tam oradan ayrılacakken evin hizmetçisi dikkatini çekmiş. “Hanımefendi,” demiş Prens, Külkedisi’ne, “Bir de siz deneseniz?” “O mu deneyecek? Ne münasebet!” diye haykırmış üvey kız kardeşler. Ancak Prens ısrar etmiş. Külkedisi’nin ne kadar güzel bir kız olduğu gözünden kaçmamış. Ayakkabı Külkedisi’nin ayağına kalıp gibi oturmuş. Prens diz çöküp Külkedisi’ne evlenme teklifi ederken iki üvey kız kardeşe de öfke ve kıskançlıkla olanları seyretmek kalmış. Külkedisi, Prens’in teklifini sevinç içinde kabul etmiş. Ve gökten üç elma düşmüş. Biri bu masaldakilere, biri okuyana, biri de dinleyene...
Keloğlan ve Sihirli Kuş Masalı (Türkçe Masal Dinle) 06:17
Keloğlan ve Sihirli Kuş Masalı (Türkçe Masal Dinle) 87.041 izlenme - 2 yıl önce Yerel bir masal kahramanı olan Keloğlan'ın ilginç macerasında rastladığı güzel bir kuşun aslında çok farklı birşeye dönüştüğünü keşfediyor. Masalı okumak için: Bir varmış, bir yokmuş. Bir masal ülkesinde Gülyüz denilen, gül yüzlü, güler yüzlü bir kız varmış. Gülyüz, bir padişah kızıymış. Bir gün gergefini kurmuş, nakış üstüne nakış işliyormuş has bahçede derken, görülmemiş güzellikte, gerdanı kınalı, gözleri zümrüt, gagası mercan bir kuş gelmiş, gergefin üstüne konmuş. Gözlerini kızın gözlerine dikmiş, başlamış içli bir ezgiyle ötmeye.. Gülyüz, sanki büyülenmiş gibi ayıramamış gözlerini kuştan. Neden sonra incili ipek çevresini kaldırıp atmış kuşun üstüne. Kuş, çevreyi mercan gagasıyla kaptığı gibi “pırr” diye kanat çırpmış, uçup gitmiş. Kız da arkasından bakakalmış. O günden sonra Gülyüz Sultan, her gün has bahçeye iner, özlem dolu gözlerle kuşu bekler dururmuş. Ama ne çare. Bu göz kamaştırıcı kuş bir daha görünmemiş. Küçük sultan ise kuşu bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Kuşun özlemiyle günden güne sararıp solmuş Ülkenin tüm hekimleri, padişah kızının derdine çare bulmaya çalışıyorlarmış. Onlar çalışadursunlar, biz haberi Keloğlan’dan verelim. Keloğlan, Gülyüz´ün çevresini kuşattığı günlerde yine yayan yapıldak dağ bayır dolaşır dururmuş o yörelerde. Dağlar aşmış, dereler geçmiş, çıkınındaki azığı tükettiği bir gün bir garipçe kuş gelmiş. yorgun kanatlarla bir çalı dibine atmış kendini. Keloğlan sevinmiş, “Kısmetim ayağıma geldi tutar, kızartır, yerim” demiş içinden. Usulca sokulmuş. Külahını atmış üstüne, kuşu tutmuş Bir de ne görsün? Ağzında sırma işlemeli incili bir çevre. Keloğlan şaşmış kalmış. Bu göz alıcı renklerle bezeli kuşu kesip yemeye kıyamamış. Ağzına su akıtmış, “Bu kuş, yuvasına her zaman inci mercan götürüyorsa yaşadık” demiş. İzleyip yuvasını bulmak için kuşu salıvermiş. Kuş uçmuş, Keloğlan koşmuş; kuş uçmuş, Keloğlan koşmuş. Derelerden sel ile, tepelerden yel ile, gitmiş kuşun ardından, başındaki kel ile. Sonunda, vara vara cennete eş, bin bir renkli bir bahçeye varmışlar. Kuşu kaybetmiş bahçede ama kendini kaybetmemiş Keloğlan. Bahçeyi geçmiş, bir altın saray çıkmış karşısına. Saraya girmiş. Kimseler yokmuş içeride. Keloğlan şaşkın, “Buranın elbette bir sahibi vardır” diye geçirmiş içinden. Dönmüş dolaşmış, bir kapıyı açmış. Bir yemek odası görmüş. Ne isterseniz varmış sofrada. Canı çekmiş Keloğlan´ın. Elini uzatıp da bir lokma alacak olmuş: “Yerse önce Murat Şah yer!” diye eline bir kepçe vurmuşlar. Birden Keloğlan’ın eli şişmiş. Ne vuranı görmüş ne söyleyeni. Korkmuş Keloğlan, “Periler sarayı olmasın burası,” diye çıkıp kaçacağı sırada bir kanal sesi çalınmış kulağına. Hemen bir dolaba girip saklanmış. Biraz sonra o gerdanı kınalı, kanadı nakışlı kuş gelmiş. Odanın ortasındaki su dolu altın leğenin içine dalmış. İnanamayacaksınız ama, bir silkinmiş tüyünü teleğini dökmüş, civan bir delikanlı olmuş. Keloğlan gördüklerine inanamamış da olanlara akıl erdirmeye çalışırken delikanlı koynundan o incili çevreyi çıkarmış. Hem koklar hem de “Ah sultanım, nerelerdesin? Senin gözlerin de yaşlı mı şimdi?” diye gözyaşlarını silermiş. Bir süre ağlayıp söylendikten sonra yine kuş olmuş “pırr” demiş, uçup gitmiş. Keloğlan´ın ağzı açık kalmış. Hemen dolaptan fırlamış, kendini bu perili saraydan dışarı atmış. Arkasına bile bakmadan oradan kaçmış. Sihirli bahçeyi geçmiş, alaca karanlıkları aşmış, düze ulaşmış. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Derken bir yerlere gelince bakmış ki bir kalabalık, bir kıyamet. Sokulmuş Keloğlan da ne oluyor, diye. Burası bir hamammış. Ülkenin padişahı, kızı Gülyüz Sultan´ın derdine çare bulamamış da bu hamamı yaptırmış. Dört bir yana da haber salmış “Her kimin başından ilginç olay geçmişse gelsin anlatsın, hamamda da bedava yıkansın.” Demiş.Keloğlan, başından geçen hikayeyi Padişah’a anlatmış. Padişah: “Hamamı sana bağışladım. Ne olur bana oranın yerini göster!” diye yalvarmış Keloğlan´a. Böylece sihirli kuşun yoluna az gitmişler uz gitmişler; sonunda Keloğlan bin bir renkli o sihirli bahçeyi bulmuş. Altın sarayı Gülyüz Sultan´a göstermiş: “Asıl görüp şaşacaklarına içeride sultan bacı. Hadi eyleşmeden girelim saraya” demiş ama Gülyüz, Keloğlan´ı tehlikeye atmak istememiş. Helalleşip ayrılmış; altın saraya girmiş, dolaba saklanmış. Biraz sonra, sihirli kuş gelmiş, silkinmiş, civan yapılı bir genç olmuş. Sultanın çevresini çıkararak “Bu çevreyi işleyen eller sağ mı? Bir daha sultanımın yüzünü görebilecek miyim?” diye ağlayıp mendille gözyaşlarını silmiş. Kız hemen koşmuş, delikanlının kollarına atılmış. Meğer bu delikanlı da insan soyundanmış. O da bir padişah oğluymuş Murat Şah´mış adı. Masal buya nasıl olmuşsa perilerin ağına düşmüş bir gün. Bir daha da kurtulamamış tılsımlarından; Onu seven bir insan eli, eline değinceye dek bozulmamış tılsım. Sultan ona sevgiyle sarılınca tılsım bozulmuş, periler ülkesinden birlikte kaçmışlar. Kırk gün kırk gecelik düğünleri kurulmuş Mutlu bir yaşama başlamışlar.
