Hoşgeldiniz!

Vahdet Gazetesi

Ebubekir Sifil - Kefen 04:33
Ebubekir Sifil - Kefen 153 izlenme - 2 yıl önce Bismillah. Ebubekir Sifil hocanın 26 Ocak 2015 Vahdet Köşe Yazısı. İhsan Eliaçık tarafından gündeme getirilen iddia… CAH (Açılımı Cübbeli Ahmet Hoca oluyor herhalde) ürünleri satan bir site, “Ölünün kefenine yazdığında yahut bir kâğıda yazılıp kefenine konulduğunda. veyahut ceylan derisine yazılıp kefen içine konulduğunda meyyiti kabir azabından vesair sıkıntılardan kurtaracak” ifadeleriyle, normalinin birkaç katı fazlasına kefen satıyormuş. İster istemez bu tarz konularla ilgili sorulara muhatap oluyor; cevap vermek zorunda kalıyorum. Can sıkıcı bir durum doğrusu… Bu sitenin Cübbeli Ahmet hocayla irtibatı var mıdır, bilemiyorum. Cübbeli hoca olmadığını söylemiş. Böyle bir şey mümkün müdür? Birileri sizin adınıza site açıp ticaret yapacak, üstelik de böyle anormallikler söz konusu olacak ve siz bundan haberdar olmayacaksınız!.. Diyelim ki böyle oldu. Birileri bir ahlaksızlık yaptı ve sizin adınızı istismar etti. Ne yaparsınız? Böyle bir ithamın lekesini üzerinizden atmak için her türlü meşru yola tevessül ve bu ayıptan teberri edersiniz. Konu “bir kısım medya”nın gündemine de düşmüşse, mahkeme yoluyla masumiyetinizi ispat etmekten de kaçınmazsınız… Böyle bir ayıbın failleriyle hesaplaşıp hesaplaşmamak onun bileceği iş. Yazısında zikrettiği Erba’în-i İdrîsiyye, bir kısım kitaplarda adına ve muhtevasından bazı pasajlara rastladığımız bir eser. Hz. İdrîs (a.s)’a vahyolunduğu söylenen 40 esmayı ihtiva ediyor. (Bir sonraki yazıda bu rivayet/eser üzerinde müstakil olarak duracağım inşaallah.) Bu esmadan her birinin ayrı hikmet ve esrarından bahsediliyor. İsmail Hakkı Bursevî’nin Rûhu’l-Beyân isimli tefsirinde kendisinden sıkça alıntı yapılan bu esmadan birinin ölüyü kabir azabına ve çürümeye karşı koruduğu söyleniyor. Cübbeli hoca bu noktadan hareketle birtakım şeyler yazdığını belirtiyor ki, yazdıklarına baktığımızda kendi içinde tutarsızlıklar taşıdığını görüyoruz. Şu cümleler kendisine ait: “Adamın ameli bozuksa bu kefendeki ism-i şerif ona fayda verir mi? Fayda vermez diyoruz. O zaman da adam “Madem adamın ameli iyiyse buna ne hacet?” diyor. Ancak Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Sizin hiçbirinizi ameli kurtaramaz.” buyuruyor. “Ya Resulallah peki seni de mi kurtaramaz.” diye soruyorlar. “Beni de kurtaramaz.” buyuruyor. Allah’ın fazlı keremi kurtarır. Ama Allah’ın fazlı keremi kime gelir? Salih ameli olanlara gelir. Şimdi “Zaten Allah’ın fazlı keremi gelirse gelecek. Namaza oruca ne gerek var?” diyebilir miyiz?! O zaman “Madem iyi adam, ism-i şerifi yazmaya ne gerek var?” da diyemeyiz. Çünkü bu faziletli bir amel…” Şimdi soru şu: Salih amel sahibi bir kimse bu ameli vesilesiyle kabirde rahat edecekse, bu esmanın kefene yazılmasının ilave bir faydasından söz edemeyiz. Efendimiz (s.a.v), amellerimizin bizi kurtaramayacağını söylemişse bu, o esmanın kefene yazılması için de evleviyetle söz konusu olmalıdır. Zira farz, vacip, sünnet, müstehap amellerin vermeyeceği faydayı o esmanın kefene yazılması hiç veremez! Ameli olmayana bu işin faydası vermeyeceğini zaten kendisi de söylüyor. O zaman bu esmayı kefene yazdırmanın ne anlamı/faydası olabilir? Kaldı ki eğer bu kefen işinin bir aslı varsa, bu ümmetin Selefinin bunu ihmal etmiş olabileceğini söylemek mümkün değil. Cübbeli hocanın yapması gereken şey, Sahabe ve Selef’in öldüklerinde kefenlerine bu esmanın yazılmasını vasiyet ettiğini bildiren güvenilir rivayetleri zikretmek, Fıkıh kitaplarında bunun tavsiye edilen bir amel olduğuna dair fukaha fetvalarını nakletmektir. Buralarda kendisine yer bulmamış bir fiil/amel nasıl “faziletli amel” olarak ifade edilebilir? Bu hükmü kim verebilir? Neresinden bakarsanız bakın, sıkıntılı bir mesele… Ehl-i Sünnet adına, Tasavvuf adına, Fıkıh adına konuşan-yazan insanların başkalarından daha titiz olması, bu tarz konulara daha fazla hassasiyet göstermesi gerekir. Vahdet Gazetesi – 26 Ocak 2015 Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Nereden Çıktı Bu IŞİD? 05:05
Ebubekir Sifil - Nereden Çıktı Bu IŞİD? 63 izlenme - 2 yıl önce Bismillah. Ebubekir Sifil hocanın 22 Aralık Vahdet Gazetesi Köşe yazısıdır. Nereden Çıktı Bu IŞİD? Son zamanlarda özellikle yurt dışı konferanslarının hemen tamamını bu meseleye hasretmek durumunda kaldım. Daha doğrusu talepler hep bu istikamette geliyor. Özellikle bir kısım gençlerimizin kafası hayli karışık. Bir yanda bir “Hilafet Devleti” ve o eksende sürdürülen bir “cihad” var; öbür yanda neredeyse bütün Ümmet burada bir arıza bulunduğunu söylüyor.. Öncelikle şunu söyleyelim: Bu bir arıza, evet. Ve bu arızayı konuşurken fotoğrafın bütününü ortaya koyabilmek için meseleye iki açıdan bakmak gerekiyor: IŞİD’i ortaya çıkaran iç ve dış faktörler, IŞİD’in ideolojisi. İlkinden başlayalım: Ümmet’in bir daha belini doğrultamayacak şekilde çökertilmesi, dominant unsur olan Ehl-i Sünnet’in etkisizleştirilmesi ile mümkün ancak. Bunun farkında olan küresel güçler, bölgede Şiî yayılmacılığın önünü kimi zaman doğrudan, kimi zaman dolaylı bir şekilde açtı, açıyor. İran devriminden önce lokal bir varlığa sahip olan Şia, aradan 30 yıl geçtikten sonra stratejisini güçlendirmiş, Lübnan’dan Irak’a, Yemen’den Suriye’ye kadar etki alanını alabildiğine genişletmiş durumda. Ve Şiî yayılmacılığı devam ediyor. İslam Coğrafyasında, Orta Asya’da, hatta Avrupa’da son derece bilinçli ve planlı stratejilerle yayılıyorlar. ABD’nin Irak işgali ile birlikte bu süreç belli bir ivme kazanmış oldu. İşgale doğrudan yardım eden Şiîler, ABD’nin kendilerine teslim ettiği iktidar gücünü elbette tarihî düşmanlarına, yani Sünnîlere karşı kullanacaklardı. Güç onlara bunun için verilmişti zaten. Ve kullandılar. Irak’ta Sünnî kesimler yıllarca Şiî Malikî yönetiminin ağır baskısı altında, kör ve sağır dünyaya