Hoşgeldiniz!

Sesli Makale

Vladimir Vladimiroviç Nabokov - Kapı Zili ( Radyo Tiyatrosu) 32:05
Vladimir Vladimiroviç Nabokov - Kapı Zili ( Radyo Tiyatrosu) 554 izlenme - 2 yıl önce Facebook Sayfamız: https://www.facebook.com/kultursanate... Vladimir Vladimiroviç Nabokov (Rusça: Владимир Владимирович Ğабоков;) ( d. 22 Nisan 1899 – ö. 2 Temmuz 1977 ) Rus asıllı ABD'li yazar. Ä°lk eserlerini Rusça yazdı, uluslararası ününü Ä°ngilizce yazdığı romanlarla kazandı. En tanınmış eseri Stanley Kubrick ve Adrian Lyne tarafından filme de çekilen Lolita adlı romanıdır. 1899'da St. Petersburg'da aristokrat bir ailenin çocuÄŸu olarak doÄŸdu. Özel eÄŸitim gördü ve küçük yaÅŸta Ä°ngilizce öğrendi. BolÅŸevikler iktidara geldiÄŸinde aile Rusya'dan ayrılarak önce Londra, sonra Berlin'e gitti. Öğrenimini Cambridge Ãœniversitesi, Trinity College'de tamamladı. 1923 ile 1940 arasında anadilinde romanlar, hikâyeler, oyunlar, ÅŸiirler yazdı ve kuÅŸağının seçkin Rus göçmen yazarlarından biri olarak ün kazandı. 1940 yılında karısı ve oÄŸluyla ABD'ye göç etti ve 1941'den 1948'e kadar Wellesley College'de dersler verdi. 1955'te yayımlanan Lolita'nın dünya çapındaki baÅŸarısından sonra, 1959'da Cornell Ãœniversitesi Rus edebiyatı profesörlüğünden emekli olarak Ä°sviçre'ye yerleÅŸti. Ä°ngilizce ilk romanı olan The Real Life of Sebastian Knight'ı 1941'de yayımladı ve bu dili ÅŸaşırtıcı bir yaratıcılıkla kullanarak eserlerini Ä°ngilizce yazmaya devam etti. Nabokov, 1977'de Ä°sviçre'nin Montreux kentinde öldü. Yazarlığının yanı sıra, ünlü bir kelebek toplayıcısı ve satranç problemleri yaratıcısıdır.
Bir Komiser Geldi - J.b. Priestley [tek Part / Full] - Radyo Tiyatrosu 53:19
Bir Komiser Geldi - J.b. Priestley [tek Part / Full] - Radyo Tiyatrosu 188 izlenme - 2 yıl önce Bir Komiser Geldi J.B. Priestley Radyo Tiyatrosu
Atatürk Olmasaydı Sesli Makale 02:25
Atatürk Olmasaydı Sesli Makale 81 izlenme - 2 yıl önce Atatürk Olmasaydı Sesli Makale
Sesli Makale: Mahremiyet Ve Tesettür - Ebubekir Sifil 15:47
Sesli Makale: Mahremiyet Ve Tesettür - Ebubekir Sifil 217 izlenme - 4 yıl önce Ebubekir Sifil hocanın Semerkand Dergisi Kasım 2004 sayısında ele almış olduğu Mahremiyet ve Tesettür başlıklı makalesinin seslendirilmiş halidir. Seslendiren : Ömer Şerif Turan Makaleyi okumak için: http://bit.ly/Mahremiyet
Ergün Diler Yeni Osmanlı İmparatorluğu 07:35
Ergün Diler Yeni Osmanlı İmparatorluğu 18 izlenme - 7 ay önce Ergün Diler Yeni Osmanlı İmparatorluğu
Sesli Makale: Din Kimin Emrinde? - Ebubekir Sifil 12:32
Sesli Makale: Din Kimin Emrinde? - Ebubekir Sifil 114 izlenme - 4 yıl önce Ebubekir Sifil hocanın Ekim 2004'de yayınlanan Din Kimin Emrinde? başlıklı Semerkand Dergisi makalesidir. Seslendiren: Ömer Şerif Turan
Ebubekir Sifil - Nereden Çıktı Bu IŞİD? 05:05
Ebubekir Sifil - Nereden Çıktı Bu IŞİD? 79 izlenme - 4 yıl önce Bismillah. Ebubekir Sifil hocanın 22 Aralık Vahdet Gazetesi Köşe yazısıdır. Nereden Çıktı Bu IŞİD? Son zamanlarda özellikle yurt dışı konferanslarının hemen tamamını bu meseleye hasretmek durumunda kaldım. Daha doğrusu talepler hep bu istikamette geliyor. Özellikle bir kısım gençlerimizin kafası hayli karışık. Bir yanda bir “Hilafet Devleti” ve o eksende sürdürülen bir “cihad” var; öbür yanda neredeyse bütün Ümmet burada bir arıza bulunduğunu söylüyor.. Öncelikle şunu söyleyelim: Bu bir arıza, evet. Ve bu arızayı konuşurken fotoğrafın bütününü ortaya koyabilmek için meseleye iki açıdan bakmak gerekiyor: IŞİD’i ortaya çıkaran iç ve dış faktörler, IŞİD’in ideolojisi. İlkinden başlayalım: Ümmet’in bir daha belini doğrultamayacak şekilde çökertilmesi, dominant