Hoşgeldiniz!

osmanlı devleti

Osmanlı Tablolarının Photoshop ile Canlandırılması 03:55
Osmanlı Tablolarının Photoshop ile Canlandırılması 26.241 izlenme - 1 yıl önce 18 ve 19. yüzyıl Osmanlı'sında çizilmiş tablolar yeniden canlandırıldı. Bunların arasında Osman Hamdi Bey'in 'Kaplumbağa Terbiyecisi' adlı tablosu da dahil 30 farklı tablo var. Bu çalışmayı gerçekleştiren arkadaşı tebrik ediyor ve başarılar diliyorum.
Osmanlı Devletinin Son Başkenti Neresidir? 03:03
Osmanlı Devletinin Son Başkenti Neresidir? 2.766 izlenme - 5 ay önce Bir sokak röportajı daha halka eskilere gittik,Osmanlının başkenti neresidir diye sorduk;bakalaım halktan ne cevapler gelecek izliyoruz. Yeni videolar için kanalıma abone olun
Osmanlı Devleti Nasıl Yıkıldı? 01:46
Osmanlı Devleti Nasıl Yıkıldı? 3.572 izlenme - 1 yıl önce 27.11.2015 günü nefer26medya kanalına yüklediğim "Osmanlı Devleti Nasıl Yıkıldı" başlıklı videoyu izleyin. Yeni videolar için kanalıma abone olun www.izlesene.com/nefer26medta
Diriliş Orijinal Film Müzik Ertuğrul Gazi Dizi Jenerik Fon Müziği Enstrümantal Piyano Kanun Osmanlı 05:12
Diriliş Orijinal Film Müzik Ertuğrul Gazi Dizi Jenerik Fon Müziği Enstrümantal Piyano Kanun Osmanlı 16.258 izlenme - 2 yıl önce Diriliş( Ertuğrul) Orjinal jenerik Müziği (Ana Dizi Film Giriş Müzik) DİRİLİŞ Esas Dizi Film Müziklerini Piyano ile Hiç Dinlediniz mi?. Genç Piyanist Güneş Yakartepe, " DİRİLİŞ " Jenereğini Piyano ile çaldı. Kanun üstadımız Ona Eşlik etti. Yerli Dizi Film Müziği Piyano Serisi: 8 Çok sevilen Jenerikleri Piyano ile Dinleyince Umarım Güzel Bulursunuz, Umarım Hoşunuza Gider. Yorumlarınızı ve Eleştirilerinizi bekliyorum. Sevgi ve Saygılar Diriliş Ertuğrul Diriliş Ertuğrul Dizisi Diriliş Ertuğrul - Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu hazırlayan önemli göç, sefer ve savaşların kahramanı olan ve Osmanlı'nın kurucusu Osman Bey'in babası olan Ertuğrul Gazi'nin yaşamı ve kahramanlıkları, dizinin ana konusunu oluşturuyor. Diriliş Ertuğrul - Başta Ertuğrul Gazi ve Hayme Ana rollerini oynayacak oyuncular olmak üzere oyuncu seçimleri büyük bir titizlikle yürütüldü. Yapımını Tekden Film’in, yapımcılığını ve senaristliğini Mehmet Bozdağ’ın üstlendiği ve TRT-1 ekranlarında yayınlanacak olan Diriliş – Ertuğrul Dizisi’nin ilk teaser’ı yayınlandı. Teaser çekimleri Tuz Gölü’nde yapılan Diriliş Dizisi, 13. yüzyılda Ertuğrul Bey ve Alp’lerinin Tapınak Şövalyeleri, vahşi Moğollar ve acımasız Türkmen beylerine karşı olan mücadelelerini ve adım adım Osmanlı Beyliği’ni kurma sürecini konu alıyor. DÜNYANIN KADERİNİ DEĞİŞTİREN ADAMIN HİKÂYESİ Dizinin Yapımcısı ve Senaristi Mehmet Bozdağ, dizilerinde Anadolu’nun emperyal güçler tarafından işgal edildiği bir çağ olan 13. yüzyılda Ertuğrul’un 400 çadırlık ovasına yurt bulma hikâyesini işlediklerini belirtti. Bozdağ, dizilerinde bu yurdun üç kıtada altı asır hüküm sürecek olan dünyanın en ihtişamlı devleti Osmanlı İmparatorluğu’na dönüşmesinin sırrını da arayacaklarını söyledi. Osmanlı devletinin kuruluş sırrının Ertuğrul’un hikâyesinde gizli olduğunu belirten Bozdağ “Ertuğrul, hayallerine giderken aslında dünyaya yeni bir medeniyet armağan etti. Temellerini attığı devlet, dünyanın kaderini değiştirdi. Biz de dünyanın kaderini değiştiren adamın destansı hikâyesi, boyun eğmeyen karakterine, büyüleyici aşkına ve tüm insanlığa yetecek adalet duygusunu dizimizde anlatacağız” Diriliş Ertuğrul Gazi Dizi Jenerik Seçim Müziği Trt 1 Dombıra Besteci Kazak Dombra Sanatçı Osmanlı Devleti Kuruluş AK Parti Dizisi Piyano Müzikleri Yükle İndir Dinle Dirilis Şarkısı İndir Müzik Mp3 Dinle Yükle Yorum Süleyman şah’ın ikinci evladı olan Ertuğrul Gazi gençlik yılları göç yolunda, yurt ararken geçtiği söylenebilir. Ertuğrul Gazi gençlik yıllarında Alaaddin Keykubad emrinde, ağabeyi Gündoğdu ile gazaya iştirak etmiştir. Ertuğrul, kahramanlara has olan kişilik kumaşını çocuk yaşlarından itibaren kuşanan bir yiğittir. Fedakârlık, cesaret, diğergamlık, zekâ, kavga yeteneği, stratejik düşünebilme kabiliyeti, merhamet ve duygusallık onun en belirgin vasıfları olmuştur. O hayalleri ve idealleri uğruna her türlü kavganın içine dalabilen, hiçbir zalime boyun eğmeyen, mazluma kılıç vurmayan, adaleti tesis için ölümü göze alabilen bir yiğittir. O, bozkırın deli küheylanıdır. Pusatları onun en büyük yardımcısıdır. Ve en az canı kadar sevdiği atı Karayel de onun en iyi yârenidir. Dostluğu ve arkadaşlığı, sadakat üzerine kuruludur. Yakın arkadaşları Kılıç Arslan, Doğan Bey ve Turgut Alp ile ölüme meydan okumaktadır. Arkadaşları için ölümü göze alır. Diriliş Ertuğrul Film Müziği Gazi Dizisi Jenerik Müzik Enstrümantal Beste Piyano Kanun Osmanlı Marşı Kuruluş Fragman Yerli Diziler Müzikler Seçim Müziği Trt 1 Dombıra Besteci Kazak Dombra AK Sanatçı Osmanlı Devleti Parti Dizisi Piano Müzikleri Yükle İndir Dinle Dirilis Şarkısı Marş İmp3 Mp4Yorum Besteci Kazak Dombra Sanatçı Mitingi Tartışma Kadim Çalgı Selçuklu Sultanı Padişah Osmanlıca İlk Beylik Toy Çadır Savaş Savaşçı Nasıl 2015 Tarihi Ziyaret Uzun Kısa Versiyon Pusat Göçebe Kavim Halep Müthiş Kılınç Mızrak Ok Yay Savaşı Aleti ErtuğrulGazi Dizisi Jeneriki Seçimi Müziğ Trt 1 Dombıra Beste Kazak Dombıra Sanatı Osman , 2014 2015 admin tarafı Ertuğrul kategorisi yayını Diriliş Orijinal Film Müzik Ertuğrul Gazi Dizi Jenerik Fon Müziği Enstrümantal Piyano Kanun Osmanlı Seçim Müziği Trt 1 Dombra Parti Besteci Kazak Sanatçı Osmanlı Devleti Kuruluş Ak Dizisi Müzikleri Yükle İndir Dinle Dirilis Şarkısı İndir Müzik Mp3 Dinle Yükle Yorum Partisi Diriliş, Film Müzikleri, Enstrümantal Müzik, Fon Müziği, Jenerik Müzik, Piyano, Kanun Osmanlı Seçim Müziği Trt 1 Dombıra Parti Besteci Kazak Dombra Sanatçı Osmanlı Devleti Kuruluş Ak Dizisi Müzikleri Yükle İndir Dinle Dirilis Şarkısı İndir Müzik Mp3 Dinle Yükle Yorum Partisi
Ruhi Su - Yemen Türküleri (3 Parça) 06:22
Ruhi Su - Yemen Türküleri (3 Parça) 6.633 izlenme - 1 yıl önce Büyük müzisyen Ruhi Su'dan Yemen Türküsü ve Anlı Yemen Şanlı Yemen yorumları. İkinci parçada kendisine eşlik eden Sümeyra Çakır'dır.
Osmanlı Devleti - Film 02:07:45
Osmanlı Devleti - Film 8.330 izlenme - 2 yıl önce TRT yapımı Kuruluş/Osmancık filmini tek parça izleyebilirsiniz. Tarık Buğra'nın eserinden uyarlanan filmde Osmanlı Devleti'nin kuruluş aşamaları anlatılıyor. Yapım yılı: 1987 Yönetmen: Yücel Çakmaklı Oyuncular: Cihan Ünal, Ahmet Mekin, Aliye Rona, Atilla Ergün, Baykal Saran, Berhan Şimşek, Cemal Gencer, Erol Taş, Eşref Kolçak, Faruk Tınaz, Meral Orhonsay
Ders: 1299-1453 Osmanlı Devletinin Kuruluş Tarihi 07:46
Ders: 1299-1453 Osmanlı Devletinin Kuruluş Tarihi 10.170 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut Öğretmen Aykut ilter Osman Bey, Osman Gazi, I. Osman El Gazi ya da Ataman Bey (Osmanlı Türkçesi: , Osman Bey) mahlasıyla Fahrüddin veya Osmancık (1258, Söğüt – 1 Ağustos 1326, Bursa) Osmanlı Beyliği ve Osmanlı Hanedanı'nın kurucusu ve beyliğin ilk padişahıdır. 1299 yılında Anadolu Selçuklu Devletinin uçbeyi olmaktan çıkıp bağımsızlığını ilan etmiştir. Moğol istilalarından kaçan Müslümanların, beyliğine sığınması ile siyasi ve askeri gücü artmıştır. Çöküş döneminde bulunan Doğu Roma İmparatorluğu'ndaki karışıklıkların da etkisiyle kısa sürede Anadolu ve Doğu Roma'nın hakimi durumuna gelmiştir. Öldüğü zaman beylik, Eskişehir ile Bursa arasındaki topraklarda hüküm sürüyor, Doğu Roma İmparatorluğu'na ait İznik ve Bursa'yı abluka altında tutmaktaydı. İlk yılları[değiştir] Osman Bey (bazı kaynaklara göre Orhun Bey) [2], 1258 yılında Söğüt'te doğdu.[3] Yaşamının erken dönemleri hakkında güvenilir kayıtlar yoktur. Osman Bey'in soyuna ve boyuna ait bilgiler gelenekseldir ve en eskisi ölümünden 100 sonra yazılmıştır. Bu eserler arasında en eskiden başlayarak Ahmedî (ö. 1414), Dâstân ve Tevarih-i Mûlûk-i Âl-i Osman', Şükrullah (ö. 1464), Behçetu't-Tevarih ve Âıkpaşazade (ö. 1481), Tevarih-i Âl-i Osman adlı eserler isimlendirilebilir. Dönemine ait tüm çağdaş eserler büyük ölçüde 1422 ya da hemen sonrasında tarihlendirilen ve artık mevcut olmayan (ama özgün bir metinden türemiş oldukları iddia edilmektedir.[4]. Bazı tarihçilere göre,[3] Osman Gazi'nin yaşam ve savaşları tarihsellikten çok, masalsı destansı bir örtüntü içinde, halk söylentileri, ermişlik öyküleri ve mitolojik lejantlarla renklendirilmiştir. Babası Ertuğrul Gazi (bazı kaynaklara göre Erdoğdu Bey) Batı Anadolu’da Söğüt] Ovası ile Domaniç Yaylasında yaşayan Oğuz Türkleri'nin Bozok boyunun Kayı kolundan olan büyük kalabalık bir obaya başkanlık etmekte idi. Osman Gazi onun küçük oğlu idi. Tarihçi İbni Kemal (ö. 1534) Tevarih-i Al-i Osman adlı eserinde Ertuğrul Bey'in Anadolu'ya (Rum'a) geldiğinde iki oğlu bulunduğunu, Söğüt'te göçebe yaşamının sürdürürken 1254'de (hicri 652'de) "aslan yapılı ay yüzlü" küçük oğlu Osman'ın doğduğunu bildirir.[5] Halk söylentilerine göre annesi (ya da babaannesi), Hayma Ana'dır. [6] Yine tarihçi İbni Kemal, Osman'ın gençliğinde "yiğitler arasına girdiğini" ve "vurmada tutmada ve durmada ve oturmada herkesi kendini uydurduğunu" belirtir ve kardeşlerden en küçüğü olmakla beraber "şimşir (kılıç) ve tedbirle cümlesinden evvel olduğunu" bildirir.[5] Bu anlatımın Oğuz destanınin temalarına benzer şekilde işlenmiş olduğu barizdir. [3] 1281 yılında 23 yaşında iken Kayı Boyu'ndan Ömer Bey'in kızı Malhun Hatun ile evlendi. Bu evlilikten daha sonra Osmanlı Devleti'nin başına geçecek olan Orhan Gazi doğdu. Daha sonra Şeyh Edebali'nin kızı Bala Hatun ile evlendi. Bu evlilikten de Alaeddin Bey dünyaya geldi. Beyliği eline geçirme çabaları[değiştir] 1281 yılında babası Ertuğrul Bey 90 yaşlarında iken ölmüştür. Birçok tarihcinin anlaştığı görüşe göre, Kayı aşireti beyliği için beylik görevi değişmesi barışçıl olmamış ve beylik görevini üzerine alabilmek için Osman Gazi yakinları ile "taht mücadelesi" yapmıştır. Bu mücadelenin kimle yapıldığı ve nasıl geliştiği tartışmalı olup değişik tarihçiler değişik anlatımlarda bulunmaktadırlar. Bu anlatımlardan çokca sayıda taraflısı olan birisine göre, Osman Gazi amcası Dündar Gazi ile beylik için çatışmaya girişmiştir. Bu anlatıma gre Dündar Bey Kayı boyunun ilerigelen uluları tarafından tutulmakta ve aşiretin genç yiğitleri ise Osman Bey'i desteklemekteydi. Bu çatışmanın ne kadar sürdüğü ne türlü devam ettiği bilinmemektedir. Fakat çatışma sonunda Osman Bey galip gelmiş ve düşmana karşı yapılan akınlara karşı çıktığı bahanesi verilerek yaşlı Dündar Bey'i bir ok atımı ile öldürmüştür. Bundan sonra Osman Bey Oğuz töresine uygun olarak Kayı Aşiretine baş ve buğ olmuştur.[3] Alternatif bir anlatım olan Hacı Bektaş'ın "Vilayetname" eserinde ise Osman'ın beyliğe geçme anlatımı değişiktir.[7] Kayı boyu aşireti Sultanönü ve civarına yerleştikten sonra önce amcası Aydoğmuş ve sonra babası Erdoğdu (Ertuğrul) Bey beyliklerinden daha sonra da küçük amcası Gündüz Alp Kayı beyi olmuştur. Osman Gazi bu sırada çevresindeki aşiret yiğitleri ile yerel Bizanslı Yarhisar, Bilecik, İnegöl, İznik yörelerine akınlar düzenmeye başlamıştır. Bizanslı Bursa Tekfuru Konya'da bulunan Selçuklu sultanı III. Alaeddin Keykubad'a elçiler gönderip bu akınlardan şikayet etmiştir. Selçuklu Sultanı ise Gündüz Alp'a haber göndererek akınları düzenleyen yeğeni Osman Bey'i yola getirmesini istemiştir. Gündüz Alp Osman Beyi yakalayarak yiğitleri ile birlikte Konya'ya III. Alaeddin Keykubad'a göndermiştir. Ancak Selçuklu Sultanı Osman Gazi'yi beğenip el ve onay alması için onu Sultan Karahöyük'te bulunan Hacı Bektaş Veli'ye yollamıştır. Hacı Bektaş Osman'ı büyük bir misafirperverlikle karşılaşmış, ve tekbirle kendi tülbentini onun başına dolayıp sanki ona taç giydirmiştir. Osman Konya'ya dönerken Hacı Bektaş onunla Sultan'a hitap eden Osman'ı öven bir mektup da göndermiştir. Selçuklu Sultanı bu mektubu okuduktan sona "buna yüce bir mansıp veresuz" dediği bildirilir. Osman Gazi Sultanönü ucunun merkezi olan Söğüt'e döndükten sonra Selçuklu Sultanı ayrıca "altun başlı sancak" ve "tablhane (mehter)" gönderip onu ödüllendirmiştir. Bu öykü Vilayetname yanında Yazıcizade'nin Selçukname adlı eserinde de tekrar edilmektedir.[8] Birçok tarihçi bu ödüllendirmeyi uçbeyliğine istiklâl verilmesi olarak kabul etmektedir.[3] Hacı Bektaş Vilayetname eseri Gündüz Alp ile Osman arasındaki ilişkilerein sonradan ne olduğunu kapsamamaktadır. Birkaç tarihçi Osman Bey ile kardeşi Gündüz Alp'ın arasında çatışma olduğu ve bu çatışma sonunda Gündüz Alp'ın öldürülerek Osman Bey'in uçbeyi olduğunu kabul etmektedir. Fakat diğer bazı tarihçiler ise Gündüz Alp'ın bey olmasını ve Osman Bey ile Gündüz Alp mücadelesini tümüyle hiç olmamış gibi bir kenara bırakmaktadırlar. Yine bazı tarihçiler Gündüz Alp'ın "Domaniç Muharebesi"'nde şehit olduğunu bildirirler. Bu tarih karmaşasında bazı tarihçiler ise Osman Bey ile Dündar Bey'in mücadelesinin olmadığını ve bu mücadele anlatımının Osman Bey-Gündüz Alp mücadelesine atıf ettiğini kabul ederler. Daha yeni ve inanılır kaynak bulunmadan, bu değişik hatta birbirleri ile zıt olan anlatımlardan çıkartılabilecek en uygun sonuç Osman Bey'in babası Ertuğrul Bey'in yerine geçmesinin bir barışçıl hükümdarlığa çıkma olmayıp bir "taht mücadelesi" sonucu ortaya çıktığıdır. Bitinya bölgesinde Bizans yerel güçleri ile mücadele ile genişleme[değiştir] Osman Gazi 1280'lerden 1300'e kadar uzayan yaklaşık 20 yıllık Osmanlı devletinin doğuş süreci evresinde toplumasal düzeni çok karışık Bitinya bölgesinde (yani günümüzdeki Bursa-Bilecik-İznik yörelerinde) sanını korumak ve ufak uçbeyliğini güçlendirmek için bir dizi yerel çatışmalar yapmıştır. Bu çatışmalarda gaza yoldaşı olan Samsa Çavuş,, Konur Alp, Akçakoca, Aygüt Alp, Gazi Abdurahman gibi diğer "alp" beyler ve bunların idaresindeki akıncı birliklerden destek alıp faydalanmıştır. Osman Gazi'ye dinsel ve moral desteği ise Ahiler vermiştir. Özellikle Osman Bey'in Bala Hatun adlı kızıyla evlendiği kayınbabası Eskişehir ahılerinin İtburnu şeyhi olan Şeyh Edabalı devamlı danışmanlık ve destek sağlamıştır. [3] Osman Gazi ilkin 1283'de İnegöl tekfuru Nikola ile yaptığı "Ermenibeli Muharebesi"'de yenik düşmüştür. Bu muharebede kardeşi Saruhan'ın oğlu olan yeğeni Bay Hoca şehit olmuştur. 1284'de Osman Bey 300 kişilik bir güçle İnegöl yakınlarındaki Emirdağı eteklerinde bulunan "Kulaca Hisar"'a bir gece baskını düzenlemiş ve bu kaleyi eline geçirmiştir. Bu Osmanlıların ilk kale fethidir. [3][9] 1286'de ise Osman Bey ile Bizanslı İnegöl Tekfuru ile Karacahisar (Malachiya) Tekfuru'nın birleşik yerel kuvvetleri arasında Ekizce mevkiinde "Domaniç Muharebesi" yapılmıştır. Osman Bey bu muharebeyi de kazanmıştır ama kardeşi Saruhan (bazı kaynaklara göre Gündüz Alp) bu muharebede şehit olmuştur. Bu galibiyet sonunda Karacahisar Osman Bey eline geçmiştir. Bundan sonra Osman Gazi, müteffikleri ile birlikte akınlar yapma stratejisini uygulamaya başlamıştır
Diriliş Film Müziği Piyano Kanun Ertuğrul Gazi Dizi Filmi Jenerik Fon Müzikleri Televizyon Osmanlı D 05:17
Diriliş Film Müziği Piyano Kanun Ertuğrul Gazi Dizi Filmi Jenerik Fon Müzikleri Televizyon Osmanlı D 12.634 izlenme - 2 yıl önce Film Dizi Müziklerini Piyano Tuşlarının Sesleri ile Dinlediniz mi?. Genç Piyanist Güneş Yakartepe, " Diriliş Ertuğrul Gazi Dizi " Televizyon Dizisi müziğini Kuyruklu Piyano ile çaldı Kanun Mızrapı İle Ona Eşlik Etti. Türk Sinema Film Müziği Piyano Serisi: 8 Çok sevilen Şarkılarımızı Piyano ile Dinleyince Umarım Güzel Bulursunuz, Umarım Hoşunuza Gider. Yorumlarınızı ve Eleştirilerinizi bekliyorum. Sevgi ve Saygılar Diriliş Ertuğrul gazi Televizyon Dizisi Konusu Yapımcılığını Tekden Film'in üstlendiği Senaryosunu Mehmet Bozdağ'ın yazdığı başrollerinde Engin Altan Düzyatan, Kaan Taşaner, Didem Balçın, Osman Soykut, Serdar Gökhan, Hülya Darcan, Hakan Vanlı ve Mehmet Çevik'in paylaştıkları televizyon dizisidir. İlk bölümü 10 Aralık 2014 tarihinde yayınlandı. İlk bölümün yayınlanmasının ardından yayınlandığı günün AB grubu reyting sıralaması 1. sırada yer aldı. Dizinin hikayesi 13. yüzyılda Ertuğrul Bey ve Alp’lerinin Tapınak Şövalyeleri ve Moğollar’a karşı olan mücadelelerini ve Osmanlı Beyliği’nin kurulma sürecini konu almaktadır. Dizinin 2015 yılında Cannes Film Festivali’ne “onur konuğu” olarak katılacağı söyleniyor. Dizi için 6 ay kadar hazırlık yapıldı. Oyuncuların tamamına at binicilik dersleri verilirken, erkek oyunculara bıçak ve kılıç kullanma dersleri verildi. Diriliş Ertuğrul Gazi Dizi Jenerik Seçim Müziği Trt 1 Dombıra Besteci Kazak Dombra Sanatçı Osmanlı Devleti Kuruluş AK Parti Dizisi Piyano Müzikleri Yükle İndir Dinle Dirilis Şarkısı İndir Müzik Mp3 Dinle Yükle Yorumİzle Dizi HD Müziği Son Bölüm izle Tv Site Nota Sitesi Türkü Türküsü Yeni Grand Kuyruklu Dijital Piyano Konser Sinema Film Konusu Tv DizisiniDiriliş Ertuğrul Gazi Dizi Jenerik Seçim Müziği Trt 1 Dombıra Besteci Kazak Dombra Sanatçı Osmanlıca dersi Aydınlık GazeteAydınlık Gazetesi Birgün Gazetesi Bir gün GazeteiBugün Gazete Bugün Gazeteleri Cumhuriyet Cumhur Gazetesi Dünya Dünya Evrensel Evrensel Fanatik Fanatik Fotomaç Foto maç Günes Güneş HaberTurk HaberTurk Hürriyet Hürriyet Milat Milat Milliler Milli Milliyet Milliyet Orta doğu Ortadoğu Özgür Gün dem ÖzgürGündem Posta Post Radikal Sabah Solcu Sol Söz Sözcü Startv Star Takvimler Takvim Taraf Taraf Türkiye Türkiye Vatan Vatan Yeni Akit Yeni Akit Yeni Asya Yeni Asya Yeni Çağ Yeni Çağ Yeni Mesaj Yeni Mesaj Yeni Şafak Ardından Besteci Kazak Dombra Sanatçı Arslanbek Sultanbekov Mitingi Tartışma Kadim Çalgı Yapılan Müziği Diriliş Kuruluş Selçuklu Devleti Beylik Toy Çadır Savaş Savaşçı Dizisi Nasıl Bu Sayfayı 2015 Tarihi Ziyaret Diriliş Ertuğrul Gazi Dizi Jenerik Müziği Uzun Kısa Versiyon DİRİLİŞ ERTUĞRUL Parti Taraf Yükle Diriliş Ertuğrul Dizi Diriliş Ertuğrul Dizi Diriliş Ertuğrul Dizi İndir Fragman Dinle Dirilis Diriliş Ertuğrul AK Jenerik Müziği Şarkısını İndir Jenerik Müziği Mp3 Dinle Yükle YORUMLAR Jenerik Müziği Dizinin Son Eklenen Mp3 1 Neşeli Fon Parti 2014 Seçim Müziği Dombıra Uğur Işılak Orjinal Mp3 Popüler Türk Müziği Kronolojisi Vikipedi Tr Orta Asya Anadolu Bursa İlk Padişah Osmanlıca Osmanlı Partisi Kavim Göçebe Türkmen Ak Kavim Halep Müthiş Kılınç Mızrak Ok Yay Savaş Aleti tüm bilgiler fragmanlar haberler foto galeri Diriliş : Ertuğrul Yakında TRT 1'de... Yapımını Tekden Film'in, yapımcılığını ve senaristliğini Mehmet Bozdağ'ın üstlendiği Diriliş: Ertuğrul dizisi yakında Dirilis dizisi, 13. yüzyılda Ertuğrul Bey ve Alp'lerinin Tapınak Şövalyeleri, vahşi Moğollar ve acımasız Türkmen beylerine karşı olan mücadelelerin Diriliş: Ertuğrul 4. Bölüm 2. Fragmanı Diriliş: Ertuğrul özetsiz yeni bölümüyle 07 Ocak Çarşamba akşamı saat T Diriliş: Ertuğrul 4. Bölüm Fragmanı Diriliş: Ertuğrul yeni bölümüyle a akşamı saat TRTmüzik Dirilişi Ertuğrul Özel Bölüm Fragmanı Diriliş: Ertuğrul özel bölümüyle 31 Aralık Çarşamba akşamı saat TRT1 Diriliş Film Müziği Piyano Kanun Ertuğrul Gazi Dizi Filmi Jenerik Fon Müzikleri Televizyon Osmanlı Devleti Kuruluş Beylik Fragmanı Seçim Müziği Trt1 Trt 1 Dombıra AK Besteci Kazak Dombra Sanatçı Parti Dizisi Piyanist Yerli Türk Müzik Yükle İndir Dinle Dirilis Şarkısı İndir Müzik Mp3 Dinle Yorum Enstrumantal beyliği toy pusat Diriliş, Film Müziği, Fon Müzikleri, Jenerik müzik, Piyano Piano Music Ertuğrul Gazi Dizi Filmi Televizyon Osmanlı Devleti Kuruluş Beylik Fragmanı Seçim Dizisi Müziği Trt1 Trt 1 Dombıra Besteci AK Kazak Dombra Sanatçı Parti Kanun Piyanist Yerli Türk Müzik Yükle İndir Dinle Dirilis Şarkısı İndir Müzik Mp3 Dinle Yorum Enstrumantal Tv kanal
Ders: 1299 Osmanlı'da Toplum Yapısı 09:53