seslerini duyurmaya, maruz kaldıkları zulümleri anlatmaya çalıştılar. Ama ne onlar bunu başarabildi, ne de zulmü durdurmak için kimsenin kılı kıpırdadı. Bıçak kemiğe dayandı ve Sünnîler ayaklandı. Bölgede bir Elkaide etkisi zaten mevcuttu. Örgütün adem-i merkeziyetçi yapısı bölgedeki unsurların kontrolden çıkması ve farklı yönelişler içine girmesi için fazlasıyla elverişliydi. Medyayı çok iyi kullanmanın avantajıyla Sünnî direnişi kısa süre içinde manipüle ettiler. Yani bir yandan Şia’nın önünü açan küresel güçler, öbür yandan IŞİD’in önünü açarak Ümmet’i “kırk katır-kırk satır” cenderesine sokmuş oldu… İkinci açıya gelince; İslam tarihinde ilk defa Hz. Ali (r.a) döneminde ortaya çıkan Haricîlik arızası, sadece fikrî/ideolojik bir sapma değil, aynı zamanda bir terör hareketiydi. “Emr-i ma’ruf nehy-i münker” ilkesini manipüle ederek ideolojilerinin temeline yerleştiren Haricîler, Müslüman kanı akıtmayı hayatın biricik gayesi olarak belirlediler. Onlardan sonra hicrî üçüncü, dördüncü asırlara doru geldiğimizde yeni ve farklı bir söylemle karşılaştı Ümmet. Bilhassa Irak coğrafyasında ortaya çıkan teşbihçi/tecsimci akımlar, asırlar ötesinden Suud Vehhabîliğinin tekfirci ideolojisine kaynaklık edecek olan bir çizgiyi ortaya koydular. Ebû Bekr el-Hallâl , “Makam-ı Mahmud”un, Allah Teala’nın Efendimiz (s.a.v)’i, Arş’ın üzerinde –haşa– yanına oturtmak için ayırdığı yer olduğunu söylemeyenlerin zındık ve kâfir olduğunu ve boynunun vurulması gerektiğini söyleyecek, Ebû Muhammed el-Berbehârî, bu ideolojinin kitlelere kılıç zoruyla benimsetilmesi gerektiğini ve bu ideolojiye aykırı düşünen kimselerin Allah’ın diniyle hiçbir ilişkisinin bulunmadığını söyleyecek; Ebû Zerr el-Herevî, “Eş’arîler ne mü’min ne de Ehl-i Kitap’tır” görüşünü naklederek “irtidat ahkâmını” gündeme getirecek ve tekfir silahını alenen Ehl-i Sünnet’e yöneltecektir… Tarih içinde bir parlayıp bir sönen bu ideoloji, hicrî 8. asırda İbn Teymiyye ile sistemli hale gelecek ve 4 asır sonra Muhammed b. Abdilvehhâb, Suud hanedanıyla birlikte Osmanlı’dan koparacağı Hicaz bölgesinde şirkle suçladığı Ümmet’e karşı “Tevhid” akidesini savunma iddiasıyla seri katliamların altına imza atarken ayağını işte bu tarihî arkaplana basacaktır. Kısacası IŞİD yeni çıkmadı. O bu ümmetin tarihinde hep var oldu. Bugün gördüğümüzse, bu canavarın biraz daha azmanlaştırılmış halinden başka bir şey değil. Seslendiren: Mustafa Ünalan Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil: Vahdetin Biricik Zemini 04:18
Ebubekir Sifil: Vahdetin Biricik Zemini 52 izlenme - 2 yıl önce Ebubekir Sifil hocanın 17 Aralık Vahdet Gazetesinde yazmış olduğu "Vahdetin Biricik Zemini" başlıklı köşe yazısıdır. Seslendiren Mustafa Ünalan. Yazının Tamamı: (0:03) Ümmet’i tarih içinde bir arada tutan ve bugün de tutacak olan biricik zemin bu Din’in sabitelerinin oluşturduğu alandır. Bu alan, dahilî ve haricî her türlü yıkıcı/bölücü cereyana, tertibe rağmen Ümmet’i 1400 yıl bir arada tutmuştur. Hatta sadece “bir arada tutmak”la kalmamış, Ümmet’in insanlığa numune-i imtisal duruş ve tecrübesine de kaynaklık etmiştir. Ümmet’i kucaklayan tecrübe de buradadır, sahih ve sahici tasavvur da buradadır. (0:38) Bu zemin üzerinde yürüyenler hiçbir zaman diğer kesimleri kendileri gibi düşünmeye/inanmaya zorlamamıştır. Bu sebeple ayrılıkçı kesimler tarih içinde varlıklarını her zaman sürdürebilmiş, inançlarını koruyarak nesilden nesile aktarabilmiştir. (0:57) Doğru oturup doğru konuşalım: İlk oluşum döneminden bu yana Ümmet’in kendisi dışında kalan kesimlerini –bilhassa Eş’arî/Maturîdî çizgiyi– tekfir eden anlayışın kendisini Selef’e nisbet etmesi onu sahih ve muteber kılar mı? (1:14) Yahut “Ehl-i Beyt” vurgusu, Sahabe de dahi olmak üzere Ümmet’in kahir ekseriyetini irtidatla, dalaletle, ihanetle… suçlayan Şia’nın bu tutumuna meşruiyet ve itibar kazandırır mı? (1:30) Bugün bu kesimlerin her biri, hakimiyet kurdukları coğrafyalarda bilhassa Ehl-i Sünnet’i kendileri gibi inanmaya zorlamakta, bunun için her türlü yol ve metodu meşru görmektedirler. İnternet çağında yaşıyoruz ve bu söylediklerimin doğruluğu hakkında tereddüdü olanlar küçük bir araştırmayla gerçeği kendi gözleriyle görebilirler. (1:55) Şu halde “propaganda”ya değil, “hakikat”e bakmak zorundayız. Tarih içinde hiçbir bölücü akım, bölücülük yapmak için ortaya çıktığını söylemez, ya da yaptığı işi “bölücülük” olarak isimlendirmez. Gerçekçe bölücülük yaptığı halde, yaptığı için “birleştirme/bütünleştirme” olduğunu söyler. Zarfa değil, mazrufa bakmak lazım. (2:20) İşin bir yönünde kısaca ifade etmeye çalıştığım “bid’at oluşumlar” yer alırken, diğer yönünde de “cemaatler” yer alıyor. Ülkemizde, sorduğunuzda hepsi de kendisini “Ehl-i Sünnet” olarak ifade eden çok sayıda cemaat, tarikat var. Ama (istisnaları paranteze alarak söyleyelim) yıllardan beri bu yapıların, milletin-memleketin en hayatî meselelerinde bile bir araya gelip ortak bir irade sergilediği görülmemiştir. (2:50) Burada “vahdet”i engelleyen nedir? (2:53) Burada da işin içine farklı mülahazaların, beklentilerin girdiğini görüyoruz. Her kesim kendi bakış açısını, metodunu ve tesbitlerini mutlaklaştırıyor ve –tıpkı yazının başında ifade ettiğim kesimler gibi– “vahdet olacaksa benim bulunduğum yerde olacak” dayatması içinde bulunuyor. (3:13) Hemen belirteyim, burada bütün bu kesimlere “kendi aidiyetlerinizi, alt kimliklerinizi terk edin, yeni bir yapı içinde yek vücut olun” diyen yok; çünkü bunun imkânsızı talep etmek olduğu herkesçe malum. Arzu edilen, birtakım ortak hassasiyetlerin dile getirilmesinde, ortak problemlerin çözümünde ve ortak hedeflere yürüme noktasında birlikte hareket etme iradesinin gösterilmesidir. Herkes yine kendisi olarak kalsın, ama hiçbir kesimin tek başına altından kalkamadığı, kalkamayacağı meselelerin hallinde birlikte hareket edilebilsin. Buna ne mani var? (3:55) Tabiat boşluk kabul etmiyor. Siz, “vahdet” kelimesini telaffuz etmeyi dahi terk ederseniz, birileri bu boşluğu pek iyi değerlendirir. Kendi bölücü ideolojisini “vahdet” adı altında pazarlar ve bizim neslimizi bize karşı kullanır. (4:14) Aklımızı başımıza almak için daha nelerin olması gerekiyor? Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Büyük Ülke Olmak 04:55