Rapunzel Masalı (Türkçe Masal Dinle) 05:19
Rapunzel Masalı (Türkçe Masal Dinle) 77.253 izlenme - 2 yıl önce Alman Grimm Kardeşler'in derlediği ve 1812'de ilk yayımlandığı günden günümüze en sevilen çocuk masalları arasında bulunan Rapunzel'i dinleyin. En güzel masal örnekleri, http://www.izlesene.com/masaldinle sayfasında. Hemen abone olun! Rapunzel masalını okuyabilirsiniz: Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş. Bir gün pencereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş. “Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış. Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş. Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş. Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş. “Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!” Kadının kocası kendisini affetmesi için yarvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış. “O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş. Birkaç haftasonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzel’miş. Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış. Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını percereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış. Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey. Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış. Rapunzel önce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine aşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifce kızararak. Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkan yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş. Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç farketmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca herşey ortaya çıkmış. “Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş. O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenince, cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış. Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani meyveler yiyerek yaşamış. Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına. “Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış. Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış.
Prenses ve Bezelye Tanesi Masalı (Türkçe Masal Dinle) 02:00
Prenses ve Bezelye Tanesi Masalı (Türkçe Masal Dinle) 63.972 izlenme - 2 yıl önce Hans Christian Andersen tarafından yazılmış kısa bir masaldır. Bir prens gerçek prensesini arıyor. Masalı okumak için: Bir zamanlar bir prens varmış. Bu prens evlenmek istiyormuş, ama evleneceği kişi gerçek bir prenses olmalıymış. Böyle birini bulmak için bütün dünyayı dolaşmış, ama çok büyük bir hayal kırıklığına uğramış. Çünkü, karşısına çıkan prenseslerin hakiki olup olmadığını bir türlü anlayamıyormuş. Hep eksik bir şeyler bir şeyler oluyormuş. Sonunda üzüntü ve umutsuzluk içinde yurduna dönmüş. Bir gece korkunç bir fırtına çıkmış; şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, kıyametler kopuyormuş. Derken sarayın kapısı çalınmış, yaşlı kral gidip kapıyı açmış. Fakat, o da ne kapıda, yağmurdan ve fırtınadan perişan olmuş bir zavallı bir kız duruyormuş. Üstelik her tarafından sular akan, tepeden tırnağa sırılsıklam olmuş bu kızgerçek bir prenses olduğunu söylüyormuş. “Eh, anlarız bakalım!” diye düşünmüş yaşlı kraliçe, ama kimseye bir şey söylememiş. Yatak odasına gitmiş, yere bir bezelye tanesi koymuş. Bu bezelye tanesinin üzerine yirmi tane döşek, döşeklerin üzerine de yirmi tane kaz tüyü yatak koymuş. Gece olunca prenses bu yatakta yatmış. Sabah olunca kıza, gece nasıl uyuduğunu sormuşlar. “Ah, korkunç bir şeydi!” demiş prenses. “Bütün gece gözümü bile kırpmadım! Allah bilir ne vardı yatak ta! Sert bir şeyin üstünde yatmışım gibi, her yerim çürüdü, mosmor kesildi! Gerçekten berbattı!” Böylece anlaşılmış ki, yirmi döşek ve yirmi kaz tüyü yatağın altındaki bezelye tanesini hissedecek kadar nazlı, narin olduğuna göre, bu prenses hakiki bir prensestir! Prens onunla evlenmiş.
Karlar Kraliçesi Masalı (Türkçe Masal Dinle) 04:12
Karlar Kraliçesi Masalı (Türkçe Masal Dinle) 41.423 izlenme - 2 yıl önce Danimarkalı masalcı Andersen'in unutulmaz eseri Karlar Kraliçesi masalını dinleyin. 2013 yılında Frozen adıyla çekilen animasyon uyarlaması da izleyicilerin büyük ilgisini çekmişti. The Snow Queen (Snedronningen) adıyla da bilinen masalı ve en güzel çocuk masallarını Masal Dinle kanalından takip edin. Masalı okuyun: Kay ve Gerda adında iki arkadaş varmış. Bunlar birbirlerini çok severlermiş. Kay ve Garda komşu çocuklarıymış. Evleri yan yana, bahçeleri bitişikmiş. Renk renk çiçekler bir bahçeden diğerine uzanırmış. Bir kış günü Kay dışarı çıkmış. Kızağıyla kaymaya başlamış. Başka bir kızak hızla Kay’ın yanından geçmiş. Kızak çok güzelmiş. Beyaz bir at tarafından çekiliyormuş. Kızağın üzerinde bir kadın varmış. Kadın tepeden tırnağa beyazlara bürünmüş. Başında da beyaz kürkten bir şapka varmış. Kızağın üzerindeki kadın dönüp Kay’a gülümsemiş. Kay büyülenmiş gibiymiş. Kendi kızağını kadının kızağının arkasına bağlamış. Kızak hızla yol almaya başlamış. Biraz sonra kasabanın dışına çıkmışlar. Kızak gökyüzüne yükselmiş. Uzun süre uçmuşlar. Sonunda karlarla kaplı bir yere gelmişler. Kadın kızaktan inmiş. Bu kadın Karlar Kraliçesi’ymiş. Karlar Kraliçesi, Kay’ı alnından öpmüş. Bu, buz gibi soğuk bir öpücükmüş. Kay o anda her şeyi unutmuş. Artık yalnızca Karlar Kraliçesi’ni tanıyormuş. Kay Buzdan bir sarayda yaşamaya başlamış. Aradan günler geçmiş. Kay hiçbir şey hatırlamıyormuş. Karlar Kraliçesi bu durumdan memnunmuş. Çünkü Kay’ı hep yanında tutmak istiyormuş. Gerda ise Kay’ı çok özlemiş. Bütün kış boyunca hep onu beklemiş. Günlerce penceresinin önünde oturmuş. Sonunda bahar gelmiş. Kay hala eve dönmemiş. Gerda, Kay’ı aramaya karar vermiş. Nehir kenarına gitmiş. Kay’ı orada bulacağını umuyormuş. Ama Kay’dan hiç iz yokmuş. Nehir kıyısında bir kayık duruyormuş. Gerda kayığa binmiş. Kayık nehirde yol almaya başlamış. Bir süre sonra kıyıda bir ev görünmüş. Evin güzel bir bahçesi varmış. Gerda kayığı kıyıya yanaştırmış. Evin bahçesinde yaşlı bir kadın varmış. Gerda, yaşlı kadına başından geçenleri anlatmış. Yaşlı kadın, Gerda’nın saçlarını taramaya başlamış. Sonra, Gerda’nın saçına sihirli bir tarak takmış. Böylece Gerda büyülenmiş. Artık Kay’ı ve ailesini hiç hatırlamıyormuş. Gerda, birkaç gün yaşlı kadının evinde kalmış. Birgün bahçede kırmızı bir gül açmış. Gerda gülü görünce büyü bozulmuş. Küçük kız her şeyi hatırlamış. Yaşlı kadının evinden ayrılmış. Tekrar Kay’ı aramak için yola koyulmuş. Çok geçmeden bir güvercine rastlamış. Ona Kay’ı sormuş. Güvercin: - Arkadaşını gördüm, demiş. Karlar Kraliçesi onu buzdan sarayına götürdü. Gerda, buz sarayını aramaya başlamış. Bir geyiğe rastlamış. Ona, KarlarKraliçesi’nin sarayını sormuş. Geyik: - Karlar Kraliçesi’nin sarayı çok uzaktır, diye karşılık vermiş. Oraya tek başına gidemezsin. İstersen seni götürürüm, demiş. Gerda geyiğin sırtına binmiş. Birlikte uçmuşlar. Dağların, tepelerin üzerinden geçmişler. Hava kararınca bir kulübenin önünde durmuşlar. Kulübede bir Japon kadın yaşıyormuş. Japon kadın, onları akıllı Finli Kadına göndermiş. Geyik ve Gerda, Finli kadına gitmiş ve başından geçenleri hep anlatmış. Finli Kadın: - Kay’ ı ancak senin sevgin kurtarabilir. Zaman yitirmeden KarlarKraliçesi’nin sarayına gidin, demiş. Gerda, Karlar Kraliçesi’nin sarayına gelmiş. Kay, önce Gerda’yı tanımamış. Gerda çok üzülmüş. Kay’a sarılıp ağlamaya başlamış. Göz yaşları Kay’ın üzerine damlamış. Kay’ın buz tutmuş olan kalbi ısınmış. Büyü bozulmuş. Kay her şeyi hatırlamış. İki arkadaş el ele tutuşmuşlar. Gerda ve Kay, Karlar Kraliçesi’nin sarayından ayrılmışlar.Geyik onları kendi ülkelerine geri götürmüş. Her ikisi de çok mutluymuş. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşerek iki çocuğu selamlamış. Artık evlerinden hiç ayrılmayacaklarına söz vermişler. O günden sonra hep mutluluk içinde yaşamışlar.