Ders: 1299 Osmanlı'da Toplum Yapısı 8.896 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen OSMANLI KÜLTÜR - MEDENİYETİ A. OSMANLILARDA DEVLET ANLAYIŞI Osmanlı devlet yönetiminde, Orta Asya Türk geleneğinin ve sonraki Türk - islâm devletlerinin etkileri olmuştur. Osmanlı Dev­leti, Türk gelenekleri ve islâm dininin kurallarına göre yönetilmiş­tir. Padişahlık Kurumu Osmanlı Devleti'nin başında "padişah" bulunuyordu. Padişah­lar yönetim, ordu, maliye ve hukuk konularında geniş yetkilere sahiplerdi. Devletin mutlak hakimi durumundaydılar. Padişah Osmanlı hanedanına mensuptu. Osman Gazi'nin soyundan ge­len ailenin erkek bireyleri, saltanat makamına geçiyorlardı. Sal­tanatın Osmanlı ailesine ait olduğu anlayışı, devletin yıkılışına kadar devam etmiştir. XVII. yüzyıla kadar, devletin başına kimin geçeceği konusunda bir düzenleme yoktu. Eski Türk geleneklerinden kaynaklanan "Ailenin bütün erkek bireyleri, taht üzerinde hak sahibidir." anlayışı geçerliydi.___ ____ ___ Osmanlı egemenlik anlayışında başlangıçta "Ülke, hanedan üyelerinin ortak malıdır." anlayışı geçerliydi, l. Murattan iti­baren "Ülke, hükümdar ve oğullarının malıdır." anlayışı ge­çerlilik kazandı. Osmanlılar birçok Türk devletinden ayrı ola-j rak "ülkenin ve hakimiyetin bölünmezliği ilkesi"ni bastan itibaren benimsediler. XVII. yüzyıl başlarında I. Ahmet yaptığı düzenlemeyle, tahta Osmanlı ailesinin en yaşlı ve olgun olanının geçmesi yöntemi­ni getirdi (Ekber ve Erşed sistemi). Osmanlı Devleti kurulduğunda küçük bir beylik olduğundan dev­letin başında "bey" ya da "gazi" denilen bir hükümdar vardı. "Sultan" unvanı ilk defa l. Murat tarafından kullanıldı. Bundan başka "han", "hakan", "hünkâr" gibi unvanlar da kullanılıyor­du. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'nda da ilk defa "halife" unvanı kullanıldı. II. Murat'tan itibaren hükümdarlara "padişah" denildi. Devlet yönetiminde padişahların çok geniş yetkileri vardı. Dev­let adamlarının görüşlerine başvurulsa bile, son karar padişaha aitti. Padişahın emirleri kanun sayılırdı. Ordulara komuta etmek, büyük devlet adamlarını tayin etmek ve gerekli durumlarda diva­na başkanlık yapmak padişahın görevleri arasında yer alıyordu. Padişah islâm dininin koyduğu hukuk kurallarıyla çelişmeyecek şekilde, kural koyma yetkisine sahipti. Padişahın bu yetkisi ve koyduğu kurallar örfe dayanmaktaydı. Padişahın koyduğu kural­lar, "ferman" denilen belgelerle ilgililere gönderilirdi. Örf kavra-mı, yasama ve yürütmeyi içine alıyordu.__________ XIX. yüzyılda Tanzimat Fermanı ve Meşrutiyetle padişahların yetkileri yeniden düzenlendi. Fakat padişahlar, mutlak ege­menlik hakkını kullanmayı sürdürdüler Şehzadeler Padişahların erkek çocuklarına "şehzade" deniliyordu. Şehza­deler küçük yaşlarda sancaklara gönderilir, askerlik ve yönetim alanlarında yetiştirilirlerdi. Şehzadelerin yanında "Lala" adı ve­rilen tecrübeli bir devlet adamı görev yapardı. XVI. yüzyılın son­larında şehzadelerin sancaklara gönderilmesi uygulamasına son verildi. Şehzadeler sarayda yetiştirilmeye çalışıldı. Bu yeni uygulama, şehzadelerin devlet yönetimiyle bağlantılarının kesil­mesine ve tecrübesiz bir şekilde tahta çıkmalarına yol açtı. B. MERKEZ TEŞKiLATI Osmanlı merkez teşkilatı, padişahın mutlak egemenliğini ger­çekleştirmeye yönelik olarak kuruldu. Hükümet, eyaletlerin yö­netimi ve ordu doğrudan padişahın şahsına bağlı olarak teşkilat­landırılmıştı. Osmanlı yönetim teşkilatının merkezinde padişah ve saray teşkilatı vardı. 1. istanbul'un Yönetimi Başkent olmasından dolayı istanbul'un yönetimi ayrıca düzen­lenmişti. Şehrin genel düzen ve güvenliği doğrudan sadrazamın sorumluluğundaydı. Sadrazam, sefere çıktığında istanbul'la ilgi­lenmek üzere bir Sadaret Kaymakamı bırakırdı. Şehrin güven­liği, yeniçeri ağası, subaşı ve asesbaşı tarafından sağlanırdı. Belediye hizmetlerinden şehremini, adalet işlerinden taht kadı­sı sorumluydu. Sivil kuralları çiğneyen yeniçeriler ve diğer as­kerler arasında düzeni Muhzır Ağa sağlardı, istanbul'daki her türlü ticaret faaliyetlerinin denetlenmesi "muhtesib" in göreviy­di. 2. Divan-ı Hümayun Merkez teşkilatının temeli Divan-ı Hümayun'du. Osmanlılarda ilk Divan, Türkiye Selçukluları örnek alınarak Orhan Bey zamanın­da oluşturuldu. O dönemde hükümdar, vezir ve Bursa kadısı Di­van toplantılarına katılıyordu. Fatih'e kadar, Divan toplantılarına padişah başkanlık etti. Fatih'ten itibaren Vezir-/ azamlar bu gö­revi üstlendiler. Padişahlar, Divan toplantılarını "kasr-ı adi" de­nilen pencereden izlediler. Divan'da siyasi, idari, askeri, örfi, şer'i, adli ve mali konular ile şikayet ve davalar görüşülerek karara varılırdı. Alınan kararlar sadrazam tarafından padişahın onayına sunulurdu. Divan'da, padişahın yetkilerini kullanmak üzere görevlendirilmiş olan üç kolun temsilcileri yer alıyordu. Bunlar; seytiye, ilmiye ve ka-lemiyedir. Divan Üyeleri ve Görevleri Vezir-i Azam (Sadrazam): Padişahtan sonra en yetkili kişidir. Padişahın mutlak vekili sayı­lır ve padişahın mührünü taşırdı. Orhan Bey zamanında ilk defa vezir tayin edildi. Zamanla sayıları artınca, birinci vezire "Vezir-i azam" adı verildi. Vezir-i azam, büyük devlet memurlarının tayi­ni ve görevden azlinden sorumluydu. Padişah sefere çıkmazsa "Serdar-ı ekrem" unvanıyla ordunun başında bulunurdu. Vezir-i azamlar önce Paşakapısı, daha sonra Babıali'de oturdular. Vezirler: Çeşitli devlet işlerinde yetişmiş kişilerdi. Devlet işlerinde görüş­lerine başvurulur ve vezir-i azamın verdiği işleri yaparlardı. XVI. yüzyıl sonlarında sayıları yediye çıkmıştı. Kazaskerler: 1362'de /. Murat, ilk defa kazasker tayin etti. Sayıları Fatih za­manında ikiye çıktı. Divan'da büyük davalara bakmak, kadı ve müderrislerin tayinlerini yapmak ve görevden almak kazaskerle­rin göreviydi. Defterdarlar: Osmanlı Devleti'nde maliyenin başında bulunan, gider ve gelir­lere bakan görevlidir. Başlangıçta bir tane iken, sınırların geniş­lemesiyle sayıları üçe çıktı. Bunlar başdefterdar, Anadolu def­terdarı ve şıkk-ı sanidir. Nişancı: Padişah fermanlarına tuğra çekmekle ve devletin arazi kayıtları­nı tutmakla görevliydi. Reisülküttap: Nişancıya bağlı olarak bürokrasiyi düzenlerdi. Divan üyesi olma- masına rağmen, tecrübesinden dolayı önemi büyüktü. Divanda verilen kararları tamamlamak, fermana uygun emirleri yazmak, padişah ve vezir-i azama gelen mektupları tercüme ettirerek ce­vaplar hazırlamak görevleri arasındaydı. Bütün bu işleri, kendi­sine bağlı kalemlerle yapardı. Bu kalemler beylikçi kalemi, tahvil kalemi, ruus kalemi ve amedi kalemiydi. XVIII. Reisülküttap yüz­yıldan itibaren dışişlerinin sorumlusuydu. Yeniçeri Ağası: Yeniçeri Ocağı'nın en büyük komutanıydı. Vezir rütbesinde ise Divan'daki görüşmelere katılırdı. Kaptan-ı Derya: Donanma ve denizcilikten sorumluydu. XVI. yüzyılda divan üye­si durumuna gelmiştir. Müftü (Şeyhülislam): Divan'da alınan kararların islâmiyet'e uygunluğuyla ilgili "fetva" verirdi. Müftü, XVIII. yüzyıldan itibaren Şeyhülislam adını almış­tır. Divan-* Hümayun'da alınan kararların yürürlüğe girmesi, padişahın onayına bağlıydı. Merkez Teşkilatında Değişiklikler XVI. yüzyılın sonlarına doğru Divan-ı Hümayun'un önemi azal­maya başladı. XVIII. yüzyılda devlet işleri tamamen sadrazama bırakıldı. Sadrazamların güçlenmesiyle Divan-ı Hümayun, Babı­ali'de toplanmaya başladı. Babıali artık Osmanlı Hükümeti anla­mına kullanılmaya başladı. Devletlerarası ilişkilerin artmasıyla reisülküttablık, dış ilişkileri yürüten bir makam durumuna geldi. XIX. yüzyılda merkez teşkilatında önemli gelişmeler oldu. II. Mahmut, Divan-ı Hümayun'u kaldırarak yerine Heyet-i Vüke-lâ'yı oluşturdu. Bugünkü anlamda bakanlıklar oluşturuldu. Yeni meclisler ve komisyonlar kuruldu. Tanzimat Dönemi'nde düzenlemeler devam etti. Meclis-i Vâlâ-i Ahkâm-ı Adliye yeniden düzenlendi. Yenilikler bu mecliste planlandı. 1854'te Meclis-i Âli-i Tanzimat, 1868'de Şura-i Devlet (Danıştay) kuruldu. Tanzimat döneminde kara kuvvet­leri komutanlığı durumunda olan "Seraskerlik" oluşturuldu. l. Meşrutiyetle birlikte Meclis-i Ayan ve Meclis-i Mebusan oluş­turuldu. Yürütme gücüne sahip olan padişah, sadrazam ve ba­kanları seçerdi. Hükümet de padişaha karşı sorumluydu. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla, yeniden Meclis açıldı. Kanun-u Esasi'nin meclis - hükümet ilişkilerine yeni düzenlemeler getirildi. 1912'den sonra siyasi partiler faaliyete geçti ve parti hükümetleri kuruldu. C. TAŞRA TEŞKiLAT! 1. Osmanlı Kuruluş Devri'nde Taşra Teşkilatı Osmanlı Devleti kuruluşunun ilk dönemlerinde tek merkezden yönetiliyordu. Temel idare birimi de "Sancak"tı. Sancakların başında sancakbeyi bulunuyordu. Sivil yönetici olarak kadılar görev yapıyordu. Sınırların genişlemesi sonucunda yönetim yö­nünden eyaletler oluşturuldu, l. Murat döneminde (1362 -1389) Rumeli Beylerbeyliği, Yıldırım Bayezid döneminde (1389 -1402) Anadolu Beylerbeyliği oluşturuldu. Eyaletlerin başında "beylerbeyi" denilen yöneticiler vardı. 2. XVI. Yüzyıldan itibaren Taşra Teşkilatı a. Askeri ve idari Teşkilat: XVI. yüzyılda Osmanlı Devletinin sınırları çok genişledi. Yeni eyaletlerin de oluşturulmasıyla eyaletler, yönetim bakımından üçe ayrıldı. I. Merkeze Bağlı Eyaletler: "imar sisteminin uygulandığı eyaletlerdi. Bu eyaletlere salyane->iz (yıllıksız) eyaletler deniyordu. Bu eyaletlerin gelirleri dirlikle-e ayrılarak görevlilere verilirdi. II. Özel Yönetimi Olan Eyaletler: 3unlar. tımar sisteminin uygulanmadığı, vergilerin iltizam yönte- -niyle yıllık olarak toplandığı eyaletlerdi. Bu yıllık olarak alınan sergiye, "saliyane" denirdi. III. imtiyazlı Eyaletler: iç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı Devleti'ne bağlı olan hükümetlerdi. Bunlar: Kırım Hanlığı, Eflâk Beyliği, Boğdan Bey­liği. Erdel Beyliği, Hicaz Emirliği, Raguza ve Sakız Cumhuriyet­leriydi. Bunların yöneticileri kendi soyluları arasından padişah tarafından tayin edilirdi. Bu hükümetler savaş zamanlarında kuvvetleriyle Osmanlı ordusuna katılır ve her yıl düzenli bir şe­kilde vergi öderlerdi (Hicaz ve Kırım hariç). b. Kazai - idari Teşkilat: Sancaklar "kaza" denilen idari birimlere ayrılmıştı. Kazaların başında yönetici olarak kadı bulunurdu. Kadı her türlü idari işle­mi yargı denetiminde tutuyordu, kadılar: ->V Merkezden gönderilen emirlerin halka ulaşmasını sağlarlardı. -Y Mahkemeye intikal eden davaları sonuçlandırırlar, nikah, şir­ket kurulması gibi işlemleri onaylarlardı ,Y Reayanın istek ve şikayetlerini Divana ulaştırırlardı, -Y Her türlü belgeyi onaylarlardı (noterlik). -Y Vergilerin adaletli bir şekilde toplanmasını, toplanan vergile­rin merkeze gönderilmesini sağlarlardı. c. Diğer Görevliler: Taşra teşkilatında beylerbeyi, sancakbeyi ve kadılar dışında, bunlara bağlı olarak görev yapan Muhtesip. Kapan Emini. Beytülmal Emini, Gümrük ve Bac Emini gibi gö­revliler vardı. Bu görevliler, hazineden ücret almazlardı. Reaya­ya gördükleri hizmetler karşılığında, kanunlarda belirtilen vergi, resim ve harçları alıyorlardı. d. Mahalli Teşkilat Mahalle Teşkilatı: Şehirleri meydana getiren mahalleler, genellikle dini kurumların veya pazarların etrafında oluşmuştu. Mahallede mahalle imamı, hükümetin temsilcisi olarak görev yapar, padişah emirlerini hal­ka duyururdu. Köy Teşkilatı: Osmanlı Devleti nde en küçük yerleşim ve yönetim birimi köydü. Köy, köy ihtiyar heyeti ve bu heyetin başında bulunan köy ket­hüdası tarafından yönetilirdi Köylerde bazen kadının temsilcisi, naip bulunurdu. Esnaf Teşkilatı: Osmanlı toplumunda esnaf, lonca denilen bir teşkilata üyeydiler Her esnaf kendi mesleğiyle ilgili bir loncaya üye olur, loncanın denetimine girer, imkânlarından yararlanırdı. XIII. ve XIV. yüzyıl-lardakı Ahi hareketlerinin devamı olan loncalar yönetim örgütü içinde önemli bir birim olarak yer aldı. Başlangıçta bütün din mensupları aynı loncada yer alırken, daha sonra XVI. yüzyılda loncalar ayrıldı. Loncaların Görevleri: •Ct Üye sayısını, malların kalitesini ve fiyatını belirlemek •& Esnaf ile hükümetin ilişkilerini düzenlemek "fi Üyelerinin zararlarını karşılamak ve kredi vermek •& Çalışamayacak durumdaki üyelerini korumak •& Esnaflar arasındaki haksız rekabeti önlemek Cemaat idareleri: Osmanlı Devleti'nde "cemaat" kavramı, Türk ve Müslümanlar dı­şında kalan Hristiyan ve Museviler için kullanılmış Ermeni, Rum ve Yahudi cemaati şeklinde isimler verilmiştir. Devlet bunları zımmi olarak değerlendirmiş ve can. mal güvenliklerini garanti altına almıştır. Zımmilerin kendi iç düzenleri ve geleneklerini de­vam ettirmelerine imkân sağlanmıştır. Cemaatlerin başkanı kendi din adamlarıydı. Rum Patriği, Erme­ni Patriği ve Yahudi Hahambaşısı gibi din adamları, kendi cema­atlerinin devlete karşı temsilcisi durumundaydılar. 3. Taşra Teşkilatındaki Değişmeler XVIII, yüzyıldan itibaren taşra teşkilatı bozulmaya başladı. Eya­let ve sancaklar arpalık olarak yüksek görevlilere verilmeye başladı. Bu yolla göreve gelen beylerbeyi ve sancakbeyleri gö­rev yerlerine gitmeyip vekil gönderdiler. Önceleri "müsellim" sonradan "mütesellim" denilen bu vekiller, başlangıçta beyler­beyi ve sancakbeylerinin maiyetindeki kişilerdi. Daha sonradan "ayan" ve "eşraf" tan kişiler bu görevlere getirildi. Ayanlar gi­derek güçlendiler ve yönetimle çatışmaya başladılar. Tımar sisteminin bozulmasıyla, vergiler yetersiz kaldı. Bu durum yeni vergilerin konulmasında ve eski vergilerin artırılmasında et­kili oldu. Tanzimat döneminde (1839 - 1876) 1842'de idare teşkilatı de­ğiştirildi, iltizam kaldırıldı. Kaza birimleri oluşturularak başına kaza müdürlerinin atanması kabul edildi. Kaza müdürlerinin atanmasında, halkın isteğinin de dikkate alınması kararlaştırıldı. Eyaletlerde eyalet yöneticilerinin katılımıyla "Büyük Meclis" denilen meclis kuruldu. Sonradan bu meclise "Eyalet Meclisi" denildi. Sancakların yönetimi kaymakamlara verildi. Güvenlik için zaptiye teşkilatları kuruldu. 1864 yılında Vilayet Nizamnamesi ile taşra yönetim birimleri vi­layet, liva (sancak), kaza, köy şeklinde birimlere ayrıldı. 1871'de köy ile kaza arasında nahiyeler oluşturuldu. Sancaklarda mutasarrıflar, kazalarda kaymakamlar yönetici oldular. Nahiyelerin başına seçimle belirlenen nahiye müdürle­ri getirilmesi kararlaştırıldı. OSMANLI DEVLETİ'NDE HUKUK Osmanlı Devleti'nde hukuk; Şer'i ve Örfi hukuk olmak üzere iki temele dayanıyordu. Şer'i hukukun kaynağını: Kuran, hadisler, sünnet, icma ve kıyas oluşturuyordu. Örfi hukukun kaynağını ise. anlaşmazlıklara karşı çıkarılan padişah fermanları oluşturu­yordu. Örfi hukukun Şer'i hukuk kurallarına ters düşmemesine özen gösterilmiştir. OSMANLI ASKERi TEŞKiLAT! 1. Kuruluş Devri'nde Osmanlı Asker; Teşkilatı Osmanlı askeri teşkilatında Türkiye Selçukluları, ilhanlılar ve Memlüklerin etkisi görülmektedir. Osmanlı Devleti nin ilk zaman­larında fetihler, aşiret kuvvetleri, gönüllüler, Alperenler ve akın­cılar tarafından yapılıyordu. Fakat bu kuvvetler kale kuşatmala­rında yetersiz kalıyor ve kuşatmalar çok uzuyordu. Özellikle Bursa kuşatmasının çok uzun sürmesi üzerine, düzenli orduya geçilmesi ihtiyacı doğdu. Orhan Bey zamanında ilk düzenli birlikler olarak "yaya" ve "müsellem" orduları kuruldu. Yayalar piyade, müsellemler de atlı birliklerdi Osmanlıların Rumeli'ye geçişiyle birlikte bu kuvvetler de yeterli olmadı. Bunun üzerine I. Murat döneminde "Yeniçeri Ocağı" kuruldu. 2. Yükselme Devri'nde Osmanlı Askeri Teşkilatı Osmanlı askeri teşkilatı, kara ve deniz kuvvetleri olarak iki bö­lümden oluşuyordu. Kara Ordusu Osmanlı Devleti'nin kara ordusu üç bölümden meydana geliyordu. I. Kapıkulu Askerleri Osmanlı Devleti'nde Rumeli'deki fetihlerle birlikte daha çok as­kere ihtiyaç duyulunca savaş esirlerinin alınmasıyla Yeniçeri Ocağı oluşturuldu. Savaş esirleri daha sonraki dönemlerde ihti­yacı karşılamayınca II. Murat döneminde "devşirme" yöntemi uygulanmaya başladı. Kapıkulu Ocakları zamanla hem ordu­nun, hem de yönetimin önemli bir kolu oldu. Devşirilen Hristiyan çocuklar, önce Müslüman bir ailenin yanında eğitilir, daha son­ra Acemi Oğlanlar Ocağı nda yetiştirilirdi. Devşirmeler, hem sarayda, hem de askeri birliklerde görev yapıyorlardı. Kapıkulu askerleri, istanbul'da veya sınır boylarındaki kalelerde otururlar, görevleri karşılığı devletten üç ayda bir ulufe denilen maaş alır­lardı. Kapıkulu askerleri piyade ve süvari şeklinde iki bölümden oluşuyordu: a. Kapıkulu Piyadeleri Acemi Oğlanlar Ocağı: Kapıkulu Ocaklarına asker yetiştirmek amacıyla kurulmuştu. Devşirme yoluyla toplanan Hıristiyan ço­cuklar. Türk ailelerinin yanında yetiştikten sonra Acemi Oğlanlar Ocağı'na alınırlardı Yeniçeri Ocağı: Kapıkulu askerleri içinde en çok bilinen ve en itibarlı ocaktı. Yeniçeriler, savaş olmadığı zamanlarda Divan muhafızlığı yaparlar, istanbul'da güvenliği sağlarlar ve sınır boy­larındaki kalelerde üç yıl koruyucu olarak kalırlardı Padişah, ilk defa tahta çıktığında yeniçerilere "cülus bahşişi" dağıtırdı. Ye­niçeriler, emekli olmadan evlenmezler ve askerlikten başka bir işle uğraşmazlardı Cebeci Ocağı: Yeniçerilerin, silahlarının yapımı ve onarımıyla görevliydi. Topçu Ocağı: Top dökmek ve topçuluğa gerekli malzemeleri hazırlamak görevini yerine getiriyordu Top Arabacıları: Top arabalarını yapar ve topları taşırlardı Humbaracılar: Havan denilen topları ve humbara adı verilen e! bombalarını yapar ve kullanırlardı Lağımcılar: Kale kuşatmalarında fitil döşeyerek kaleyi yıkma işini yaparlardı. b. Kapıkulu Süvarileri Kapıkulu askerlerinin atlı sınıfını oluştururlardı Yeniçeriler ara­sından seçilirler ve ulufe alırlardı Fakat derece ve ulufe yönün­den yeniçerilerden üstün idiler. Altı bölükten meydana gelen sü­varilerden sipahi ve silahtarlar, savaşta padişahın çadırını, sağ ve sol ulufeciler saltanat sancaklarını, sağ ve sol garipler de or­dunun ağırlıklarıyla hazineyi korurlardı II. Eyalet Askerleri (Tımarlı Sipahiler) Eyalet askerleri, tımarlı sipahilerden oluşuyordu. Dirlik sistemine göre, sipahiler topladıkları vergilere karşılık devlete asker yetiş­tiriyorlardı. Tımarlı sipahiler, Osmanlı ordusunun en büyük, en güçlü ve hareketli birlikleriydi. Dirlik sahiplerinin yetiştirmek zo­runda olduğu, atı ve silahı olan. savaşa hazır durumda bulunan askerlere cebelü denirdi. Tımarlı sipahiler tamamen Türklerden meydana geliyordu. Diğer zamanlarda kendi işleriyle uğraşan tı­marlı sipahiler, sefer emri geldiğinde savaşa giderlerdi. Kanuni döneminde 12 bin yeniçeriye karşılık, 100-150 bin ka­dar tımarlı sipahi vardı. III. Bağlı Beylik Ve Ülkelerin Kuvvetleri Savaş zamanlarında Kırım. Eflak ve Boğdan askerleri de Os­manlı ordusunda görev yaparlardı. Bunlar içinde en önemlisi Kı­rım kuvvetleriydi. Zamanla akıncı birliklerin yerini de alan Kırım kuvvetleri, vurucu güç olarak görev yapıyorlardı, Osmanlı Donanması Orhan Bey devrinde Karamürsel'de tersane kuruldu (1327). Osmanlı Devleti. Karesioğullarmın topraklarını aldıktan sonra bir donanmaya sahip oldu. 1350'lerde de Edincik deniz üssü kurul­du, l, Bayezid döneminde de Gelibolu tersanesi yapıldı Os­manlı denizciliği Fatih'in 400 parçalık bir donanma oluşturma-sıyla daha da güçlendi. Kanuni devrinde Barbaros Hayrettin Paşa'nın Osmanlı hizmeti­ne girmesiyle Osmanlılar. Akdeniz'de en üstün güç oldular. Os­manlı gemileri istanbul. Süveyş, Gelibolu. Basra Rusçuk, Sinop ve izmit tersanelerinde yapılıyordu VAKIF SiSTEMi Osmanlı Devleti'nde. toplumun bazı ihtiyaçlarının karşılanması zenginlerin kurdukları vakıflara bırakılmıştır Kişilerin sahip ol­dukları mallarının tamamını veya bir kısmını halkın yararına sunmasına vakıf denir. Tarihin seyri içinde vakıflar, sosyal, ekonomik, eğitim, sağlık,\ sanat, mimari, ulaşım ve bayındırlık alanında önemli rol oy namışlardır. OSMANLI TOPLUMU Toplum Yapısı Osmanlı Devleti, çok uluslu ve çok dinli bir yapıya sahipti. Ancak Türkler, devletin kurucusu olarak esas unsuru meydana getiri­yordu. Fakat yine de bütün Müslümanlar hakim unsur durumun­daydılar. Osmanlı Devleti'nde toplum, yönetenler (asken) ve yönetilenler (reaya) olarak ikiye ayrılıyordu a. Askeriler (Yönetenler) Askeri sınıf yani yönetenler, padişahın kendilerine dini adli askeri ya da idari yetki tanıdığı devlet görevlilerinden oluşmak­taydı Bunlar, saray halkı, seyfiye. ilmiye ve kalemiye grupla­rından oluşuyordu. Askeri sınıfın en önemli özelliği vergi yükümlülüğü dışında bırakılmalarıdır. Saray halkı: Osmanlı Devleti nde hem padişahların oturaukla-rı yer, hem de en yüksek devlet görevlilerinden bazılarının çalış­tığı merkez saraydı Seyfiye: Osmanlı toplumunda, yönetim görevi de bulunan askeri grup 'seyfiye" olarak adlandırılmıştır.Seyfiye. ehl-ı örf veya ümera olarak da isimlendirilmiştir. Seyfıye kapıkulu ve tımar sistemleri içinde yetişen ve görev yapan kişilerden meydana geliyordu. Vezirler, beylerbeyi, sancakbeyleri. kapıkulu askerleri tımarlı si­pahiler seyfiye sınıfına dahildi. Seyfiye sınıfı yaptıkları görev karşılığında devletten ulufe veya dirlik alırlardı. Kapıkulları, en-derun görevlileri, kale muhafızları, subaşılar ve asesler maaşla­rını hazineden nakit olarak alırlardı. Tımarlı sipahiler, sancak beyleri, beylerbeyleri ve vezirler ise hizmet karşılığında dirlik (tı­mar) alırlardı. ilmiye: ilmiye, yargıçlık, noterlik ve mahalli yönetim işlerini yürüten ka­dılardan, tıp ve müneccimlik yani astroloji alanındaki uzmanlar ile her seviyedeki eğitim ve öğretim elemanlarından meydana geliyordu. Ayrıca imam, müezzin gibi din görevlileri, tarikat şeyhleri ve Hz. Peygamber'in soyundan gelen seyyid ve şerifler de ilmiyeye dahildi. ilmiye mensuplarının büyük çoğunluğu Türk asıllıdır. Eği­timle ilgili ilmiye mensupları ücretlerini, hazineden veya vakıftan nakit olarak alırlardı. Kadılar devletten maaş almazlar, gördükle­ri dava ve yaptıkları işlemlerden aldıkları harçlarla geçimlerini sağlarlardı. ilmiyenin bir diğer üyesi de kazaskerlerdi. Divan'da büyük davalara bakarlar, kadı ve müderrisleri tayin ederlerdi. ilmiye teşkilatının başı Şeyhülislâm'dır. Din işleri, vakıflar, eğtim ve kültür müesseseleri, mahkemeler Şeyhülislâm'ın kont­rol ve denetimindedir. Şeyhülislâm'ın en önemli görevi fetva ver­mekti. ilmiye sınıfının başlıca görevleri fetva (ifta), eğitim (tedrisat) ve adaletti (kaza). Kalemiye: Osmanlı idari ve mali bürokrasisinin mensuplarından oluşuyor­du. Divan'daki temsilcileri Nişancı ve Defterdarlardı. Nişancı, tı­mar sistemini uygulayan organizasyonun başında bulunuyordu. Ayrıca Divan yazışmaları başta olmak üzere devlet merkezinde­ki bütün resmi işlemleri emrindeki katiplerle yürütüyordu. Defter­darlar da maliye ile ilgili olarak aynı işleri yapıyorlardı. Küttab sı­nıfı bu fonksiyonlarıyla örf alanındaki kuralları uygulayan gruptu. Bunlar hem kural koyarlar, hem de uygularlardı. Bu açıdan dev­letin işleyişinde önemli bir rol üstlenmişlerdi. b. Reaya (Yönetilenler) Osmanlı Devleti'nde yönetilenlere "reaya" denirdi. XIX. yüzyıl­dan sonra reaya, daha çok Müslüman olmayanlar için kullanılır­dı. Reaya ile askeri sınıfın farkı, reayanın vergi ödemesi, asker­lerin ise vergi vermemesiydi. Yönetilenler dini yönden de üçe ayrılmıştı: Müslümanlar: Müslümanlar yönetici olurlar, askerlik yaparlar ve öşür verirlerdi. Müslümanlar genellikle, tarım ve sanatla uğraşırlardı. Hristiyanlar ve Museviler: Hristiyan ve Museviler askerlik yap­mazlar, buna karşılık "Cizye" denilen vergiyi verirlerdi. Cizye ye­tişkin ve sağlıklı erkeklerden alınırdı. Genellikle ticaret ve tarım­la uğraşıyorlardı. Islahat Fermanı ile devlet memuru olma hak­kını elde ettiler. OSMANLI TOPLUMUNDA SOSYAL HAREKETLİLİK 1. Yatay Hareketlilik Ülke sınırları içinde insanların bir bölgeden başka bir bölgeye, köyden şehre göç ederek yerleşmesi olayına yatay hareketlilik denir. Bu hareketlerden bir kısmı kendiliğinden gerçekleştiği gi­bi bir kısmı da devletin imar ve iskan politikasının uygulanması sonunda gerçekleşmiştir. 