Ebubekir Sifil - Büyük Ülke Olmak 40 izlenme - 2 yıl önce Ebubekir Sifil hocanın 5 Ocak 2014 tarihli Vahdet Gazetesi köşe yazısıdır. Bugünün küresel dünyasında var olmanın iki yolu mevcut Bir: İradesini, küresel oyunu kurgulayanların iradesine teslim edip, onların emir eri gibi hareket ederek. İki: kendi kaderine sahip çıkıp, kendi oyununu kurgulama iradesini göstererek. Müslümanlar tarih boyunca ikinci yolu tercih etti. Başkasının oyununda figüran olmak hiçbir zaman benimsediğimiz alternatif olmadı. Oyunu hep kendimiz kurduk ve tarihe “nesne” olarak değil, “özne” olarak katıldık. Elbette bu, bedel isteyen, çaba isteyen, fedakârlık isteyen bir mesele. Büyük ülke olmak, kendi iç problemlerini halletmiş olarak yüzünü geleceğe dönmüş olmayı gerektiriyor her şeyden önce. Ve de kendi potansiyelinin farkında olmayı; tarihî, kültürel sorumluluklarını idrak etmiş olmayı. İki cümle içine sığdırarak ifade ettiğim iki başlık, aslında meselenin bütününü ifade ediyor. Bu tarz cümleler kurma hakkını en fazla elinde bulunduran, çünkü sırtını böyle cümleler kurmuş bir geçmişe dayayan bir milletiz. İçinden geldiğimiz tarih ve üzerinde yaşadığımız coğrafya bu tarz cümleler kurmanın ağır sorumluluğunu yüklüyor omuzlarımıza. Uzaklara değil, yanı başımıza, İslam Dünyası’nda olup bitenlere baktığımızda bile, büyük düşünmenin ve büyük olmayı hedeflemenin ne demeye geldiğini rahatlıkla anlayabiliriz. Adına “Selefilik” denen ideoloji, bu ümmetin 1400 yıllık birikim ve tecrübesini sadece çeyrek asırda yere serdi. Orta Asya’dan Balkanlar’a, Orta Doğu’dan Afrika’ya… bütün bir İslam Coğrafyası’nda gündem belirleyen, sokaktaki insanın dünyasını dolduran, bilhassa İslamî hassasiyeti yüksek genç nesil üzerinde etkili olan bu ideoloji nasıl oldu da bu seviyeye geldi? Daha önemli ve tehlikeli olan, yanı başımızda 1978 devrimiyle yaşanan keskin kırılma sonrasında dünyamıza hızla giren Şii yayılmacılığı. Selefilik ideolojisinin İslam Coğrafyası’nda ayağını basacağı şöyle veya böyle bir zemin vardı. Şia için bunu da söyleyemediğimiz halde, onlar da yine çeyrek asırlık bir geçmiş üzerinde bugün “İslam Coğrafyası” dediğimiz coğrafyanın önemlice bir yekûnunda söz sahibi olmuş durumdalar. 15-20 yıl öncesine kadar Lübnan’da “Şii Emel Örgütü” olarak anılan örgüt şu anda “Hizbullah” adıyla Lübnan’ın tamamına hükmediyor. ABD-Batı ittifakıyla Ümmet arasında palazlandırılan bu ideoloji, yine ABD-Batı ortak yapımı bir senaryo çerçevesinde hayata geçirilen işgal sonrasında Irak da bu ideolojinin etki alanına girmiş bulunuyor. Kısa bir zaman önce Yemen de Şii etkisi altına giren coğrafyalara katıldı. İran, “elde ettiği” bu mevzilerdeki konumunu tahkim etmek için ordular kuruyor. Adı geçen ülkelerde teşkil ettiği orduların Lübnan’daki Hizbullah’ın birkaç katı büyüklüğüne ulaştığını okuyoruz medyadan. Evet bu iki örnek bize, sarsıcı biçimde şunu gösteriyor: Bu coğrafyada herhangi bir köke, geçmişe sahip olmayan hareketler bile uzun soluklu projeksiyonlarla, planlı programlı çalışmayla ve büyük düşünmeyle kısa zamanda büyük mesafeler alabiliyor. Peki bizim gibi kökü tarihin derinliklerine giden, sırtını sahih ve sahici bir tecrübeye dayama avantajına sahip bulunan bir ülkenin imkân ve sorumlulukları üzerine yeterince kafa yorabiliyor muyuz? Elbette ülke olarak uğraştırıldığımız iç meselelerimiz var; yakın geçmişin sırtımıza yüklediği devasa problemler var. Ama bütün bunlar bize tarihî sorumluluğumuzu unutturmamalı. Büyük ülke olma meselesi sadece “imkân” kelimesiyle değil, aynı zamanda “sorumluluk” kelimesiyle de birlikte düşünülmelidir. Zira etrafımızda olup bitenlere karşı şu ana kadar geliştirebildiğimiz herhangi bir refleks yok. Ciddi herhangi bir mukabelede bulunabilmiş değiliz. Bu noktadaki sorumluluğumuz Avrupa’daki Anadolu insanını da, Orta Asya ve Balkanlar’ı da, Orta ve Uzak Doğu’yu da, Afrika’yı da içine alacak derinlikte ve genişliktedir. Ve bu devasa sorumluluk sadece devletlerarası “resmî” ilişkiler üzerinden yürütülemeyecek kadar ağırdır. Bu sorumluluğu evvel emirde hissetmesi ve üstlenmesi gerekenler, STK’lardır… Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Fıtrat Yasası 05:08
Ebubekir Sifil - Fıtrat Yasası 37 izlenme - 2 yıl önce Bismillah. Ebubekir Sifil hocanın 18 Şubat 2015 Vahdet Gazetesi Köşe Yazısı. Fıtrat Yasası Evreni belli bir düzen/fıtrat içinde yaratan Yüce Allah, insanı da o evrenin bir parçası olarak yaratmıştır. Bu anlamda evrenin fıtratı ile insanın fıtratı arasında kopmaz bir ilişki vardır. "Fa-ta-ra" kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarına baktığımızda bu ilişkiyi çarpıcı biçimde müşahede ederiz. Kur'an-ı Kerim'de göklerin ve yerin yaratılışı bağlamında geçen bu kelime ("fatara") , aynı zamanda insanın yaratılışı bağlamında da geçmektedir. Bu anlatımlar, insan ile evren arasındaki ontolojik bağı dikkatimize sunmaktadır. Yazının devamı için: bit.ly/FıtratYasası Seslendiren: Mustafa Ünalan Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Keşke Dememek İçin 1 04:34