Bremen Mızıkacıları Masalı (Türkçe Masal Dinle) 08:30
Bremen Mızıkacıları Masalı (Türkçe Masal Dinle) 36.030 izlenme - 2 yıl önce Grimm Kardeşler (Jacob Grimm-Wilhelm Grimm)'in yazdığı masallardan biridir. Fabl uslübunda yazılmıştır. Sahiplerinin kendilerine olan kötü tutumundan dolayı evden kaçan bir eşek, bir köpek, bir kedi ve bir horozun Bremen'e gidip orada müzisyenlik yapma düşleri ana temadır. Masalı okumak için: Vaktiyle bir adamın bir eşeği varmış. Bu eşek çuvalları bıkmadan usanmadan yıllarca değirmene götürmüş. Fakat artık gücü kalmamış, işe yaramaz bir duruma düşmüş. Sahibi onu boş yere beslemek istemiyormuş. Eşek de işlerin yolunda olmadığını sezmiş, başını alıp çıkmış, Bremen yolunu tutmuş. Orada kent çalgıcısı olabileceğini sanıyormuş. Eşek böylece az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş; yolda boylu boyunca yatan bir av köpeğiyle karşılaşmış. Hayvan, koşmaktan yorulmuş köpekler gibi soluyup duruyormuş. Eşek sormuş: - Ne soluyup duruyorsun böyle bakayım, bekçi baba? Köpek: - Sorma, demiş, yaşlandım. Günden güne güçten düşüyorum. Avda koşamıyorum diye sahibim beni öldürmek istedi... Ben de kaçıp kurtuldum. Bundan sonra karnımı nasıl doyuracağım bilmem! Eşek: - Sana bir şey söyleyeyim mi, demiş, ben Bremen'e gidiyorum... Kent çalgıcısı olacağım... Benimle gel, sen de bandoya gir! Ben lavta çalarım, sen de davul... Bu öneri köpeğin hoşuna gitmiş. İkisi birlikte yola çıkmışlar. Aradan uzun zaman geçmemiş. Yolun kıyısında bir kedi görmüşler. kedinin suratından düşen bin parça oluyormuş. Eşek: - Ne o? İşin sarpa mı sardı yoksa, yaşlı palabıyık? demiş. - İnsanın başında ateşler yanarken nasıl neşeli olur? Artık yaşım ilerledi. Dişlerim kütleşti... Farelerin peşinde koşacağıma sobanın arkasında oturup pinekliyorum. Bu yüzden hanımım beni suya atıp boğmak istedi. Ben kaçıp kurtuldum ama son pişmanlığın yararı olmuyor. Şimdi nereye gideyim? - Bizimle birlikte gel. Müzikten anladığın bilinir. Oraya varınca kent mızıkacısı olursun! Kedi bu sözü hoş karşılamış, onlarla birlikte yola çıkmış. Bu üç yurt kaçağı bir çiftliğin önünden geçerken selamlık kapısının üstünde cıyak cıyak öten bir horoz görmüşler; eşek: - Sesin insanın iliğine kemiğine işliyor... Neyin var kuzum? demiş. Horoz: - Havanın güzel olacağını haber verdim. Bugün bizim sevgili hanımımızın günüdür. "Kristkind"ciğin gömleğini yıkamıştı. Onu kurutmak istiyor. Ama yarın pazar, konuklar gelecek. Onun için hanım hiç acımadan aşçı kadına söyledi. Yarın benim çorbamı yiyecekmiş. Nasıl olsa bu akşam kellem uçacak. Bari ben de gırtlağım yırtılıncaya kadar bağırayım dedim. Eşek: - Zavallı albaş, demiş, öyleyse bizimle gel daha iyi. Biz Bremen'e gidiyoruz. Nerede olsan ölümden daha iyisini bulabilirsin. Sesin güzel... Hepimiz bir arada şarkı söylersek hoş bir şey olacak kesin. Horoz bu öneriyi beğenmiş. Dördü birlikte yola çıkmışlar. Bunlar bir günde Bremen'e varamamışlar. Akşam olunca bir ormana gelmişler; burada geceleyelim demişler. Eşekle köpek büyük bir ağacın altına uzanmışlar. Kediyle horoz da dallara çıkmışlar, ama horoz en tepedeki dalları daha güvenli bulmuş, oraya uçup tünemiş. Horoz uykuya dalmadan önce bir kez daha çevresine bakınmış. Uzakta küçük bir ışık görür gibi olmuş, arkadaşlarına seslenmiş: "Işık görünüyor, yakınlarda bir ev olsa gerek!" demiş. Eşek: - Öyleyse kalkalım, hemen oraya gidelim. Burada rahat edilmiyor demiş. Köpek orada birkaç parça kemik, biraz et bulursa pek hoşuna gideceğini düşünmüş. Bunun üzerine ışığın bulunduğu yana doğru yola koyulmuşlar. Yaklaştıkça ışığın parıltısı artmış. Sonunda haydutların barındığı eve gelmişler. İçlerinde en irisi eşek olduğu için pencereye o yaklaşmış, içeriye bakmış. Horoz sormuş: - Neler görüyorsun, babacan? Eşek: - Neler mi görüyorum? demiş. Kurulmuş bir sofra... Üstünde her türlü yiyeek, içecek var... Haydutlar oturmuş, keyif çatıyorlar. Horoz: - Tam bize göre bir iş, demiş. Eşek: - Ah sorma kardeş demiş, şu sofranın başında biz olsak ne olurdu sanki? Haydutları buradan nasıl kaçıralım? diye her kafadan bir ses çıkmış. Sonunda bir çare bulmuşlar: Eşek ön ayaklarını kaldırıp pencereye dayayacak. Köpek eşeğin sırtına çıkacak. Kedi köpeğin üstüne tırmanacak. Horoz da uçacak, köpeğin tepesine konacak! Dedikleri gibi yapmışlar. Sonra biri işaret verince hep bir ağızdan şarkı söylemeye başlamışlar: Eşek anırmış, köpek havlamış, kedi miyavlamış, horoz da ötmüş. Sonra şangur şungur pencereden içeri dalıvermişler! Haydutlar bu korkunç bağırışmayı duyunca oldukları yerde havaya fırlamışlar. İçeriye herhalde bir hortlak girdi sanmışlar. Evden çıkıp ormana doğru kaçmaya başlamışlar. O zaman dört ahbap sofranın başına kurulmuşlar, haydutların artıklarına saldırmışlar. Sanki kırk yıldan beri açmış gibi, yemekleri atıştırmışlar. Dört çalgıcı işlerini bitirine ışığı söndürmüşler. Herkes kendi keyfine göre rahat edebileceği bir yer aramış: Eşek gübrelerin üzerine uzanmış, köpek kapı arkasına, kedi ocakta sıcak külün yanına, horoz da bir tüneğin üstüne... Yol yorgunu oldukları için az sonra da hepsi uykuya dalmış. Vakit gece yarısını geçmiş. Haydutlar uzaktan bakmışlar, artık evde ışık yanmıyor, her yan da sessiz. Elebaşıları: - Boş yere mantara basmamalıydık ama oldu! demiş. İçlerinden birini oraya yollamış, eve baktırmış. Gönderilen adam her yanı sessiz bulmuş, mutfağa girmiş. Lamba yakmak istemiş. Kedinin parıldayan gözlerini yanık ateş sanmış, kükürtlü bir çöp almış, bunu ateşte tutuşturmak istemiş. Ama kedi şakadan anlar mı? Hemen adamın suratına atılmış, tırmık içinde bırakmış. Haydudun korkudan ödü patlamış, arka kapıdan fırlayıp kaçmak istemiş ama oracıkta yatan köpek üstüne saldırmış, bacağını ısırmış. Adam avludan, gübrelere basıp kaçarken eşek de arka bacaklarıyla hatırı sayılır bir çifte savurmuş. Bu gürültülere uyanan horoz da: - Ö ö rö ö... diye avazı çıktığı kadar ötmeye başlamış. Haydut alabildiğine koşarak soluk soluğa elebaşının yanına gelmiş: - Sormayın demiş, evde korkunç bir cadı oturuyor. Suratıma doğru tısladı, uzun tırnaklarıyla yüzümü gözümü tırmaladı. Kapının önünde bir herif duruyor. Elinde bir kama var. Bacağıma sapladı. Avluda bir karakoncoloz yatıyor. Beni meşe sopasıyla patakladı. Damda da yargıç oturuyor: "Getirin şu keratayı bana!" diye bar bar bağırıyordu. Zor kaçıp kurtuldum ellerinden... O günden sonra haydutlar bir daha eve girme gözüpekliğini gösterememişler ama burası dört Bremen çalgıcısının pek hoşuna gitmiş. Artık buradan çıkıp gitmek istememişler.