2. Dikey Hareketlilik Dikey hareketlilik, bir kişinin, yönetenlerden yönetilenlere ya da yönetilenlerden yönetenler sınıfına geçiş yapabilmesidir. Yöne­tilen statüsünden yöneten statüsüne geçmenin üç şartı vardı: Müslüman olmak, üzerine aldığı vazifeleri en iyi şekilde yerine getirmek ve padişaha tam bir sadakatla bağlı olmak. •& Yönetenler sınıfına geçebilmenin yollarından biri devşirme sistemiydi. Bu sistemle toplananlar •& Acemi Oğlanlar Ocağı'nda ve Enderun'da eğitim görerek as­keri sınıfa girebilirlerdi. •& Askeri sınıfa geçmenin diğer bir yolu da medrese eğitimi gör­mekti, iyi bir medrese eğitimi görmüş bir kişi adalet, eğitim, din teşkilatları ile sivil bürokraside en üst makamlara gelebilirdi. •& Seferlerde başarı göstererek tımar sahibi olmak ya da kale- miye sınıfına katip olarak girmekte yönetenler sınıfına geçmenin yolları arasındaydı. OSMANLI EKONOMiSi A Osmanlı iktisat Anlayışı Osmanlı ekonomisi, büyük ölçüde tarıma dayalıydı. Bu nedenle Osmanlı iktisat anlayışı da, toprağın iyi değerlendirilmesi, boş bırakılmaması, iyi bir vergilendirme sistemine dayanıyordu. Sı-~ nırların genişlemesi sonucu, ticaret faaliyetleri de Osmanlı ikti-u: sat anlayışına yeni bir değişiklik getirdi. Ticari faaliyetler Osman­lı fetihlerini de yönlendirdi. Amasra, Trabzon ve Kırım'ın fethiyle ipek Yolu, Mısır'ın fethiyle Baharat Yolu Osmanlı kontrolüne geçti. Coğrafi Keşifler sonunda ticaret yollarının değişmesi, kapitülasyonların etkisi ve dış ticaretin yabancıların eline geçmesi gide­rek Osmanlı ekonomisini olumsuz yönde etkiledi. Bu olumsuz gelişmeler karşısında devlet, bazı alanlarda himayeye ve müdahaleye gerek duydu. III. Selim'den itibaren yerli malı kullanılma­sı, paranın dışarıya çıkmaması, güçlü bir para oluşturulması. Türk tüccarların korunması, Osmanlı iktisat anlayışına hakim olmaya başladı B. Osmanlı Ekonomisinin Tabii Kaynakları a. insan : Osmanlı Devleti'nde, üretici kitlelere genel olarak re-© aya deniyordu. Bu nedenle Osmanlı ekonomisinin temel insan kaynağı reaya idi. ilk nüfus sayımı 1831 'de yapıldı. Ancak, daha m önceki dönemler için Osmanlı ülkesindeki nüfus durumunu be-o_ lirten önemli belgeler vardır. Bu belgeler tahrir defterleridir. Os­manlı Devleti, bir bölgeyi ilk fethettiğinde, ya da belirli zaman-w larda bir sayıma tabi tutardı. Tahrir defterleri vergi yükümlüsü er-K kek nüfusu ve ödenmesi gereken vergileri belirlemek amacıyla tutulurdu. -j b. Toprak : Osmanlı Devleti, toprağın büyük bir kısmını miri toprak olarak 2 kendi mülkiyetinde tutuyordu. Devlet toprakların işlenmesini re­ayaya bırakmış ve ekonomik hayatı düzenlerken, her köylü aile­sinin geçimini sağlayacak toprağa sahip olmasına dikkat etmiş­tir. Tımar sistemi içinde bu topraklar çift diye isimlendirilmiştir. Osmanlı Devleti'nde ülke toprakları mülkiyet hakkı bakımından Mülk, Miri ve Vakıf olmak üzere üçe ayrılmıştır. 1. Mülk Arazi: Halkın elinde bulunan, tamamıyla halka ait olan topraklardı. Bu tür topraklar kendi aralarında iki kısma ayrılıyordu: Öşriyye : Müslümanlara ait olan topraklar Haraciyye : Gayri müslimlerin sahip olduğu topraklar 2. Vakıf Arazi: Gelirleri cami. medrese, hastane gibi topluma hizmet veren ku­ruluşların masrafları için ayrılmış olan arazilerdir. Vakıf arazileri­nin alınıp satılması kesinlikle yasak olup devlet tarafından da vergiden muaf tutulmuştur. 3. Miri Arazi: Devlet mülkiyetine geçirilen topraklardır. Mülkiyeti devlete ait olan topraklar ekilip biçilmesi ve işlenmesi amacıyla çeşitli kişile­ re bırakılmıştı. Miri arazi çeşitli bölümlerden meydana gelmiştir. ŞEKİL GİRECEK Osmanlı Devleti dirlik sistemini uygulamakla birçok kazanç elde etmiştir. Dirlik arazisini ekip biçenler (reaya) devlete vermeleri gereken vergiyi devletin göstereceği askerlere, memurlara veya sosyal kurumlara ödemekteydi. Böylece devlet memurlaıı ve as­kerlerin maaşları halk tarafından ödenen vergilerle karşılanıyor­du. Çok düzenli olarak işleyen bu sistem, sürekli kontrol edil­mekteydi. Dirlikleri alıp satma imkanı yoktu. Dirlik sisteminin uygulanmasıyla; & Devlet, üretimi denetimi altına almış ve sürekliliğini sağla­mıştır. "A Eyalet askerleri bu sistem sayesinde yetiştirilmiş, devamlı savaşa hazır bir ordu bulundurulmuştur. •& Ülkenin bayındır hale gelmesi, araziden daha iyi faydalanıl­ması, askeri masrafların azaltılması, böylece gelirlerin artırılma­sı sağlanmıştır. "& Tımar sistemiyle devlet vergi toplama külfetinden kurtulmuş­tur. •& iç ve dış güvenlik sorunu çözülmüştür. Bu sistemle ülkenin her tarafına yayılan askerler sayesinde köylerde bile güvenlik sağlanmıştır. Has ve zeametler, ilgili kişilere görevde kaldığı süre içinde tah­sis edilir, görevlerinin bitiminde dirliği geri alınırdı. Tımarlar ise kanunlara aykırı bir hareketi olmadığı taktirde, sipahilere ömür boyu verilirdi. Sipahinin ölümü üzerine bazı şartlarla mirasçıları­na kalırdı. Topraklar devletin malıydı. Dirlik sahipleri ve sipahi­ler, bölgenin yönetiminden sorumluydu. Dirlik sahibi, dirliğin en önemli temsilcisidir ve kadı denetiminde burayı yönetir, çağrıldı­ğında savaşa giderdi. Dirlik sistemiyle, askerin ihtiyaçlarının bir kısmının karşılan­ması, tarımda yüksek verimlilik, toprağın vergilendirilmesi, toprağın boş bırakılmaması sağlanıyordu. XVI. yüzyılın son­larından itibaren tımar sistemi belirli kişilerin elinde toplanma­ya başladı. 1858 Arazi Kanunnamesi'yle, uzun süre toprağı elinde bulunduran ve işleyenler, onun sahibi oldular. iltizam sistemi: Osmanlı Devleti'nde tımar sistemi içine yerleştirilemeyen faali­yetlerin gerektirdiği parayı sağlayabilmek için tımar sistemi ya­nında birde iltizam usulü uygulanıyordu. XVI. yüzyılda bazı eya­letlerin vergilerinin açık artırma yoluyla belirli bir bedel karşılığı peşin olarak mültezim adı verilen kişilere bırakılmasına iltizam denirdi. Bu sistem ilk defa Kanuni zamanında, Sadrazam Rüstem Paşa tarafından uygulandı. Devlet, uzak bölgelerin vergi gelirlerini açık artırmayla nakit olarak satmış, eyaletlerdeki askerler ve yö­neticilerin maaşlarını ödemiştir. C. Üretim a. Tarım Osmanlı ekonomisinin en önemli kolu tarımdır. Osmanlı toplu­mu genelde bir köylü toplumuydu. Tarım politikasını belirleyen en önemli uygulama, tımar sistemiydi. Bu sistemde toprağın mülkiyeti devlete, işleme hakkı köylüye, vergisi sipahiye aitti. Köylü, toprağı sürekli işleme, miras bırakma hakkını devam etti rebilmek için bazı yükümlülükleri yerine getirmek zorundaydı: 1. Sebepsiz olarak toprağını terk edemezdi. 2. Toprağını sebepsiz olarak üç yıl üst üste boş bırakamazdı. Eğer bırakırsa, toprak kendisinden alınırdı. 3. Öşür ve diğer vergileri sipahiye ödemek zorundaydı. Bu yükümlülüklere karşı devlet de halkın güvenliğini korumak ve düzeni sağlamakla görevliydi. Vergiyi toplamakla görevli olan sipahinin de reayaya karşı yükümlülükleri vardı: 1. Köylünün güvenliğini sağlamak, 2. Üretim araçlarını temin etmek, 3. Tohum ve gübre ihtiyaçlarının karşılanmasında köylüye yar­dımcı olmak, 4. Köylünün vergisini en kolay şekilde ödemesini sağlamaktı. b. Hayvancılık Hayvancılık tarım ekonomisinin ve genel ekonominin önemli unsurlarından biridir. Osmanlı döneminin teknolojik seviyesi içinde hayvan, ulaşım ve üretimin en önemli güç kaynağıdır. Hayvancılık, daha çok Doğu, Orta ve Batı Anadolu'daki göçebe­ler tarafından yapılmaktaydı. Adet-i Ağnam adıyla önemli bir miktar teşkil eden hayvanlar için vergi alınıyordu. c. Sanayi 1. Esnaf Teşkilâtı: Esnaf ve zanaatkarların, çalışma ve pazar sorunlarını çözmek, mesleğe yeni eleman yetiştirmek amacıyla Lonca Teşkilâtı ku­rulmuştur. Loncaların dışında, esnaflık ve zanaatkârlık yapmak mümkün değildi. Loncalar, devletçe belirlenen kurallara uymak zorundaydı. 2. Üretim Dalları: En gelişmiş sanayi dalı dokumacılık ve deri işlemeciliğiydi. Bu­na paralel olarak sanayide boyacılık gelişmişti. Avrupa sarayla­rından bile kumaşlarını boyatmak için Osmanlı ülkesine gönde­renler oluyordu. D. Ticaret a. Osmanlılarda Ticaret ve Tüccar ipek ve Baharat yollarıyla gelen mallar, Türk tüccarları tarafın­dan Avrupa'ya nakledilirdi. Karadan yapılan ticaret, kervanlarla gerçekleştiriliyordu. Ticaret, devlet tarafından teşvik edilir ve ti­caret eşyasından alınan vergiler son derece düşük tutulurdu. b. Ticaret Yolları Osmanlı toprakları, ipek ve Baharat yolları üzerinde bulunuyor­du, istanbul - Halep, istanbul - Diyarbakır ve istanbul - Erzin­can - Erzurum - Kars arasındaki yollar en önemli ticaret yollarıy­dı. Bu yollar üzerinde, kervansaraylar ve hanlar bulunuyor, bu­ralarda güvenlik derbentçiler tarafından sağlanıyordu. Ticaret merkezleri arasındaki posta ve haberleşme, menzil teşkilâtı ta­rafından yapılıyordu. Ticaret yolları üzerindeki köy ve kasabalar­da, haberleşmede hız sağlamak için dinlenmiş binek hayvanla­rı bulunuyordu. Bu görevlerine karşılık, o köy ve kasabalar bazı vergilerden muaf tutuluyordu. Ticaret yollarının geçtiği yerlerde, taşımacılığı meslek edinmiş mekkari taifesi bulunuyordu. Bun­lar üzerine aldıkları görevi yerine getiremediğinde cezalandırılı­yordu. Ticari hayatın canlı olduğu yerlerde kapan hanları bulu­nuyordu. Buralarda temel ihtiyaç maddeleri toptan satılırdı. Ka­panda satılan mal sadece un ise, ''un kapanı" adını alırdı. c. Ticari Emtia Üretim yapılıp pazarda belli bir değer karşılığı satılan eşyaya mal veya çoğulu olan emtia denir. Osmanlı Devleti. XVI. yüzyı­lın sonlarına kadar ekonomik yönden kendine yeterliydi. Bu ne­denle dışarıya mal satma veya dışarıdan mal alma ihtiyacı duy­mamıştı. Bazı yıllarda fiyatların yükselmesini engellemek için dı­şarıya mal satmak yasaklanıyordu, ihraç edilen başlıca mallar: Buğday, pamuk, yün, deri, balmumu, tuz, çeşitli madenler, ke­reste, ipekli ve pamuklu kumaşlardı. E. Kamu Ekonomisi (Osmanlılarda Bütçe) Osmanlı Devleti'nde ilk mali teşkilât, I. Murat zamanında kurul­muştu. Bu durum, Osmanlıların ilk yıllarından itibaren bütçe dü­zenlemesine önem verdiklerini gösterir. a. Şer'i vergiler: Dini kaynaklı vergilerdir. 1. Öşür: Müslüman üreticilerden. 1/10 oranında alınan arazi ve ürün vergisidir. 2. Haraç: Gayr-i müslimlerden alınan arazi ve ürün vergisidir. 3. Cizye: Baş vergisi de denilen bu vergi sadece askerlik yapa­cak durumda olan Gayr-i müslim erkeklerden alınan sosyal gü­venlik ve himaye vergisidir. Kadın, çocuk, ihtiyar ve düşkünler­den alınmazdı. b. Örfi vergiler: Padişahın iradesiyle toplanan vergilerdir. Ra-iyyet Rüsumu da denilen bu vergiler üreticinin konumuna göre toplanırdı. 1. Resm-i Çift: Çiftçinin elinde bulunan toprakların karşılığında alınan bir vergidir. Vergi miktarı arazinin büyüklüğü ve çiftçinin evli - bekâr oluşuna göre belirlenirdi. 2. Çift Bozan: Toprağını mazeretsiz olarak terkeden ya da üç yıl üst üste boş bırakan köylüden alınan vergidir. 3. Adet-i Ağnam: Hayvan vergisidir. Sipahiler tarafından topla­nan bu verginin miktarı, hayvan sayısı ile orantılı olarak belirle­nirdi. 4. Bâc-i Bâzari: Pazar yerlerinden alınan bir vergidir. 5. Resm-i Mücerret: Bekârlardan alınan vergidir. 6. Resm-i Bennak: Evlilerden alınan bir vergidir. 7. Resm-i Ispençe: Gayr-ı müslim halkın erişkin erkeklerinden alınan bir vergidir. Müslümanlardan alınan Resm-i çift karşılığı­dır. 8. Resm-i Arus: Sipahiler tarafından, tımar arazilerinde yaşa­yan kadınların evlenmeleri esnasında kocalarından alınan ver­gilerdir. 9. Niyabet Rüsumu: Yöneticilerin halktan aldığı bir vergi çeşi­didir. Suçlulardan alınan Cerimeler de bu vergiye dahil edilen vergidir. Bu vergilere Bâd-ı Hava vergileri de denilmiştir. Bu ve benzeri vergilerin dışında bir de olağanüstü durumlarda toplanan Avarız vergisi vardır. Fiyat artışlarının nedenleri : 1. Savaşların uzun sürmesi, 2. Köylülerin topraklarını terketmesi, ' . 3. Tımar sisteminin bozulması ve bunların sonucunda üretimin tüketimi karşılayamamasıdır. Böylece paranın satın alma gücü azaldı ve enflasyon ortaya çık­ tı. Fiyatların artmasının bir başka nedeni de, devletin yasakla­ masına rağmen kaçak yollardan Avrupa ülkelerine mal satmak olmuştur. __ Fiyat artışlarını engellemek için devletin aldığı önlemler: 1. Ham gümüşün kullanımı sınırlandırıldı ve dışarı çıkışı ya­saklandı. 2. Yeni paraların piyasaya çıkması üzerine eski paralar ve gümüşler toplandı. 3. Sahte para basımı engellenmeye çalışıldı. 4. Sarraflara işleyebilecekleri kadar gümüş verildi. Ancak bu tedbirler sonucunda da istenilen sonuçlar alınamadı. Osmanlı parası 1580'lerden itibaren büyük bir değer kaybına uğradı ve ilk para düzeltmesi yapıldı. XVIII. yüzyılda Osmanlı para birimi olan akçe, değer kaybından dolayı piyasada görülmez hale geldi. XIX. yüzyılda Osmanlı para sisteminde bazı değişiklikler yapıla­rak, ilk kez 1839'da "Kaime-i nakdiyye-i mutebere" adıyla kâğıt para basıldı. Bu kâğıt paranın karşılığı olmayıp, bono gibi kul­lanılması düşünülmüştü. 1844'te Devlet Darphanesi para bas­ma konusunda tek yetkili kılındı. Bu düzenlemelerden sonra te­mel para birimi Mecidiye ve Guruş oldu. OSMANLILARDA KÜLTÜR VE SANAT Klasik Osmanlı Türk toplumu ve kültürünün temelini; •& 1071 Malazgirt Zaferi'nden bu yana Türkleşen Anadolu, •£ Ahiler, gaziler, esnaf ve sanatkârlar, •& islâm dini, & Padişahların izledikleri temel kültür politikası, •& Türk örfü ve geleneği meydana getirmektedir. Osmanlı Devleti; askeri, adli, sivil ve idari teşkilatının en önemli unsurlarını Selçuklulardan almıştır. Osmanlı müesseselerinde kısmen ilhanlılar ve Memlüklerin de etkisi olmuştur. Osmanlı dö­nemi Türk kültürü, genel itibariyle coğrafyaya hakim, dış kültür değerlerini kendi bünyesinde birleştiren ve onları geliştirerek ye­ni bir mana kazandıran özellik taşır. Osmanlı hazinesinde toplanan bu gelirler jr Devlet adamları, askerler ve bilim adamlarının maaşları­nı ödemede, "ur Bayındırlık hizmetleri ve askeri harcamalarda kullanılıyordu ilk resmi Osmanlı bütçesini hazırlayan Tarhuncu Ahmet Paşa kısmen başarılı olmuşsa da bu durum uzun sürmemiştir. F. Osmanlılarda Para ve Fiyat Hareketleri Osmanlı tarihinde ilk para Osman Bey zamanında ilk gümüş ak­çe Orhan Bey, ilk altın para Fatih Sultan Mehmet tarafından bastırıldı. Bu arada Osmanlı parasının yanı sıra yabancı altın ve gümüş paralar da kullanılıyordu. Bunun nedeni ise, Osmanlı ülkesinde altın ve gümüş madenlerinin az bjlunmasıydı. Coğ­rafi Keşiflerin sonunda Avrupa'dan gelen çok miktardaki altın ve gümüşün Osmanlı topraklarına girmesi XVI. yüzyıl sonlarında Osmanlı parasının değer kaybetmesine neden oldu. Fiyat artış­larının iç ve dış nedenleri vardır. OSMANLILARDA EĞiTiM VE ÖĞRETiM Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde, temel bilim kurumu med­reseydi. Burada hem akli, hem de nakli ilimler okutuluyordu. Nakli ilimler, islâm dinine ilişkin bilgilerdir. Bunlar; Kur'an, Tef­sir, Hadis, Fıkıh ve Kelam'dı. Akli ilimler ise; bir yönüyle Allah'ın varlığını ve yüceliğinin delillerinden, diğer yönüyle dünya düze­nini açıklayan bilimlerdir. Bunlar; Felsefe, Matematik, Astrono­mi, Fizik, Kimya, Biyoloji, Coğrafya gibi ilimlerdir. Medreselerin dışında, tekke, dergah, cami. lonca, sıbyan mektepleri, saray okulları ve konaklarda da eğitim yapılırdı. OSMANLILARDA EĞiTiM VE ÖĞRETiM KURUMLARI a. Enderun Devlet memuru, idareci, komutan ve sanatkâr yetiştirmek ama­cıyla kurulan bu saray okulu ilk olarak II.Murat döneminde Edir­ne Sarayfnda açılmıştı, istanbul'un fethinden sonra Topkapı Sarayı'nda faaliyetlerine devam etti. 1833'te yeni düzenlemeler yapılan okul 1910'da kapatıldı. Devşirme sistemiyle toplanan çocuklar, burada iyi bir Müslü­man, güvenilir ve nitelikli bir devlet adamı veya usta sanatkâr olarak yetiştirilirdi. Osmanlılara tâbi olan ülkelerin rehine olarak gönderdiği çocuklar da Enderun'da eğitilirdi. Daha sonraları En­derun'a Müslüman çocukları da alındı. b. Medrese Osmanlı Devleti'nin dayandığı sistemlerin temel düşüncesini ve­ren eğitim ve öğretim sisteminin temel kurumu medresedir. Eği­timin ilk basamağı Sıbyan Mektebi (mahalle mektebi) idi. He­men hemen her mahallede ve cami yanında Sıbyan Mektebi vardı. Burada öğrencilere Kur'an okutulur, islâm dininin ilk bilgi­leri verilirdi. Yeteneklilere okuma-yazma öğretilirdi. Medreseler, XVI. yüzyılın sonlarına doğru bozulmaya başladı. Bozulmanın nedenleri şunlardır: 1% Müsbet bilimlerin giderek okutulmaması & Kanunlara aykırı olarak medreselere müdahale edilmesi "A Medrese ile ilgisi olmayanlara müderrislik verilmesi ve ule­ma çocuklarına daha beşikte iken müderrislik payesi verilmesi­dir. c. Askeri Eğitim Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde askeri kuvvetler aşiret as­kerlerinden oluşuyordu. Kapıkulu ordusuna, önceleri savaşlarda esirlerin gençleri ve askerliğe elverişli olanları alınıyordu. Anka­ra Savaşı'ndan sonra Pencik oğlanı bulma zorlukları ortaya çık­tı ve Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyan ailelerden alına­rak "devşirme usulü" uygulanmaya başladı. Kapıkulu Ocağı'na alınacak kişiler, Türk ailelerin yanında Türk-lslâm kültürüne gö­re yetiştirilirdi. Bu gelişmelerden sonra Acemi Oğlanlar Oca-ğı'nda eğitilen devşirmeler, Kapıkulu ocaklarına ve Enderun'a gönderilirdi. XVII. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı Devleti'nde başlıca tophane, kılıçhane, cambazhane ve kumbarahane gibi kurumlarda askeri eğitim ve öğretim veriliyordu. EĞiTiM VE ÖĞRETİMDE GELiŞMELER YENİLİKLER Eğitim ve öğretim XIX. yüzyılda Osmanlı eğitim kurumlarını dört bölümde inceleyebiliriz: /. Eskiden beri devam eden medreseler. Buralarda programlar dünyadaki ilmi ve teknolojik gelişmelerden habersiz bir şekilde devam ediyordu. 2. XVIII. yüzyılda kurulmaya başlayan önce askeri ve XIX. yüz­yılda kurulan yeni tarz sivil okullar 3. Azınlık ve yabancı okulları 4. Osmanlı vatandaşlarının açtığı okullar Islahat Fermanı eğitim alanında yenileşmede önemli bir dönüm noktası oldu. 1857'de Maârif-i Umûmiye Nezareti (Genel Eğitim Bakanlığı) kurularak Milli Eğitim Bakanlığı'nın temeli atıldı. Bu gelişmeden sonra ilk defa Eğitim Bakanı kabineye girdi. 1861'de Nizam-nâme çıkarılarak Harbiye, Bahriye ve Tıbbiye dışındaki okullar Maârif-i Umûmîye Nezâreti'ne bağlandı. Böylece askeri ve sivil okullar birbirinden ayrıldı. a. Askerî Kurumlar 1845'te Harp Okulu'na öğrenci yetiştirmek için Askerî Liseler açıldı. Günümüze kadar devam eden istanbul'da Kuleli, Bur-sa'da Işıklar ve izmir'de Maltepe Askeri Liseleri bu dönemde ku­ruldu. 1849'da Harbiye Mektebi'nde Veteriner bölümü açıldı. 1875'te Askeri Ortaokullar açıldı. Ayrıca ord'jnun kurmay subay ihtiyacını karşılamak için kurmaylık bölümü açıldı (1845). b. Sivil Kurumlar II. Mahmut tarafından zorunlu hale getirilen ilköğretim istanbul dışında uygulanamadı, ilköğretim Sıbyan Mektebi (Anaokulu), iptidaiye (ilkokul) ve Rüşdiye (Ortaokul) şeklinde üç kademeli düşünüldü. 1861'de istanbul'da ilk Kız Rüşdiyesi açıldı. Bu tari­he kadar kızların yaygın olarak okula gitmedikleri görülmektedir. 