unsur olan Ehl-i Sünnet’in etkisizleştirilmesi ile mümkün ancak. Bunun farkında olan küresel güçler, bölgede Şiî yayılmacılığın önünü kimi zaman doğrudan, kimi zaman dolaylı bir şekilde açtı, açıyor. İran devriminden önce lokal bir varlığa sahip olan Şia, aradan 30 yıl geçtikten sonra stratejisini güçlendirmiş, Lübnan’dan Irak’a, Yemen’den Suriye’ye kadar etki alanını alabildiğine genişletmiş durumda. Ve Şiî yayılmacılığı devam ediyor. İslam Coğrafyasında, Orta Asya’da, hatta Avrupa’da son derece bilinçli ve planlı stratejilerle yayılıyorlar. ABD’nin Irak işgali ile birlikte bu süreç belli bir ivme kazanmış oldu. İşgale doğrudan yardım eden Şiîler, ABD’nin kendilerine teslim ettiği iktidar gücünü elbette tarihî düşmanlarına, yani Sünnîlere karşı kullanacaklardı. Güç onlara bunun için verilmişti zaten. Ve kullandılar. Irak’ta Sünnî kesimler yıllarca Şiî Malikî yönetiminin ağır baskısı altında, kör ve sağır dünyaya seslerini duyurmaya, maruz kaldıkları zulümleri anlatmaya çalıştılar. Ama ne onlar bunu başarabildi, ne de zulmü durdurmak için kimsenin kılı kıpırdadı. Bıçak kemiğe dayandı ve Sünnîler ayaklandı. Bölgede bir Elkaide etkisi zaten mevcuttu. Örgütün adem-i merkeziyetçi yapısı bölgedeki unsurların kontrolden çıkması ve farklı yönelişler içine girmesi için fazlasıyla elverişliydi. Medyayı çok iyi kullanmanın avantajıyla Sünnî direnişi kısa süre içinde manipüle ettiler. Yani bir yandan Şia’nın önünü açan küresel güçler, öbür yandan IŞİD’in önünü açarak Ümmet’i “kırk katır-kırk satır” cenderesine sokmuş oldu… İkinci açıya gelince; İslam tarihinde ilk defa Hz. Ali (r.a) döneminde ortaya çıkan Haricîlik arızası, sadece fikrî/ideolojik bir sapma değil, aynı zamanda bir terör hareketiydi. “Emr-i ma’ruf nehy-i münker” ilkesini manipüle ederek ideolojilerinin temeline yerleştiren Haricîler, Müslüman kanı akıtmayı hayatın biricik gayesi olarak belirlediler. Onlardan sonra hicrî üçüncü, dördüncü asırlara doru geldiğimizde yeni ve farklı bir söylemle karşılaştı Ümmet. Bilhassa Irak coğrafyasında ortaya çıkan teşbihçi/tecsimci akımlar, asırlar ötesinden Suud Vehhabîliğinin tekfirci ideolojisine kaynaklık edecek olan bir çizgiyi ortaya koydular. Ebû Bekr el-Hallâl , “Makam-ı Mahmud”un, Allah Teala’nın Efendimiz (s.a.v)’i, Arş’ın üzerinde –haşa– yanına oturtmak için ayırdığı yer olduğunu söylemeyenlerin zındık ve kâfir olduğunu ve boynunun vurulması gerektiğini söyleyecek, Ebû Muhammed el-Berbehârî, bu ideolojinin kitlelere kılıç zoruyla benimsetilmesi gerektiğini ve bu ideolojiye aykırı düşünen kimselerin Allah’ın diniyle hiçbir ilişkisinin bulunmadığını söyleyecek; Ebû Zerr el-Herevî, “Eş’arîler ne mü’min ne de Ehl-i Kitap’tır” görüşünü naklederek “irtidat ahkâmını” gündeme getirecek ve tekfir silahını alenen Ehl-i Sünnet’e yöneltecektir… Tarih içinde bir parlayıp bir sönen bu ideoloji, hicrî 8. asırda İbn Teymiyye ile sistemli hale gelecek ve 4 asır sonra Muhammed b. Abdilvehhâb, Suud hanedanıyla birlikte Osmanlı’dan koparacağı Hicaz bölgesinde şirkle suçladığı Ümmet’e karşı “Tevhid” akidesini savunma iddiasıyla seri katliamların altına imza atarken ayağını işte bu tarihî arkaplana basacaktır. Kısacası IŞİD yeni çıkmadı. O bu ümmetin tarihinde hep var oldu. Bugün gördüğümüzse, bu canavarın biraz daha azmanlaştırılmış halinden başka bir şey değil. Seslendiren: Mustafa Ünalan Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Keşke Dememek İçin 1 04:34