Çirkin Ördek Yavrusu (Türkçe Masal Dinle) 02:13
Çirkin Ördek Yavrusu (Türkçe Masal Dinle) 34.133 izlenme - 2 yıl önce Masallarıyla küçük büyük herkesin tanıdığı Danimarkalı Hans Christian Andersen'in klasikleri arasında yer alan Çirkin Ördek Yavrusu (The Ugly Duckling, Den grimme ælling) masalını dinleyin, çocuklarınıza dinlettirin. En güzel masallar için kanalımıza abone olun. Masalı okuyun: Anne Ördek sabırla yumurtalarının kırılmasını bekliyordu. Vakit tamamlanınca ördek yavruları yumurtalarından çıkmaya başladılar. Fakat en son ve en büyük yumurta bir türlü kırılmıyordu. Sonunda yumurtanın beyaz kabuğu çatladı. Diğerlerinden daha gri ve farklı olan ördek yavrusunun küçük kafası göründü. Anne ördek yeni doğan yavruya bakarak ; "Umarım değişir.." dedi şevkatle. Zaman ilerliyordu ama ördek yavrusunun rengi hala griydi. Kümesin bütün hayvanları onunla alay ediyorlar, ona "çirkin ördek yavrusu" diye sesleniyorlardı. Zavallı yavru o kadar mutsuzdu ki sonunda uzaklara gitmeye karar verdi. Gün boyunca yürüdü, gece olunca ise çok yorulmuştu. Mola verdi. Bir yanda açlık, bir yanda korku...Ama yapabileceği hiç birşey olmadığından derin bir uykuya dalmakta gecikmedi. Ertesi sabah su sesleriyle gözlerini açtı. Geceyi yaban ördeklerinin çılgınca eğlendiği küçük bir göl kıyısında geçirdiğini anladı. Bu gürültücü arkadaşlarına kendini tanıtmaya hazırlanıyordu. Birden bir tüfek sesi ile irkildi. hiç zaman kaybetmeden ordan uzaklaştı. Çok geçmemişti ki küçük ördek kendini bir çiftlikte buldu. Çiftliğin sahibi yaşlı kadın onu doyurdu. Ateşin yanında uyumasına izin verdi. Fakat yavru ördek bir göl bulabilme umuduyla oradan da uzaklaştı. Günlerce bir göl bulabilmek için rastgele yoluna devam etti. Sonunda bir göl kıyısına ulaştı. Bu arada yanlız başına yaşamayı öğreniyordu. Bu göl kıyısında yavru ördek gün geçtikçe büyüdü. Kendisi farkında olmadan görüntüsü değişiyordu. Geçen kuğuları gördükçe onların asil duruşları ve güzel görünüşlerinden dolayı iç çekiyordu. İlkbaharda bir kuğu sürüsü gölün kıyısına yuva yapmaya geldi. Çirkin ördek yavrusuyla tanışmak için yaklaştılar. Fakat kendisini bu zarif kuşlarla arkadaşlık etmek için çok çirkin ve kaba buluyordu.Birden bire suda aksini gördü. O da ne!... Kendisinin de güzel bir kuğuya dönüşmüş olduğunu farketti. Kuğu sürüsüne katıldı ve ömür boyu mutlu oldu.
Keloğlan ve Çilli Tavuk Masalı (Türkçe Masal Dinle) 03:02
Keloğlan ve Çilli Tavuk Masalı (Türkçe Masal Dinle) 30.449 izlenme - 2 yıl önce Masalı Okuyun: Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak ülkelerden birinde bizim keloğlan yaşarmış. Keloğlan kelmiş, keleşmiş ama özellikleri pek bir güzelmiş. İnsanlarla ilgilenir,arkadaşlarına iyi davranır, hayvanları sever fakat çalışmaktan pek hoşlanmazmış. Anası ona ne zaman bir iş buyursa bir bahane uydurur, anası kızınca da oraya buraya saklanır dururmuş. Günlerden bir gün evin kapısının önünde uyuyup dururken kısa boylu bir çocuk yanına yaklaşmış: – Hişt keloğlan, keleşoğlan, annesini üzen oğlaaannn, diye bağırmış. Keloğlan hemen arkasını dönmüş, uykusuna devam etmiş ve bir rüya görmeye başlamış. Rüyasında uzun bir yolda yürüyormuş, yürürken önce bir tavukla karşılaşıyormuş, Tavuk; – Ah keloğlan bir bilsen başıma gelenleri, ne desem ne etsem bilmiyorsun olup bitenleri önce sana anlatayım istersen diyerek, tilkilerin kendi kümesleri önünde nasıl gezdiklerini anlatmış durmuş. Keloğlan tam ona yardım etmek isterken, uyanmış… Uyanmış bir de ne görsün, onların evindeki çilli tavuk tam göbeğinin üstünde oturmuyor mu? Onu kanatlarından tutmuş hemen koşturup kümesin içine koymuş. Çilli horoz neye uğradığını şaşırmış ama keloğlan rüyanın etkisinde olduğu için tilkinin çilli tavuğu götüreceğini düşünmüş. Birkaç gün sonra aynı rüyayı gören keloğlan kümesteki tek tavukları olan çilli tavuğu alıp, kendi yatağında yatırmaya başlamış. Anası bu işe pek kızmış, ne işi varmış tavuğun yatakta, adam gibi kümese koysaymış ya. Keloğlan gözlerini ne zaman kapasa tilkinin çilli tavuğu kaçırdığını görüyormuş. En sonunda bakmış ki olmayacak, tilkiyi ziyaret etmeye karar vermiş. Tilki bizim keloğlanı görünce çok sevinmiş, onu yuvasına davet etmiş, bizimki tilkinin yuvasına girmiş bir de ne görsün, bütün köyün kümeslerinden çalınan tavuklar tilkinin orada değil mi? Görmüş ama görmemezlikten gelmiş… Tilki her zamanki gibi bir plan peşindeymiş ama keloğlanın aklının ne kadar çabuk çalıştığını hesaba katmamış. Tilkinin yuvasında biraz oturan keloğlan izin istemiş ama tilki ona izin verir mi hiç? Onun planı keloğlanı da bir kafese kapatıp yemekmiş. Keloğlan önce bir hoplamış, duvarda asılı duran meşaleyi alıp kendi kel kafasına tutmuş, buna bakan tilkinin gözleri kamaşmış, keloğlan bu sırada oradan uzaklaşmış. Tilki onu elinden kaçırdığı için mutsuz, keloğlan ise kahkahalar atacak kadar mutlu kaçarak uzaklaşmış. Daha sonra köylerde tavuğu çalınan ne kadar köylü varsa onları toplayıp gelmiş, köylüler o kadar sinirlilermiş ki, bizim tilki evini barkını bırakıp kaçmış. Bir daha da onu oralarda gören olmamış .