1867 den sonra bu okullara Müslüman öğrencilerin yanında Hrisliyan öğrencilerde alındı. Rüşdiye'yi bitirenlerin gittiği idadi­ler 1872'de kuruldu. idadilerin üstünde eğitim verecek Sultaniler ilk kez 1868'de Ga­latasaray Sultani'si adıyla açıldı. Bu okulun yönetimi ve progra­mı Fransızlara verildi. Rüşdiyeler ile Darülfün'un (Üniversite) arasında eğitim vermek üzere 1849'da DarülmaarifOkulu açıldı. Bu okul devlet memuru da yetiştirecekti. 1876'da Darül mualli-mat (Kız Öğretmen Okulu) açıldı. 1873'te yetim Müslüman ço­cukların eğitimi için Darüşşafaka, 1850'de Encümen-i Daniş (ilimler Akademisi) açıldı. c. Meslekî Kurumlar 1874'te Sultani Mektebi'nde bir sınıf ayrılarak Hukuk Mektebi açıldı. 1860'da Ticaret Okulu açılmak istendi. Ancak başarılı olu-namadı. Tarım alanında ilk okul Ameli/ Ziraat Mektebi oldu (1847). Orman Mektebi (1870) ve Bursa'da Koza Okulu açıldı. Tanzimat döneminde önem kazanan Telgrafçılık Okulu açıldı. Mithat Paşa'nın girişimleriyle Niş ve Rusçuk'ta yetim çocuklara sanat öğretmek için Islahhaneler açıldı, ilk Sivil Tıp Okulu 1866'da, Eczacı Okulu 1867'de açıldı. Heybeüada'da Kaptanlık Okulu açıldı (1870). Mithat Paşa'nın çalışmalarıyla Sanayi Mektebi kuruldu (1868). Ayrıca Kız Sana­yi Mektebi de kuruldu. d. Azınlık ve Yabancı Okulları Azınlıklara kültür, eğitim ve inanç özgürlüğü tanıyan Osmanlı Devleti, okul açma izni de verdi. Azınlık okulları, Patrikhaneler ve Hahamhaneler aracılığıyla yönetildi. Bu okullarda bağlı bu­lunduğu kilisenin papazı veya havranın hahamı ders veriyordu. Bağımsız ilk Ermeni Okulu 1790'da Kumkapı'da açıldı. 1824'ten sonra Ermeni Patrikhanesi'nin emriyle Ermeniler Anadolu'nun en küçük yerleşim birimlerine kadar okullar açtılar. Yahudi Cemaati'ne ait havraların dışında ilk modern okul 1854'te istanbul'da Musevi Asri Mektebi adıyla açıldı. 1875'ten sonra Alyans Israilit'in gayretleriyle birçok okul açıldı. Kapitülasyonlardan faydalanarak Osmanlı ülkesinde okul açma imtiyazını elde eden yabancı ülke misyonerleri akın akın toprak­larımıza gelerek çalışmalara başladılar. Önceleri dini nitelik taşı­yan kiliselere bağlı olarak kurulan okulların yanında Elçilik Okul­ları da açıldı. Bu okullar zamanla amacından saparak yabancı devlet okulları haline geldi ve Osmanlı Devleti aleyhine çalışma­ya başladılar. Katoliklerin koruyucusu olan Fransa ülkemizde ilk okulu 1583'te açtı (Saint Benoit). Bu okul Osmanlı topraklarında açılan ilk yabancı okuldur. ingilizler, Suriye ve Lübnan'da okullar açtı. Değişik yerlerde açı­lan ingiliz okullarından Nişantaşı'nda ingiliz Erkek Lisesi (1905), Beyoğlu'nda açılan ingiliz Kız Ortaokulu (1857) Türkiye Cumhu-riyeti'ne devredilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri, 1830'da Osmanlı Devleti'yle yaptığı antlaşmayla en ayrıcalıklı yabancı devlet haline geldi. Ermeni­lerle işbirliği yapmayı kendisi için daha uygun gören ABD, Erme­nileri kullanarak Anadolu'da etkinlik kazanmak için birçok okul açtırdı. 1863'te Robert Koleji açıldı. Bu okul Türk eğitimi için mo­dern bir örnek teşkil etti. ABD, Osmanlı topraklarında sayı itiba­riyle şaşırtıcı miktarda okul açmıştır. 1904 itibariyle 465 Ameri­kan okulunda 22.867 öğrenci bulunuyordu. italya kendi soydaşları için 1861'de istanbul'da ve 1863'te Ha­tay'da okul açtı. Osmanlı ülkesinde yaşayan Alman azınlıklar Avusturya eğitim kurumlarından faydalandı. Ancak 1871'de birliğini sağladıktan sonra kendi kültürünü yaymak için Almanlar da okullaraçtı. e.Darulfunun(Üniversite)1862’de burada halka açık dersler verilmeye başlandı.1870’te Darulfunun İstanbul’da resmen açıldı.Ancak Darulfünun 1871’de kapatıldı ve tekrar 1900’de açıldı. XIV. ve XVI. Yüzyıl Osmanlı Kültür ve Uygarlığı Devlet Yönetimi Padişah Osmanlı Devleti'nin yönetimine Al-i Osman diye adlandırılan Osmanlı ailesi dışında başka bir sülaleden hükümdar getirilmemiştir. Devletin ve milletin devamı ilkesine uyularak, bir isyan çıkmasının önüne geçmek amacıyla diğer şehzadeler öldürülürdü. Bu nedenle yıkılışına kadar, Osmanlı Devleti'nde Roma ve Bizans'ta olduğu gibi bir çok sülale iş başına geçmemiştir. I. Ahmet Dönemi'nden itibaren, kardeş katli kaldırılarak, oda hapsi uygulaması başlamıştır. Padişah, törelere göre, bütün güç ve kudreti elinde bulunduran ve memleketin sahibi sayılırdı. Padişah, şer'i hukuka aykırı olmamak şartıyla, birtakım hükümler verir, bunlar örf olarak adlandırılırdı. Padişahlar aynı zamanda ordunun başkomutanı idi. XVI. yüzyıla kadar padişahlar, şehzadelikleri döneminde savaşlara katılır, ülke idaresi ve savaş teknikleri konusunda tecrübe kazanırlardı. Padişahlar, dini anlamda yetkilere de sahiptiler. Bu yetki Yavuz Sultan Selim'in, Mısır'ı alması ile Halife-i Müslimin, yani Müslümanların halifesi sanı ile belirtilmişti. Padişah çocuklarına, çelebi veya şehzade denir, şehzadeler, babalarının sağlığında büyük bir sancağa tayin edilirdi. Buralarda, başlarında da "Lala" denilen devlet adamları olmak üzere, devlet yönetimi konusunda yetiştirilirlerdi. Her şehzade hükümdar olma hakkına sahipti. Tahta çıkma konusunda herhangi bir veraset sistemi yoktu. Osman Bey ve Orhan Bey döneminde padişahlık hakkı hanedanın bütün erkek üyelerine aitti. Ancak, I. Murat döneminden itibaren padişahlık, padişah ve oğullarına bırakılmış, bu durum şehzadeler arasında zaman zaman taht kavgalarına sebep olmuştu. Fatih Kanunnamesi'nde bu durum; "şehzadelerin hangisine saltanat nasip olursa onun tahta geçeceği" şeklinde belirtilmiş, böylece bu kanunname ile kardeş katli yasallaşmıştır. I. Ahmet dönemi ile birlikte, ekber ve erşad yani en akıllı ve en yaşlı kişinin tahta geçmesi kuralı getirilerek veraset sistemi belirgin bir duruma gelmişti. Osmanlı padişahları Halifelik yetkilerini ilk defa 1774'te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması'nda Kırım Müslümanlarını dini açıdan kendilerine bağlıyarak kullanmışlardır. Merkez Yönetimi Saray XV. yüzyılla birlikte Osmanlı Devleti giderek gelişmiş ve büyümüş, buna paralel padişahların oturduğu saraylar da büyümüş ve ihtişamı artmıştı. Bursa'nın başkent olduğu dönemlerde, burada bir saray yapılmış, ardından Edirne'nin alınması ile buraya da saraylar yapılmaya başlanmıştı. Fatih'in İstanbul'u fethi ile, önce bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu alana, Saray-ı Amire yani "büyük saray" diye bilinen bir saray yapılmış, zamanla bu sarayın yetersiz kaldığına inanılarak, yine Fatih döneminde Topkapı Sarayı'nın yapımına başlanmıştı. Dört tarafı duvarlarla çevrili olan bu saray,değirmenleriyle, fırını ve bostanıyla, silah depolarıyla, ahırlarıyla, mescidleriyle adeta bir kasabayı andırmaktaydı. Bu dönemde saray, padişahın ailelerine ayrılan harem, devşirmelerden ve savaşlarda esir alınıp yetiştirilen gençler ve gönüllülerden oluşan Enderun ile sarayın dış hizmetlerine bakanlar için ayrılan Birun olmak üzere üç ana bölümden oluşurdu. Birun Osmanlı Devleti'nin zamanla gelişip büyümesi sonucu, başlangıçta basit ve sade olan saray teşkilatı yetersiz kalmış, sınırların hızla büyümesi ile devlet memurlarının sayısı artmıştı. Bu durum saraya da yansımış, saray görevlilerinin sayıları da artmıştı. Bu durumda iki terim ortaya çıkmıştı; Enderun ve Birun. Farsça bir kelime olan ve "dış" analamına gelen Birun, Osmanlı sarayında dış hizmetlere bakan, sarayda yatıp kalkmak zorunda olmayan padişah hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı, hünkar imamı gibi kişilerin bağlı olduğu kısımdı. Bu insanlara "Birun Halkı" ya da "Dış Halkı" denirdi. Birun Halkı, Enderun Halkı'na göre daha üst seviyede idi. Birun terimi Tanzimat'ın ilanı ile kullanılmamaya başlanmıştı. Enderun Farsça bir kelime olan Enderun "iç" anlamına gelir. Enderun ve Enderun'a mensup halk, devşirme denilen hristiyan çocukları ile savaşlarda esir alınıp yetiştirilen gençler ve gönüllülerden oluşurdu. Devşirme kanununa göre sekiz ve on sekiz yaşları arasında toplanan ve daha sonra boy, gösteriş, ahlak ve zeka olarak seçilen bu bu gençler, önce Edirne Sarayı, Galat Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı gibi saraylarda Türk-İslam adet ve geleneklerine göre yetiştirilir, ardından Enderun'daki ihtiyaca göre buraya alınıp, kendilerine birer oda tahsis edilir, saray adabını öğrendikten sonra, yeteneklerine göre devlet memurluklarına atanırlardı. Bu odaların en önemlisine Hasoda denirdi. Kısaca Enderun, Osmanlı Devleti'ne, devlet memuru yetiştiren bir okuldu. Harem Arapça'da girilmesi yasak ve kutsal olan yer anlamına gelen harem, Osmanlı saray yapısında önemli bir yer tutar. Harem-i Humayun veya Harem Dairesi adı verilen bu kısım da tamamen padişah kadınlarına ayrılmıştı. Haremde bulunan kadınlar, Harem Ağası denilen, erkekliği yok edilmiş kişilerin kontrolündeydiler. Hareme alınacak kadınlar itina ile seçilir, bunlar ya değişik ırklardan seçme güzel kadınlar, ya da padişaha bazı devlet adamlarının göndermiş olduğu kadınlardan oluşurdu. Bununla birlikte bir takım cariyeler, yani savaşlarda esir alınan kadınlar da, Harem Ağası'nın seçimi ile hareme girebilirlerdi. Harem-i Humayun aynı zamanda bilinenin aksine, padişahın giyim ve kuşamı dahil tüm özel işlerinin düzenlendiği bir kurumdu. İstanbul Yönetimi İstanbul, Osmanlı Devleti için kuruluş yıllarından itibaren hem siyasi hem de ticari açıdan önemini korumuştu. 1453 yılında İstanbul'un fethi ile, Osmanlı Devleti'ne başkentlik yapmaya başlayan şehir, Osmanlı tarihinde "payı taht-ı saltanat", yani "saltanatın başkenti" olarak anılmıştır. İstanbul, ülke yönetiminde özel bir yere sahipti. Bütün merkez teşkilatının bulunduğu İstanbul'a özel memurluklar vardı. Bunlardan bazıları; İstanbul Ağası, İstanbul Kadısı, Şehremini idi. Yeniçeri Ağası'nın bir gmrevi de İstanbul'un güvenliğini sağlamaktı. İstanbul Kadısı, şehirdeki şer'iyye mahkemelerinin başında bulunan, yani adalet işleri ile uğraşan kişi idi. Bu arada şehirde bulunan saray ve hükümete ait binaların onarım ve tamir işlerine bakan kişiye "Şehremini" denirdi. Divan-ı Hümayun Osmanlı Devleti'nde bugünkü anlamda Bakanlar Kurulu, Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi gibi devlet kurumlarının görevlerini yerine getiren ve bizzat padişahın başkanlık yaptığı, birinci derecede devlet işlerinin görüşüldüğü divana Divan-ı Hümayun denir. Selçuklu, İlhanlı gibi Türk Devletlerinden örnek alarak oluşturulan Divan Teşkilatı ilk defa Orhan Bey zamanında kurulmuştu. Fatih Sultan Mehmet'e kadar divana padişahlar başkanlık ederken, Fatih'ten sonra divana sadrazamlar başkanlık etmeye başlamıştı. Divan, padişah nerde ise orda kurulurdu. Fatih devrine kadar Divana padişahlar başkanlık ederken, bu tarihten itibaren Vezir-i Azamlar başkanlık yapmış, padişah divan toplantılarını kafes arkasından dinlemişti. Divan toplantılarında, birinci veya ikinci derecede siyasi, idari, askeri, örfi, şer'i, adli, mali işlerle birlikte, halkın şikayetleri ve davaları görüşülüp karara bağlanırdı. Divan hangi din ve mezhepten olursa olsun herkese açıktı. Divan üyelerinin başında, asli üye olarak kabul edilen; Vezir-i Azam, Vezirler, Kadıaskerler, Defterdarlar ve Nişancı sayılabilir. Bunlardan başka, Rei'sü'l Küttab, Kaptan-ı Derya, Yeniçeri Ağası da toplantılara katılırdı. Şeyhülislam Divan üyesi değildi. Seyfiyye Divanda padişaha ait yetkileri kullanmak üzere görevlendirilen sınıflardan biri olan Seyfiyye (ehl-i Örf), yürütme gücünü elinde bulunduran sınıftı. Seyfiyye; Sadrazamdan, en alt rütbedeki kapıkulu ve tımarlı sipahiye kadar uzunan bir sınıftı. Bu sınıfın Divan-ı Hümayun'daki temsilcileri vezirlerdi. Sadrazam Bugünkü anlamda başbakana eş olan Vezir-i Azam, Osmanlı Devleti'nin başlangıçta sayısı bir olan vezirlerin giderek sayısının artması üzerine, birinci vezire verilen addır. Vezir-i Azam, diğer Vezirler ve devlet ileri gelenlerinin başı ve hepsinin en ulusu sayılırdı. Vezir-i Azam, padişahın da mutlak vekiliydi. Vekilliğin işareti ise padişah tarafından kendisine verilen mühü, yani Mühr-ü Hümayun idi. Fatih devri ile birlikte divana başkanlık etmeye başlayan Vezir-i Azamlar, padişah savaşa gitmediği zamanlarda da ordu komutanı olarak sefere çıkar ve Serdar-ı Ekrem ünvanı alırdı. Vezir-i Azamlar XVI. yüzyılla birlikte, en büyük vezir anlamına gelen Sadr-ı Azam diye anılmaya başlanmış, sadrazamların yönetimdeki ağırlığı XVII. yüzyılla birlikte giderek artmıştı. Bu dönemde sadrazamlar devlet işlerini kendi saraylarında yönetir olmuş, bu nedenle sadrazam sarayı, "yüksek kapı" anlamında olan "Bab-ı Ali" denmeye başlanmıştı. Vezirler Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında vezir sayısı birdi. Zamanla vezirlerin sayıları artarak, Orhan Bey döneminde iki, Fatih döneminde dört, Kanuni döneminde yedi olmuştur. Vezir sayısının çoğalması ile birinci vezire Vezir-i Azam denmiştir. Kaynaklara göre ilk Vezir-i Azam, Çandarlı Halil Hayrettin Paşa'dır. Vezirler Divan-ı Hümayun'da Kubbe Altı'nda toplanıp kendilerine verilen görevlerle uğraştıkları için, Kubbe Veziri veya Kubbenişin diye de adlandırılmışlardır. Divanın doğal üyeleri olan Vezirler, üç tuğ taşır, maaş yerine kendisine tahsis edilen Has gelirlerinden faydalanırlardı. Kaptan-ı Derya Osmanlı Devleti'nde donanmanın başında bulunan kişiye Kaptan-ı Derya denirdi. Kaptan-ı Derya, divan üyesi olmakla birlikte, sadece İstanbul'da olduğu zamanlarda toplantılara katılırdı. Osmanlı Devleti, kuruluş yıllarında sınırları denizlere ulaşıp, denzi ötesi fetihlere başlanınca, gemiler yapmak ihtiyacı doğmuş, yapılan gemilerin her birine de "reis" ünvanı ile birer kaptan atanmıştı. Bu resilerin başındaki kişiye de "Derya Beyi" denmişti. Donanma büyüdükçe, donanmanın başında bulunan komutana Kapan-ı Derya denmeye başlanmıştı. Osmanlı Devleti'nde ilk Kaptan-ı Derya, Orhan Bey zamanında atanmış, bu göreve ilk gelen kişi de Karasioğulları kökenli, "Karamürsel Paşa" olmuştu. Tanzimat'ın ilanı ile birlikte Kaptan-ı Derya, Bahriye Nazırı olarak anılmaya başlandı. Yeniçeri Ağası Divan üyelerinden biri olan Yeniçeri Ağası, Yeniçeri Ocağı'nın en üst kademedeki komutanıydı. Yeniçeri Ağası, hem Yeniçeri Ocağı hem de Acemi Ocağı işlerinden sorumluydu. Ayrıca İstanbul'un asayişinden de sorumlu olan Yeniçeri Ağası, padişahın Cuma Selamlığı'na çıkışında, emrindeki Yeniçeriler ile namaz çıkışında selamlıkta bulunurlardı. Savaşlarda padişahın koruyucusu ve en yakın askeri olan Yeniçeri Ağası, Yeniçeri Ocağı'nın komutanı olması ve padiaşhın tahtta kalmasının çoğu zaman Yeniçerilerin elinde olması nedeniyle, padişahın bir numaralı adamı idi. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması ile Yeniçeri Ağalığı da tarihe karışmıştır. İlmiyye Divanda padişaha ait yetkileri kullanmak üzere görevlendirilen diğer bir sınıftı. Ehl-i Şer olarak da bilinen İlmiyye sınıfı, medrese eğitimi almış alimlerden oluşurdu. Bu sınıfın devlet içindeki görevleri; tedris (bilgi aktarma), kaza (İslam hukukuna göre hüküm verme) ve ifta (yapılan işlerin şeriata uygun olup olmadığını kontrol etme) idi. İlmiyye sınıfının Divan-ı Hümayun'daki temsilcisi Şeyhülislam yani müftüydü. Şeyhülislam Şeyhülislam; kendisine sorulan genel veya özel konulardaki şeriata veya hukuka ait noktalara, Hanefi Mezhebi'ne göre cevap veren kişiydi. Verdiği bu cevaba da "feta" denirdi. Şeyhülislam'ın ilk defa ne zaman görevlendirildiği bilinmemektedir. Bazı kaynaklara göre şeyhülislam veya müftü tabiri ilk defa II. Murat zamanında kullanılmaya başlanmıştır. Yine kaynaklarda geçen ilk şeyhülislam, II. Murat dönemindeki Molla Şemseddin Fenari'dir. Osmanlı Devleti'nde, 1920'de bu göreve getirilen son Şeyhülislam, Medeni Mehmet Nuri Efendi'ye kadar toplam 129 kişi bu makama geçmiştir. Osmanlı tarihinde birçok Şeyhülislamın padişaha ters düştüğü veya ona sert söz söylediği görülmüştür. Örneğin, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi, kendisine görüşme teklif eden II. Bayezit'in teklifini reddetmişti. XVIII. yüzyıl ile birlikte bir ülkeye savaş ilan edilip edilmemesi Şeyhülislam'ın fetvasına göre belli olmaya başlamıştı. Önceleri Divan üyesi olmayan Şeyhülislamlar, XVI. yüzyıl ile birlikte Divan'a katılmaya başlamışlar, protokolde Kazaskerlerden sonra gelmişlerdi. Kazasker Kaynaklara göre, Osmanlı Devleti'nde, 1362'de I. Murat zamanında kurulan Kazaskerlik makamı, ilk defa Abbasiler döneminde görülmüştür. Anadolu Selçuklu Devleti'nde de benzer bir makam göze çarpar. Yine kaynaklara göre Osmanlı Devleti'nde Kazaskerlik makamına ilk kez Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil getirilmiştir. Kazasker'in anlamı; asker kadısı, ordu kadısıdır. 1480'e kadar Kazasker sayısı birken, bu tarihden itibaren Anadolu ve Rumeli Kazaskeri olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Rumeli Kazaskeri, derece ve rütbe olarak Anadolu Kazaskerinden daha üstündü. Bu arada Kazasker, rütbe ve protokol bakımından vezirlerden hemen sonra gelirdi. Divan üyelerinden olan Kazasker, Divan'da büyük davalara bakarlardı. Kazasker aynı zamanda, padişah sefere çıktığında onunla birlikte sefere çıkmaya mecburdurlar. İlmiye sınıfından olan Kazasker, XIX. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti'nin en önemli memurlarındandı. Kalemiyye Ehl-i Kalem olarak da adlandırılan bu sınıf, Osmanlı Devleti'nin idari ve mali bürokrasisini oluşturur. Kalemiyye sınıfının Divan-ı Hümayun'daki temsilcisi Reis-ül Küttap'tır. Nişancı Türklerde hükğmdar ferman ve beratlarına "nişan", bu işle sorumlu kişiye de Nişancı denirdi. Divan-ı Hümayun üyelerinden olan Nişancı, derece ve protokole göre vezirlerden sonra gelirdi. Osmanlı Devleti'nde ilk Nişancı'nın ne zaman görevlendirildiği bilinmemektedir. İlmiyye sınıfından seçilen Nişancı, birinci dereceden memur sınıfına girerdi. Nişancı'nın asıl görevi, padişah adına yazılan fermanlara, beratlara ve namelere, padiaşhın imzası demek olan tuğra çekmekti. Padişah mektuplarının yazım işi XVI. yüzyılla birlikte Reis'ül Küttablar'a devredilince, Nişancılar sadece tuğra çekmekle görevlendirilmişlerdi. Nişancının bir başka görevi de Tahrir Defterleri'ni düzenlemek, yani fethedilen toprakları Has, Zeamet ve Tımar olmak üzere gelirlerine göre ayırarak defterlere kaydedip, bu toprakların dağıtımını yapmaktı. Reis-ül Küttap Katiplerin reisi anlamına gelen Reis-ül Küttap, XVII. yüzyıla kadar, Divan-ı Hümayun Katipleri'nin şefi pozisyonunda olmasına rağmen, Divan'ın asıl üyesi değildi. Bu dönemde Nişancı'ya bağlı bir memur olarak çalışırlardı. XVI. yüzyılda Divan üyesi olarak kabul edilmiş ve dış işlerinden sorumlu hale gelmişlerdi. Reis-ül Küttap'ın görevleri kanunnamelerde şu şekilde tanımlanmıştı; Padişah tarafından verilen hüküm ve kararları düzeltmek ve tamamlamak, fermana uygun olarak emirler yazmak ve padişah ve Vezir-i Azam'a gelen mektupları tercüme ederek cevap yazmak idi. Defterdar Osmanlı Devleti'nde mali işlerin başında bulunan, bugünkü anlamda Maliye Bakanı görevini yerine getiren kişiye Defterdar denirdi. Kaynaklara göre Osmanlı Devleti'nde ilk Defterdar, I. Murat'ın son zamanlarında veya I. Bayezit'ın ilk yıllarında göreve getirilmiştir. Diğer devlet memurluklarında da olduğu gibi, Osmanlı Devleti'nin büyümesine paralel olarak, başlangıçta bir olan Defterdar sayısı, Fatih devrinde Anadolu ve Rumeli Defterdatı olmak üzere ikiye çıkarılmıştı. Divandaki yerleri Kazaskerler'den sonra gelen Defterdarlar, devletin gelir ve giderlerini yani bütçesini hazırlarlardı. Taşra Yönetimi Taşra yönetiminin temeli tımar sistemi denilen, bir kısım asker ve devlet görevlilerine belli bölgelerde vergi kaynaklarının tahsis edilmesi, ve buna karşılık onlardan devlet için hizmet beklenmesi sistemine dayanırdı. Tımar sistemi sayesinde devlet, hem tahsis ettiği, miktarı belirlenmiş vergileri toplamak gibi ikinci bir iş yapmıyor, hem de çağrıldığında askere gelecek hazır bir kuvvet oluşturuyordu. Taşra Teşkilatı, küçükten büyüğe; köy (karye), nahiye, kaza, sancak (liva) ve eyaletlerden oluşmakta idi. Nahiyelerin köylerle birleşmesinden kazalar, kazaların birleşmesinden sancaklar, sancakların birleşmesi ile de eyaletler ortaya çıkmıştı. Bunlar arasında en fazla toprağa sahip birim kazalar ve sancaklardı. Kzalarda yönetici olarak, kadı, alaybeyi ve subaşı bulunurdu. Kadılar adli işlere, subaşılar ise asayişle ilgili işlere bakarlardı. Sancakları ise Sancak Beyi denen kişi yönetir, bu kişi askeri ve idari işlerin tümünden sorumlu olurdu. Sancakların birlşemesi ile oluşan eyaletlerde ise başta Beylerbeyi denilen yönetici birisi bulunurdu. Beylerbeyi bulunduğu bölgede, padişahın temsilcisi olarak bütün yönetimden sorumlu idi. Bunlar Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi olarak ikiye ayrılmıştı. Özel Yönetimli (Saliyaneli) Eyaletler Tımar sisteminde, devlet tarafından tahsis edilmiş ve miktarı belirlenmiş olan vergiye dirlik denirdi. Saliyaneli eyaletlerde tımar sistemi uygulanmadığı için, buralardan yıllık vergi alınır, bu vergiye de yıllık anlamına gelen "saliyane" denirdi. İl kez Kanuni Sultan Süleyman zamanında oluşturulan bu birimlerin toprakları kesinlikle dirliklere ayrılmaz, yıllık gelirleri, iltizam denilen, verginin peşin olarak alınması , şeklinde toplanırdı. Bu vergileri toplayan kişilere de "mültezim" denirdi. Saliyaneli eyaletlerin başında; Trablusgarp, Tunus, Cezayir, Mısır, Bağdat, Basra, Yemen ve Habeşistan geliyordu. Merkeze Bağlı (Saliyanesiz) Eyaletler Osmanlı Devleti'nde taşra teşkilatı üç bölümden oluşmuştu. Bunlar; Merkez bağlı Eyaletler, Bağlı Beylik ve Hükümetler ile Özel yönetimi olan eyaletlerdi. Tımar sistemi üzerine kurulmuş Osmanlı taşra teşkilatında, XVI. yüzyılla birlikte sınırların genişlemesi ile, ülkenin her yanında tımar sistemi uygulanamamış, bazı bölgeler bu uygulamanın dışında tutulmuştu. Tımar sisteminin uygulandığı eyaletlere, "saliyanesiz", tımar sisteminin uygulanmadığı yerlerede "saliyaneli" eyalet denirdi. Saliyane, yıllık demektir. Tımar sisteminin uygulanmadığı eyaletlerden alınan yıllık vergiye de bu ad verilir. Saliyanesiz eyaletlerin bazıları; Rumeli, Bosna, Temeşvar, Budin, Eğri, Anadolu, Zülkadinye, Trabzon, Şam, Halep, Raka, Diyarbakır, Van, Kars ve Kefe idi. Eyalet Osmanlı Devleti'nde şimdiki anlamda "il" olarak bilinen idari birimdi. Eyaletlerin başındaki yöneticiye "beylerbeyi" denirdi. Fakat beylerbeyi, bugünkü validen daha fazla yetkilere sahipti. Eyalet valileri, sadece idari memur olmayıp aynı zamanda savaş durumunda mahiyetindeki adamları ve askerleri ile savaşa katılırdı. Eyaletler sancaklara ayrılmıştı. Sancakların başında da "sancak beyi" bulunurdu. Sancak Osmanlı Devleti'nde idari bir birim olan sancak, kazaların birleşmesi ile oluşurdu. Sancak, liva olarak da isimlendirilirdi. Sancakların başında "sancak beyi" yani "mutasarrıf" bulunurdu. Sancakların bir araya gelmesi ile eyaletler oluşurdu. Kaza Osmanlı mülki yapılanmasındaki kaymakam idaresinde bulunan idari birime verilen addır. Klasik dönemde taşra yönetiminde önemli bir yer tutan kazalar, kadıların idari yargı fonksiyonunun azalmasından dolayı XVIII. yüzyılda önemini yitirmiştir. Nahiye Osmanlı taşra yönetiminde, en alt birimdir. Daha çok bir kaç köyden oluşurdu. Günümüzde "bucak" olarak bilinen bu idari birimin başında "nahiye müdürü" bulunurdu. Bağlı Beylik ve Hükümetler Osmanlı Devleti idari teşkilatında, eyalet teşkilatı dışında kalan ve iç işlerinde serbest ancak Osmanlı Devleti'nin hakimiyetini kabul etmiş, imtiyazlı, yani özel statülü beylik ve hükümetler de vardı. Bunların başlıcaları Kırım Hanlığı, Sırbistan, Eflak, Boğdan, Erdel ve Hicaz Emirliği idi. Bunların kralları veya beyleri kendi asilzadeleri arasından, Osmanlı Devleti tara