Ebubekir Sifil - Keşke Dememek İçin 1 47 izlenme - 2 yıl önce Ebubekir Sifil Hocanın Vahdet Gazetesi köşe yazıdır. Keşke Dememek İçin 2000’li yılların başından itibaren yazmaya başladığım gazete yazılarına şöyle hızlıca göz gezdirdim. Dinlerarası Diyalog faaliyetleri bağlamında gerçekten çok fazla yazı yazmışım. Bu faaliyetlerin hem dinen hem de siyaseten ve stratejik olarak yanlış olduğunu ısrarla vurgulamış ve bu çalışmaları yürüten “cemaat”in geçirmekte olduğu zihniyet değişikliğinin altını çizmişim. “Cemaat”in her alanda güçlü bir çekim merkezi olduğu ve hatta Türkiye’de neredeyse her alanı “belirlediği” o dönemde küçük bir azınlık dışında o söylenenleri kale alan olmadı. Bediüzzaman merhumun inşa ettiği Nurculuk ile Gülen hareketi arasında neredeyse hiçbir alanda ortak nokta kalmadığını vurgulayarak bu hareketin farklı bir zihnî durumu yansıttığını ve dolayısıyla farklı bir istikamete gittiğini anlattığım yazılardan birinin (Mayıs 2007) başlığını “Çağdaş Nurculuk mu Bid’atkârâne Bir Hıyanet mi?” şeklinde atmış, (mezkûr yazıyı okumak buraya tıklayınız) altında şunları söylemişim: “Zaman’dan Ahmet Kurucan’ı izliyorum bir zamandır. Fethullah Gülen hocaefendi hareketi ile “Nurculuk” olarak ifade edilen, öyle tanınan/bilinen yapı arasındaki makasın gittikçe nasıl açılmakta olduğunun somut delillerini sunuyor bize. “Değişen dünya”dan, “Kur’an ve bağlayıcı sünneti ihtiva eden İslam’ın sabit; ama ondan anlaşılan manaların, yani Fıkh’ın değişken, çünkü beşerî” olduğundan, dolayısıyla “Evrensel olmadığı”ndan, “içtihadi hükümlere (Yani Fıkh’a) karşı korumacı ve kollamacı zihniyetten”, “bu zihniyetin ifşası”ndan, “bunun bir ideoloji haline getirilmesinin hepten zararlı ve tehlikeli” olduğundan, bunun da mensuplarını “çağın dışına iteceğinden”… bahsediyor. “Onun “yeni içtihad” çağrısı yapan, okurlarını zihnen buna hazırlayan ve bunun karşısında duranları kâh açık, kâh örtülü itham eden bu tavrı ister istemez Fethullah Gülen hocaefendinin Prof. Dr. Faruk Beşer hoca tarafından “radikal” olarak tavsif edilen ve böyle olduğu için “mahrem tutulduğu” belirtilen içtihadlarına zemin ittihazı olabilir mi? “Bu “yeni durum”un şu ana kadar ciddi bir tahlilinin yapılmadığı ortada. Bediüzzaman merhumun önünde “6 mani” bulunduğunu belirttiği “içtihad kapısı” sessiz-sedasız buharlaştırılırken kendisini “Nur talebesi” olarak ifade eden kitle ne düşünüyor bilemem ama, şu yazı çerçevesinde ve “içtihad” meselesi bağlamında yapılacak kısa bir mukayese bile şu hususu net bir şekilde ortaya koyacaktır sanırım: Fethullah Gülen hocaefendinin adıyla anılan hareket, “Nurculuk” diye bilinen oluşumun “çağdaşlaşmaya doğru evrim geçirmekte olan” bir versiyonudur…” Şu satırlar da aynı senenin Temmuz ayındaki bir yazıdan (mezkûr yazıyı okumak buraya tıklayınız) “… Kur’an ve Sünnet üzerinde yeni yorumlar yapılması gerektiğini söylemenin, Fıkh’ın beşerîliğini savunmanın, yeni içtihad çağrısı yapmanın, bunlara karşı çıkılmasını da “tehlikeli ideoloji”, “taassup”… gibi kelimelerle olumsuzlamaya çalışmanın ne anlama geldiğini, neyi hedeflediğini, hangi ihtiyaçlar doğrultusunda ve hangi ruh halinin neticesi olarak kotarılıp gündeme getirildiğini tartışmadan olup-biteni anlamlandırmaya çalışmak beyhudedir. “İçinden geldiği, kendisini var eden yapıyı kundaklamakta, bunu yaparken de içinden geldiği yapıyla hiçbir aidiyet ilişkisi bulunmayan bir jargonu sahiplenip kullanmakta sakınca görmeyen bu kayma, kırılma, evrilme, dönüşme halini, İslam dünyasının –ve tabii Türkiye’nin– içinden geçmekte olduğu “küreselleş-tiril-me süreci”nden bağımsız görmek ve göstermek mümkün değil. Devamı için: http://bit.ly/24122014 Vahdet Gazetesi – 24 Aralık 2014 Seslendiren: Mustafa Ünalan Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Vahdet İçin 05:07
Ebubekir Sifil - Vahdet İçin 34 izlenme - 2 yıl önce Ebubekir Sifil hoca yeni çıkan Vahdet gazetesinde ilk köşe yazısını yazdı. Köşe yazısının başlığı Vahdet için. Yazının tamamı: (0:03) ‘Vahdet’ vurgusunu adını taşıyacak kadar önemseyen bir gazetedeki ilk yazının vahdet temalı olması son derece tabii. İtiraf edeyim, gazetenin adı Vahdet olmasaydı da yazacağım ilk yazının “vahdet” temalı olmasını önemserdim… (0:20) Vahdet söz konusu olunca Ümmet’in birliğini-bütünlüğünü vurgulayan nassları bir bir sıralarız da, vahdetin şartları, imkânları ve olmazsa olmazları üzerinde çok fazla imal-i fikr etmeyiz genellikle. Oysa meselenin asıl önemli ve hassas noktası burasıdır. Bu noktayı netleştiremediğimiz için de vahdet söylemleri hep havada kalır… (0:47) Öncelikle Kur’an ve Sünnet’in vahdet vurgusunun, ilk muhatapları nezdinde ne ifade ettiğine ve ilk muhatapları tarafından hayata nasıl intikal ettirildiğine bakmak durumundayız. Zira ilgili nasslar eğer tarih içinde hayata geçirildiyse, bu durum hiç şüphesiz bugün bizler için bulunmaz bir rehberlik ve örneklik ifade edecektir. Eğer bu bağlamdaki muradullah tarih içinde tahakkuk etmediyse, hiçbir zaman tahakkuk etmeyecek demektir. (1:24) Meseleye söz gelimi Şia nokta-i nazarından bakarsak, konuyla ilgili nassların tarih içinde hiçbir zaman hayata geçme imkânı bulamadığını söylemek durumundayız. Zira vahdet emrinin ilk muhatapları Sahabe’dir; onlar da – Şia’ya göre – Din’in tahrifinin ilk ve baş sorumlularıdır! Şia’nın Sahabe ile ilgili tenkitlerinin Efendimiz (s.a.v) sonrasına münhasır olmadığını hatırlarsak, “vahdetin Efendimiz (s.a.v) döneminde tahakkuk ettiği” söylenerek yukarıdaki tesbitime itiraz edilemeyeceği de anlaşılmış olur. (2:07) Esasen Efendimiz (s.a.v) döneminde ve tabii O’nun kontrol ve otoritesinde gerçekleşen vahdet, O’na muhalefet edilmesi söz konusu olamayacağı için bir anlamda “mecburen” gerçekleştirilmiş bir vahdettir. Dolayısıyla asıl önemli olan, Efendimiz (s.a.v) sonrası durumdur. (2:33) Sahabe-i kiramın (Allah hepsinden razı olsun) Efendimiz (s.a.v) sonrasındaki ahvali bahis konusu olduğunda aklımıza hemen Şia’nın ve Oryantalistlerin, “birbirlerine düştüler” temalı iddiaları üşüşür. İtiraf edelim ki bu “dezenformasyon” önemli ölçüde tutmuştur. (2:57) Oysa alettenezzül şunu söyleyebilmeliyiz: Sahabe arasında cereyan eden ihtilafların hiçbiri “esasa ilişkin” değildir. Ne Hz. Osman (r.a) döneminin ikinci yarısında başlayıp bu muazzez sahabînin şehadetiyle neticelenen olaylar, ne o olayların tetiklemesiyle birbiri peşi