Gece Konuşan Organlar (Türkçe Masal Dinle) 03:51
Gece Konuşan Organlar (Türkçe Masal Dinle) 23.572 izlenme - 2 yıl önce Masalı Okuyun: Vakit, gece yarısını geçmişti. Kalp, atışlarını yavaşlatmış; akciğer soluk alıp verme hızını düşürmüştü. Beyin ise, renkli bir rüyaya başlamıştı. Mide: -Of! Diye inledi. Gözümü uyku tutmuyor. Ağzıma kadar tıka basa doluyum. İçimi sıkıntılar basıyor. Beyin, hemen uyandı: -Ne oluyor orada? diye sordu. Karaciğer: -Ne olacak, midenin gene uykusu kaçtı. Oburluğun sonu işte budur. Mide bu sözlerden alındı: -Bütün suç bende mi? Diye sızlandı. Karaciğer: -Aldığın fazla besinlerin bana da zararı dokunuyor. Onların getirdiği maddelerle uğraşırken yorgun düşüyorum. Toplardamar söze karıştı: -Kanımdaki yağların oranı gene yükseldi. Geriye zorlukla dönüyorum. Karaciğerin bu yağları düzene sokması gerekirdi. Karaciğer: -Sen de suçu bana mı yüklüyorsun arkadaş? Dedi. Atardamar havasız kalmıştı: -Susun artık! Diye çıkıştı. İşime engel oluyorsunuz. Ah, biraz daha temiz hava olsaydı. Bu sözler üzerine Akciğer, soluk alıp vermeyi hızlandırdı. Ama temiz hava bir türlü gelmiyordu. Beyin: -Çocuklar, dedi. Birbirinizi suçlamayı bırakın. Siz görevlerinizi yerine getirdiniz. Karaciğer: -Şu mide dostumuz da görevini yapsa iyi olacak doğrusu! Dedi. Beyin, mideyi savundu: -Bu fazla yemeklerin sorumlusu mide değil! Dedi. Karaciğer şaşırdı: -Kim öyleyse? -Kim olacak, sahibimiz! Biz bir insanın organlarıyız. Onun bu akşam yemeğini fazla kaçırması, sizleri böyle uykusuz bıraktı. Akciğer: -Ama temiz hava da yok. Oksijensiz kaldım. Hiç böyle zorluk çekmemiştim. Kalp: -Gittikçe ben de kötüleşiyorum dedi. Beyin: -Sahibimiz fazla yemek yediğinden hemen ağırlaştı, uykuya daldı. Her akşam yemeğinden sonra yaptığı gibi, bir gezinti yapmadı. Yatak odasının pencereleri de sıkıca kapalı duruyor. Dışardaki temiz hava içeriye giremiyor. Mide telaşlandı: -Ne yapacağız öyleyse? Bunun bir çaresi yok mu? Kalp: -Onu uyandıralım, dedi. Atardamar sordu: -Nasıl uyandıracağız? Beyin: -Çok kolay dedi. Şimdi ben korkulu bir rüya göreceğim. Kalp hızlı hızlı atacak. Ter bezleri ter salgılayacak. Sahibimiz de uyanmak zorunda kalacak. Mide sevinçle bağırdı. -Yaşasın! Beyin: -Susun da artık rüyaya başlayayım dedi. Bütün organlar, derin bir sessizlik içine girdiler. Beyin, hemen bir rüya düzenledi. İnsan, rüyasında karanlık bir kuyuya düşen oğlunu kurtarmak için çırpınıyordu. Kocaman bir yılan geldi, boynuna dolandı. O sırada kalp, “güm güm” diye sesli sesli attı. Ter bezleri, yağmur gibi ter salgıladılar. Adam, korkuyla uyandı. Alnı, boynu ter içindeydi. Yataktan heyecanla fırladı. Pencereyi açtı. Balkona çıktı. Derin derin solup alıp verdi. Sonra çocuk odasına gitti. Oğlu, mışıl mışıl uyuyordu. “Ne korkunç bir rüyaydı!” diye mırıldandı. Bir bardak maden suyu içti. Odaları dolaştı. “Galiba akşam yemeğini fazla kaçırmışım” diye düşündü. Az sonra rahatlamış olarak yatağına yattı. Hemen uyudu, derin bir uykuya daldı. Beyin: -Geçmiş olsun çocuklar! Dedi. Artık biz de rahat bir uyku çekebiliriz.
Altın Yumurtlayan Tavuk (Türkçe Masal Dinle) 01:54
Altın Yumurtlayan Tavuk (Türkçe Masal Dinle) 23.403 izlenme - 2 yıl önce La Fontaine klasiklerinden Altın Yumurtlayan Tavuk masalı çocuklarımız için bizlerle. Masalı Okuyun: Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar, sevimli, küçücük bir köyde yoksul bir köylü yaşarmış. Bu köylünün bir tavuğu varmış. Köylü bu tavuğu çok severmiş. Tavuk da ona her gün bir yumurta yaparmış. Ama bu yumurtaların ilginç bir özelliği varmış. Yumurtalar altındanmış. Köylü her gün kümesten aldığı altın yumurtayı şehre götürür, kuyumcuda satarmış. Yoksul köylü giderek zenginleşmeye başlamış. Zenginleştikçe huyu değişiyormuş. Artık para kazanmak için çalışmak zorunda kalmıyormuş. Çalışmadan, yorulmadan para geldiği içinde paranın değerini bilmiyormuş. Gereksiz yere para harcamaya, ihtiyacı olmayan şeyler almaya başlamış. Lüks içinde yaşamaya alıştığından bir süre sonra para yetersiz gelmeye başlamış. Artık daha fazla parası olsun istiyormuş. Kümese gittiğinde, tavuğu eskisi kadar sevip okşamıyor, ona verdiği altın yumurtalar için minnet duymuyormuş. Zamanla tavuğun karnında bir hazine sakladığına inanmaya başlamış. Eğer tavuğun karnını keserse bu hazineye ulaşacağını, ömrü boyunca krallar gibi yaşayacağını düşünüyormuş. Aç gözlü köylü, bir sabah elinde bıçakla kümese girmiş.Tavuk köylünün kötü niyetini anlayıp kaçmaya başlamış. Ama köylü hazineye ulaşmayı kafasına koymuş. Yakaladığı gibi kesmiş tavuğu. Acele ile karnını açmış, merakla içine bakmış, bir de ne görsün? Tavuğun karnında ne altın var, ne de hazine. Aç gözlülük yaptığı ancak o zaman aklına gelmiş. Ama artık iş işten geçmiş.
3 Zıp Zıp'ın Öyküsü (Türkçe Masal Dinle) 01:10
3 Zıp Zıp'ın Öyküsü (Türkçe Masal Dinle) 20.464 izlenme - 2 yıl önce Masalı Okuyun: Çekirge, pire ve uçan kaz bir gün saraya davet edilmişler. Kral üçünün arasında bir yarış düzenleyecek ve en yükseğe sıçrayana büyük bir ödül verecekmiş. Sonunda ödülü açıklamış. Yarışı kazanana kızımı vereceğim demiş. Yarışmaya önce pire, çekirge sonrada uçan kaz tek tek zıplayarak yarışmışlar. Bunların her biri kendini diğerlerinden üstün görüyormuş. İlk yarışan pire çok yüksek zıplayınca görünmemiş ve onu almamış olarak kabul etmişler. Çekirgede pirenin yarısı kadar zıplamış ancak kralın üstüne konduğu için kral ona çok kızmış. Sıra uçan kaza gelmiş, kaz nazikçe prensesin yanına kadar sıçramış kral bu nazikçe sıçrayışı görünce kararını açıklamış. “En yükseğe sıçrayan kızıma doğru sıçrayandır.” Demiştir ve prensesi uçan kaza vermeğe karar vermiş. Olayı duyan pire ile çekirge yaptıkları hatayı anlayıp çok üzülmüşler.
