Hoşgeldiniz!

Vahdet Gazetesi

Ebubekir Sifil - Kefen 04:33
Ebubekir Sifil - Kefen 169 izlenme - 2 yıl önce Bismillah. Ebubekir Sifil hocanın 26 Ocak 2015 Vahdet Köşe Yazısı. İhsan Eliaçık tarafından gündeme getirilen iddia… CAH (Açılımı Cübbeli Ahmet Hoca oluyor herhalde) ürünleri satan bir site, “Ölünün kefenine yazdığında yahut bir kâğıda yazılıp kefenine konulduğunda. veyahut ceylan derisine yazılıp kefen içine konulduğunda meyyiti kabir azabından vesair sıkıntılardan kurtaracak” ifadeleriyle, normalinin birkaç katı fazlasına kefen satıyormuş. İster istemez bu tarz konularla ilgili sorulara muhatap oluyor; cevap vermek zorunda kalıyorum. Can sıkıcı bir durum doğrusu… Bu sitenin Cübbeli Ahmet hocayla irtibatı var mıdır, bilemiyorum. Cübbeli hoca olmadığını söylemiş. Böyle bir şey mümkün müdür? Birileri sizin adınıza site açıp ticaret yapacak, üstelik de böyle anormallikler söz konusu olacak ve siz bundan haberdar olmayacaksınız!.. Diyelim ki böyle oldu. Birileri bir ahlaksızlık yaptı ve sizin adınızı istismar etti. Ne yaparsınız? Böyle bir ithamın lekesini üzerinizden atmak için her türlü meşru yola tevessül ve bu ayıptan teberri edersiniz. Konu “bir kısım medya”nın gündemine de düşmüşse, mahkeme yoluyla masumiyetinizi ispat etmekten de kaçınmazsınız… Böyle bir ayıbın failleriyle hesaplaşıp hesaplaşmamak onun bileceği iş. Yazısında zikrettiği Erba’în-i İdrîsiyye, bir kısım kitaplarda adına ve muhtevasından bazı pasajlara rastladığımız bir eser. Hz. İdrîs (a.s)’a vahyolunduğu söylenen 40 esmayı ihtiva ediyor. (Bir sonraki yazıda bu rivayet/eser üzerinde müstakil olarak duracağım inşaallah.) Bu esmadan her birinin ayrı hikmet ve esrarından bahsediliyor. İsmail Hakkı Bursevî’nin Rûhu’l-Beyân isimli tefsirinde kendisinden sıkça alıntı yapılan bu esmadan birinin ölüyü kabir azabına ve çürümeye karşı koruduğu söyleniyor. Cübbeli hoca bu noktadan hareketle birtakım şeyler yazdığını belirtiyor ki, yazdıklarına baktığımızda kendi içinde tutarsızlıklar taşıdığını görüyoruz. Şu cümleler kendisine ait: “Adamın ameli bozuksa bu kefendeki ism-i şerif ona fayda verir mi? Fayda vermez diyoruz. O zaman da adam “Madem adamın ameli iyiyse buna ne hacet?” diyor. Ancak Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Sizin hiçbirinizi ameli kurtaramaz.” buyuruyor. “Ya Resulallah peki seni de mi kurtaramaz.” diye soruyorlar. “Beni de kurtaramaz.” buyuruyor. Allah’ın fazlı keremi kurtarır. Ama Allah’ın fazlı keremi kime gelir? Salih ameli olanlara gelir. Şimdi “Zaten Allah’ın fazlı keremi gelirse gelecek. Namaza oruca ne gerek var?” diyebilir miyiz?! O zaman “Madem iyi adam, ism-i şerifi yazmaya ne gerek var?” da diyemeyiz. Çünkü bu faziletli bir amel…” Şimdi soru şu: Salih amel sahibi bir kimse bu ameli vesilesiyle kabirde rahat edecekse, bu esmanın kefene yazılmasının ilave bir faydasından söz edemeyiz. Efendimiz (s.a.v), amellerimizin bizi kurtaramayacağını söylemişse bu, o esmanın kefene yazılması için de evleviyetle söz konusu olmalıdır. Zira farz, vacip, sünnet, müstehap amellerin vermeyeceği faydayı o esmanın kefene yazılması hiç veremez! Ameli olmayana bu işin faydası vermeyeceğini zaten kendisi de