Ebubekir Sifil - Keşke Dememek İçin 1 72 izlenme - 4 yıl önce Ebubekir Sifil Hocanın Vahdet Gazetesi köşe yazıdır. Keşke Dememek İçin 2000’li yılların başından itibaren yazmaya başladığım gazete yazılarına şöyle hızlıca göz gezdirdim. Dinlerarası Diyalog faaliyetleri bağlamında gerçekten çok fazla yazı yazmışım. Bu faaliyetlerin hem dinen hem de siyaseten ve stratejik olarak yanlış olduğunu ısrarla vurgulamış ve bu çalışmaları yürüten “cemaat”in geçirmekte olduğu zihniyet değişikliğinin altını çizmişim. “Cemaat”in her alanda güçlü bir çekim merkezi olduğu ve hatta Türkiye’de neredeyse her alanı “belirlediği” o dönemde küçük bir azınlık dışında o söylenenleri kale alan olmadı. Bediüzzaman merhumun inşa ettiği Nurculuk ile Gülen hareketi arasında neredeyse hiçbir alanda ortak nokta kalmadığını vurgulayarak bu hareketin farklı bir zihnî durumu yansıttığını ve dolayısıyla farklı bir istikamete gittiğini anlattığım yazılardan birinin (Mayıs 2007) başlığını “Çağdaş Nurculuk mu Bid’atkârâne Bir Hıyanet mi?” şeklinde atmış, (mezkûr yazıyı okumak buraya tıklayınız) altında şunları söylemişim: “Zaman’dan Ahmet Kurucan’ı izliyorum bir zamandır. Fethullah Gülen hocaefendi hareketi ile “Nurculuk” olarak ifade edilen, öyle tanınan/bilinen yapı arasındaki makasın gittikçe nasıl açılmakta olduğunun somut delillerini sunuyor bize. “Değişen dünya”dan, “Kur’an ve bağlayıcı sünneti ihtiva eden İslam’ın sabit; ama ondan anlaşılan manaların, yani Fıkh’ın değişken, çünkü beşerî” olduğundan, dolayısıyla “Evrensel olmadığı”ndan, “içtihadi hükümlere (Yani Fıkh’a) karşı korumacı ve kollamacı zihniyetten”, “bu zihniyetin ifşası”ndan, “bunun bir ideoloji haline getirilmesinin hepten zararlı ve tehlikeli” olduğundan, bunun da mensuplarını “çağın dışına iteceğinden”… bahsediyor. “Onun “yeni içtihad” çağrısı yapan, okurlarını zihnen buna hazırlayan ve bunun karşısında duranları kâh açık, kâh örtülü itham eden bu tavrı ister istemez Fethullah Gülen hocaefendinin Prof. Dr. Faruk Beşer hoca tarafından “radikal” olarak tavsif edilen ve böyle olduğu için “mahrem tutulduğu” belirtilen içtihadlarına zemin ittihazı olabilir mi? “Bu “yeni durum”un şu ana kadar ciddi bir tahlilinin yapılmadığı ortada. Bediüzzaman merhumun önünde “6 mani” bulunduğunu belirttiği “içtihad kapısı” sessiz-sedasız buharlaştırılırken kendisini “Nur talebesi” olarak ifade eden kitle ne düşünüyor bilemem ama, şu yazı çerçevesinde ve “içtihad” meselesi bağlamında yapılacak kısa bir mukayese bile şu hususu net bir şekilde ortaya koyacaktır sanırım: Fethullah Gülen hocaefendinin adıyla anılan hareket, “Nurculuk” diye bilinen oluşumun “çağdaşlaşmaya doğru evrim geçirmekte olan” bir versiyonudur…” Şu satırlar da aynı senenin Temmuz ayındaki bir yazıdan (mezkûr yazıyı okumak buraya tıklayınız) “… Kur’an ve Sünnet üzerinde yeni yorumlar yapılması gerektiğini söylemenin, Fıkh’ın beşerîliğini savunmanın, yeni içtihad çağrısı yapmanın, bunlara karşı çıkılmasını da “tehlikeli ideoloji”, “taassup”… gibi kelimelerle olumsuzlamaya çalışmanın ne anlama geldiğini, neyi hedeflediğini, hangi ihtiyaçlar doğrultusunda ve hangi ruh halinin neticesi olarak kotarılıp gündeme getirildiğini tartışmadan olup-biteni anlamlandırmaya çalışmak beyhudedir. “İçinden geldiği, kendisini var eden yapıyı kundaklamakta, bunu yaparken de içinden geldiği yapıyla hiçbir aidiyet ilişkisi bulunmayan bir jargonu sahiplenip kullanmakta sakınca görmeyen bu kayma, kırılma, evrilme, dönüşme halini, İslam dünyasının –ve tabii Türkiye’nin– içinden geçmekte olduğu “küreselleş-tiril-me süreci”nden bağımsız görmek ve göstermek mümkün değil. Devamı için: http://bit.ly/24122014 Vahdet Gazetesi – 24 Aralık 2014 Seslendiren: Mustafa Ünalan Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org