sıra sökün eden diğer ihtilaflar (Cemel, Sıffin vb.) Din’in aslına, özüne ilişkindir. Bütün o ihtilaflarda taraf olan sahabîlerin hiç birinde farklı bir itikadî kabul ve muhalifleriyle buna bağlı bir ayrışma mevcut değildir. Yani Din’in sabiteleri konusunda hemen bir sonraki asırda ortaya çıkıp Ümmet’in gündeminden bir daha da düşmeyecek olan ihtilaflar Sahabe asrında kesinlikle görülmez. (3:57) Kaldı ki, Sahabe söz konusu olduğunda yaklaşık 2,5 yıl süren Hz. Ebû Bekr (r.a) ve yine yaklaşık 10,5 yıl süren Hz. Ömer (r.a) dönemlerinde daha sonraki yıllarda görülecek olan ayrışmalara dahi tesadüf edilmezken niçin hep “problemli” bir Sahabe dönemi vardır algımızda? Dedim ya, dezenformasyon – kısmen de olsa – tutmuştur maalesef… (4:28) Dolayısıyla Ümmet’in tecrübesinde vahdet aranacaksa öncelikle Sahabe asrında aranmalıdır ve bilinmelidir ki, sahici ve kalıcı vahdetin biricik zemini, onları vahdet üzere tutan zemindir. İşte bu noktanın çok iyi analiz edilmesi gerekiyor. (4:50) İnşaallah ilerleyen süreçte bu temel meselemize farklı açılardan bakmaya devam edelim. “Vahdet için vahdet” diye yola çıkan Vahdet hayırlı olsun, hayra ve vahdete vesile olsun. Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Efendimiz (sav)’in Doğumunda Meydana Gelen Olaylar – 3 04:38
Ebubekir Sifil - Efendimiz (sav)’in Doğumunda Meydana Gelen Olaylar – 3 26 izlenme - 2 yıl önce Bismillah. Ebubekir Sifil hocanın 17 Ocak Vahdet Gazetesi Köşe Yazısı. Efendimiz (sav)’in Doğumunda Meydana Gelen Olaylar – 3 Allame Abdülfettâh Ebû Gudde merhumun, Efendimiz (s.a.v)’in doğduğu zaman olağanüstü hadiseler meydana geldiğini anlatan rivayetin sabit olmadığını ortaya koyma sadedinde İbn Hacer ve ez-Zürkanî’den yaptığı alıntıları geçen haftaki yazıda aktarmıştım. Daha sonra Ebû Gudde merhum şöyle diyor: “Bu hadis –Kisra’nın sarayının sarsıldığını… anlatan rivayet–, isnadı kesintili (münkatı) olması bir yana, münker bulunmuş bir hadistir. Hafız ez-Zehebî, Târîhu’l-İslâm‘da (I, 28)[1], “Bu, münker garib bir hadistir” demiştir.” Daha sonra Ebû Gudde merhum, “münker” tabirinin özellikle mevzu hadislerle ilgili eserlerde ve cerh-ta’dil kitaplarında “mevzu” anlamında kullanıldığına değinerek konu hakkındaki sözlerini tamamlıyor. Evet İmam ez-Zehebî bu rivayet hakkında “münker garib” ifadesini kullanmıştır. Ancak bu, söz konusu rivayetin “uydurma” olduğunu söylemeye yeter mi, doğrusu benim için bu konuda mutmain değil. Ebû Gudde merhumun doğrudan söz konusu rivayet hakkında verilmiş bir hüküm olarak sadece ez-Zehebî’den bu nakli yapabilmiş olması, bu rivayete eserlerinde yer vermiş olan –hepsi de “hadis hafızı” olarak anılan– el-Beyhakî[2], Kadı Iyâd[3], es-Safedî[4], İbn Kesîr,[5] İbn Nâsıriddîn[6], İbn Hacer, İbn Seyyidinnâs[7], Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî[8], el-Kastallânî, es-Süyûtî[9], ez-Zürkanî… gibi isimlerin tutumu karşısında ne derece itibara şayandır, tartışılmaya değer. Siyer rivayetleriyle ilgili –Ebû Gudde merhumun aktardığı– genel tesbitlerden ziyade münhasıran bahse konu rivayet hakkındaki tutumunu öğrenmek üzere İbn Hacer’in Fethu’l-Bârî‘sine müracaat ettiğimizde şunu görüyoruz: İbn Hacer adı geçen eserinde Efendimiz (s.a.v)’in dünyayı teşrifi esnasında ve sonrasında meydana gelen olağanüstü hadiseleri anlatan birçok rivayet zikretmiş, bu cümleden olarak bahsimizin konusunu teşkil eden rivayete de yer vermiş, fakat hakkında olumlu ya da olumsuz herhangi bir değerlendirmede bulunmamıştır.[10] İbn Hacer, adı geçen eserinde yer verip de hakkında herhangi bir şey söylemediği rivayetlerin ya sahih veya hasen olduğunu Hedyü’s-Sârî‘de net bir şekilde açıklamıştır.[11] Dolayısıyla bu rivayet İbn Hacer’e göre sahih veya hasendir. Ebû Gudde merhumun ez-Zürkânî’den yaptığı nakli ise, bütün aramalarıma rağmen ne Şerhu’l-Mevâhibi’l-Ledünniyye‘nin –iki farklı nüshasının– ilgili yerlerinde, ne de Fethu’l-Bârî‘de bulabildim. Bu nakli tesbit edip bana ulaştıran olursa minnettar olurum. ez-Zürkânî’nin de adı geçen eserinde, tam tersi bir tutum izlediğini, ilgili rivayet hakkında en küçük bir tenkit zikretmediğini görüyoruz.[12] İlgili rivayeti yukarıda zikrettiğim eserlerinde nakleden el-Beyhakî, Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî gibi Hadis hafızları, mezkûr eserlerinde mevzu/uydurma rivayetlere yer vermeyeceklerini açıkça belirtmişlerdir. Hakkında herhangi bir taz’if ifadesi kullanmadan eserlerinde bu rivayete yer vermiş olan bütün bu isimlerin ve sayamadığım çok daha fazla sayıdaki müellifin[13] tutumunun, “rivayetin tenkidini kendilerinden sonra gelenlere bırakmak”la izah edilemeyeceği açıktır. Zira onların tutumu söz konusu rivayete “nötr” yaklaşmadıklarını, tam aksine onu, muhtevasına itimat ettikleri için naklettiklerini açık bir şekilde göstermektedir. Sonuç olarak allame Abdülfettâh Ebû Gudde merhumun bu rivayet hakkındaki hükmünün tartışmaya açık olduğunu, Efendimiz (s.a.v)’in dünyayı teşrif ettiği gece meydana gelen olağanüstü hadiseleri anlatan rivayetin en azından “hasen” derecesinde makbul bir rivayet olduğunu söylemenin yanlış olmayacağını düşünüyorum. En doğrusunu Allah Teala bilir. Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Fransadaki Olay Üzerine 06:04
Ebubekir Sifil - Fransadaki Olay Üzerine 31 izlenme - 2 yıl önce Bu ilk değil; son da olmayacak. Artık herkes biliyor ki bunlar spontan gelişen olaylar değil. Küresel etkiler oluşturacak bir eylem planlıyorsanız, muhtemel sonuçlarını öngörerek adım atmış olmalısınız. Sanmayın ki mahut dergide çıkan karikatür, dergide çalışan herhangi bir çizerin, tamamen kendi inisiyatifi ile masa başına oturup aklına geleni resmedivermesinden ibaret anlık bir kararın neticesi. Özellikle de daha önceki benzerlerinin yol açtığı sonuçlar ortadayken… İslam Dünyası üzerinde küresel etkiler oluşturacak planları olanlar, Müslümanların “keşf edilmiş zayıf noktaları”nı değerlendirerek hamleler yapıyor. Mukaddeslerine saldır, kışkırt, alay et, aşağıla; sonra da birileri öfkelerini tutamayıp mukabele ettiğinde dünyayı ayağa kaldır! Bunun adı en hafifinden “alçaklık”tır!.. Meseleyi birkaç farklı veçheden şöyle değerlendirebiliriz: Devamı için: http://bit.ly/FransadakiOlayÜzerine Vahdet Gazetesi – 14 Ocak 2015