söylüyor. O zaman bu esmayı kefene yazdırmanın ne anlamı/faydası olabilir? Kaldı ki eğer bu kefen işinin bir aslı varsa, bu ümmetin Selefinin bunu ihmal etmiş olabileceğini söylemek mümkün değil. Cübbeli hocanın yapması gereken şey, Sahabe ve Selef’in öldüklerinde kefenlerine bu esmanın yazılmasını vasiyet ettiğini bildiren güvenilir rivayetleri zikretmek, Fıkıh kitaplarında bunun tavsiye edilen bir amel olduğuna dair fukaha fetvalarını nakletmektir. Buralarda kendisine yer bulmamış bir fiil/amel nasıl “faziletli amel” olarak ifade edilebilir? Bu hükmü kim verebilir? Neresinden bakarsanız bakın, sıkıntılı bir mesele… Ehl-i Sünnet adına, Tasavvuf adına, Fıkıh adına konuşan-yazan insanların başkalarından daha titiz olması, bu tarz konulara daha fazla hassasiyet göstermesi gerekir. Vahdet Gazetesi – 26 Ocak 2015 Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Nereden Çıktı Bu IŞİD? 05:05
Ebubekir Sifil - Nereden Çıktı Bu IŞİD? 79 izlenme - 3 yıl önce Bismillah. Ebubekir Sifil hocanın 22 Aralık Vahdet Gazetesi Köşe yazısıdır. Nereden Çıktı Bu IŞİD? Son zamanlarda özellikle yurt dışı konferanslarının hemen tamamını bu meseleye hasretmek durumunda kaldım. Daha doğrusu talepler hep bu istikamette geliyor. Özellikle bir kısım gençlerimizin kafası hayli karışık. Bir yanda bir “Hilafet Devleti” ve o eksende sürdürülen bir “cihad” var; öbür yanda neredeyse bütün Ümmet burada bir arıza bulunduğunu söylüyor.. Öncelikle şunu söyleyelim: Bu bir arıza, evet. Ve bu arızayı konuşurken fotoğrafın bütününü ortaya koyabilmek için meseleye iki açıdan bakmak gerekiyor: IŞİD’i ortaya çıkaran iç ve dış faktörler, IŞİD’in ideolojisi. İlkinden başlayalım: Ümmet’in bir daha belini doğrultamayacak şekilde çökertilmesi, dominant unsur olan Ehl-i Sünnet’in etkisizleştirilmesi ile mümkün ancak. Bunun farkında olan küresel güçler, bölgede Şiî yayılmacılığın önünü kimi zaman doğrudan, kimi zaman dolaylı bir şekilde açtı, açıyor. İran devriminden önce lokal bir varlığa sahip olan Şia, aradan 30 yıl geçtikten sonra stratejisini güçlendirmiş, Lübnan’dan Irak’a, Yemen’den Suriye’ye kadar etki alanını alabildiğine genişletmiş durumda. Ve Şiî yayılmacılığı devam ediyor. İslam Coğrafyasında, Orta Asya’da, hatta Avrupa’da son derece bilinçli ve planlı stratejilerle yayılıyorlar. ABD’nin Irak işgali ile birlikte bu süreç belli bir ivme kazanmış oldu. İşgale doğrudan yardım eden Şiîler, ABD’nin kendilerine teslim ettiği iktidar gücünü elbette tarihî düşmanlarına, yani Sünnîlere karşı kullanacaklardı. Güç onlara bunun için verilmişti zaten. Ve kullandılar. Irak’ta Sünnî kesimler yıllarca Şiî Malikî yönetiminin ağır baskısı altında, kör ve sağır dünyaya seslerini duyurmaya, maruz kaldıkları zulümleri anlatmaya çalıştılar. Ama ne onlar bunu başarabildi, ne de zulmü durdurmak için kimsenin kılı kıpırdadı. Bıçak kemiğe dayandı ve Sünnîler ayaklandı. Bölgede bir Elkaide etkisi zaten mevcuttu. Örgütün adem-i merkeziyetçi yapısı bölgedeki unsurların kontrolden çıkması ve farklı yönelişler içine girmesi için fazlasıyla elverişliydi. Medyayı çok iyi kullanmanın avantajıyla Sünnî direnişi kısa süre içinde manipüle ettiler. Yani bir yandan