Ders: 1453-1579 Osmanlı Yükselme Dönemi 39:56
Ders: 1453-1579 Osmanlı Yükselme Dönemi 8.411 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET AYkut İlter Aykut Öğretmen Osmanlı İmparatorluğu Yükselme Dönemi ya da Olgunluk Dönemi (29 Mayıs 1453 - 11/12 Eylül 1683) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş döneminden sonra geldiği kabul edilen dönem. İstanbul'un Fethi ile başladığı kabul edilen bu olgunluk döneminin genellikle II. Viyana Kuşatması'na kadar devam ettiği kabul edilir. Katip Çelebi, imparatorluğun bu döneminin 1593'te Celalilerin ortaya çıkmasına kadar sürdüğünü belirtirken, Naima 1683'teki Viyana bozgununu bu dönemin bitişi ve yeni bir dönemin başlangıcı olarak ilan eder. Naima'nın İbn-i Haldun'un tarih anlayışına göre yapmış olduğu bölümlendirme sonraki dönem Osmanlı tarihçileri tarafından da benimsenmiştir.[1][2] İmparatorluk bu dönemde tüm kuzey Afrikaya yayılmış, Doğu Avrupa'nın önemli kısmını kontrol altına alarak, Viyana kapılarına dayanmıştır. Doğuda ise yeniden ortaya çıkan Safevi Devleti ile savaşmıştır. Bu dönemi imparatorluğun duraklama dönemi izler. Konu başlıkları [gizle] 1 Yayılma ve doruk noktası (1453–1566) 1.1 II. Mehmed (1451-1481) 1.2 II. Bayezid (1481-1512) 1.3 Yavuz Sultan Selim (1512-1520) 1.4 Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) 1.5 II. Selim (1566-1574) 1.5.1 Güney Azerbaycan seferi 1.5.2 Hint Deniz Seferleri (1538-1669) 2 İsyanlar ve yeniden canlanma (1566–1683) 3 Kaynakça 3.1 Genel 3.2 Özel Yayılma ve doruk noktası (1453–1566)[değiştir] II. Mehmed (1451-1481)[değiştir] Ana madde: II. Mehmed Fatih Sultan Mehmet İstanbul'un 1453'teki fethinden sonra tüm Yunanistan birkaç yıl içinde kontrol altına alındı. Rodos, Girit ve Kıbrıs gibi önemli adalar bunun dışındaydı. Rodos'ta Hospitalier şövalyeleri 16. yüzyılına başına değin tutunabildiler. Kıbrıs 16. yüzyılda kadar, Girit ise 17. yüzyıla kadar Venediklilerin kontrolünde kaldı. Trabzon da 1461 yılında düşünce bağımsız hiçbir Rum devleti kalmamış oldu. Kısa süre içinde Tuna'nın güneyindeki Slav devletler de ortadan kaldırıldı. Son direniş İskender Bey adı verilen Georges Castriota'nın birkaç yıl sürdürmeyi başarabildiği Arnavutluk'taki direniş oldu. Böylece imparatorluğun Avrupa yakasında hiçbir çatlak kalmadı.[3] Osmanlılar, Adriyatik kıyılarında, Venedik dalmaçyası sınırlarında görülmeye başladılar ve 1480 yılından itibaren bir Osmanlı gücünün Otranto'ya ayak bastığı görülür. Ancak Orta Avrupa'daki Osmanlı ilerleyişi bir dizi yerel sorunla karşılaştı. Osmanlı'nın bu sorunlarla başetme yolu yerel özerklikler tanımaktı, ancak devletin gücü yerel idareyi doğrudan üstlenebilecek noktaya geldiğinde Slav prensliklerinin özerklikleri derhal ortadan kaldırılıyordu. Giderek Karadeniz de bir Osmanlı gölüne dönülmeye başladı.[3] II. Mehmet, yeniçeri ordusunu aşama aşama yeniden düzenledi. Ordunu silahlarını yeniledi, sayısını artırdı ve merkezi kontrolünü güçlendirdi. İstanbul'un fethinden sonra dikkatini Anadolu'ya yöneltti. II. Mehmet'ten 50 yıl önce Sultan I. Bayezid Anadolu'yu önemli ölçüde politik bir birlik haline getirmeyi başarmıştı ancak, 1402'deki Ankara Savaşı'ndan sonra bu birlik yeniden dağılmıştı. Bu yüzden Türklerin kontrolündeki diğer Anadolu beylikleri ile Rum Trabzon İmparatorluğu'nu topraklarına katmak ve Kırım Hanlığı ile ittifak yapmayı amaçladı. Bu hedefinde başarılı oldu ve Anadolu'daki diğer beylikler üzerinde Osmanlı kontrolünü sağladı. İmparatorluğun Asya cephesindeki sorunlar Avrupa cephesinden daha derindi. Gerçi Anadolu'daki hiçbir beylik Osmanlı ile boy ölçüşebilecek güçte değildi ama dinsel ve etnik duyguların öne çıktığı başka sorunlar vardı. İran, Azerbaycan ve Ermenistan'da politik bir güç haline gelen Akkoyunlular bir sorun oldu. Asya Türkmenleri, kendilerinden uzakta Balkan sınırlarında doğmuş Osmanlı'ya nazaran kendilerini Akkoyunlulara daha yakın hissediyorlardı. Ayrıca Türkmen oymakların hemen hepsi Şii olmasının da rolü önemliydi.[4] Fatih, Akkoyunluların hükümdarı Uzun Hasan'ı Otlukbeli savaşında bozguna uğrattı. Ancak tarikatların ve sufilerin büyük saygınlığa sahip olduğu bu halklar arasında bir süre sonra, Erdebil'de doğan yeni bir Şii hanedanı kolan Safevi devleti kurulacaktı.[4] Oral Sander'e göre II. Mehmet döneminin siyasi tarih açısından en önemli özelliği "milletler sistemi"nin geliştirilmesidir.[5] İstanbul'un fethinden sonra Avrupa'daki baskılardan kaçan çok sayıda Yahudi bir müslüman devletin hükümranlığı altına sığındı. Ayrıca hıristiyan ve diğer dinlerden topluluklar kendi dinsel önderlerinin yönetimi altında merkezi otoriteye karşı bir tür özerklik elde etmişlerdi. Kendi yasalarını ve yaşam biçimlerini koruyan "milletler" olarak varlıklarını sürdürebildiler. Diğer "milletler"den olanlar belki fethedilmiş bir halk olarak birinci sınıf yurttaş sayılmasalar da, varolan sınırlamalara rağmen benliklerini sürdürme ve barış içinde yaşama hakkına sahiptiler. Zamanla müslümanların fazla itibar etmediği ticaret alanına da el atarak zenginliklerini artırdılar. Böyle bir yönetim anlayışı, o dönem Avrupa'sındaki diğer çok-uluslu devletlerde görülmemektedir.[5] II. Bayezid (1481-1512)[değiştir] Ana madde: II. Bayezid II. Bayezid, babasının aksine barışsever eğilimli idi. Buna karşın Avrupa diplomasisinin manevralarına girmek zorunda kalmıştır. II. Bayezid yeni haçlı seferlerini engelleyebilmek için babasının başlattığı deniz gücü kurma çabasını devam ettirdi. Bunun sonunda İtalya'daki şehir devletleri birbirlerine karşı koz olarak Osmanlı'nın desteğini sağlamaya çalışacaklardır. Venedikle girilen deniz savaşlarında Akdeniz'deki Venedik deniz üstünlüğü sona erdirildi. Artık Osmanlı denizcileri Batı Akdeniz'de de seferlere girişeceklerdir.[5] II. Bayezid, imparatorluğun ticari ve ekonomik ilişkilerinin gelişmesini teşvik etmiş ve İtalyan kent devletleriyle karlı ticari ilişkilere girmiştir. 15. yüzyılın sonundan başlayarak, İspanya'dan sürülen Yahudiler'i Osmanlı topraklarına kabul etmiştir.[5] Yavuz Sultan Selim (1512-1520)[değiştir] Ana madde: Yavuz Sultan Selim Babası II. Bayezid'in tahtına oldukça sorunlu şekilde, hatta bir tür darbe ile oturan I. Selim önce kardeşleri Şehzade Ahmet ve Şehzade Korkut tehditlerinden kurtuldu ve sonra yeniden yükselen Safevi devleti tehdidini bertaraf etmeye girişti. Şah İsmail'in üzerine yürüyerek onu 1514'te Çaldıran'da bozguna uğrattı ve sonra Tebriz’e kadar ilerledi. Dönüşünde Dulkadiroğulları Beyliği ile Turnadağ Muharebesi yapıldı(1515). Bunu gören Ramazanoğulları Beyliği savaşmadan teslim oldu ve Anadoluda Türk birliği sağlandı. Devletin Doğu Anadolu yüksek bölgesini de içerecek biçimde genişlemesi doğudan gelebilecek (Timur saldırısı gibi) bir saldırıya karşı ülkenin savunmasını kolaylaştırıyordu.[6] Çaldıran seferinden hemen sonra gündeme gelen Mısır seferi ve burada Memlukların yönetimine son verilmesi ile Sultan Selim halifeliğin Osmanlı sülalesine geçmesini sağlamış oldu. Kutsal emanetlerin İstanbul'a getirilmesi, Mekke, Medine gibi kutsal kentlerin ve Hicaz haç yolunun denetimi de artık Osmanlı imparatorluğu tarafından yapılır oldu. Böylece Osmanlı, artık tüm İslam dünyasının koruyucusu olduğunu göstermişti.[6] Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566)[değiştir] Ana madde: Kanuni Sultan Süleyman Kanunî Sultân Süleyman, Yavuz döneminde duraklayan Batı’ya karşı gazâ siyâsetini yeniden yürürlüğe koydu. Belgrad’ın zaptı (1521) Orta Avrupa’da; Rodos’un zaptı (1522) ise Akdeniz’deki etkinlikleri için Osmanlı Devleti’ne elverişli bir konum kazandırdı. Macar ordusunu Mohaç’ta yok eden (1526) Kanunî Sultân Süleyman, Macaristan’ın başkenti Buda’ya (Budin) girdi ve Macaristan'ı Zapolya'nın krallığında himâyesine aldı. Mohaç Şavaşı (Meydan Muharebesi) tarihin en kısa süren şavaşıdır. Bu, Osmanlı Devleti’ni Macaristan egemenliği için Habsburglar’la karşı karşıya getirdi. Kanuni, Zapolya’yı korumak için 1529’da Viyana’nın kuşatılmasıyla sonuçlanan seferi, 1532'de de Alman Seferi'ni yaptı. 1541’de ise Osmanlı egemenliğindeki Macaristan topraklarını bir Osmanlı eyaleti (Budin Eyaleti) yaparak ilhâk etti; ölen Zapolya’nın oğluna, kendisine bağlı olması koşuluyla Erdel Prensliği’ni verdi. 1543’teki Macaristan seferi sırasında ise Estergon Kalesi’ni zapt etti. 1534 de piri reis himayesindeki cezayir Osmanlılara geçti. 1551 de trablusgarb ı turgut reis komutasındaki donanma ile aldı. II. Selim (1566-1574)[değiştir] Ana madde: II. Selim II. Selim,tahta çıktığında ilk seferini Yemen'e yaptı. Yavuz Sultan Selim döneminde alınamayan Yemen onun döneminde alındı (1568). Yemen'den sonra Cenevizlilerden Sakız Adası alınarak boğazların güvenliği sağlanmış oldu. Döneminde sadece tek bir veziriazam atamıştır. Bu veziriazam Sokullu Mehmed Paşa idi. II. Selim, yönetimi kızı Esmehan Sultan'ın kocası olan Sokullu Mehmed Paşa'ya bırakarak çok isabetli bir karar vermiştir. Osmanlı Devleti, II. Selim döneminde de gücünü korumuştur. Sakız Adası'ndan sonra Tunus, Endonezya, Astrahan, Kıbrıs gibi toprakları da imparatorluğa katmıştır. İnebahtı Deniz Savaşı'nda ise Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğratılmıştır. Kanuni]] döneminde Don-Volga nehirleri arasında bir kanal açılmış ancak kesin bir sonuca ulaşılamamıştır. II. Selim döneminde Sokullu Mehmed Paşa sayesinde bu nehirler arasında bir kanal açılarak boğazlar güvenliği sağlanmıştır. Süveyş Kanal Projesi de diğer bir kanal projesidir. Güney Azerbaycan seferi[değiştir] Kanuni döneminde önemli mücadele alanlarından biri de Azerbaycan oldu. Yavuz Sultan Selim zamanında Azerbaycan’a karşı kazanılan Çaldıran zaferine, Osmanlı ordularının Tebriz’e kadar ilerlemesine ve tüm Doğu Anadolu’nun Osmanlı egemenliğine geçmesine karşın Sefeviler ile kesin bir barış antlaşması imzalanmamıştı. Gerek Sefeviler, gerekse Osmanlı İmparatorluğu, birbirlerine kuşku ile bakıyorlardı. Güney Azerbaycan, Anadolu’yu ele geçirme planlarından vazgeçmediği gibi, Osmanlılar da Hint Okyanusu’na kuzeyden açılan iki körfezden biri olan Basra Körfezi'ne açılan Irak topraklarını ele geçirme emelleri besliyorlardı. Bu arada iki devlet arasında sınır olayları da eksik değildi; bir takım sınır görevlileri durmadan taraf değiştirmekteydiler. Bütün bu olaylar bir araya gelince 1533'te Sadrazam İbrahim Paşa, Sefevi seferiyle görevlendirildi, arkasından da padişah Safevi seferine çıktı (1534). "Irakeyn Seferi"denilen bu seferin en önemli ve kalıcı etkisi Bağdat dahil olmak üzere Irak topraklarının Osmanlılar’ın eline geçmesi oldu (1535). Böylece Hint Okyanusu'na açılan önemli körfezlerin ikisi de Osmanlılar'ın eline geçmiş oldu. Güney Azerbaycan savaşları 1555’teki Amasya Antlaşması ile sona erdi; antlaşma sonucu Azerbaycan ile merkezi Tebriz, bir kısım Doğu Anadolu toprakları Osmanlılar'ın eline geçti. Bu barış 1576 yılına kadar sürdü. Hint Deniz Seferleri (1538-1669)[değiştir] Akdeniz'de Osmanlılar'la Hıristiyan Akdeniz devletleri arasında her iki taraf için de yıpratıcı deniz savaşları yapılırken, Osmanlı Devleti, 1538'den başlayarak Hint Okyanusu’nda Portekizliler ile mücadeleye girişti. Osmanlı Devleti’nin Hint Okyanusu için mücadelesi 1669’a kadar sürdü. Bu süre içinde birkaç kez Hindistan’a, bir kez de Sumatra Adası’na donanma gönderildi; Yemen, Habeşistan ve bazı Afrika ülkeleri Osmanlı Devleti’ne katıldı. Hint Okyanusu'nda Portekizlilere karşı bazı deniz başarıları elde edildi ise de, Osmanlılar Hint Okyanusu’nda kesin bir üstünlük sağlayamadılar. Osmanlılar’ın Hint Okyanusu’ndaki başarısızlığı daha sonra hem Osmanlı Devleti hem de tüm doğu ulusları için son derece olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Osmanlı donanması nın okyanus şartlarına uygun olmaması, Hint deniz seferlerine gereken önemin verilmemesi ayrıca Gucerat hükümdarlarının Osmanlılar'a yardım etmemesi başarısızlığın diğer nedenlerindendir. İsyanlar ve yeniden canlanma (1566–1683)[değiştir] Bu alt başlık {{{1}}} tarihinden beri geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor. Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor. Kanuni'den sonra tahta geçen padişahların çoğu devlet işlerine fazla bir ilgi göstermemişlerdir. Devlet işleri bu dönemde Sokullu (görev süresi 1565-1579) ve Köprülüler (görev süreleri 1656-1683) gibi yetenekli sadrazamların eline geçmiş ve zayıf padişahlar ve güçlü sadrazamlar dönemi başlamıştır.[7] Bu dönemde tahta gelen birçok sultan zaten çocuk yaşta idi. I. Ahmet (1604-1617) ve II. Osman (1618-1621) iktidara geldiklerinde 14 yaşında idiler; IV. Murat (1623-1640) 12, IV. Mehmed (1648-1687) ise 7 yaşındaydı. Bu durumda naiplik devreye giriyor ve kadınların büyük rol oynadığı bu durum bir dizi karışıklığa yol açıyordu. Bu sultanların kadınlara ve içkiye düşkünlükleri de dikkat çeker boyutta idi. Örneğin III. Murad 102 kez baba oldu ve sonra da sara hastalığına tutuldu. I. İbrahim cinsel saplantılar içindeydi ve düpedüz deliydi, sonunda da boğularak öldürüldü.[8] Bu sultanlar, çoğu kez yeteneksizdiler. Saraydan çıkmıyor, hiçbir işe el sürmüyorlar, bizzat adalet dağıtmıyorlar, ne vezirlerini ne diğer yöneticileri denetlemiyorlardı. Kanuni'den sonra sadece III. Mehmet ve II. Osman birer sefere çıktı. İçlerinde ordunun başına geçen ve savaş adamı niteliğini hakeden sadece IV. Murat idi. Yeniçeriler de artık sultanlara saygı duymaz oldular ve ilk kez bir sultanı II. Osman'ı tahttan indirip öldürerek, yerine bir zavallıyı, I. Mustafa'yı tahta geçirdiler.[9] # Sultan Tahtta olduğu dönem 1 III. Murad 1574-1595 2 III. Mehmed 1595-1603 3 I. Ahmed 1603-1617 3 I. Mustafa 1617-1618 4 II. Osman 1618-1622 5 I. Mustafa 1622-1623 6 IV. Murad 1623-1640 7 I. Mustafa 1622-1623 Kaynakça[değiştir] Genel[değiştir] Tanilli, Server (1986), Yüzyılların Gerçeği ve Mirası II. Cilt, Ortaçağ, Cem Yayınevi Tanilli, Server (1987), Yüzyılların Gerçeği ve Mirası III. Cilt, 16. ve 17. yüzyıllar, Cem Yayınevi Sander, Oral (1989), Siyasi Tarih, İlkçağlardan 1918'e, İmge Yayınevi Özel[değiştir] ^ Osmanlı Tarihinde Dönemler, Prof. Dr. Halil İnalcık, Erişim: 26 Şubat 2013 ^ Osmanlı Tarihinde Dönemler, Ferhan Kırlıdökme-Mollaoğlu, Erişim: 26 Şubat 2013 ^ a b Tanilli 1986, sayfa 562 ^ a b Tanilli 1986, sayfa 564 ^ a b c d Sander 1989, sayfa 34 ^ a b Sander 1989, sayfa 35 ^ Sander 1989, sayfa 85 ^ Tanilli 1987, sayfa 452 ^ Tanilli 1987, sayfa 453 a)II. MEHMET (FATİH SULTAN MEHMET) (1451-1481) Siyasi Olayları: II. Mehmet döneminin en önemli olay 1453 İSTANBUL’UN FETHİdir. a)İSTANBUL’UN FETHİ: Sebepleri: 1.Osmanlı’nın Anadolu ve Rumeli’deki topraklarının arasında bütünlüğün sağlanmak istenmesi. 2.İstanbul’un coğrafi konumu ve ticaret merkezi olması İSTANBUL: Tüm uluslar ve devletler bu kenti almak için uğraşmıştır. Ancak birçok ulus kuşatsa da alınamadı. Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi padişahlarından olan Yıldırım Beyazıt ve Mehmet Çelebi bunlara örnektir. 3.Avrupa’da ilerleyebilmek için Rumeli’ye asker sevkıyatının zorlaşması. 4.Avrupalıları sürekli Osmanlı’ya karşı kışkırtan ve iç işlerine karışan Bizans devletini yok etmek. 5.Hz. Muhammed’in İstanbul’u fethedecek kişiyi övmesi.(hadis-i şerif-i) 6.Boğazları ele geçirmek. *FETİHİ KOLAYLAŞTIRAN ETKENLER 1.Bizans’ın eski gücünün olmaması. 2.Bizans’ta taht mücadelelinin yaşanması 3.Bizans’ta mezhep çatışmalarının yaşanması. 4.Osmanlı ordusunun ve donanmasının güçlenmesi. *FETİH İÇİN YAPILAN HAZIRLIKLAR: 1.Yeniçeri Ocağına düzen verildi. 2.K.deniz’den gelecek yardımı önlemek için RUMELİ HİSARI yaptırıldı. 3.Donanma güçlendi.(400 parçalık donanma hazırlandı.) 4.Şahı adı verilen büyük toplar yaptırıldı. 5.Bazı kaleler alındı. -Hazırlıklar 6 NİSAN 1453’TE tamamlandı.- Sonuç:BAŞARILI. *TÜRK TARİHİ AÇISINDAN SONUÇLARI: 1.Anadolu ve Rumeli’deki toprakların bütünlüğü sağlandı. 2.Balkan fetihlerinde engel ortadan kalktı. 3.Başkent Edirne’den İstanbul’a taşındı. 4.Bu olaydan sonra II. Mehmet’e fetheden anlamına gelen “fatih” unvanı verildi. 5.Osmanlı devleti yükselme dönemine girdi. 6.Boğaz ticareti, deniz ticareti gelişti. 7.coğrafi keşifler hızlandı. 8.Osmanlı’nın İslam dünyasındaki itibarı arttı. 9.Osmanlı imparatorluk karakteri kazandı. 10.Ticaret yollarından önemli bir merkeze sahip oldu. DÜNYA TARİHİ AÇISINDAN SONUÇLARI: 1.Bizans (Doğu Roma) yıkıldı. 2.Orta çağ kapandı. Yeniçağ başladı. 3.İstanbul’dan İtalya ya kaçan Bizanslı bilginler orada Rönesanssı başlattılar. NOT: Rönesans: Edebiyat, sanat, bilim ve düşünce alanındaki gelişmeler. 4.Deniz ticaretinin Osmanlı’ya geçmesiyle Avrupalılar yeni ticaret yolları aramaya başladılar. Bu olay da coğrafi keşiflerin başlamasına zemin hazırladı. 5.Fatih, patrikhanelerin açık kalmasını emretti.(Ortodoksların koruyuculuğunu üslenmiştir.)Fatih, böylece başka dinlere saygı gösterdiğini de ortaya koyar. Aynı zamanda bununla birlikte haçlı birliğini de bozmak istiyordu. FATİH DÖNEMİNDE YAPILAN DİĞER FETİHLER: BATIDAKİ GELİŞMELER: 1.Belgrat hariç Sırbistan alındı.(1459) 2.Eflak ve Boğdan alındı.(1462) 3.Arnavutluk fethedildi 4.Mora alındı. ANADOLU’DAKİ GELİŞMELER: 1.1459’da Cenevizlilerden Amasra alındı. 2.1460’da Kastamonu ve Sinop alındı. 3.1461 Trabzon Rum İmparatorluğuna son verildi. Önemi:K.DENİZ’İN Anadolu yakasında tam bir egemenlik kurdu. 4.Karamanoğullarına son verildi. 5.1473 OTLUKBELİ SAVAŞI AKKOYUNLAR ile yapıldı. Sebepler: 1.Akkoyunlu,Karamanoğulları’nın iç işlerine karışması. 2.Trabzon Rum kralını korumaları Akkoyunluların. Önemi: DOĞU ANADOLU’NUN güvenliği sağlandı. Sonuç: Akkoyunlular yıkılma sürecine girdi. DENİZLERDEKİ GELİŞMELER: 1.İtalya’da Otranto allındı.(Güney İtalya’da önemli bir üs) 2.Arnavutluk’un fethine engel olmak için Venedik’in başlattığı savaş 1463-1479 arası devam etti.Bu savaş sonucu İMROZ,TAŞOZ,MİDİLLİ,LİMNİ,EĞRİBOZ,SEMADİ REK adaları Venedik’ten alındı. 4.Rodos kuşatıldı. Ancak alınamadı. 