Kırmızı Başlıklı Kız Masalı (Türkçe Masal Dinle) 04:39
Kırmızı Başlıklı Kız Masalı (Türkçe Masal Dinle) 21.345 izlenme - 2 yıl önce Kötü kalpli kurtla iyi niyetli bir kızın unutulmaz hikayesi, Kırmızı Başlıklı Kız (Little Red Riding Hood) masalını kanalımızda dinleyin! Charles Perrault ve Grimm Kardeşler'in farklı zamanlarda derlediği Kırmızı Başlıklı Kız gibi birçok masalı http://www.izlesene.com/masaldinle kanalımızdan dinleyin. Kırmızı Başlıklı Kız hikayesini buradan okuyabilirsiniz: Bir zamanlar küçük bir kız varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı başlığı olan bir pelerin almış. Kız bu pelerini çok seviyormuş ve nereye gitse onu giyiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı Başlıklı Kız diyormuş. Bir gün “Kırmızı Başlıklı Kız!” diye seslenmiş kızın annesi. “Büyükannen hâlâ hasta. Hadi giyin de, ona yaptığım şu çöreği götür.” Kırmızı Başlıklı Kız da elbisesini giymiş, üzerine kırmızı başlıklı pelerinini geçirmiş, başlığı çenesinin altında sıkıca bağlamış ve yola çıkmış. “Tavşan Ormanı’ndaki yoldan ayrılma sakın!” diye seslenmiş annesi arkasından. (Ormanın adı Tavşan Ormanıymış, ama içinde uzun zamandır bir tek tavşan bile yokmuş - neden olmadığını birazdan öğreneceksiniz.) “Ayrılmam anne,” demiş Kırmızı Başlıklı Kız. Tam ormana girmiş, birkaç adım atmış ki, çalılıkların arasından bir ses duymuş. Yola birden bir kurt fırlamış. Kırmızı Başlıklı Kız korkusundan az kalsın elindeki sepeti düşürüyormuş. Fakat kurt hiç de öyle düşmanca görünmüyormuş. “Nereye böyle küçük kız?” diye sormuş kurt. “Büyükanneme gidiyorum,” demiş Kırmızı Başlıklı Kız. “Tavşan Ormanı’nın sonunda ki ilk ev. Büyükannemin sağlığı pek iyi değil. Bu arada adım ‘küçük kız’ değil, ‘Kırmızı Başlıklı Kız.’ ” “Özür dilerim,” demiş kurt. “Bilmiyordum. Bak sana ne diyeceğim. Ben bir koşu gidip Büyükannene senin yolda olduğunu haber vereyim. Yalnız sakın yolda oyalanayım falan deme, olur mu? Başına bir şey gelmesini istemeyiz, öyle değil mi?” Kurt oradan hemen sıvışmış! Çünkü yakınlarda bir oduncu dolaşıyormuş. Eğer kızı hemen orada yerse, oduncunun kızın yardımına koşacağını biliyormuş. Kırmızı Başlıklı Kız, çiçek toplayarak, kelebeklerin peşinden koşarak, kuş seslerini dinleyerek yolda ağır ağır ilerlerken kurt kestirmeden Büyükannenin evine varmış, kapıyı çalmış. “Kim o?” diye seslenmiş içeriden yaşlı kadın. Kurt sesini değiştirerek, “Benim, Kırmızı Başlıklı Kız,” demiş. “Çayın yanında yemen için sana çörek getirdim.” “Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş Büyükanne. Kurt hemen içeri dalmış. Öyle açmış ki! Günlerdir hiçbir şey yememiş. Bu yüzden Büyükanneyi çiğnemeden bir lokmada yutuvermiş. Biraz sonra Kırmızı Başlıklı Kız Büyükannenin kapısını çalmış. “Kim o?” diye seslenmiş kurt yumuşak bir sesle. “Benim, Kırmızı Başlıklı Kız.” “Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş kurt. “İçeri girebilirsin.” Kırmızı Başlıklı Kız bir an için tereddüt etmiş. ‘Büyükannemin sesi ne kadar da garip böyle?’ diye düşünmüş. Sonra büyükannesinin hasta olduğu gelmiş aklına ve kapının mandalını kaldırıp açarak içeri girmiş. Kurt, Büyükannenin geceliğini giymiş, onun başlığını ve gözlüğünü takmış yatakta yatıyormuş. Yorganı boğazına kadar çekmiş, içerisi karanlık olsun ve suratı fark edilmesin diye de perdeleri iyice kapamış. “Elindekileri oraya bırak da yanıma gel canım,” demiş kurt. Kırmızı Başlıklı Kız çöreği yatağın yanında ki küçük masanın üzerine koymuş, ama hemen kurdun yanına gitmemiş. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormuş. “Kolların neden bu kadar büyük Büyükanne?” “Seni daha iyi kucaklamak için!” demiş kurt. “Kulakların neden büyük, peki?” “Seni daha iyi duyabilmek için!” demiş kurt. “Gözlerin neden kocaman, peki?” “Seni daha iyi görebilmek için,” demiş kurt. “Dişlerin neden sivri peki?” “Seni daha iyi yiyebilmek için,” demiş kurt. Bunu söyledikten sonra kurt artık daha fazla kendine engel olamamış ve yorganı bir tarafa atarak yataktan fırladığı gibi Kırmızı Başlıklı Kızı bir lokmada yutuvermiş. Sonra da karnı doyduğu için keyfi yerine gelmiş ve uykuya dalmış. Ama ne var ki kurt çok kötü horluyormuş. Evin önünden geçen bir avcı onun horultularını duymuş. Büyükanneye kötü bir şey mi oldu acaba, diyerek kulübeden içeri girmiş. İçeri girer girmez de orada neler olduğunu hemen anlamış. “Aylardır senin peşindeyim pis yaratık,” diye bağırmış avcı ve kurdun kafasına elindeki baltanın sapıyla vurmuş. Sonra da önce Kırmızı Başlıklı Kızı, sonra da Büyükanneyi dikkatle kurdun içinden çıkarmış. İkisi de sapasağlammış. Büyükanne, Kırmızı Başlıklı Kızın ona getirdiği çöreği afiyetle yemiş. Kırmızı Başlıklı Kız büyükannesine bir daha hiçbir kurdun sözüne kanmayacağına dair söz vermiş. Eve dönerken tavşanların saklandıkları yerlerden çıktıklarını görmüş. Tavşan Ormanı yine eskisi gibi tavşanlarla dolu bir orman haline gelmiş.
İki Katır Masalı (Türkçe Masal Dinle) 01:02
İki Katır Masalı (Türkçe Masal Dinle) 19.054 izlenme - 2 yıl önce Masalı Okuyun: İki katır yürüyormuş yan yana, Biri yulaf yüklüymüş, biri para: Köylülerden tuz vergisi toplamışlar, Koca bir heybe dolusu mangır. Para yüklü katırda bir çalım, bir çalım, Başı havalarda, Boynunda çıngırak şıngır mıngır: Zenginim zengin der gibi, sağa sola. Derken eşkıyalar sökün etmiş; Doğru vergi katırının üstüne tabii… Yakalamış geminden, durdurmuşlar. Katır diretmiş, savunmaya kalkmış parayı. Eşkıyalar da veryansın etmiş sopayı. İşte o zaman ağlamış katır, Ve dert yanmış: — Ben böyle mi olacaktım, demiş, Yulaf yüklü katıra Fiske bile vurulmasın da, Ben dayak yiyeyim ölesiye! — Ya, kardeş, demiş öteki; Yüksek işler iyilik getirmez her zaman; Yulaf taşımakla kalsaydın benim gibi, Başına bir belâ gelmezdi.