Şia’nın önünü açan küresel güçler, öbür yandan IŞİD’in önünü açarak Ümmet’i “kırk katır-kırk satır” cenderesine sokmuş oldu… İkinci açıya gelince; İslam tarihinde ilk defa Hz. Ali (r.a) döneminde ortaya çıkan Haricîlik arızası, sadece fikrî/ideolojik bir sapma değil, aynı zamanda bir terör hareketiydi. “Emr-i ma’ruf nehy-i münker” ilkesini manipüle ederek ideolojilerinin temeline yerleştiren Haricîler, Müslüman kanı akıtmayı hayatın biricik gayesi olarak belirlediler. Onlardan sonra hicrî üçüncü, dördüncü asırlara doru geldiğimizde yeni ve farklı bir söylemle karşılaştı Ümmet. Bilhassa Irak coğrafyasında ortaya çıkan teşbihçi/tecsimci akımlar, asırlar ötesinden Suud Vehhabîliğinin tekfirci ideolojisine kaynaklık edecek olan bir çizgiyi ortaya koydular. Ebû Bekr el-Hallâl , “Makam-ı Mahmud”un, Allah Teala’nın Efendimiz (s.a.v)’i, Arş’ın üzerinde –haşa– yanına oturtmak için ayırdığı yer olduğunu söylemeyenlerin zındık ve kâfir olduğunu ve boynunun vurulması gerektiğini söyleyecek, Ebû Muhammed el-Berbehârî, bu ideolojinin kitlelere kılıç zoruyla benimsetilmesi gerektiğini ve bu ideolojiye aykırı düşünen kimselerin Allah’ın diniyle hiçbir ilişkisinin bulunmadığını söyleyecek; Ebû Zerr el-Herevî, “Eş’arîler ne mü’min ne de Ehl-i Kitap’tır” görüşünü naklederek “irtidat ahkâmını” gündeme getirecek ve tekfir silahını alenen Ehl-i Sünnet’e yöneltecektir… Tarih içinde bir parlayıp bir sönen bu ideoloji, hicrî 8. asırda İbn Teymiyye ile sistemli hale gelecek ve 4 asır sonra Muhammed b. Abdilvehhâb, Suud hanedanıyla birlikte Osmanlı’dan koparacağı Hicaz bölgesinde şirkle suçladığı Ümmet’e karşı “Tevhid” akidesini savunma iddiasıyla seri katliamların altına imza atarken ayağını işte bu tarihî arkaplana basacaktır. Kısacası IŞİD yeni çıkmadı. O bu ümmetin tarihinde hep var oldu. Bugün gördüğümüzse, bu canavarın biraz daha azmanlaştırılmış halinden başka bir şey değil. Seslendiren: Mustafa Ünalan Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil: Vahdetin Biricik Zemini 04:18
Ebubekir Sifil: Vahdetin Biricik Zemini 54 izlenme - 3 yıl önce Ebubekir Sifil hocanın 17 Aralık Vahdet Gazetesinde yazmış olduğu "Vahdetin Biricik Zemini" başlıklı köşe yazısıdır. Seslendiren Mustafa Ünalan. Yazının Tamamı: (0:03) Ümmet’i tarih içinde bir arada tutan ve bugün de tutacak olan biricik zemin bu Din’in sabitelerinin oluşturduğu alandır. Bu alan, dahilî ve haricî her türlü yıkıcı/bölücü cereyana, tertibe rağmen Ümmet’i 1400 yıl bir arada tutmuştur. Hatta sadece “bir arada tutmak”la kalmamış, Ümmet’in insanlığa numune-i imtisal duruş ve tecrübesine de kaynaklık etmiştir. Ümmet’i kucaklayan tecrübe de buradadır, sahih ve sahici tasavvur da buradadır. (0:38) Bu zemin üzerinde yürüyenler hiçbir zaman diğer kesimleri kendileri gibi düşünmeye/inanmaya zorlamamıştır. Bu sebeple ayrılıkçı kesimler tarih içinde varlıklarını her zaman sürdürebilmiş, inançlarını koruyarak nesilden nesile aktarabilmiştir. (0:57) Doğru oturup doğru konuşalım: İlk oluşum döneminden bu yana Ümmet’in kendisi dışında kalan kesimlerini –bilhassa Eş’arî/Maturîdî çizgiyi– tekfir eden anlayışın kendisini Selef’e nisbet etmesi onu sahih ve muteber kılar