5.Osmanlı Devleti’nin Venedik deniz ticaretine darbe vurması üzerine Venedik Osmanlı savaşları başlamıştır. Savaşlar sonucunda yapılan ant. göre Osmanlı Venedik’e kapitülasyonlar vermiştir. Bu sayede OSM.: a.Ticari kazanç elde etmiştir. b.Haçlı birliğini önlemiştir. ÖNEMİ: Osmanlı ilk defa bir Avrupa devletine kapitülasyonlar vermiştir. OSM.-MEMLÜK İLİŞKİLERİ: Mısır’da ki kurulan bu devlet: 1.Hicaz suyollarını meselesi.(Bu yolların onarımı dini itibarı arttıracaktı.) 2.Memlükler’in Dulkadiroğulları beyliğinin içişlerine karışması. SONUÇ: Savaş yok. Fatih Döneminde Diğer Gelişmeler: *Örfi hukuka dayanan kanunname hazırlandı. (Egemenliği Osmanlı ailesinin nasıl kullanacağını belirlemiştir. Kızlara egemenlik hakkı verilmedi. Kardeş katli uygulamasını getirdi. Merkezi otoriteyi güçlendirdi.) *Divan örgütü geliştirildi.(Kazasker ve Defterdar sayısı ikiye çıkarıldı. Divana sadrazamın başkanlık yapması usulü getirildi. Vezir sayısı 6ya çıktı. *Şehzadelerin sancağa çıkması resmileştirildi. *Enderun genişletildi. Sahn-ı Seman medresesini kurdu. *İlk altın parayı bastırdı. **Ticaret yollarını denetlemek için: İstanbul, Trabzon, Kırım, Ege ve Yunan adaları **Anadolu’nun siyasal birliğini sağlamak için: Amasra, Sinop, Trabzon, Karaman, Otlukbeli **Doğu ve Batı Roma İmp. miras olarak: İstanbul, Trabzon, Mora, Otranto Fatih dönemindeki fetihlere ve seferlere bakılınca, belirgin amaçlar görülür: Ticaret yollarının denetimini sağlamak (İstanbul, Sinop, Amasra, Trabzon, Kırım, Ege adaları) .Anadolu'nun siyasal birliğini sağlamak (Amasra, Sinop, Trabzon, Karaman, Otlukbeli seferleri) Doğu Roma ve Batı Roma imparatorluklarının mirasına sahip olarak büyük bir Akdeniz imparatorluğu kurmak (İstanbul, Trabzon, Mora Rum despotlukları, Otranto) Fatih aydın bir padişahtır. Sanatçılara ve bilginlere büyük değer vermiştir. İtalyan ressam Centile Bellini'ye kendi portresini çizdirmiş, İstanbul’la ilgili tablolar yap¬tırmıştır. Bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin temeli sayılan ilk yüksek okul olarak "Sahn-ı Seman'' medresesini açtır¬mış, ilk altın parayı bastırmıştır. Devletin düzenli işlemesi için Osmanlı Devleti'nin anayasası niteliğinde olan "Ka¬nunname(Fatih Kanunnamesi)''yi çıkarmıştır. b)II.BEYAZID (1482-1512) Siyasi olayları: Cem Sultan olayı bir iç sorun olarak başlamış dış sorun olarak devam etmiştir. Bu olay nedeniyle içeride Devşirmeler, Türkmenler ile iktidar mücadelesine girişmişler bu mücadeleyi devşirmeler kazanmıştır. Türkmenler yönetimdeki etkinliklerini kaybetmeye başlamıştır. *İspanya’da zulme uğrayan Müslüman ve Yahudileri Osmanlı topraklarına getirmiştir. Askerin desteğiyle tahta çıkan Bayezid’e karşı kardeşi Cem de Bursa'ya gelerek adına hutbe okuttu, para bas¬tırdı. Devletin paylaşılması Anadolu'nun kendisine veril¬mesi önerisi Bayezit tarafından kabul edilmedi. Bayezid’e bağlı kuvvetlere yenilen Cem, Mısır’a kaçtı. Karaman oğullarının çağrısından cesaretlenerek yeniden Anadolu'ya geldiyse de yine yenilerek Rodos Şövalyeleri'ne Sığındı. Cem şövalyelerin yardımıyla Ru¬meli'ye geçerek saltanat mücadelesine devam etmek istiyordu. Bayezit şövalyelere para vererek Cem'in Av¬rupa'ya götürülmesini sağladı. Böylece Rodos şövalyeleri taht kavgasından yararlanmışlardır. Cem yıllarca Avrupa'da şatodan şatoya gezdirildi. Kralların ve Papa'nın kendisinden İslam dünyası ve Osmanlı Devleti aleyhine yararlanmak isteklerine karşı geldi. II. Bayezit Cem'in yaşamasından kaygı duyduğun¬dan Papa'ya para vererek Cem'in zehirlenerek öldürül¬mesini sağladı. NOT: II. Beyazıd savaştan hoşlanmayan, okumaya ve iba¬dete düşkün bir padişahtır. Kendisine "Sofu Beyazıd'' de denilir, Devlet işlerine ilgisizliği nedeniyle bu dönemde Osmanlı Devleti'nin genişlemesi durmuştur denilebilir. II. Beyazıt zamanı "Yükselme dönemi içinde durgunluk dönemi''olarak adlandırılmıştır. Aynı zamanda padişahlığı boyunca cem sultan olayı ile ilgilendiği için: Sönük geçen bir dönemdir. OSMANLI-MEMLÜK İLİŞKİLERİ: İlişkilerin bozulma sebepleri: 1.Memlükler’in Cem Sultan’ı korumaları. 2. Dulkadiroğulları beyliklerinin iç işlerine karışması. 3.Ramazanoğullarını egemenlikleri altına almak istemesi. 4.Hindistan’dan gelen hediyelere Memlükler’in el koyması. SONUÇ: Savaşlar sonuçsuz kaldı. OSMANLI-VENEDİK İLİŞKİLERİ: Cem Sultan Fatih döneminde Venedik’e ayrıcalıklar tanınsa Venedik Mora’yı Osmanlı’ya karşı kışkırtmaya başlamış ve bu yüzden iki devlet arasında savaş başlamıştır. Venedik savaşı kaybetmiş ve bunun sonucunda MODON, KORON,İNEBAHTI,NAVARİN alınmış ve Venedik Mora’dan çıkarılmıştır. OSMANLI-İRAN (SAFEVİ) İLİŞKİLERİ: İran Devletinin hükümdarı olan Şah İsmail Anadolu’da Şiiliği yaymak istemesi üzerine iki devlet ilişkileri bozulmuştur. İran, Anadolu’daki Şiilerle bağlantı kurmak için propagandacılar gönderdi. Bunlardan Şahkulu bir ayaklanma çıkarmıştır.Çıkan ayaklanma güçlükle bastırılmıştır. II. Beyazıd’ın gelişen Şİİ tehlikesi karşısında pasif bir politika izlediği için oğlu YAVUZ SULTAN SELİM yeniçerilerin desteği ile başa geçmiştir. c) YAVUZ SULTAN SELİM (1512-1520) OSMANLI-İRAN İLİŞKİLERİ: ÇALDIRAN SAVAŞI SEBEBİ:Şah İsmail’in Anadolu’da Şiiliği yaymak istemesi. SONUÇLARI: 1.Tebriz alındı.Doğu Anadolu Osmanlı denetimine girdi. 2.İran geçici olarak saf dışı edildi. 3.Ayrıca Yavuz savaş dönüşü Maraş’taki Dulkadiroğulları ile TURNADAĞ SAVAŞInı yaparak Osmanlı Devletinin topraklarına kattı. ÖNEMİ:Bu beyliğin alınmasıyla Türk siyasi birliği KESİN olarak sağlandı. MISIR SEFERLERİ (1517) SEBEPLERİ: 1.Osmanlıların Dulkadiroğluları Beyliğini alması. 2.Fatih, zamanında başlayan anlaşmazlıkları. 3.Memlukların Safevi devletlerinin Osmanlı’ya karşı ittifak kurması. 4.Hicaz yollarını almak istenmesi. 5.Safevi devletinin üzerine gönderilen Osmanlı ordusuna Memlukların Suriye’den izin vermemesi. 1516 MERCİDANİ SAVAŞI-SURİYE VE FİLİSTİN 1517 RİDANİYE SAVAŞI-MISIR ALINDI. SONUÇLARI: 1.Memluk Devleti yıkıldı. 2.Halifelik unvanı Osmanlıya geçti. Devlet teokratik nitelik kazandı. 3.Baharat yolu Osmanlı denetimine geçti. 4.Kıbrıs için Venediklilerin Memluklara verdiği vergiyi Osmanlı Devletine vermeye başlamıştır. 5.Mısır hazinesi Osmanlı’ya geçti. 6.Kutsal emanetler İstanbul’a getirildi. NOT: Coğrafi keşiflerle Akdeniz ticareti önemini kaybettiği için Baharat Yolu Osmanlı’ya bir kazanç sağlayamadı. d) I.SÜLEYMAN (KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN) (1520-1566) Kanuni Sultan Süleyman OSM. Devletinin başında en uzun süre kalan padişahtır. Onun döneminde: *Suriye’de Canberdi Gazeli *Mısır’da Ahmet Paşa *Yozgat’ta Baba Zünnun *Karaman, Maraş yöresinde Kalender Çelebi isyanları çıkmış. Ancak kolaylıkla bastırılmıştır.(Bu dönem devletin zirvede olduğu bir dönemdir.) BATIDAKİ GELİŞMELER BELGRAD’IN FETHİ : (1521) SEBEPLER: *Osmanlı için Avrupa’ya yapılacak olan seferler için bir üs durumunda olacaktı. *Osmanlı için Avrupa’ya açılan kapı durumundadır. Bu sebeple Belgrad fethedildi. MOHAÇ MEYDAN SAVAŞI: (1526) OSM.X MACARLAR SEBEP:*Osmanlı’nın Belgrad’ı alması. *Şarlken’e esir düşen Fransız kralının Kanuni’den yardım istemesi. SONUÇ: Osmanlı kazandı. Macaristan Osmanlı denetimine girdi. Ancak Kanuni tampon bölge oluşturmak amacıyla Macaristan’ı Osmanlı Devleti’ne katmayıp bağlı krallık haline getirdi. I.VİYANA KUŞATMASI (1529): SEBEP: Avusturya’nın Şarklken (Almanya kralı)den destek alarak Budin’in iç işlerine karışması. Kanuni bunun üzerine sefere çıkması. SONUÇ: Viyana kuşatılmasına rağmen Viyana’nın güçlü savunması karşısında yenik düştü. Ve ağır kış şartları nedeniyle. AVUSTURYA-ALMANYA SEFERİ (1533) SEBEP:Yine Avusturya kralının Budin’e saldırması üzerine Kanuni sefere çıkıyor ve başarılı bir savaş yaparak Avusturya’yı ant. istemek zorunda bırakıyor. İSTANBUL ANTLAŞMASI (1533) ANT. göre Avusturya arşüdikası Osmanlı sadrazamına denk sayılacaktı. ÖNEMİ:Bu ant. ile Avusturya Osmanlı’nın siyasi üstünlünü kabul etmiştir. OSMANLI-FRANSIZ İLİŞKİLERİ: Şarlken’e esir düşen Fransa kralının Osmanlı’dan yardım istemesiyle ilişkiler bozulur. Ayrıca Fransa’ya kapitülasyonlar vermiştir. Kanuni’nin böyle bir politika izlemesindeki amaçlar: 1.Kanuni’nin Fransa’yı kendi tarafına çekip Hristiyan birliğini parçalamak istenmesi. (SİYASİ) 2.Coğrafi keşifler sonucunda önemini yitiren Akdeniz ticaretini yeniden canlandırmak istemesi.(EKO.) NOT: Bu kapitülasyonlar iki hükümdar sağ kalana kadar sürecekti. Bu da Kanuni’nin ileri görüşlüğünü gösterir. OSMANLI-İRAN İLİŞKİLERİ SEBEP: Sınır anlaşmazlıları, sınırdaki bazı beyler ve emirlerin Osmanlıya veya İran’a sığınarak iki devletin arasını açmaları. SONUÇ: Kanuni İran’a 3 sefer düzenleyip BAĞĞDAT,VAN,TEBRİZ,AZERBEYCAN,ERİBAN,,NAHCİVA N’I alması üzerine İran antlaşma istemek zorunda kaldı.Yapılan AMASYA ANTLAŞMASI ile BAĞDAT,DOĞU ANADDOLU VE AZERBEYCAN Osmanlılarda kaldı. ÖNEMİ: Osmanlı’nın İran’la yaptığı İLK RESMİ (YAZILI) ANTLAŞMADIR. DENİZLERDEKİ GELİŞMELER PREVEZE DENİZ SAVAŞI (1538) OSMANLI X HAÇLILAR SEBEP: *Osmanlının denizlerde güçlenmesi *Osmanlının Akdeniz ticaretini güvenlik altına almak istemesi. SONUÇ: Akdeniz bir Türk gölü haline geldi. NOT: Barboros Hayrettin Paşa’nın Osmanlı himayesine girmesiyle CEZAYİR Osmanlı devletine katıldı. Trablusgarp Turgut Reis tarafından ele geçirilmiştir. HİNT DENİZ SEFERLERİ: SEBEPLERİ: 1.Portekizlileri bölgeden çıkarmak. 2.Bölgedeki bazı Müslüman tüccarların Kanuni’den yardım istemesi.(Müslüman tüccarların gemilerine zarar veriliyordu.) SONUÇ: BAŞARISIZ.Osmanlı sefere gerekli önemi vermedi.Dayanıklı gemiler yoktu.Gerekli destek alınamadı.Osmanlı okyanus hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Ancak Osmanlı seferden YEMEN, ADEN,HABEŞİŞTAN’I aldı.(Bu sayede Kızıldeniz denetim altına alındı.) ZİGETVAR SEFERİ: Kanuni’nin son seferidir. Avusturya’nın ERDEL’in iç işlerine karışması nedeniyle Kanuni sefere çıkmıştır. SONUÇ: Kanuni seferde hayatını kaybetmiştir. Ölümünden sonra Zigetvar Kalesi alınmıştır. SOKULLU MEHMET PAŞA (1564–1579) Sokullu Mehmet Paşa I. Süleyman (1564-1566)- II. Selim (1566-1574) ve III. Murad (1574-1579) zamanında sadrazamlık yapmıştır. Sokullu Mehmet Paşa devşirme olup, Sırbistan'ın Sokul kasabasındandır. Enderun okulunu bitirip çeşitli görevlerde başarı göste¬rerek Kanuni'nin son yılları, II. Selim ve III. Murat dönemlerinde padişahlardan daha etkili olmuştur. Bu nedenle sadrazamlık dönemine kendi adı verilmiştir. SAKIZ ADASI-CENEVİZLİLERDEN ALINDI KIBRIS’IN ALINMASI: SEBEP: 1.Akdeniz ticaretini tam olarak ele geçirmek. 2.Venediklilerin Osmanlı gemilerine zarar vermesi. SONUÇ:Kıbrıs alındı. İNEBAHTI DENİZ SAVAŞI (1571) SEBEP: Kıbrıs’ı Osmanlı’nın alması. SONUÇ: Osmanlı Donanması yenildi. ÖNEMİ:OSMANLI’NIN AKDENİZ’DEKİ ÜSTÜNLÜĞÜ SARSILDI. TUNUS-İSPANYOLLARDAN FAS-PORTEKİZLİLERDEN LEHİSTAN-ALINDI YEMEN-ALINDI. Sokullu Dönemi Projeleri: a) Don-Volga kanalı projesi: Sokullu İran savaşlarında donanmadan yararlanmak, Kafkasya'yı Osmanlı egemenliğine almak, Orta Asya Türkleriyle ilişkileri geliştirerek İpek Yolu'nu canlandırmak, güçlenmekte olan Rusya'ya karşı doğal bir set oluştur¬mak gibi amaçlarla Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirerek Karadeniz'i Hazar Denizi'ne bağlamak istemiştir. Bu proje yarım kalmıştır. b) Süveyş kanalı projesi: Sokullu Akdeniz'deki donanmayı Hint Okyanusu'na geçirip Baharat Yolu üzerinde üstünlük sağlamak, Hin¬distan ve Endonezya Müslümanlarıyla ilişki kurmak için Süveyş Kanalı'nın açılmasını istemiştir. Kanal projeleri, gereken önem verilmediğinden başarılı Olamamıştır. Bu proje yarım kalmıştır. c) Marmara Denizi- Sapanca Gölü Kanal projesi: Marmara Denizi ile Karadeniz’i birleştirmek için ikinci bir su yolu projesi. Hazırlandı. Amacı Akdeniz kıyılarındaki tersaneleri daha güvenli olan sapanca Gölüne toplamaktır. Düşünce aşamasında kalmıştır. Uygulamaya konulamadı.
Ders: 1494-1566 Kanuni Sultan Süleyman Kimdir? 02:39
Ders: 1494-1566 Kanuni Sultan Süleyman Kimdir? 7.516 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET AYkut İlter Aykut Öğretmen Osmanlı Sultanlarının onuncusu ve islam halifelerinin yetmişbeşincisi. 1509´da Kefe sancakbeyliğine gönderilinceye kadar babasını yanında kalmış ve bu müddet içinde iyi bir öğrenim ve eğitim görmüştür. Babası Yavuz Sultan Selim´in 1514 İran ve 1516 Mısır seferleri sırasında Rumeli´nin muhafazasıyla görevlendirildi ve Edirne´de oturdu. Babasını vefatı ile de 30 Eylül 1520 tarihinde 26 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı. Kanuni Sultan Süleyman, Belgrad´ın fethi(1521) ile Orta Avrupa´nın, şovalyelerin üssü olan Rodos´un zaptı (1522) ile de Akdeniz hakimiyetinin kapılarını devletine açtı. 1526´da yüzbin kişilik ordusu ve 300 kadar top ile Mohaç ovasında Macar ordusuyla karşılaştı. Bu durumda sancaklarını açıp ellerini semaya doğru kaldıran Sultan; "Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, hazreti Muhammed´in ümmetine yardımını niyaz ediyorum." diye yalvardı. Tarihin bu en büyük meydan savaşında düşman ordusunu yok eden Kanuni, 20 Eylül´de Macaristan´ın başşehri Budin´e girdi.1529 da Viyana muhasara edildi ise de, kuşatma vasıtalarının getirilmemesi ve kış mevsiminin yaklaşması üzerine neticesiz kaldı. 1532´de Alman seferine çıkan Kanuni, Viyana´yı arkada bırakarak Gratz, Marburg, Gunss ve daha bir çok Alman şehirlerini zaptetti. Yedi ay Avrupa içlerin- de dolaştığı halde imparator karşısına çıkmağa cesaret edemeyince geri döndü. 1534´de Safeviler üzerine sefere çıkan sultan, Bağdat ve Basra´yı zaptetti. Bağdad´da evliya kabirlerini ve Kerbela´ da hazret-i Ali ve hazreti Hüseyin´in makamlarını ziyaret eden Kanuni, Abdülkadir-i Geylan´i hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imaret yaptırdı. Fetih hareketlerine devam eden Kanuni, 1535´de Tebriz´i zaptetti. 1537´de İtalya seferine çıkarak, Otranto´ya kadar ilerledi. Karalarda cihan hakimiyetini eline geçiren Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayreddin Paşa vasıtasıyla denizlerde de Osmanlı Devleti´nin gücünü gösteriyordu.Nitekim bu büyük deniz komutanı haçlı donanmasını 27 Eylül 1538´de Preveze´de imha ederek, müstesna bir zaferle Akdenizde tam bir Türk hakimiyeti kurdu. Kanuni süveyş´te kurduğu donanma ile de Kızıldeniz´i ve Arabistan sahillerini emniyet altına aldı ve Avrupalıları Hindistan sahillerinden uzaklaştırmaya başladı. Bu fetihleri; 1543´de Estergon,Nis ve İstolni-Belgrad, 1551´de Trablusgarb´ın zaptı ve 1553´de Nahcıvan seferi takib etti. İhtiyar ve hasta bir halde iken 1566´da yine cihada çıkan bu büyük Türk sultanı, Sigetvar kalesinin zaptı sırasında top sesleri arasında 72 yaşında iken vefat etti. Naşı Süleymaniye´deki türbesine defn edilmiştir. Türklerin kendisine Kanuni ve Gazi, Avrupalıların ise "Muhteşem" dedikleri Süleyman Han, babasından devraldığı 6.557.000 km2 Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14.893.000 km2 ye ulaştırdı. Bulunduğu yüzyıl, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti. Bu asırda her sahada dahi devlet ve ilim adamları yetişti. Nitekim Sadrazamı İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Sokullu Mehmed Paşa; Şeyhülislamı Kemalpaşazade, Ebüssü´ud Efendi, şairi Baki, Fuzuli; san´atkarı Mimar Sinan; Kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa olan bir devletin padişahı Kanuni olurdu. Sultan Süleyman Han´ın asıl adından daha fazla bilinip, şöhreti olan Kanuni ünvanı, önceki Osmanlı kanunnamelerini ve devri icabı lüzumlu hükümleri Kanunname-i Al-i Osman adı altında, islam hukuku esasları dahilinde toplattırıp tanzim ettirme- sinden ileri gelmektedir. Kanuni hareket ve sözleri güzel, aklı kamil, nezaketli, irfan sahibi, sözleri tatlı, alim, hakim ve şairlere dost, bütün maddi-manevi iyilikleri şahsında toplamış emsalsiz bir padişahtı. Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kanuni, imar faaliyetleriyle de uğraştı. Memleketin hemen heryerinde camiler, mescid- ler, medreseler, hamamlar ve çeşmeler inşa ettirdi. Mimar Sinan´ın yaptığı Süleymaniye Camii de bu devirde Türk azameti devrinin tacını teşkil etmiştir.Koca Mimar Sinan büyük Hakan´a; "Padişahım sana öyle bir cami inşa ettimki, kıyamete değin ayakta duracak bir metanete sahiptir." diyerek bu eserini takdim etmiştir. Pek çok özellikleri yanında büyük bir şair olan Kanuni Sultan Süleyman´ın hastalığında yazdığı şu beyti yüzyıllardır dillerde söylenmektedir. Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. I. Süleyman (Osmanlı Türkçesi: , Sultan Süleyman.-ı evvel; 6 Kasım 1494, Trabzon - 7 Eylül 1566, Zigetvar), Osmanlı İmparatorluğu'nun onuncu padişahı ve 89. İslam halifesi. Batıda Muhteşem Süleyman,[2][3] Doğuda ise adaletli yönetimine atfen Kanunî Sultan Süleyman (Osmanlı Türkçesi ile ) olarak da bilinmektedir. 1520'den 1566'daki ölümüne kadar, yaklaşık 46 yıl boyunca padişahlık yapan ve toplamda 13 kere sefere çıkan Süleyman saltanatının toplam 10 yıl 1 ayını seferlerde geçirmiştir.[4] Süleyman böylece devletin hem en uzun süre görev yapan hem en çok sefere çıkan hem de en uzun süre sefer yapan padişahı olmuştur. I. Süleyman 1520 yılında, babası I. Selim'in vefatının ardından tahta çıktı. Batıda Belgrad, Rodos, Boğdan ve Macaristan'ın büyük kısmını imparatorluk topraklarına kattı. 1529 yılında Viyana'yı kuşatsa da çeşitli sebeplerden ötürü bu kuşatma başarısızlıkla sonuçlandı. Doğuda, Safevîlerle yapılan savaşlar sonrasında Orta Doğu'nun büyük kısmını ele geçirdi. Afrika'da imparatorluğun sınırları Cezayir'e kadar uzanırken; Osmanlı Donanması ise Akdeniz'den Kızıldeniz'e kadar olan sularda hakimiyet kurmuştu.[5] I. Selim'den 6.557.000 km2 olarak devraldığı Osmanlı İmparatorluğu'nu,[6] padişahlığı döneminde 14.893.000 km2'ye ulaştırdı.[7][8] Zigetvar Muharebesi'nin sonlanmasından yaklaşık bir gün önce, 6 Eylül 1566 tarihinde hayatını kaybetti ve yerine oğlu II. Selim geçti. Konu başlıkları [gizle] 1 İlk yılları 2 Askeri ve siyasi gelişmeler 2.1 1520-1529 2.2 1530-1539 2.3 1540-1552 2.4 1553-1561 2.5 1562-1566 3 Kültür ve sanat alanındaki gelişmeler 3.1 Mimari gelişmeler 3.2 Sanatsal gelişmeler 3.3 Eğitim 4 Özel hayatı 4.1 Edebî kimliği 5 Popüler kültüre etkileri 6 Kaynakça İlk yılları[değiştir] 1579 yılında, Nakkaş Osman'ın Şemâilnâme adlı eserinde yer alan ve I. Süleyman'ı gençlik yıllarında resmeden bir minyatür I. Süleyman, 6 Kasım 1494 tarihinde, Trabzon'da doğdu.[9] Babası, Süleyman doğduğu zaman Trabzon valisi olan, 1512 yılında ise padişah olarak tahta geçen I. Selim, annesi ise valide sultan Ayşe Hafsa Sultan idi.[10] Yedi yaşında bilim, tarih, edebiyat, din ve askeri eğitim almak için İstanbul'da yer alan Topkapı Sarayı'ndaki Enderun'a gönderildi. 1508 ile 1512 yılları arasında Şebinkarahisar, Bolu ve Kefe'de sancakbeyi olarak görev yaptı.[6][11] Babası I. Selim'in 1512'de tahta çıkmasından önce İstanbul ve Edirne'de oturdu.[11] 1513 yılında Saruhan sancakbeyliğine atandı.[12] Burada, sonraları baş danışmanlarından biri olacak olan Pargalı İbrahim ile yakın bir arkadaşlık kurdu.[13][14][11] Yaklaşık yedi yıllık Manisa sancakbeyliğinin ardından, Eylül 1520'de babası I. Selim'in ölümü üzerine İstanbul'a geldi ve 30 Eylül 1520 tarihinde onuncu Osmanlı padişahı olarak tahta çıktı.[11] Tahta geçişinden birkaç hafta sonra Venedik elçisi Bartolomeo Contarini Süleyman'ı "Yirmi altı yaşında, uzun fakat sırım gibi ve kibar görünüşlü. Boynu biraz fazla uzun, yüzü zayıf, burnu kartal gagası gibi kıvrık. Gölge gibi bıyığı ve küçük bir sakalı var. Cildi biraz soluk olsa da yüzü oldukça hoş. Derisi solgunluğa meyilli. Akıllı bir hükümdar olduğu söyleniyor ve herkes onun saltanatının hayırlı olacağını umuyor." şeklinde tanımlamıştır.[15] Askeri ve siyasi gelişmeler[değiştir] 1520-1529[değiştir] I. Süleyman'ın tahta geçmesinden kısa bir süre sonra Şam Beylerbeyi Canberdi Gazali, Süleyman'ın padişahlığını tanımadı ve hükümdarlığını ilan ederek isyan başlattı. Merkezden gönderilen Ferhad Paşa komutasındaki birlikler, Zülkadriye Eyaleti'nde bulunan kuvvetler ve Şam'daki kuvvetlerin etkinlikleri sonucunda Şam yakınlarındaki Mastaba adlı bölgede, 27 Ocak 1521 tarihinde yapılan çarpışmalar sonucunda Gazali'nin yenilmesi ve öldürülmesiyle isyan bastırıldı.[16][17] Süleyman ilk seferini 19 Mayıs 1521'de, Macaristan Krallığı'nın yönetimindeki Belgrad (o dönemdeki ad
osmanlı devleti 10:18
osmanlı devleti 11.857 izlenme - 8 yıl önce 36 padişahın 623 yıl boyunca saltanat sürdüğü dev osmanlı devleti tarihi... padişahları... yapan: barışcan gezinci
OSMANLI PADİŞAHLARI OSMANLI DEVLETİ KAFİRDİR TÜRBEPEREST TASAVVUFÇU SARHOŞDİNSİZ İMANSIZ KATİLLERDİR 05:48