Ebubekir Sifil - Şeriat İstemezük 04:33
Ebubekir Sifil - Şeriat İstemezük 29 izlenme - 2 yıl önce Bismillah. Ebubekir Sifil hocanın 17 Şubat 2015 Vahdet Gazetesi Köşe Yazısı. Seslendiren: Mustafa Ünalan Şeriat İstemezük Özgecan ne ilk, ne de son olacak… Modernleştikçe suç oranlarının arttığı, okuma-yazma oranı yükseldikçe problemli insan sayısının arttığı bir ülkede yaşıyoruz. Boşanma oranlarının evlilik oranlarını geride bırakmasının adeta kural haline geldiği, hapishanelerindeki doluluk oranının % 100'ün üzerinde bulunduğu bir ülke.. Yazının Devamı İçin: bit.ly/Şeriatİstemezük Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Zanla Hüküm Vermek 04:44
Ebubekir Sifil - Zanla Hüküm Vermek 26 izlenme - 2 yıl önce Ebubekir Sifil hocan 12 Ocak Vahdet Gazetei Köşe Yazısı. Aslında bugün Fransa’da yaşanan hadiseleri yazacaktım. Ancak Vahdet hakkında özellikle sosyal medyada çıkan ve gittikçe yayılmakta olan şayia o yazının önüne geçti. Gerek çeşitle vasatlarda şahsıma iletilen “neler oluyor” soruları, gerekse vicdanım beni, konu hakkındaki düşüncelerimi kamuoyuyla paylaşmaya icbar etti. Bir yazarın yetkili/ilgili şahıslarla birebir görüşmek dururken yazdığı gazeteyi doğrudan ilgilendiren bu tarz meseleleri köşesine taşıması çok alışılmış birşey değil belki. Ama her konuda olduğu gibi “şeffaflık” ilkesinin bu konuda da bize rehberlik etmesi gerektiğini düşündüğüm için konuyu buradan dile getirmeyi uygun buldum. “Paralel yapı” ithamını Yener Dönmez kardeşimle de telefonda görüştüm. Bunun doğru olmadığını, farklı bir “karalama kampanyası”nın söz konusu olduğunu dile getirdi. Hatta konu hakkında sosyal medya hesabından ve gazeteden açıklama yapacağını söyledi. Belki bu yazının çıktığı gün böyle bir açıklama yapmış olacak. Ama yine de ben düşüncelerimi olabildiğince açık bir şekilde burada dile getirme zarureti hissediyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim: Ne ben, ne de ne Vahdet’te yazan insanlar gaybı biliyor; Vahdet’e “Paralel” ithamını yöneltenlerin de böyle bir ayrıcalığa sahip olmadığı aşikâr. Herkes kendince “karine” olduğunu düşündüğü birtakım verilerden hareket ediyor. Bilhassa “algı operasyonları”nın etkili olduğu, kitlelerin bu tarz operasyonlarla kolayca yönlendirildiği bu tarz toz-duman ortamlarda, zanla, tahminle hareket etmekten, hüküm vermekten şiddetle kaçınmak gerekir. Dolayısıyla; 1. Vahdet’e yöneltilen “Paralel” iddiası kesin bir şekilde ispatlan-a-madıkça “iftira” hükmündedir ve iftira etik bir problem olmasının ötesinde, “büyük günah”tır. 2. Gerek şahsım, gerekse diğer birçok isim için, “Ehl-i Sünnet” çizginin temsil, müdafaa ve intişarı hassasiyeti dolayısıyla Vahdet’te yazmak söz konusu olmuştur. Burada bulunma sebebimiz budur. Cümle alem bilir ki Paralel yapıyla münasebet şöyle dursun, bu insanların tamamı başından beri Paralel yapının karşısında olduğunu her zaman ve zeminde açıkça ortaya koymuştur. Bu itibarla, yukarıdaki iddia ispatlan-a-madığı sürece bu kadar insanın “zan” altında bırakılmış olması da söz konusu olacaktır ki, bunun da diğeri gibi hem etik bir problem, hem de günah olduğu açıktır. 3. Benim bu gazetenin finans kaynağı konusunda işin başında ilgilisine sorduğum sorular oldu. Aldığım cevabın Paralel yapıyla en küçük bir münasebeti yoktu. Eminim burada yazmayı kabul edin pek çok değerli insan için de aynı şey söz konusu olmuştur. Eğer bize bu cevabı veren adres bizi aldattıysa ve Paralel yapıyla ya da kimliğini bilmemizde sakınca bulunduğunu düşündüğü bir başka ihanet şebekesiyle en küçük bir irtibatı varsa kendisi de ihanet içindedir. Hem bizi, hem okuyucusunu aldattığı için yukarıdaki ithamlar aynıyla o adrese de yönelir. 4. Bugün itibariyle Vahdet yönetimi Paralel ihanet şebekesiyle “en küçük” bir irtibatının dahi olmadığını, hiçbir yoruma mahal bırakmayacak netlikte deklare etti. Esasen bildiğim kadarıyla bugüne kadar Vahdet’te Paralel yapıyla irtibatı bulunduğu ithamlarını haklı çıkaracak ne bir haber, ne yorum, ne de yazı yer aldı. Ancak bu durum, kamuoyunu olduğu gibi şahsen beni de tatmin etmiyordu. Evet, ispat mükellefiyeti iddia edene düşer. Yani Vahdet’e paralel yapıyla irtibat ithamını kim(ler) yöneltiyorsa, ispat mükellefiyeti de on(lar)a aittir. Ancak bu temel ilke, Vahdet’i, söz konusu ithamlara rağmen hiçbir şey yokmuş gibi davranma sorumsuzluğuna itemezdi. İtmedi de. Bu düşünceler ışığında ben, herkes için sıkıntı verici olan bu süreci kendi adıma sonlandırmak adına, Gazete yönetimini, gösterdiği açıkyüreklilik sebebiyle kutluyorum. Gazete yönetiminin bu “açık” deklarasyonuna rağmen mahut ithamı sosyal medya başta olmak üzere çeşitli platformlarda dile getirenler, ya iddialarını somut ve kesin delillerle ispat etmeli, ya da gazete yönetimi ve yazarlar başta olmak üzere ilgili herkesten ve kamuoyundan açıkça özür ve helallik dilemelidirler. Vahdet Gazetesi 12 Ocak 2015 Seslendiren:Mustafa Ünalan Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Kimlik Krizi ve Tarihî Devamlılık 05:02