Hansel ve Gratel Masalı (Türkçe Masal Dinle) 06:19
Hansel ve Gratel Masalı (Türkçe Masal Dinle) 12.750 izlenme - 2 yıl önce Hansel ile Gretel (Almanca: Hänsel und Gretel), Grimm Kardeşler ve onlardan da önce Giambattista Basile tarafından uyarlanan bir masal. Alman kökenli olduğu öne sürülür. Masalı okumak için: Bir zamanlar Hansel ve Gretel adında iki kardeş varmış. Anneleri onlar daha bebekken ölmüş. Oduncu olan babaları, anneleri öldükten birkaç yıl sonra tekrar evlenmiş. Oduncunun yeni karısı hali vakti yerinde bir aileden geliyormuş. Ormanın kıyısında virane bir kulübede oturmaktan ve kıt kanaat yaşamaktan nefret ediyormuş. Üstelik üvey çocuklarını da hiç sevmiyormuş. Hansel ve Gretel çok soğuk bir kış gecesi, yataklarına yatmış uyumaya hazırlanırken, üvey annelerinin babalarına, “Çok az yiyeceğimiz kaldı. Eğer bu çocuklardan kurtulmazsak, hepimiz açlıktan öleceğiz,” dediğini duymuşlar. Babaları bağırarak karşı çıkmış. “Tartışmaya gerek yok,” demiş karısı. “Ben kararımı verdim. Yarın onları ormana götürüp bırakacağız.” “Endişe etme,” diyerek kardeşini teselli etmiş Hansel. “Evin yolunu buluruz.” O gece Hansel geç saatlerde gizlice dışarı çıkmış ve cebine bir sürü çakıl doldurmuş. Sabah olunca, ailece ormana doğru yürümeye başlamışlar. Yürürlerken Hansel cebindeki çakılları kimseye fark ettirmeden atıp, geçtikleri yolu işaretlemiş. Öğle üzeri babalarıyla üvey anneleri onlar için bir ateş yakmışlar ve hemen geri döneceklerini söyleyip ormanın içinde yok olmuşlar. Tabii geri dönmemişler. Kurtlar etraflarında ulurken tir tir titreyen Hansel ve Gretel ay doğana kadar ateşin yanından ayrılmamış. Sonra ay ışığında parlayan çakılları izleyerek hemen evin yolunu bulmuşlar. Babaları onları görünce sevinçten havalar uçmuş. Üvey anneleri de çok sevinmiş gibi davranmış ama aslında kararını değiştirmemiş. Üç gün sonra onlardan kurtulmayı tekrar denemek istemiş. Gece, çocukların odasının kapısını kilitlemiş. Bu sefer Hansel’in çakıl toplamasına izin vermemiş. Ama Hansel zeki bir çocukmuş. Sabah ormana doğru yürürlerken, akşam yemeğinde cebine sakladığı kuru ekmeğin kırıntılarını yere saçıp arkasında bir iz bırakmış. Öğleye doğru üvey anneleriyle babaları çocukları yine bırakıp gitmişler. Onların geri dönmediklerini görünce, Hansel ve Gretel sabırla ayın doğup yollarını aydınlatmasını beklemişler. Ama bu sefer geride bıraktıkları izi bulamamışlar. Çünkü kuşlar bütün ekmek kırıntılarını yiyip bitirmişler. Bu defa çocuklar gerçekten de kaybolmuşlar. Ormanda, üç gün üç gece, aç açına ve korkudan titreyerek dolanıp durmuşlar. Üçüncü gün, bir ağacın dalında kar beyazı bir kuş görmüşler. Kuş onlara güzel sesiyle şarkılar söylemiş. Onlar da açlıklarını unutup kuşun peşine düşmüşler. Kuş onları tuhaf bir evin önüne getirmiş. Bu evin duvarları ekmekten, çatısı pastadan ve pencereleri şekerdenmiş. Çocuklar tüm sıkıntılarını unutmuşlar ve eve doğru koşmuşlar. Tam Hansel çatıdan, Gretel de pencereden bir parça yiyecekken içeriden bir ses duyulmuş: “Evimi kim kemiriyor bakiyim?” Bir bakmışlar kapıda dünya tatlısı yaşlı bir teyze. “Zavallıcıklarım benim,” demiş kadın, “girin içeri.” İçeri girmişler ve hayatlarında hiç yemedikleri yiyecekleri yemişler. O gece kuş tüyü yataklarda yatmışlar. Fakat sabah her şey değişmiş. Yaşlı kadın dikkatsiz çocukları tuzağa düşürmek için evini ekmek ve pastadan yapmış bir cadıymış meğer. Hansel’i saçlarından tuttuğu gibi yataktan kaldırmış ve onu bir ahıra kilitlemiş. Sonra da Gretel’i sürüye sürüye mutfağa götürmüş. “Kardeşin bir deri bir kemik!” demiş cırtlak bir sesle. “Ona yemekler pişir! Onu şişmanlat! Eti budu yerine gelince ağzıma layık bir yemek olacak! Ama sen hiçbir şey yemeyeceksin! Bütün yemekleri o yiyecek.” Gretel ağlamış, ağlamış, ama çaresiz cadının söylediklerini yapmış. Neyse ki Hansel’in aklı hâlâ başındaymış. Gözleri pek iyi görmeyen cadıyı kandırmaya karar vermiş. Cadı şişmanlayıp şişmanlamadığını anlamak için her sabah Hansel’in parmağını yokluyormuş. Hansel de parmağı yerine bir tavuk kemiği uzatıyormuş ona. “Yok, olmaz. Yeterince şişman değil!” diye bağırıyormuş cadı. Sonra da mutfağa gidip Gretel’e daha fazla yemek yapmasını söylüyormuş. Bu böyle bir ay sürmüş. Bir gün artık cadının sabrı taşmış. “Şişman, zayıf fark etmez. Bugün Hansel böreği yapacağım!” diye haykırmış Gretel’e. “Fırına bak bakalım hamur kıvama gelmiş mi!” Korku içinde yaşamasına rağmen Gretel’in de Hansel gibi hâlâ aklı yerindeymiş. Cadının onu fırına iteceğini anlamış. “Başımı fırına sokamıyorum! Hamuru göremiyorum!” diye sızlanmış. Cadı elinin tersiyle Gretel’i hızla kenara itmiş ve başını fırına sokmuş. Gretel bütün gücünü toplayıp yaşlı cadıyı fırının içine itmiş, sonra da arkasından kapağı kapamış. Hansel böylece kurtulmuş, ama hâlâ eve nasıl gideceklerini bilmiyorlarmış. Tekrar ormana dalmışlar. Bir süre sonra karşılarına bir dere çıkmış. Bir ördek önce Hansel’i sonra da Gretel’i karşı kıyıya geçirmiş. Çocuklar birden bulundukları yeri tanımışlar. Hızla evlerine doğru koşmuşlar. Onları karşısında gören babaları çok mutlu olmuş. Sevinç gözyaşları içinde, onları ormanda bıraktıktan kısa bir süre sonra o acımasız üvey annelerinin ailesinin yanına gittiğini söylemiş. Yaptıkları için üzüntüden nasıl kahrolduğunu anlatmış. Babalarını bir sürpriz daha bekliyormuş. Hansel ceplerinden, Gretel de önlüğünün cebinden cadının evinde buldukları altın ve elmasları çıkartmışlar. Ailenin tüm sıkıntıları sona ermiş böylece. O günden sonra da ömürlerini mutluluk içinde sürdürmüşler.