OSMANLI PADİŞAHLARI OSMANLI DEVLETİ KAFİRDİR TÜRBEPEREST TASAVVUFÇU SARHOŞDİNSİZ İMANSIZ KATİLLERDİR 1.106 izlenme - 5 ay önce 1333 SENE İÇİNDE YAŞAMIŞ OLAN HERKESİ VE “BU ZAMANDA YAŞAYAN 8 MİLYAR İNSANIN HEPSİNİ HEM MUAYYEN HEM UMUM HEM SİLSİLE OLARAK TEKFİR EDİYORUM”ASL-İ KAFİR DİYORUM. 1333 SENE İÇİNDE OLAN: TÜM DEVLET’LERE. VE BU ZAMANDAKİ: ( 215’E YAKIN ) DEVLETLERE: “KAFİR DEVLETLER- KÜFÜR HÜKÜMETLER” DİYORUM. VE TÜM HALKINI; “HEM TEK-TEK MUAYYEN OLARAK, HEM UMUM, HEMDE SİLSİLE OLARAK, TAMAMINI TEKFİR EDİYORUM”HEPSİDE: ASL-İ KAFİRDİR. MÜSLÜMAN DEĞİLLERDİR. HEPSİ: KENDİNİ MÜSLÜMAN ( SANAN ) CEHENNEMLİK İMANSIZLARDIR! 1-1333 SENE İÇİNDE YAŞAMIŞ: ALİM’LERE ASL-İ KAFİR DİYORUM! 2-1333 SENE İÇİNDE YAŞAMIŞ: ŞEYH’LERE ASL-İ KAFİR DİYORUM! 3-1333 SENE İÇİNDE YAŞAMIŞ: İMAM’LARA ASL-İ KAFİR DİYORUM! 4-1333 SENE İÇİNDE YAŞAMIŞ: MÜCTEHİD’LERE ASL-İ KAFİR DİYORUM! 5-1333 SENE İÇİNDE YAŞAMIŞ: ŞEYHUL İSLAMLARA ASL-İ KAFİR DİYORUM! 6-1333 SENE İÇİNDE YAŞAMIŞ: MÜFESSİR’LERE ASL-İ KAFİR DİYORUM! 7-1333 SENE İÇİNDE YAŞAMIŞ: CUMHUR ULEMA’LARA ASL-İ KAFİR DİYORUM! 8-1333 SENE İÇİNDE YAŞAMIŞ: MUHADDİS’LERE ASL-İ KAFİR DİYORUM! 9-1333 SENE İÇİNDE YAŞAMIŞ: FAKİH’LERE ASL-İ KAFİR DİYORUM! 10-1333 SENE İÇİNDE YAŞAMIŞ: MÜCEDDİD’LERE ASL-İ KAFİR DİYORUM! 11-1333 SENE İÇİNDE YAŞAMIŞ: TÜM CEMAAT’LERE TÜM GRUP’LARA TÜM TAİFE’LERE TÜM CİHAD CEPHE’LERE ASL-İ KAFİR DİYORUM! 1-EBU HANİFE: ASL-İ KAFİRDİR. TAKLİD EDENLER: ASL-İ KAFİRDİR! 2-MALİKİ: ASL-İ KAFİRDİR. TAKLİD EDENLER: ASL-İ KAFİRDİR! 3-AHMED BİN HANBEL: ASL-İ KAFİRDİR. TAKLİD EDENLER: ASL-İ KAFİRDİR! 4-ŞAFİİ: ASL-İ KAFİRDİR. TAKLİD EDENLER: ASL-İ KAFİRDİR! GÜNÜMÜZDE KENDİNE SÜNNİ İSMİ VEREN KENDİNİ MÜSLÜMAN SANAN ASL-İ KAFİRLERİN KÜTÜB-Ü SİTTE '6 HADİS KİTABI' KÜTÜB-Ü TİS-A '9 HADİS KİTABI' YAZARLARI OLAN: 1-BUHARİ: ASL-İ KAFİRDİR! 2-MUSLİM: ASL-İ KAFİRDİR! 3-TİRMİZİ: ASL-İ KAFİRDİR! 4-EBU DAVUD: ASL-İ KAFİRDİR! 5-NESA-İ: ASL-İ KAFİRDİR! 6-İBNİ MACE: ASL-İ KAFİRDİR! 7-MUVATTA: İMAM MALİK ASL-İ KAFİRDİR! 8-MÜSNED: AHMED BİN HANBEL ASL-İ KAFİRDİR! 9-DARİMİ: ASL-İ KAFİRDİR! GÜNÜMÜZDE KENDİNE Şİ-A İSMİ VEREN KENDİNİ MÜSLÜMAN SANAN ASL-İ KAFİRLERİN KÜTÜB-Ü ERBE-A '4 HADİS KİTABI' YAZARLARI OLAN : 1-EL-KAFİ: CAFER MUHAMMED EL-KULEYNİ ASL-İ KAFİRDİR! 2-MEN LA YEHZURUHUL FAKİH: ŞEYH SADIK ASL-İ KAFİRDİR! 3-TEHZİBUL AHKAM: EBU CAFER ET-TUSİ ASL-İ KAFİRDİR! 4-EL-İSTİBSARU FİMA UHTİLİFE FİHİ MİNEL EHBAR: EBU CAFER ET-TUSİ ASL-İ KAFİRDİR! NECDİ’LERİN HEPSİ ASL-İ KAFİRDİR. VE BU ZAMANDAKİ "BİZ NECDİ’YİZ BİZ SELEFİ’YİZ BİZ EHLİ SÜNNETİZ" DİYENLERİN HEPSİDE: ASL-İ KAFİRDİR! 1-MUHAMMED BİN ABDULVEHHAB: ASL-İ KAFİRDİR! 2-OĞULLARIDA> TORUNLARIDA> TALEBELERİDE> BABASIDA> DEDESİDE: ASL-İ KAFİRDİR! 3-İBNİ TEYMİYYE: ASL-İ KAFİRDİR! 4-İBNİ KAYYİM EL-CEVZİYYE: ASL-İ KAFİRDİR! 5-ZEHEBİ ASL-İ KAFİRDİR! 6-İBNİ KESİR ASL-İ KAFİRDİR! 7-TABERİ: ASL-İ KAFİRDİR! EN BÜYÜK: HÜCCET-BEYYİNE-DELİL-HİKMET-VAHİY-NAS'DA: 1-KUR-AN'I KERİM'DİR- AYETLERDİR. 2-KUR-AN'I KERİME UYAN SAHİH HADİSLERDİR- SAHİH SÜNNETLERDİR. 3-İCMA-İ ÜMMETİ, 4-KIYAS'I FUKEHA'YI, RED-İNKAR”EDEN: TAM BİR 'MUVAHHİD' MÜSLÜMANDIR
Osmanlı Devleti - Mehter Marşı 03:00
Osmanlı Devleti - Mehter Marşı 4.325 izlenme - 2 yıl önce Osmanlı Devleti - Mehter Marşı Şarkı Sözleri: Ceddin deden, neslin baban En kahraman Türk milleti Orduların, pek çok zaman Vermiştiler dünyaya şan. Türk milleti, Türk milleti Aşk ile sev milliyeti Kahret vatan düşmanını Çeksin o mel'un zilleti. Osmanlı İmparatorluğu (Osmanlıca: Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye[6][7]) 1299-1922 yılları arasında varlığını sürdürmüş Türk - İslam devleti. Doğu Avrupa, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişletmiş ve 16. yüzyılda dünyanın en güçlü imparatorluğu halini almıştır. Arnold Joseph Toynbee gibi bazı tarihçilere göre tek ardıl devleti Türkiye Cumhuriyeti'dir[8] Devletin kurucusu ve Osmanlı Hanedanının atası olan Osman Gazi, Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyundandır.[9] Devlet, Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde kurulmuştur. Osmanlı Devleti'nin bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkması yaygın kabule göre 1299 yılında olmuştur. Ancak Prof. Dr. Halil İnalcık ve bazı diğer akademisyenler, Osmanlı Devleti'nin 1299'da Söğüt'te değil 1302'de Yalova'da Bizans'a karşı yaptığı Koyunhisar Muharebesi sonrasında devlet niteliğini kazandığını iddia ederler.[10][11] İstanbul ile sınırlı bir şehir devletine dönüşmüş olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nu yıkmış, bazı tarihçilere göre bu Yeni Çağ'ı başlatan olay olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gücünün doruğunda olduğu 16. ve 17. yüzyıllarda üç kıtaya yayılmış ve Güneydoğu Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın büyük bölümünü egemenliği altında tutmuştur. Ülkenin sınırları batıda Cebelitarık Boğazı ve 1553'te Fas kıyıları'na, doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi'ne, kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna'nın bir bölümüne ve güneyde Sudan, Eritre, Somali ve Yemen'e uzanmaktaydı.[12] Osmanlı İmparatorluğu 29 eyaletten ve özerlik tanınmış olan Boğdan, Erdel ve Eflak prensliklerinden oluşmaktaydı. Devlet zaman zaman denizaşırı topraklarda da söz sahibi olmuştur. Atlantik Okyanusu'ndaki kısa süreli toprak kazanımları Lanzarote[13] (1585), Madeira (1617), Vestmannaeyjar[14] (1627) ve Lundy[15](1655) bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Devlet altı yüzyıl boyunca Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında bir köprü işlevi görmüştür. Hâkimiyeti altında bulunan topraklarda yaşayan halklar zaman zaman, toplu ya da yerel ayaklanmalar ile Osmanlı iktidarına karşı çıkmışlardır. Genel olarak din, dil ve ırk ayrımından uzak durduğu için yüzyıllarca birçok devleti ve milleti hakimiyeti altında tutmayı başarmıştır.[16] Osmanlı İmparatorluğu, eski Türk örf ve adetlerinin ve İslam kültürünün yükümlülüklerinin doğrultusunda bir yönetim şekli belirlemiştir.[17] Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi yapısında ve hukuk kurallarının oluşumunda İslam dininin belirleyici bir rol oynaması, Osmanlı İmparatorluğu'nun "İslam devleti", dolayısıyla bir "din devleti" olarak nitelenmesine neden olmuştur.[18] Osmanlı İmparatorluğu dönemi bazı tarih uzmanlarınca[19][kaynak belirtilmeli] Osmanlı Hanedanı'nın[20] ve saray erkanının, Rum kadınlarla ve diğer Slav Hristiyan halklardan (Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar vb. gibi) kadınlarla evlilik yapması[21][22], iskan politikası sebebiyle devşirilen Hıristiyan çocukların Türk-İslam örf ve gelenekleri ile yetiştirilip Yeniçeri ordusuna ve devlet kurumlarına alınmasıyla beraber,[23][24][25] Türk tarihinin Roma-Doğu Roma tarihi ile kaynaştığı dönem olarak görülür.[26][27][28][29] Konu başlıkları 1 İsim 2 Tarihçe 2.1 Beylik dönemi 2.2 Kuruluş (1299–1453) 2.3 Yükselme (1453–1683) 2.3.1 Yayılma ve doruk noktası (1453–1566) 2.3.2 Krizler ve değişim (1566–1683) 2.4 Ayanlar çağı: duraklama ve reform (1683–1827) 2.5 Gerileme ve modernleşme hareketleri (1828–1908) 2.6 Dağılma (1908–1922) 3 Devlet yapısı 3.1 Divan-ı Humayun 3.2 İdari bölümler 3.3 Hukuk 3.4 Ordu 3.4.1 Kara kuvvetleri 3.4.2 Donanma 3.4.3 Hava kuvvetleri 4 Toplum yapısı 5 Ekonomi 6 Diplomasi ve Uluslararası İlişkiler 7 Demografi 7.1 Dil 7.2 Din 7.2.1 İslam 7.2.2 Musevilik ve Hristiyanlık 7.2.3 Misyonerlik faaliyetleri 8 Ulaşım ve Haberleşme 9 Eğitim 10 Kültür 10.1 Edebiyat 10.2 Mimari 10.3 Süs sanatları 10.4 Sahne sanatları 10.5 Mutfak 10.6 Bilim ve teknoloji 10.7 Spor 11 Ayrıca bakınız 12 Notlar 13 Kaynakça 14 Dış bağlantılar İsim Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu'nun isimleri Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlıca'da Devlet-i Aliyye-yi Osmâniyye ([ ], veya alternatif olarak Osmanlı Devleti [ ]) olarak anılmıştır.[7] Cumhuriyet sonrasında kullanılan Türkçe'de ise Osmanlı Devleti veya Osmanlı İmparatorluğu olarak bilinir. 19. yüzyıldan önceki İngilizce kaynaklarda ise Turkey ya da Turkish Empire şeklindeki kullanımlara rastlanır.[30] Günümüzde modern Türkiye için de Turkey kullanımının yaygın olmasının yanı sıra Republic of Turkey kullanımıyla, Osmanlı İmparatorluğu dönemi ile Cumhuriyet dönemi birbirinden ayrılır. Tarihçe Osmanlı İmparatorluğu belirli tarihsel dönemlere ayrılarak incelenir. Dönemler, Osmanlı Devleti'nin yönetim yapısına ve dünya siyasetindeki yerine göre belirlenmiştir. Toprak büyüklüğünü temel alan ayrıştırmalardan daha detaylı bir bakış açısına izin vermektedir. Beylik dönemi Beylik döneminin ne zaman başladığı belli değildir. Osman Gazi birliklerinin 1298 yılında İnegöl ve civarını fethetmesi sonucunda bağımsızlığını ilan etti[31]. Bu dönemde beylik dönemi sona ermiştir. Moğol İmparatorluğu döneminde kaçan Süleyman Şah komutasındaki Kayılar ilk olarak 1227 yılında Anadolu'ya geldiler[32]. Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Alaeddin Keykubad, Kayıları Karacadağ ve bölgesine yerleştirdi. Kayılar bu sırada 50.000 kişiydiler[31].Süleyman Şah'ın Fırat Nehri'nden geçerken, boğulması üzerine, Kayı Boyu'na mensup bazı kişiler Erzurum ve Erzincan civarına göç ettiler.[32] Bazıları da Suriye ve yeniden anayurtlarına göç etti. Ertuğrul Gazi ise Söğüt ve civarına yerleşti. Bu sırada buraları fethetti. Ertuğrul Gazi yaklaşık 1000 km2 civarı bir toprak fethetmişti[33]. Ertuğrul Gazi tahminen 90 ya da 83 yaşında ölmüştü.[34][35] Aşiret Osman Bey'i seçti. Osman Gazi, devlete adını vermiştir. Kuruluş (1299–1453) Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu kuruluş dönemi Niğbolu Muharebesi, 1396 1299 yılına gelindiğinde Anadolu'da hüküm süren Anadolu Selçuklu Devleti yıkılma süreci içindeydi. Bu yıllarda Osman Bey, yakın arkadaşları ile birlikte Bilecik, Yarhisar ve İnegöl'ü fethetti. 1301'de Yenişehir fethedildi. Osmanlı Beyliği, 1299'da resmen kuruldu.[33] (Bunun yanı sıra tarihçilerin bazıları beyliği kuruluşunu 1301 kabul eder. Halil İnalcık'a göre ise beylik 1302'de gerçekleşen Koyunhisar Savaşı ile kurulmuştur.[33][36]) 1302'de Bizans İmparatorluğu kuvvetleri, Osman Bey'i durdurmak için yola çıktı. Osman Bey, Bizans İmparatorluğu ile yaptığı ilk savaş olarak kabul edilen Koyunhisar Muharebesi'nin kazananı oldu.[37] Akçakoca Bey İlk Kumandanlardan I. Osman Osmanlı Devleti Kurucusu Konur Alp İlk Kumandanlardan 1326'da Osman Bey, Bursa'yı kuşattı. Fakat kendisinin rahatsızlanması üzerine kuşatmaya Orhan Bey devam etti. Aynı yıl Bursa fethedildi ve başkent yapıldı.[38] Döneminde kendi adına para bastırarak beyliği devlet haline getirdi.[39] 1329'da III. Andronikos'un başında bulunduğu Bizans ordusu ile yaptığı Pelekanon Muharebesi'ni kazandı.[40] 1331'de İznik'i, 1337'de İzmit'i topraklarına kattı.[41][42] Ayrıca kendisinin döneminde devletin sınırları, komşu Türk beyliklerinin toprakları yönünde de genişlemeye başladı. 1345'te Karesioğulları Beyliği Osmanlı egemenliği altına girdi. Böylece Osmanlı, hem beyliğin donanmasından yararlandı, hem de Rumeli'ye geçiş için alınması gereken önemli bazı noktalara sahip oldu.[43] 1352'de, taht kavgaları ile mücadele eden Bizans yöneticilerinden Kantakuzen'e isteği üzerine yardım kuvveti gönderen Orhan Bey, yardımın karşılığı olarak Gelibolu Yarımadası'nda bulunan Çimpe Kalesi'nin sahibi oldu.[44] Çimpe Kalesi'nin ele geçirilmesi ile Osm
DERS: 1524-1574 Sultan İkinci Selim (Sarı Selim) Kimdir? 01:30
DERS: 1524-1574 Sultan İkinci Selim (Sarı Selim) Kimdir? 5.194 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen II. Selim (Osmanlı Türkçesi: Selm-i sn), Sarı Selim olarak anılır (28 Mayıs 1524, İstanbul – 15 Aralık 1574, İstanbul), 11. Osmanlı padişahı ve 90. İslam halifesidir. Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan'ın oğludur.[1][2][3] (1566-1574) yılları arasında Osmanlı Devleti’ni idare etti. Babasının ölümü üzerine, onun tek oğlu olarak 1566 tarihinde on birinci padişah olarak tahta geçti. Dedesi I. Selim, gibi 8 yıl taht’a kalarak kısa bir iktidar dönemi yaşadı. Padişah olur olmaz ilk seferini Batı’ya yaptı. Ülke sınırlarını Orta Avrupa’ya kadar genişletti. Ülkesinin Doğu bölümünde gelişen olaylar sebebi ile Tatarlarla, Özbeklerle, Çerkezlerle ve Gürcülerle savaştı. Basra, Bağdat, Kıbrıs, Tunus kayıtsız şartsız teslim olanlar arasındaydı. Babası gibi ülkesinin denizlerde de egemenliğini genişleterek, deniz egemenliğine önem verdi. Oruç Reis, Turgut Reis gibi kaptanlar onun zamanında yetişti. Sokullu Mehmed Paşa gibi çok güçlü bir vezire sahipti, devlet işlerinde en önemli yardımcısı idi. İyi silah kullanmasını bilir, aynı zamanda usta bir okçu idi. Halkına karşı adil davranırdı. İlme açık ve alimleri korurdu. Onun zamanında İstanbul ve ülkenin çok değişik alanlarında birçok mimari eseri yapıldığı gibi, önemli onarım faaliyetlerini de gerçekleştirdi. Devrinin usta mimarı, Mimar Sinan’a Edirne’de Selimiye Camii'ni yaptırdı. Babasından 14.892.000 km2 olarak devraldığı imparatorluk topraklarını, 15.162.000 km2 olarak bırakmıştır. 15 Aralık 1574 günü vefat etmiş, Ayasofya'daki türbesine gömülmüştür. Ölümüne kadar padişahlığını sürdürmüştür. Konu başlıkları [gizle] 1 Çocukluğu ve tahta geçişi 2 Saltanatı sırasında savaşlar ve barışlar 2.1 Yemen'in yeniden fethi 2.2 Avusturya ile barış 2.3 Açe Seferi 2.4 Don-Volga Kanal Projesi 2.5 Astrahan Seferi 2.6 Kırım Hanlığı'nın Moskova seferleri 2.7 Kıbrıs'ın Fethi 2.8 İnebahtı Savaşı 2.9 Donanmanın yeniden inşası ve Venedik ile barış 2.10 Tunus Seferi 2.11 Edebî kimliği 2.12 Yaptıdığı Hayratlar 3 Eserleri 4 Ailesi 4.1 Eşleri 4.2 Erkek Çocukları 4.3 Kız çocukları 5 Kronoloji (1566-1574) 6 Dipnotları 7 Ayrıca bakınız 8 Dış kaynaklar Çocukluğu ve tahta geçişi[değiştir] Vikikaynak'ta II. Selim'in Alaattin Şah'a fermanı makalesi ile ilgili metin bulabilirsiniz. Vikikaynak'ta Kıbrıs'ın hukuki durumuna ilişkin II. Selim'in fermanı makalesi ile ilgili metin bulabilirsiniz. 1567 senesinde Sultan Selim, Edirne'de iken Safevi elçisini huzuruna kabul ederken Şehzade Selim'in çocukluğu İstanbul'da Eski Saray'da geçmiştir. 27 Haziran 1530'da kardeşleri Şehzade Mustafa ve Mehmed ile birlikte At Meydanı'nda bir hafta boyunca süren eşsiz bir eğlence ve törenle sünnet edildi. 16 yaşına kadar sarayda kalıp derin bir saray eğitiminden geçirildi. 1542'de 16 yaşında iken Konya Sancak beyi olarak atandı. 1544'de Manisa Sancak beyi olarak tayin edildi ve Manisa Sancak beyi olarak 1558'e kadar görev yaptı. Manisa'da zamanını eğlence ve av partileri ile geçirdiği bildirilir. 1558'de tekrar Konya Sancak beyliği'ne ve 1562'ye kadar orada kaldı.[3] Şehzade Selim babası Kanuni Sultan Süleyman hayatta iken, özellikle 1553'den sonra, babasına varis olabilecek diğer şehzadelerle taht mücadelesine girişti. Kanuni'nin şehzadelerinden Mustafa, Mahmud, Murad, Mehmed, Abdullah ve Cihangir, babaları sağken ölmüşlerdi. Kanuni'nin çok bağlı olduğu karısı Hürrem Sultan kendi oğullarından Selim veya Beyazid'in taht varisi olmasını istemekteydi. Ağustos 1553'de Kanuni Nahcivan Seferi'nde iken Konya Ereğlisi'nde o sefere katılan Şehzade Mustafa, Hürrem Sultan'ın yakın adamı olan Sadrazam Rüstem Paşa'nın tavsiyesine uyan, babası Kanuni tarafından idam ettirildi. Tahta varis olarak Hürrem Sultan'in iki oğlu Şehzade Beyazıd ve Selim kaldı. 1558'de Hürrem Sultan ölünce bu iki kardeş birbirleriyle açık mücadeleye giriştiler. Amasya Sancak beyi olan Şehzade Beyazıd daha atak ve isyancıydı. Sabırlı ve sağduyulu davranışlı görünen Şahzade Selim babasının desteğini kazandı. 29 Mayis 1559da iki şehzade taraftarları ve kendi sancak orduları ile birlikte Konya yakınlarında bir muharebeye giriştiler. Babasının desteğini almış olan Şehzade Selim bu çarpışmadan galip çıktı. Selim kaçan Beyazid'ı Hınıs'a kadar kovalayıp Konya'ya geri döndü. Beyazıd, oğulları ile birlikte, önce Amasya'ya ve sonra babasının kendi üzerine gelmek üzere Üsküdar'da ordugaha geçtiği haberini alınca, 2.000 kişilik ordusuyla İran'a Safavi devletine sığındı. Kanuni, Şah Tahmasp ile yapılan yazışmalarla isyankar oğlunun geri verilmesini istedi. 25 Eylül 1561'de Şah Tahmasp elinde bulunan şehzadeleri Kazvin'de boğdurtup naaşlarını geri gönderdi ve bu cenazeler Sivas'a getirilip gömüldüler. Boylece 1561'de, Konya Sancak beyi olarak bulunan Şehzade Selim, Kanuni'nin rakipsiz tek veliahtı olarak kaldı. Bu nedenle 1562de devlet başkentine daha yakın olan Kütahya Sancak beyliğine atandı. Şehzade Selim babasının son seferi olan 1566 son Avusturya Seferi'ne katılmadı. Selim Kütahya yakınlarında Sıçanlı sahrasında avda iken, babası'nın Sigetvar kusatması sırasında 7 Eylul'de öldüğünü, bu ölümü herkesden gizleyen Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa'nin güya fetihname olarak gönderdiği, gizli mektubundan öğrendi. Hemen lalaları Huseyin Paşa, Hoca Attaullah ve muhasibi Celal Bey ile birlikte bir alayla İstanbul'a hareket etti. 30 Eylul'de Üskudar'a vardı. Herkes babasının ölümünden habersizdi. Üskudar İskelesi'ne saltanat kayığı ile gelen Bostancıbası Davut Ağa Sultan Selim'in padişahlığını ilk tanıyanlardan biri olarak, onu saltanat kayığı ile Topkapı'ya geçirdi. O sırada Tersane ve Tophane'den saltanat topları atılıp yeni sultanın tahta geçtiği halka ilan edildi. Sultan Selim Köşk İskelesinden şehir kapısına kadar özel murassa giyimle at üzerinde alayla geçti ve yolda etraftan gelen halka paralar saçıldı. Saraya gelen Selim tahta oturtuldu ve İstanbul'da bulunan devlet ricali (İstanbul Muhafızı İskender Paşa, Şeyhülislam Ebussuud Efendi vb) tarafından egemenliği tanındı. Bu sırada yapılan harcamaları karşılamak için, özel tören isteyen devlet hazinesi açılması yapılmadı ve ablası Mihrimah Sultan tarafından borç verilen 50.000 altın kullanıldı.[3] Sultan Selim hemen iki gün sonra orduyu ve babasının cenazesini karşılamak üzere İstanbul'dan ayrıldı. Edirne, Filibe, Sofya üzerinden (genellikle 30 gün çeken yolu) çok hızla geçerek 15 günde Belgrad'a ulaştı. Kanuni'nin ölümü seferden geri dönmekte olan orduya Belgrad'a dört menzil kala açıklandı ve Sultan Selim üzüntüden perişan orduyu Belgrad'da karşıladı. Belgrad'da kılınan cenaze namazından sonra Kanuni'nin naaşı acele İstanbul'a gönderildi. Belgrad'da kalan Sultan Selim orada yeniden bir cülus (tahta çıkma töreni) yapılmasını reddetti. Askere dağıttığı cülus bahşişi de kapıkulu askeri tarafından az görülüp kızgınlıkla karşılandı. Sultan Selim Kasım ayında Edirne'ye vardı ve orada bekledikten ve yollarda kapıkullarının yaptıkları isyankar hareketler altında Aralık'ta İstanbul'a gelebildi. II. Selim'i tasvir eden bir Türk minyatürü Saltanatı sırasında savaşlar ve barışlar[değiştir] II. Selim Osmanlı tarihinde devlet yönetimiyle fazla ilgilenmeyen ve ordusunun başında sefere gitmeyen ilk padişahtı. Yönetimi kızı Esmehan Sultan'ın kocası olan ve çok başarılı sadrazam olan Sokollu Mehmed Paşa'ya bıraktı.[2] Ayrıca Cülûs bahşişinin ilmiye sınıfına da verilmesi âdetini ilk defâ II. Selim çıkarmıştır. Yemen'in yeniden fethi[değiştir] Ana madde: Yemen İsyanı (1568) Yemen 1517 yılında Osmanlı egemenliğine girmiş, Hadım Süleyman Paşa'nın 1538 tarihli Hint deniz seferi ile kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştı. 1567 yılında bölgede Zeydi İmamı Topal Mutahhar önderliğinde isyan çıkınca bölgedeki Türk egemenliğini yeniden tesis etmek amacıyla Özdemiroğlu Osman Paşa ve Şam Beylerbeyi Lala Mustafa Paşa Yemen Serdarlığına tayin edildiler. 1568 tarihli Yemen Seferi'nde Taiz ve Kahire kalelerinden sonra 15 Mayıs'ta Aden'i, 26 Temmuz'da da Sana'yı fetheden Türk ordusu ülkeyi tekrar Osmanlı topraklarına kattı.[4] Avusturya ile barış[değiştir] Ana madde: Edirne Antlaşması (1568) Kanuni Sultan Süleyman döneminde imzalanan 1562 tarihli barış 1566 yılında boz
Böyle Anlatılmaz Bu Savaş Bence!!!... 04:28
Böyle Anlatılmaz Bu Savaş Bence!!!... 13.633 izlenme - 8 yıl önce osmanlı devleti-çekostavakya maçı
Osman Gazi'nin Kılıcı - Da Vinci's Demons 02:55
Osman Gazi'nin Kılıcı - Da Vinci's Demons 2.423 izlenme - 1 yıl önce Bir Amerikan dizisi olan Da Vinci's Demons'un bu haftaki bölümünde Osman Gazi'nin olduğu iddia edilen kılıç, kilit bir rol üstlendi. Bir takım şifreleri olduğu iddia edilen kılıcın ne için kullanılacağını ileriki bölümlerde göreceğiz. Ancak benim tahminime göre kılıç Fatih Sultan Mehmet'e teslim edilerek, karşılığında Roma'ya savaş açılması istenecek. Sultan Mehmet, Roma üzerine sefere çıkarken, Romalı casuslarca yolda bir suikast ile öldürülecek. Bu arada siz paylaşmadan ben paylaşayım: http://www.goygoycu.com/wp-content/uploads/2010/12/Umut-Sarikaya-Karikaturleri-3.jpg
1. Dünya Savaşı (Renkli Arşiv - Bölüm 6) Çanakkale Savaşı 32:49
1. Dünya Savaşı (Renkli Arşiv - Bölüm 6) Çanakkale Savaşı 2.330 izlenme - 1 yıl önce Daha önce siteye gönderilen 1. Dünya Savaşı'nın renkli görüntülerinden oluşan bu belgeselin, Çanakkale Savaşı konulu 6. bölümüdür. İyi seyirler.