Ebubekir Sifil - Kimlik Krizi ve Tarihî Devamlılık 16 izlenme - 2 yıl önce Ebubekir Sifil hocanın 20 Aralık Vahdet gazetesi köşe yazısıdır. Kimlik Krizi ve Tarihî Devamlılık [0:03] Selmân el-Fârisî (r.a) şöyle demiş: “Sonra gelenler, ilmi önce geçenlerden öğrendiği sürece insanlar hayır üzeredir. Ne zaman ki sonra gelenler kendilerinden öğrenmeden önce geçenler göçüp gider, işte o zaman insanlar helak olur.”[1] [0:21] Bu hikmetli sözün bize anlattığı şudur: Bizi istikamet üzere tutacak olan ilim, (elbette burada söz konusu olan “naklî ilimler”dir), her bir neslin kesintisiz biçimde Efendimiz (s.a.v)’e dayanan silsilelerle öğrenip aktardığıdır. Burada iki unsun karşımıza çıkıyor: İlmin kaynağı ve kesintisiz silsilelerle öğrenilip aktarılması. [0:49] Bizi istikamet ve salah üzere tutacak olan bilginin Efendimiz (s.a.v)’e, dolayısıyla vahye dayanıyor olmasını kolaylıkla anlayabiliyoruz. Hidayetin kaynağının, aynı zamanda sahih bilginin de kaynağı olmasında elbette şaşılacak bir durum yok. Burada üzerinde durmamız gereken iki nokta var: Sahih bilginin, o kaynaktakine uygunluğu ve bizi o kaynağa bağlayan silsilenin kritik ve ikamesiz rolü. Birbiriyle son derece sıkı bir irtibatı bulunan bu iki noktayı sırasıyla açalım: [01:28] Birinci nokta, Efendimiz (s.a.v)’den nakledilen bilginin, Kur’an ve Sünnet’in yani, alternatifsizliğidir. İnsanoğlunun “hakikat”ten bahsedebileceği, hakikatten bahsederken kendisine atıf yapabileceği biricik alan burasıdır. Her türlü aklî faaliyeti, ancak bu alanla örtüştüğü ölçüde hakikate uygun addedebiliriz. Vahiy insanlara bir “örnek” olarak değil, “ölçü” olarak gönderilmiştir. [01:59] Bu “biricik” hidayet ölçüsü, Efendimiz (s.a.v)’in de, ümmetinin de ittiba etmekle yükümlü olduğu alternatifsiz ve ikamesiz tek kriterdir.[2] Ona alternatif üretmek de, tıpkı onu değiştirmeye kalkışmak kadar büyük bir cürümdür ve bizzat kendisi tarafından kesin biçimde reddedilmiş/yasaklanmıştır: “Onlara açık ayetlerimiz okunduğu zaman, Bize kavuşmayı ummayanlar, “Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmek benim için olacak şey değil. Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum, başkasına değil. Şüphe yok ki, ben Rabbime isyan eder olursam büyük bir günün azabından korkarım.” [3] [02:53] Mahalle baskısı, direnmesi zor bir baskıdır. Hele “küresel”i söz konusu olduğunda ona direnmek başlı başına bir “mesele”dir. Çağdaş dünyanın değer yargılarıyla çatışma teşkil eden vahyî hakikatlerin örselenmeden, zedelenmeden muhafaza ve müdafaasının ne kadar “ağır bir yük” olduğu, onu omuzundan atmayı tercih edenlerimizin sayısının gün geçtikçe artmasından belli değil mi? [03:21] Allahu a’lem, “(Akıllarınca) onlar sana vahy etdiğimzden başkasını uydurub bize (atf ve) iftira edesin diye seni bile hemen hemen fitneye düşürecekler, o takdirde seni (candan) dost edineceklerdi”[4] ayeti Efendimiz (s.a.v)’den çok bizi anlatıyor gibi… [03:42]İkinci nokta, bizi o kaynağa bağlayan sahih ve kesintisiz silsiledir. Doğru bilginin mevcudiyeti maksadın husulü için yetmez, ona sahih biçimde ulaşabiliyor olmak da şarttır. İşte medrese sisteminin ve “icazet” usulünün ne denli alternatifsiz olduğu tam bu noktada dikkatimizi çekiyor. Doğru bilgili elinde bulunduranlarla temasın kesildiği nokta, medreselerin kapatılıp, ulemanın itibarsızlaştığı sürece denk geliyor. Ve dikkat edin, yaşamakta olduğumuz “kafa karışıklığı” da tam bu noktada ortaya çıkıyor. [04:23] Selmân el-Fârisî (r.a)’ın bu hikmetli sözü, modern zamanlarda yaşadığımız kimlik krizinin savrulmanın sebebini de, çözümünü de son derece hikmetli bir tesbit olarak önümüze koyuyor. Gündemimize şöyle bir bakın: tartışmadığımız mesele yok. En cüz’î fıkhî meselelerden, en temel ve çetin itikadî meselelere kadar herşeyi büyük bir gözü karalılıkla tartışıyoruz. Bu “arayış”, yolunu kaybetmişlerin, yoldan da, yolculuktan da, hedeften de emin olmayanların arayışı. Vahdet Gazetesi – 20 Aralık 2014 Seslendiren: Mustafa Ünalan 1.Ahmed b. Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, 189; ed-Dârimî, “Mukaddime”, 11 (No: 248, 310). 2.6/el-Enâm, 50; 5/el-Mâide, 16… 3.10/Yûnus, 15. 4.17/el-İsrâ, 73.
Ebubekir Sifil - Efendimiz(sav)’in Doğumda Meydana Gelen Olaylar-1 04:06
Ebubekir Sifil - Efendimiz(sav)’in Doğumda Meydana Gelen Olaylar-1 18 izlenme - 2 yıl önce Ebubekir sifil hocanın 03 Ocak 2015 Vahdet Gazetesi köşe yazısıdır. Ardı arkası kesilmeyen sorulara gazetedeki köşemden cevap vererek faydayı umumîleştirme adetini burada da devam ettireceğim inşaallah. Bu düşünceyle Vahdet'te de haftanın bir gününü okuyucu sorularına tahsis etmiş olacağız. Soru Peygamber efendimizin doğumunda meydana geldiği söylenen bazı olaylar var. Kaynaklarda okuyoruz. Bazı kimseler bunların uydurma olduğunu söylüyor. Konunun aslın aydınlatabilir misiniz? Cevap Efendimiz (s.a.v)'in dünyayı teşrif ettiği gece birtakım olağanüstü hadiselerin meydana geldiği, birçok kaynakta zikredilen bur husus. İran Kisrasının sarayının duvarlarının çatladığı ve ondört balkonunun çöktüğü, Mecusîlerin 1000 yıldan beri hiç sönmeyen ateşinin söndüğü, Sâve Gölü'nün suyunun çekildiği.. bu cümleden olarak özellikle dikkat çekilen olaylar. Birçok Tefsir ve Tarih/Siyer kaynağı bu meseleyle ilgili nakillere yer vermiştir. et-Taberî , Ebû Nu'aym , el-Beyhakî , el-Kastallânî ve ez-Zürkanî , es-Süyûtî , Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî bu cümleden olarak allame Abdülffettâh Ebû Gudde'nin zikrettiği kaynaklar. Ebû Gudde merhum, Ali el-Karî'nin el-Masnû’una yazdığı bir notta bu naklin sahih olmadığını söyler ve adını verdiğim bu eserleri zikrederek söz konusu rivayetlerin bu eserlerde zikredilmiş olmasına aldanılmaması gerektiği ikazında bulunur. "Zira" der, "adı geçen müellifler ve onlar gibi daha birçok kimse, eserlerinde hem sahih hem de gayri sahih rivayetlere yer verirler. Maksatları bu rivayetlerin sahih olduğunu ve doğru bir şeyi yansıttıklarını ifade etmek değildir. Onlar bu rivayetleri kayıt altına alınmış olsun, onlardan haberdar olunsun ve ehli tarafından ayıklansın diye eserlerine almışlardır." Daha sonra Ebû Gudde merhum, et-Taberî'nin, adı geçen tarihinin mukaddimesinde bu eserde yer verdiği her rivayeti güvenilir bulduğu için zikretmediğini, bunu bir emanet duygusu içinde kendisine kadar intikal etmiş bilgilerin kendisinden sonrasına aktarımı amacıyla yaptığını nakleder. Ardından şunları söyler: "İmam hâfız es-Süyûtî, el-Hasâisu'l-Kübrâ'da (I, 47-9) , E.