Tembel Tavşan Masalı dinle - Masal oku 03:03
Tembel Tavşan Masalı dinle - Masal oku 103 izlenme - 1 yıl önce Tembel Tavşan ,Masalı dinle, Masal oku ,sesli hikayeler TEMBEL TAVŞAN Bir zamanlar ormanda korkunç bir kuraklık başlamış. Yaz gelip geçtiği halde, tek bir damla bile yağmur yağmamış. Susuzluk hayvanların canına tak edince, bu duruma bir çare bulmak için toplanmışlar. İçlerinden birisinin teklifi üzerine, bur kuyu kazmaya karar verip çalışmaya başlamışlar. Bütün hayvanlar, hatta kuşlar bile gece gündüz çalışıyormuş. Ancak tavşan; "Ben daha çok küçüğüm!" diyerek çalışmak istemiyormuş. Tavşanın böyle nazlanması diğer bütün hayvanları çok kızdırmış. Hayvanların emeği boşa çıkmamış. Kazdıkları kuyudan buz gibi bir su çıkınca, herkes çok sevinmiş. Kana kana içip yıkanmışlar. Kuyunun kazılmasına yardım etmeyen tavşana ise su vermemişler. Kral aslan, tavşanın kuyuya yaklaşmasını önlemek için,kuyunun başına her gün bir nöbetçi görevlendirmiş. Tavşan yaptığı hatayı anlamış anlamasına, ancak iş işten geçtiği için yapacak bir şeyi de yokmuş. Bir gece kuyuda nöbet tutma sırası file gelmiş. Tavşan fili çok severmiş "kimse görmeden bana biraz su verir" düşüncesiyle yanına gidince, filin uyuduğunu görmüş. Çok uğraşmasına rağmen, onu bir türlü uyandıramamış. En sonunda gidip kulağına bağırmış. Fil öyle bir zıplamış ki, kuyunun etrafındaki taş ve toprak yığınına çarpmış, bütün taş ve toprakları kuyunun içine dökmüş. Böylece kuyu kapanmış. Bu duruma çok üzülen fil ağlamaya başlamış. "Benim yüzümden oldu!" diyormuş. "Şimdi ne içeceğiz, hem sabah olunca diğer hayvanlara ne diyeceğim?" "Bu kadar üzülme!" demiş tavşan. "Elbette bir çaresini buluruz. Hem ikimiz beraberce çalışırsak, sabaha kadar kuyuyu temizleyip açarız." Fil: "Ama sen küçük ve zayıfsın!" demiş. Tavşan şöyle cevap vermiş; "Sen beni şimdi gör! Bak ki nasıl çalışıyorum." Gerçekten de tavşan bir çalışmış, bir çalışmış ki sormayın. Sabaha kadar fille birlikte kuyuyu açmayı başarmışlar. Ertesi gün fil, bütün hayvanlara tavşanın çalışkanlığını anlatmaya başlamış. Herkes tavşanı alkışlayıp, kuyudan su içmeyi hak ettiğini söylemiş. Tavşan sadece su içebildiğine değil, diğer hayvanlarla yeniden dost olduğuna da çok sevinmiş. Kendisini ormanın bir üyesi gibi görmek onu mutlu ediyormuş. masal oku
Sihirli Kavun Masalı Dinle | Masal | Masal Dinle | Masal İzle | Kül Kedisi Masalı | Masal Oku 04:08
Sihirli Kavun Masalı Dinle | Masal | Masal Dinle | Masal İzle | Kül Kedisi Masalı | Masal Oku 155 izlenme - 1 yıl önce Birbirinden eğlenceli ve eğitici Masallar, Bu kanalda... Masal Dinle- Masal İzle... minik ranya ve babası evlerinin salonunda oturuyorlardı. Ranya televizyonda çok sevdiği çizgi filmi izlerken birden aklına bir soru geldi. - babaçığım sihir gercekten varmı diye sordu.. bu soru karşısında şaşıran babası, Ranya sihir diye birşey yoktur dedi..bunu duyan Ranya biraz üzülür gibi oldu. babası bak ranya ,istersen bu sorunu birde annene sor bakalım o ne diyecek dedi. Ranya mutfağa annesini yanına giderek ,anneciğim gerçekten sihir diye birşey varmı diye sordu. annesi şaşkınlıkla ,sihir diye birşey yok ama sihirbazların yaptığı ilizyonlar var dedi.. Ranya, nasıl yani dedi, annesi.sihirbazlar el hareketlerini o kadar hızlı yaparlarki, sende göremediğin için sanki sihir yapılmış zannedersin.. Ranya bu çevaptanda pek hoşnut olmadı. bunun üzerine annesi, istersen bu soruyu öğretmenine sorabilirsin dedi. Ranya ertesi gün okula gittiğinde tenefüste öğretmenine gitti ve sihir diye bişi varmı diye sordu.öğretmeni hafif bir gülümsemeyle, tabiki sihir diye bişeyi var dedi.. Ranya bu cevap karşısında çok şaşırdı ve sevinerek gerçekten mi öğretmenim dedi… tabiki Ranya mesela benim bildiğim sihirli bir meyve var. nedir o öğretmenim dedi Ranya. sihirli kavun dedi öğretmeni.. nasıl yani dedi Ranya… öğretmeni bu akşam okul çıkışı sizin sokaktaki manav mahmut amcaya uğra ,seni benim gönderdiğimi söyle ve öğretmenim sizden sihirli bir kavun istedi de. bunun üzerine Ranya heyecanla okul çıkışı manav mahmut amcaya uğrayarak olanları anlattı.. manav mahmut amca tezgahın arkasından bir kavun verdi.. Ranya kavuna bakarak bumuymuş dedi sihirli kavun dedi. akşam kavunu yatağının baş ucuna koydu ve tatlı rüyalara dalarak uyudu..sabah okul için uyandı dişlerini fırçalayıp yüzünü yıkadı kahvaltsını yapıp sihirli kavunu çantasına dikkatlice koyup okula götürdü.. öğretmeni derse girdiğinde Ranyayı çağırdı ve sihirli kavunu alıp almadığını sordu. RanyaRanyada kavunu çantasından çıkarıp öğretmenine verdi. şimdi iyi izle dedi öğretmeni..kavunu kesip küçük parcalara ayıran öğretmeni Ranya ve arkadaşlarına dağıttı. tüm çocuklar neşe içinde kavunları yemeye başladılar..o an mutlulukları gözlerinden okunuyordu.öğretmeni Ranyaya döndü ve şöyle söyledi; bak sadece bir kavun herkesi mutlu etmeye yetti.bu sihir değilde nedir dedi. Ranya evet öğretmenim doğru, gercek sihir bir kavunla bile insanları mutlu etmektir dedi. akşam Ranya eve gittiğinde çantasını açıp annesine manav mahmut amcadan aldığı kavunu gösterdi.annesi bu nedir diye sorduğunda gülümseyerek sihirli kavun dedi... Daha fazla Sesli Masal için: https://www.youtube.com/channel/UCYwG... Kanalımıza Abone olmayı unutmayın. Sesli Masal - Yağmur Masalı için tıklayın: https://www.youtube.com/watch?v=zZQh5...
Sesli Çocuk Oyunları | Alet Sesleri | Masal | Masal Dinle | Masal İzle 04:02
Sesli Çocuk Oyunları | Alet Sesleri | Masal | Masal Dinle | Masal İzle 27 izlenme - 1 yıl önce Sesli Çocuk Oyunları serimizin ikinci oyunu. Alet sesleri... Bakalım kullandığımız aletlerin seslerini tanıyabilecek misiniz? matkap sesi, kapı sesi,çekiç sesi, araba sesi ve daha bir çok hayvanın sesini dinleyin. Daha fazla Sesli Oyun için: https://www.youtube.com/channel/UCYwG... Kanalımıza Abone olmayı unutmayın. Sesli Çocuk Oyunları Hayvan Sesleri için tıklayın: https://www.youtube.com/watch?v=OSRms... Sesli Çocuk Oyunları Doğa Sesleri için tıklayın: https://www.youtube.com/watch?v=EugXQ...