mı? (1:14) Yahut “Ehl-i Beyt” vurgusu, Sahabe de dahi olmak üzere Ümmet’in kahir ekseriyetini irtidatla, dalaletle, ihanetle… suçlayan Şia’nın bu tutumuna meşruiyet ve itibar kazandırır mı? (1:30) Bugün bu kesimlerin her biri, hakimiyet kurdukları coğrafyalarda bilhassa Ehl-i Sünnet’i kendileri gibi inanmaya zorlamakta, bunun için her türlü yol ve metodu meşru görmektedirler. İnternet çağında yaşıyoruz ve bu söylediklerimin doğruluğu hakkında tereddüdü olanlar küçük bir araştırmayla gerçeği kendi gözleriyle görebilirler. (1:55) Şu halde “propaganda”ya değil, “hakikat”e bakmak zorundayız. Tarih içinde hiçbir bölücü akım, bölücülük yapmak için ortaya çıktığını söylemez, ya da yaptığı işi “bölücülük” olarak isimlendirmez. Gerçekçe bölücülük yaptığı halde, yaptığı için “birleştirme/bütünleştirme” olduğunu söyler. Zarfa değil, mazrufa bakmak lazım. (2:20) İşin bir yönünde kısaca ifade etmeye çalıştığım “bid’at oluşumlar” yer alırken, diğer yönünde de “cemaatler” yer alıyor. Ülkemizde, sorduğunuzda hepsi de kendisini “Ehl-i Sünnet” olarak ifade eden çok sayıda cemaat, tarikat var. Ama (istisnaları paranteze alarak söyleyelim) yıllardan beri bu yapıların, milletin-memleketin en hayatî meselelerinde bile bir araya gelip ortak bir irade sergilediği görülmemiştir. (2:50) Burada “vahdet”i engelleyen nedir? (2:53) Burada da işin içine farklı mülahazaların, beklentilerin girdiğini görüyoruz. Her kesim kendi bakış açısını, metodunu ve tesbitlerini mutlaklaştırıyor ve –tıpkı yazının başında ifade ettiğim kesimler gibi– “vahdet olacaksa benim bulunduğum yerde olacak” dayatması içinde bulunuyor. (3:13) Hemen belirteyim, burada bütün bu kesimlere “kendi aidiyetlerinizi, alt kimliklerinizi terk edin, yeni bir yapı içinde yek vücut olun” diyen yok; çünkü bunun imkânsızı talep etmek olduğu herkesçe malum. Arzu edilen, birtakım ortak hassasiyetlerin dile getirilmesinde, ortak problemlerin çözümünde ve ortak hedeflere yürüme noktasında birlikte hareket etme iradesinin gösterilmesidir. Herkes yine kendisi olarak kalsın, ama hiçbir kesimin tek başına altından kalkamadığı, kalkamayacağı meselelerin hallinde birlikte hareket edilebilsin. Buna ne mani var? (3:55) Tabiat boşluk kabul etmiyor. Siz, “vahdet” kelimesini telaffuz etmeyi dahi terk ederseniz, birileri bu boşluğu pek iyi değerlendirir. Kendi bölücü ideolojisini “vahdet” adı altında pazarlar ve bizim neslimizi bize karşı kullanır. (4:14) Aklımızı başımıza almak için daha nelerin olması gerekiyor? Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Keşke Dememek İçin 1 04:34
Ebubekir Sifil - Keşke Dememek İçin 1 59 izlenme - 3 yıl önce Ebubekir Sifil Hocanın Vahdet Gazetesi köşe yazıdır. Keşke Dememek İçin 2000’li yılların başından itibaren yazmaya başladığım gazete yazılarına şöyle hızlıca göz gezdirdim. Dinlerarası Diyalog faaliyetleri bağlamında gerçekten çok fazla yazı yazmışım. Bu faaliyetlerin hem dinen hem de siyaseten ve stratejik olarak yanlış olduğunu ısrarla vurgulamış ve bu çalışmaları yürüten “cemaat”in geçirmekte olduğu zihniyet değişikliğinin altını çizmişim. “Cemaat”in her alanda güçlü bir çekim merkezi olduğu ve hatta Türkiye’de neredeyse her