û Nu’aym el-Isfehânî'nin Delâilu'n-Nübüvve isimli kitabından, Efendimiz (s.a.v)'in doğumu esnasında gerçekleştiği söylenen ve kıssacıların ve kasidecilerin Mevlid-i Nebî cümlesinden zikrettiği garip hadiselerle ilgili üç uzun rivayet zikrettikten sonra –ki bunların bizatihi yalan, uydurma ve münker şeyler olduğu olduğu açıktır– şöyle der: "derim ki: Bu ve bundan önceki iki rivayette şiddetli nekaret (muhtevasında gariplik/sahih rivayetlere aykırılık) vardır. Ben bu kitabımdan bunlardan daha münker bir rivayete yer vermedim. Bunlara burada yer vermekten dolayı kalbim mutmain değil. Ancak bu hususta hafız Ebû Nu’aym'a tabi oldum." Ebû Gudde merhumun bu nakilleri, bu eserlerde yer alan rivayetlere ihtiyatla yaklaşılması gerektiğini telkin ettiği için doğrudur. Ancak özellikle konumuzu teşkil eden rivayetlerle ilgili hususi bir olumsuzluk ifade etmediğini söylemeemiz gerekir. Haftaya devam edelim. Seslendiren: Mustafa Ünalan Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Efendimiz (Sav)'İn Doğumunda Meydana Gelen Olaylar - 2 04:37
Ebubekir Sifil - Efendimiz (Sav)'İn Doğumunda Meydana Gelen Olaylar - 2 11 izlenme - 2 yıl önce Ebubekir Sifil hocanın 10 Ocak Vahdet Gazetesi Köşe Yazısı. Okuyucu Soruları - I Efendimiz (sav)'in Doğumunda Meydana Gelen Olaylar - 2 Bir önceki yazıda Ebû Gudde merhumun, es-Süyûtî'nin el-Hasâisu'l-Kübrâ'sından yaptığı bir nakli, Efendimiz (s.a.v)'in dünyayı teşrif ettiği gece meydana gelen olağanüstü hadiseleri anlatan rivayete güvenilemeyeceği davasına bir anlamda delil olarak serd ettiğini söylemiştim. Ebû Gudde merhumun bu nakli, okuyucuda, es-Süyûtî'nin o ifadelerinin bilhassa söz konusu hadiseleri anlatan rivayete yönelik olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Oysa bu doğru değildir. es-Süyûtî'nin "münker" dediği rivayetlerle bahsimizin konusunu teşkil eden rivayet arasında hiçbir münasebet yoktur. es-Süyûtî, sadedinde bulunduğumuz rivayeti naklettikten sonra bu rivayetin taz'ifine dönük herhangi bir şey söylemez. Söylediği şudur: "İbn Asâkir şöyle demiştir: "Bu, garib/ferd bir hadistir. Onun, Mahzûm'un babasından nakli dışında başka bir senedini bilmiyoruz. Bu senedin naklinde Ebû Eyyûb el-Becelî tek kalmıştır. " "İbn Asâkir, Târîh'inde (ravi) Satîh'in biyografisini verdiği yerde böyle demiştir. Bu rivayeti yine bu senedle Abdülmesîh'in biyografisini verdiği yerde de zikretmiş ve şöyle demiştir: "Bunu Ma'rûf b. Harbûz da Bişr b. Teym el-Mekkî'den, "Resulullah (s.a.v)'in doğduğu gece gelince…" diyerek nakletmiştir. "Ben derim ki: Bu rivayeti Abdân da Kitâbu's-Sahâbe'de aynı senedle rivayet etmiştir ki, İbn Hacer el-İsâbe'de bu rivayet hakkında "Mürseldir" demiştir." Görüldüğü gibi İmam es-Süyûtî'nin bu rivayetle ilgili –İbn Hacer'in "mürsel" olduğunu söylediğini nakletmesi dışında– en küçük bir olumsuz değerlendirmesi yoktur. Ebû Gudde merhumun "uydurma" tesbiti ile buradaki "mürsel" tesbiti arasında ise –ehlinin malumu olduğu üzere– dağlar kadar fark vardır… Yine Ebû Gudde merhum, es-Süyûtî'den yaptığı naklin ardından İbn Hacer'in Fethu'l-Bârî'sine bir gönderme yapar ve şunları söyler: "Hâfız İbn Hacer Fethu'l-Bârî'de Efendimiz (s.a.v)'in iki omuzu arasında bulunan Nübüvvet mührü ile ilgili "Hatmu'n-Nübüvve Babı"nda (VI, 410), müelliflerin Siret-i Nebi konusunda sahih olmayan haberlere yer verdiklerinden bahsederken, söz konusu müelliflerin bu rivayetleri, sıhhat-zaaf durumlarını belirtmeden zikretmelerini kınamıştır." Daha sonra Ebû Gudde merhum şunları söyler: "İbn Hacer'in sözünü hafız ez-Zürkanî, Şerhu'l-Mevâhibi'l-Ledünniyye­9;de (I, 156-7) nakletmiştir. ez-Zürkanî, söz konusu haberleri zikrettikten sonra şöyle demiştir: "Ancak şeyhülislam hafız İbn Hacer, Fethu'l-Bârî'de şöyle demiştir: "Bunlardan hiç birisi sabit değildir. Aksine bu haberlerin bir kısmı batıl, bir kısmı zayıftır. Bu sebeple, bu haberleri, durumlarını belirtmeden zikretmenin bir anlamı yoktur. Hâfız Kutbuddîn, Şerhu's-Sîre'de bu haberlere genişçe yer vermiş, hafız Moğoltay da ez-Zehru'l-Bâsim'de ona tabi olmuştur. Ancak ikisi de bu rivayetlerin durumuyla ilgili herhangi bir açıklama yapmamışlardır. Hak, benim zikrettiğimdir. Sahîhu İbn Hibbân'da bu kabil rivayetlerin yer almış olmasına aldanma! Zira o, bunları bu eserinde zikretmekle sahih olduğuna hükmetme gafletine düşmüştür ." Daha sonra Ebû Gudde merhum, hafız el-Irâkî'nin Elfiye'sinde, siyer kitaplarında sahih rivayetler bulunduğu gibi gayri sahih rivayetlerin de yer aldığını anlatan bir beytine yer verir. Ebû Gudde merhumun buraya kadar zikrettiğim ifadeleri arasında münhasıran söz konusu rivayetin durumu hakkında Hadis imamları ve şarihler tarafından verilmiş herhangi bir olumsuz hüküm bulunmamaktadır. Zikrettikleri, genel olarak siyer kaynaklarında yer alan rivayetlerin durumuyla ilgilidir. Sadece İbn Hacer'den ve ez-Zürkanî'den naklettikleri bu söylediğimi nakzeder niteliktedir. Haftaya devam edelim. Seslendiren:Mustafa Ünalan Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org
Ebubekir Sifil - Ebû Hanîfe ve Allah Tealanın Cihet ve Mekândan Tenzihi-1 05:02
Ebubekir Sifil - Ebû Hanîfe ve Allah Tealanın Cihet ve Mekândan Tenzihi-1 10 izlenme - 2 yıl önce Ebubekir Sifil hocanın 24 Ocak Cumartesi Vahdet Gazetesi Köşe Yazısıdır. Soru: İmam-ı A'zam'ın Allah'ın gökte olduğunu söylediği, Allah gökte değildir diyenleri tekfir ettiği naklediliyor, doğru mu? Doğruysa Allah mekândan münezzehtir sözü Ehl-i Sünnet'e ait bir inancı yansıtmıyor demektir. Ya da İmam-ı A'zam'ın Ehl-i Sünnet olmadığını söylememiz gerekir. Doğrusu nedir? Devamı için tıklayınız: ebubekirsifil.com/imam-ebu-hanife-…vahde­t-gazetesi/ Sahn-ı Semân İslâmî İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi Tel: +90(212) 531 5030 Cep: +90(530) 782 7199 http://sahniseman.org