alanı “belirlediği” o dönemde küçük bir azınlık dışında o söylenenleri kale alan olmadı. Bediüzzaman merhumun inşa ettiği Nurculuk ile Gülen hareketi arasında neredeyse hiçbir alanda ortak nokta kalmadığını vurgulayarak bu hareketin farklı bir zihnî durumu yansıttığını ve dolayısıyla farklı bir istikamete gittiğini anlattığım yazılardan birinin (Mayıs 2007) başlığını “Çağdaş Nurculuk mu Bid’atkârâne Bir Hıyanet mi?” şeklinde atmış, (mezkûr yazıyı okumak buraya tıklayınız) altında şunları söylemişim: “Zaman’dan Ahmet Kurucan’ı izliyorum bir zamandır. Fethullah Gülen hocaefendi hareketi ile “Nurculuk” olarak ifade edilen, öyle tanınan/bilinen yapı arasındaki makasın gittikçe nasıl açılmakta olduğunun somut delillerini sunuyor bize. “Değişen dünya”dan, “Kur’an ve bağlayıcı sünneti ihtiva eden İslam’ın sabit; ama ondan anlaşılan manaların, yani Fıkh’ın değişken, çünkü beşerî” olduğundan, dolayısıyla “Evrensel olmadığı”ndan, “içtihadi hükümlere (Yani Fıkh’a) karşı korumacı ve kollamacı zihniyetten”, “bu zihniyetin ifşası”ndan, “bunun bir ideoloji haline getirilmesinin hepten zararlı ve tehlikeli” olduğundan, bunun da mensuplarını “çağın dışına iteceğinden”… bahsediyor. “Onun “yeni içtihad” çağrısı yapan, okurlarını zihnen buna hazırlayan ve bunun karşısında duranları kâh açık, kâh örtülü itham eden bu tavrı ister istemez Fethullah Gülen hocaefendinin Prof. Dr. Faruk Beşer hoca tarafından “radikal” olarak tavsif edilen ve böyle olduğu için “mahrem tutulduğu” belirtilen içtihadlarına zemin ittihazı olabilir mi? “Bu “yeni durum”un şu ana kadar ciddi bir tahlilinin yapılmadığı ortada. Bediüzzaman merhumun önünde “6 mani” bulunduğunu belirttiği “içtihad kapısı” sessiz-sedasız buharlaştırılırken kendisini “Nur talebesi” olarak ifade eden kitle ne düşünüyor bilemem ama, şu yazı çerçevesinde ve “içtihad” meselesi bağlamında yapılacak kısa bir mukayese bile şu hususu net bir şekilde ortaya koyacaktır sanırım: Fethullah Gülen hocaefendinin adıyla anılan hareket, “Nurculuk” diye bilinen oluşumun “çağdaşlaşmaya doğru evrim geçirmekte olan” bir versiyonudur…” Şu satırlar da aynı senenin Temmuz ayındaki bir yazıdan (mezkûr yazıyı okumak buraya tıklayınız) “… Kur’an ve Sünnet üzerinde yeni yorumlar yapılması gerektiğini söylemenin, Fıkh’ın beşerîliğini savunmanın, yeni içtihad çağrısı yapmanın, bunlara karşı çıkılmasını da “tehlikeli ideoloji”, “taassup”… gibi kelimelerle olumsuzlamaya çalışmanın ne anlama geldiğini, neyi hedeflediğini, hangi ihtiyaçlar doğrultusunda ve hangi ruh halinin neticesi olarak kotarılıp gündeme getirildiğini tartışmadan olup-biteni anlamlandırmaya çalışmak beyhudedir. “İçinden geldiği, kendisini var eden yapıyı kundaklamakta, bunu yaparken de içinden geldiği yapıyla hiçbir aidiyet ilişkisi bulunmayan bir jargonu sahiplenip kullanmakta sakınca görmeyen bu kayma, kırılma, evrilme, dönüşme halini, İslam dünyasının –ve tabii Türkiye’nin– içinden geçmekte olduğu “küreselleş-tiril-me süreci”nden bağımsız görmek ve göstermek mümkün değil. Devamı için: http://bit.ly/24122014 Vahdet Gazetesi – 24 Aralık 2014 Seslendiren: Mustafa Ünalan Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org