Ders: 1299 Osmanlı Kültür Ve Uygarlığı - Devlet Kurumları 40:55
Ders: 1299 Osmanlı Kültür Ve Uygarlığı - Devlet Kurumları 4.202 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen Osmanlı İmparatorluğu kültürü, Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayanların ortak kültürüdür. Osmanlı Türkleri, kuruluş öncesi yüzyıllardan beri birlikte getirdikleri Arap ve Pers İslam kültürlerinin geleneklerinden ve dillerinden büyük ölçüde etkilenmişlerdi. Anadolu'ya yerleştikten sonra başta Yunan, Ermeni ve Yahudi olmak üzere yerli halkların kültürleriyle bir ölçüde kaynaştılar. Böylece eklektik tarzda bir Osmanlı kültürü ortaya çıktı. Özellikle İmparatorluk haline geldikten sonra diğer kültürlerle değişim süreklilik kazandı. Osmanlılar farklı kültür ve dinlere karşı -o çağlara göre- büyük bir toleransa sahipti. Osmanlı Hanedanını yöneten erkekler, eşlerini çeşitli etnik gruplardan aldılar ve bu nedenle sultanlar karışık ırk ve kültürel mirasa sahip oldular. Hattatlık[değiştir] Sultan II. Mahmud 'un tuğrası. Diwani elyazısı Arap hattatlık yazısı olup, erken Osmanlı döneminde (16. ve 17. yüzyıllarda) geliştirilmiştir. Bu yazı, Housam Roumi tarafından bulunmuş ve en üst seviyesine Kanuni Sultan Süleyman idaresi altında (1520–66) erişmiştir. Süsleme sanatı olarak kullanıldığı kadar, hislerin açıklanmasında da kullanılır. Ayrıca bakınız Tuğra Hat Sanatı dış bağlantılar: calligraphy manuscript illumination from the Turkish Ministry of Culture. Karagöz (gölge oyunu)[değiştir] Hacivat (solda) ve Karagöz (sağda) Ana madde: Karagöz Türk gölge tiyatrosu, ayrıca Karagöz olarak da bilinir. Karagöz, ana karakterlerinden birinin adı olup, oryantal gölge tiyatrosundan gelmektedir. Bugün bilim adamları genel olarak elle idare edilen kukla oyununda diyalog için sesin yaratıldığını ve şarkı söylemenin bile mümkün olduğunu kabul ederler. Bu oyunun kaynağının Endonezya, Çin olduğu üzerinde görüşler vardır.[1] Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gölge oyunu ustaları, Karagöz'e Yunan hikâye söyleme yapısını eklediler. Türk gölge tiyatrosunun, Roma toplumundan ve Türklerin göçebe olduğu dönemde Çin'den etkilendiğine dair iki görüş vardır. Osmanlı kahvehanesinde gösterisini yapan bir meddah. Meddah[değiştir] Ana madde: Meddah Osmanlı mutfağı[değiştir] Harem'de kahve Ana madde: Türk Mutfağı Şerbet Loğusa Şerbeti Meyve Şerbetleri Türk Kahvesi Nargile (Narguile / Hookkah) Lokum (Turkish Delight) Şeker (Candies) Akide Şekeri Macun (Majoon) Pestil Sucuk Kebap Çörek Lahmacun Sporlar[değiştir] Yağlı güreş Türkler'in ata sporu tabir edilen eski bir sporudur. Güreş Cirit Okçuluk Kaynakça[değiştir] ^ Karagöz tarihi Dış bağlantılar[değiştir] Wikimedia Commons'ta Osmanlı kültürü ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur. Osmanlı Devletinde Kültür ve Sanat: İnsan topluluklarından her birinin, hayatları boyunca yaptıkları ve yarattıkları her türlü maddi ve manevi unsurlar bütünlüğüne kültür adı verilir. Mesela. Türk milletinin tarih sahnesine çıkışından günümüze kadar, nesilden nesile aktardığı hayat tecrübesine, bilgi ve gücüyle doğal olanın dışında ortaya koyduğu her şeye Türk kültürü denir. * Osmanlı Dönemi Türk Kültürünün özellikleri: Osmanlı Türk toplumu ve kültürünün temelini, 1071'den bu yana Türkleşen Anadolu coğrafyası, Türk gelenek ve görenekleri ve islâm dini oluşturmuştur. Osmanlılar daha sonra egemen oldukları topraklardaki kültürlere de yabancı kalmamış, onlardan aldıkları yeni kültür değerlerini kendi kültürleri içinde bütünleştirmiş ve yeni anlamlar kazandırmıştır. Böylece klâsik yapısına kavuşan Osmanlı kültürü. XVII.yy.dan itibaren değişen dünya şartları karşısında yeni görünümler kazanmaya başlamıştır. Nihayet, XIX.yy.da yeni tarzlar, yeni değerler gündeme gelmiştir. Bu değişmede batı kültürü ağırlıklı olarak etkili olmuştur. Klasik dönem Osmanlı kültürünün bir unsuru olan düşünce hayatı, eski Türk geleneği, Osmanlı öncesi Türk düşünce hayatı, islâm hukuku ve yaşanılan bölgenin özelliklerinin birleşmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu dönem bilim adamları arasında fieyh Bedrettin, Mercimek Ahmet, Kemalpaşa-zâde ve Ebussud Efendi birkaç örnek olarak gösterilebilir. Klâsik dönem Osmanlı kültürünün oldukça önemli unsurlarından biri de din'dir. Osmanlı ülkesi başta Müslümanlık olmak üzere çok din ve mezhep gruplarını bünyesinde toplamıştı. Türkler, tarihleri boyunca çeşitli dinlerle tanışmışlar ve son olarak büyük çoğunluğu Müslümanlığı kabul etmiştir. Bu dinin esasları XIX.yüzyıla kadar Osmanlılara belli bir zihniyet ve dünya görüşü vermiştir. Kuşkusuz, din-kültür ilişkileri her zaman ve her yerde aynı şeklide olmaz. Çünkü, diğer kültür unsurları gibi din de hem etkileyen hem de etkilenen bir kurumdur. Osmanlı Devleti'nde de böyle olmuştur. Osmanlılar, yönetimleri altındaki topraklarda, din gereği olduğuna inanarak pek çok toplum hizmeti veren eserler yapmışlardır. Bunların başında camiler, medreseler, darüşsifalar (hastaneler), çeşmeler, hanlar, hamamlar, imaretler (yoksullara yardım eden yerler) ve kervansaraylar gelir. islâm dinine dayandırılan bu anlayış, eski Türk gelenek ve görenekleriyle yoğurulmuş ve sonuçta daha akılcı, daha gelişmiş, daha çağdaş kurumlar yaratılmıştır. * Osmanlı Dönemi Türk Kültürü Klâsik Dönem: Bilim ve teknoloji de kültürün önemli unsurlarından biridir. Bilim genel olarak insan aklını kullanıp plânlı ve programlı çalışmalarla elde edilen değerler ve sonuçlardır. Osmanlılar bilimi dinî yönden algılamışlar ve bu açıdan tasnif etmişlerdir. Buna göre bilimler, aklî ve nakli olmak üzere iki kısımdır. Her iki grup bilim de yoğun olarak medreselerde öğretilmiştir. Aklî bilimler, insanın akıl ve mantığıyla araştırarak, deneyerek ve gözlemleyerek ulaştığı bilgilerdir. Bu grupta tarih, coğrafya, felsefe, mantık gibi sosyal bilimler, matematik, tıp. astronomi gibi fen bilimleri vardır. Fen ve sosyal bilim dallarında değerli bilginler yetişmiştir. Bunlardan bazıları Kayserili Davut, Kadızâde-i Rumî. Hacı Paşa, Ali Kuşçu, Sinan Paşa, Sabuncuoğlu fierafettin, fiükrullah, Tursun Bey, Aşıkpaşazâde, Hoca Saadettin ve Pirî Reis'dir. Nakli bilimlere islamî bilimler de denirdi. islâm dini ile ilgili bütün çalışmalar bu gruba yerleştirilmişti. XVII.yüzyıldan itibaren bilim hayatında bir durgunluk başladı. Bu durgunluk XIX.yüzyıla kadar sürdü. Aynı yüzyılda batıdan bilim ve teknoloji alınmaya çalışıldı ise de yeterli olmadı. Klâsik dönemde teknoloji bilime paralel bir gelişme gösterdi. Özellikle savaş sanayii dalında Osmanlıların gelişmiş bir teknolojileri vardı. istanbul surlarını yıkan büyük toplar Osmanlı teknolojisinin ürünüdür. Kılıçhane, tüfekhane, tophane, baruthane gibi atölyelerde dönemin en gelişmiş tezgâhları kullanılırdı. Başta istanbul olmak üzere birçok yerde gemi yapan tersaneler vardı. Teknolojide mimarlık ise adetâ harikalar yaratmıştır. Bu konunun en ünlü ismi Mimar Sinan'dır. Türkler, Müslüman olduktan sonra Kuran'ın yazıldığı Arap alfabesini kullanmayı, dinin gereği sandılar. Kendi milli alfabelerini bıraktılar. 1928 yılına kadar Arap alfabesini kullandılar. Fakat denilebilir ki bu yazıyı Türkler, Araplardan daha çok geliştirdiler. Osmanlı Devleti'nde resmi dil Türkçe idi. Din ve bilim dili olarak Arapça, edebiyat dili olarak da Farsça çok yaygındı. Bunun doğal sonucu olarak Türkçe, Arapça ve Farsça'nın boyunduruğu altına girdi. Sonuç olarak."Osmanlıca" denilen değişik bir Türkçe ortaya çıktı. Bu dönemin edebiyat ürünleri Divan Edebiyatı, Halk Edebiyatı ve Tekke (Tasavvuf )Edebiyatı olmak üzere üç grupta toplanabilir. Divan Edebiyatı dalında Bakî, Fuzulî Ruhî, Nedim, Nefî ve Yahya Bey çok ünlüdür. Halk Edebiyatı dalında Pir Sultan Abdal. Kul Mehmet, Öksüz Dede, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu öncelikle sayılabilir. Tasavvuf Edebiyatı ise Osmanlılardan önce Yunus Emre ve Mevlâna Celâleddin Rumî ve Hacı Bektaş Veli ile başlamış, Osmanlı döneminde Hacı Bayram Veli, Kaygusuz Abdal, Akşemsettin, Eşrefoğlu Rumî, Kemal Ümmî ve ibrahim Gülşeni gibi isimlerle devam etmiştir. * Güzel Sanatlar: Osmanlı klasik döneminde önemli bir gelişme göstermiştir. XVII.yüzyıldan itibaren devlet teşkilatı, politika, bilim ve eğitim alanlarında sürekli bir çöküşe rağmen, güzel sanatlar dalında gelişme sürmüştür.Özellikle minyatür, seramik, çinicilik, ciltçilik, güzel yazı (hat sanatı), müzik gibi dallarda olağanüstü eserler verilmiştir. Osmanlı Mimarisi, daha kuruluşundan itibaren kendine özgü bir üslup ve sürekli bir gelişme göstermiştir.Başlangıçta Selçuklu ve Beylikler dönemi mimarî özellikleri taşımıştır. XV.yüzyıldan itibaren klâsik Osmanlı mimari eserleri ortaya çıktı. Bu eserler evrensel değerde olağanüstü eserlerdir. Osmanlı mimari kültürü Hindistan'da Taç Mahal'e kadar uzanmıştır. Daha önce sözü edilen Mimar Sinan bu konuda en büyük ustadır. Osmanlı mimari eserleri dini sivil ve askerî, mimarî olmak üzere üç grupta toplanabilir. Mimarî XVIII.yüzyıldan itibaren batı tarzının etkisi altında kalmıştır. Türklerin çok değişik eğlence ve spor türleri vardı. Osmanlılarda dinlenme ve eğlence biçimlerinden birisi mesire yerlerine gitmekti. Türk hamamları, hem yıkanma ve rahatlama hem de sohbet yerleriydi. Kahvelerde tavla ve satranç oynanıp, müzik dinlenir, sohbet edilirdi. Meddah, orta oyunu ve karagöz gibi seyirlik oyunlar Türk tiyatrosunun başlangıcı sayılabilir. Osmanlılarda spor, daha çok gözü pek savaşçılar yetiştirmek amacıyla gelişmişti. Sürek avları bir tür spordu. Ağırlık kaldırma, güreş gibi çeşitli dallarda spor yapılırdı. * Kültür Değişmeleri XVIII. yüzyıl başından itibaren Osmanlı kurumları Batı örneklerine göre düzenlenmeye başladı. ilk kez Avrupa başkentlerine elçiler gönderildi. 1727 yılında ilk Türk matbaası açıldı. Osmanlılar adetâ Avrupa'yı yeniden tanımaya başladılar. En yoğun değişiklikler III. Selim ve II. Mahmut döneminde oldu. Harbiye ve Tıbbiye gibi Batı tarzında yüksek okullar açıldı. "Takvim-i Vekâyi adıyla ilk gazete çıkarıldı. Avrupa'ya öğrenci gönderildi.Osmanlı Devleti'nde yeni bir düşünce ortamı doğdu. Devlet teşkilâtı yeniden düzenlendi. 1876'da anayasal ve parlamenter hayata geçildi. Yeni düşünce akımlarını Osmanlıcılık, islamcılık ve * Türkçülük başlıkları altında toplamak mümkündür. XIX. yüzyılda dini anlayışta da değişmeler oldu. islam Hukukuna göre Müslümanlarla gayrimüslimler farklı durumdaydı. Avrupa, Osmanlı Devleti'ne bu yüzden sürekli müdahale ediyordu. 1839 yılında ilân edilen Tanzimat Fermanı, Müslümanlar gibi gayrimüslimlerin de temel haklarını güvence altına aldı. 1856'da ilân edilen Islahat Fermanı ise her alanda eşitlik tanıdı. Tanzimatla birlikte islâm Hukuku dışında Avrupa kanunları alınarak yürürlüğe konuldu. Adalet teşkilâtında değişiklikler yapıldı. Dil ve edebiyat alanında önemli değişikliklerden biri dilde sadelik ve edebiyatta millileşme anlayışının başlamasıdır. Nesir alanında önemli eserler verildi. Tanzimat hareketi, edebiyatı da etkiledi. Gazeteler çoğaldı. Özellikle, ikinci Meşrutiyetin ilânından sonra yazı hayatı daha çok canlandı. Güzel sanatlar, mimarî, eğlence ve spor, yeni hayat tarzına göre değişmeye ve yeni bir şekil almaya başladı. Bütün bunların sonunda Osmanlı toplumu ile Batı toplumu arasında bir köprü kurulmaya çalışıldı. Bu çabalar bazan gerçekçi, bazan da körü körüne taklit şeklinde oldu.
Ders: 1453-1579 Yükselme Dönemi 08:23
Ders: 1453-1579 Yükselme Dönemi 4.145 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET AYkut İlter Aykut Öğretmen Osmanlı İmparatorluğu Yükselme Dönemi ya da Olgunluk Dönemi (29 Mayıs 1453 - 11/12 Eylül 1683) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş döneminden sonra geldiği kabul edilen dönem. İstanbul'un Fethi ile başladığı kabul edilen bu olgunluk döneminin genellikle II. Viyana Kuşatması'na kadar devam ettiği kabul edilir. Katip Çelebi, imparatorluğun bu döneminin 1593'te Celalilerin ortaya çıkmasına kadar sürdüğünü belirtirken, Naima 1683'teki Viyana bozgununu bu dönemin bitişi ve yeni bir dönemin başlangıcı olarak ilan eder. Naima'nın İbn-i Haldun'un tarih anlayışına göre yapmış olduğu bölümlendirme sonraki dönem Osmanlı tarihçileri tarafından da benimsenmiştir.[1][2] İmparatorluk bu dönemde tüm kuzey Afrikaya yayılmış, Doğu Avrupa'nın önemli kısmını kontrol altına alarak, Viyana kapılarına dayanmıştır. Doğuda ise yeniden ortaya çıkan Safevi Devleti ile savaşmıştır. Bu dönemi imparatorluğun duraklama dönemi izler. Konu başlıkları [gizle] 1 Yayılma ve doruk noktası (1453–1566) 1.1 II. Mehmed (1451-1481) 1.2 II. Bayezid (1481-1512) 1.3 Yavuz Sultan Selim (1512-1520) 1.4 Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) 1.5 II. Selim (1566-1574) 1.5.1 Güney Azerbaycan seferi 1.5.2 Hint Deniz Seferleri (1538-1669) 2 İsyanlar ve yeniden canlanma (1566–1683) 3 Kaynakça 3.1 Genel 3.2 Özel Yayılma ve doruk noktası (1453–1566)[değiştir] II. Mehmed (1451-1481)[değiştir] Ana madde: II. Mehmed Fatih Sultan Mehmet İstanbul'un 1453'teki fethinden sonra tüm Yunanistan birkaç yıl içinde kontrol altına alındı. Rodos, Girit ve Kıbrıs gibi önemli adalar bunun dışındaydı. Rodos'ta Hospitalier şövalyeleri 16. yüzyılına başına değin tutunabildiler. Kıbrıs 16. yüzyılda kadar, Girit ise 17. yüzyıla kadar Venediklilerin kontrolünde kaldı. Trabzon da 1461 yılında düşünce bağımsız hiçbir Rum devleti kalmamış oldu. Kısa süre içinde Tuna'nın güneyindeki Slav devletler de ortadan kaldırıldı. Son direniş İskender Bey adı verilen Georges Castriota'nın birkaç yıl sürdürmeyi başarabildiği Arnavutluk'taki direniş oldu. Böylece imparatorluğun Avrupa yakasında hiçbir çatlak kalmadı.[3] Osmanlılar, Adriyatik kıyılarında, Venedik dalmaçyası sınırlarında görülmeye başladılar ve 1480 yılından itibaren bir Osmanlı gücünün Otranto'ya ayak bastığı görülür. Ancak Orta Avrupa'daki Osmanlı ilerleyişi bir dizi yerel sorunla karşılaştı. Osmanlı'nın bu sorunlarla başetme yolu yerel özerklikler tanımaktı, ancak devletin gücü yerel idareyi doğrudan üstlenebilecek noktaya geldiğinde Slav prensliklerinin özerklikleri derhal ortadan kaldırılıyordu. Giderek Karadeniz de bir Osmanlı gölüne dönülmeye başladı.[3] II. Mehmet, yeniçeri ordusunu aşama aşama yeniden düzenledi. Ordunu silahlarını yeniledi, sayısını artırdı ve merkezi kontrolünü güçlendirdi. İstanbul'un fethinden sonra dikkatini Anadolu'ya yöneltti. II. Mehmet'ten 50 yıl önce Sultan I. Bayezid Anadolu'yu önemli ölçüde politik bir birlik haline getirmeyi başarmıştı ancak, 1402'deki Ankara Savaşı'ndan sonra bu birlik yeniden dağılmıştı. Bu yüzden Türklerin kontrolündeki diğer Anadolu beylikleri ile Rum Trabzon İmparatorluğu'nu topraklarına katmak ve Kırım Hanlığı ile ittifak yapmayı amaçladı. Bu hedefinde başarılı oldu ve Anadolu'daki diğer beylikler üzerinde Osmanlı kontrolünü sağladı. İmparatorluğun Asya cephesindeki sorunlar Avrupa cephesinden daha derindi. Gerçi Anadolu'daki hiçbir beylik Osmanlı ile boy ölçüşebilecek güçte değildi ama dinsel ve etnik duyguların öne çıktığı başka sorunlar vardı. İran, Azerbaycan ve Ermenistan'da politik bir güç haline gelen Akkoyunlular bir sorun oldu. Asya Türkmenleri, kendilerinden uzakta Balkan sınırlarında doğmuş Osmanlı'ya nazaran kendilerini Akkoyunlulara daha yakın hissediyorlardı. Ayrıca Türkmen oymakların hemen hepsi Şii olmasının da rolü önemliydi.[4] Fatih, Akkoyunluların hükümdarı Uzun Hasan'ı Otlukbeli savaşında bozguna uğrattı. Ancak tarikatların ve sufilerin büyük saygınlığa sahip olduğu bu halklar arasında bir süre sonra, Erdebil'de doğan yeni bir Şii hanedanı kolan Safevi devleti kurulacaktı.[4] Oral Sander'e göre II. Mehmet döneminin siyasi tarih açısından en önemli özelliği "milletler sistemi"nin geliştirilmesidir.[5] İstanbul'un fethinden sonra Avrupa'daki baskılardan kaçan çok sayıda Yahudi bir müslüman devletin hükümranlığı altına sığındı. Ayrıca hıristiyan ve diğer dinlerden topluluklar kendi dinsel önderlerinin yönetimi altında merkezi otoriteye karşı bir tür özerklik elde etmişlerdi. Kendi yasalarını ve yaşam biçimlerini koruyan "milletler" olarak varlıklarını sürdürebildiler. Diğer "milletler"den olanlar belki fethedilmiş bir halk olarak birinci sınıf yurttaş sayılmasalar da, varolan sınırlamalara rağmen benliklerini sürdürme ve barış içinde yaşama hakkına sahiptiler. Zamanla müslümanların fazla itibar etmediği ticaret alanına da el atarak zenginliklerini artırdılar. Böyle bir yönetim anlayışı, o dönem Avrupa'sındaki diğer çok-uluslu devletlerde görülmemektedir.[5] II. Bayezid (1481-1512)[değiştir] Ana madde: II. Bayezid II. Bayezid, babasının aksine barışsever eğilimli idi. Buna karşın Avrupa diplomasisinin manevralarına girmek zorunda kalmıştır. II. Bayezid yeni haçlı seferlerini engelleyebilmek için babasının başlattığı deniz gücü kurma çabasını devam ettirdi. Bunun sonunda İtalya'daki şehir devletleri birbirlerine karşı koz olarak Osmanlı'nın desteğini sağlamaya çalışacaklardır. Venedikle girilen deniz savaşlarında Akdeniz'deki Venedik deniz üstünlüğü sona erdirildi. Artık Osmanlı denizcileri Batı Akdeniz'de de seferlere girişeceklerdir.[5] II. Bayezid, imparatorluğun ticari ve ekonomik ilişkilerinin gelişmesini teşvik etmiş ve İtalyan kent devletleriyle karlı ticari ilişkilere girmiştir. 15. yüzyılın sonundan başlayarak, İspanya'dan sürülen Yahudiler'i Osmanlı topraklarına kabul etmiştir.[5] Yavuz Sultan Selim (1512-1520)[değiştir] Ana madde: Yavuz Sultan Selim Babası II. Bayezid'in tahtına oldukça sorunlu şekilde, hatta bir tür darbe ile oturan I. Selim önce kardeşleri Şehzade Ahmet ve Şehzade Korkut tehditlerinden kurtuldu ve sonra yeniden yükselen Safevi devleti tehdidini bertaraf etmeye girişti. Şah İsmail'in üzerine yürüyerek onu 1514'te Çaldıran'da bozguna uğrattı ve sonra Tebriz’e kadar ilerledi. Dönüşünde Dulkadiroğulları Beyliği ile Turnadağ Muharebesi yapıldı(1515). Bunu gören Ramazanoğulları Beyliği savaşmadan teslim oldu ve Anadoluda Türk birliği sağlandı. Devletin Doğu Anadolu yüksek bölgesini de içerecek biçimde genişlemesi doğudan gelebilecek (Timur saldırısı gibi) bir saldırıya karşı ülkenin savunmasını kolaylaştırıyordu.[6] Çaldıran seferinden hemen sonra gündeme gelen Mısır seferi ve burada Memlukların yönetimine son verilmesi ile Sultan Selim halifeliğin Osmanlı sülalesine geçmesini sağlamış oldu. Kutsal emanetlerin İstanbul'a getirilmesi, Mekke, Medine gibi kutsal kentlerin ve Hicaz haç yolunun denetimi de artık Osmanlı imparatorluğu tarafından yapılır oldu. Böylece Osmanlı, artık tüm İslam dünyasının koruyucusu olduğunu göstermişti.[6] Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566)[değiştir] Ana madde: Kanuni Sultan Süleyman Kanunî Sultân Süleyman, Yavuz döneminde duraklayan Batı’ya karşı gazâ siyâsetini yeniden yürürlüğe koydu. Belgrad’ın zaptı (1521) Orta Avrupa’da; Rodos’un zaptı (1522) ise Akdeniz’deki etkinlikleri için Osmanlı Devleti’ne elverişli bir konum kazandırdı. Macar ordusunu Mohaç’ta yok eden (1526) Kanunî Sultân Süleyman, Macaristan’ın başkenti Buda’ya (Budin) girdi ve Macaristan'ı Zapolya'nın krallığında himâyesine aldı. Mohaç Şavaşı (Meydan Muharebesi) tarihin en kısa süren şavaşıdır. Bu, Osmanlı Devleti’ni Macaristan egemenliği için Habsburglar’la karşı karşıya getirdi. Kanuni, Zapolya’yı korumak için 1529’da Viyana’nın kuşatılmasıyla sonuçlanan seferi, 1532'de de Alman Seferi'ni yaptı. 1541’de ise Osmanlı egemenliğindeki Macaristan topraklarını bir Osmanlı eyaleti (Budin Eyaleti) yaparak ilhâk etti; ölen Zapolya’nın oğluna, kendisine bağlı olması koşuluyla Erdel Prensliği’ni verdi. 1543’teki Macaristan seferi sırasında ise Estergon Kalesi’ni zapt etti. 1534 de piri reis himayesindeki cezayir Osmanlılara geçti. 1551 de trablusgarb ı turgut reis komutasındaki donanma ile aldı. II. Selim (1566-1574)[değiştir] Ana madde: II. Selim II. Selim,tahta çıktığında ilk seferini Yemen'e yaptı. Yavuz Sultan Selim döneminde alınamayan Yemen onun döneminde alındı (1568). Yemen'den sonra Cenevizlilerden Sakız Adası alınarak boğazların güvenliği sağlanmış oldu. Döneminde sadece tek bir veziriazam atamıştır. Bu veziriazam Sokullu Mehmed Paşa idi. II. Selim, yönetimi kızı Esmehan Sultan'ın kocası olan Sokullu Mehmed Paşa'ya bırakarak çok isabetli bir karar vermiştir. Osmanlı Devleti, II. Selim döneminde de gücünü korumuştur. Sakız Adası'ndan sonra Tunus, Endonezya, Astrahan, Kıbrıs gibi toprakları da imparatorluğa katmıştır. İnebahtı Deniz Savaşı'nda ise Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğratılmıştır. Kanuni]] döneminde Don-Volga nehirleri arasında bir kanal açılmış ancak kesin bir sonuca ulaşılamamıştır. II. Selim döneminde Sokullu Mehmed Paşa sayesinde bu nehirler arasında bir kanal açılarak boğazlar güvenliği sağlanmıştır. Süveyş Kanal Projesi de diğer bir kanal projesidir. Güney Azerbaycan seferi[değiştir] Kanuni döneminde önemli mücadele alanlarından biri de Azerbaycan oldu. Yavuz Sultan Selim zamanında Azerbaycan’a karşı kazanılan Çaldıran zaferine, Osmanlı ordularının Tebriz’e kadar ilerlemesine ve tüm Doğu Anadolu’nun Osmanlı egemenliğine geçmesine karşın Sefeviler ile kesin bir barış antlaşması imzalanmamıştı. Gerek Sefeviler, gerekse Osmanlı İmparatorluğu, birbirlerine kuşku ile bakıyorlardı. Güney Azerbaycan, Anadolu’yu ele geçirme planlarından vazgeçmediği gibi, Osmanlılar da Hint Okyanusu’na kuzeyden açılan iki körfezden biri olan Basra Körfezi'ne açılan Irak topraklarını ele geçirme emelleri besliyorlardı. Bu arada iki devlet arasında sınır olayları da eksik değildi; bir takım sınır görevlileri durmadan taraf değiştirmekteydiler. Bütün bu olaylar bir araya gelince 1533'te Sadrazam İbrahim Paşa, Sefevi seferiyle görevlendirildi, arkasından da padişah Safevi seferine çıktı (1534). "Irakeyn Seferi"denilen bu seferin en önemli ve kalıcı etkisi Bağdat dahil olmak üzere Irak topraklarının Osmanlılar’ın eline geçmesi oldu (1535). Böylece Hint Okyanusu'na açılan önemli körfezlerin ikisi de Osmanlılar'ın eline geçmiş oldu. Güney Azerbaycan savaşları 1555’teki Amasya Antlaşması ile sona erdi; antlaşma sonucu Azerbaycan ile merkezi Tebriz, bir kısım Doğu Anadolu toprakları Osmanlılar'ın eline geçti. Bu barış 1576 yılına kadar sürdü. Hint Deniz Seferleri (1538-1669)[değiştir] Akdeniz'de Osmanlılar'la Hıristiyan Akdeniz devletleri arasında her iki taraf için de yıpratıcı deniz savaşları yapılırken, Osmanlı Devleti, 1538'den başlayarak Hint Okyanusu’nda Portekizliler ile mücadeleye girişti. Osmanlı Devleti’nin Hint Okyanusu için mücadelesi 1669’a kadar sürdü. Bu süre içinde birkaç kez Hindistan’a, bir kez de Sumatra Adası’na donanma gönderildi; Yemen, Habeşistan ve bazı Afrika ülkeleri Osmanlı Devleti’ne katıldı. Hint Okyanusu'nda Portekizlilere karşı bazı deniz başarıları elde edildi ise de, Osmanlılar Hint Okyanusu’nda kesin bir üstünlük sağlayamadılar. Osmanlılar’ın Hint Okyanusu’ndaki başarısızlığı daha sonra hem Osmanlı Devleti hem de tüm doğu ulusları için son derece olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Osmanlı donanması nın okyanus şartlarına uygun olmaması, Hint deniz seferlerine gereken önemin verilmemesi ayrıca Gucerat hükümdarlarının Osmanlılar'a yardım etmemesi başarısızlığın diğer nedenlerindendir. İsyanlar ve yeniden canlanma (1566–1683)[değiştir] Bu alt başlık {{{1}}} tarihinden beri geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor. Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor. Kanuni'den sonra tahta geçen padişahların çoğu devlet işlerine fazla bir ilgi göstermemişlerdir. Devlet işleri bu dönemde Sokullu (görev süresi 1565-1579) ve Köprülüler (görev süreleri 1656-1683) gibi yetenekli sadrazamların eline geçmiş ve zayıf padişahlar ve güçlü sadrazamlar dönemi başlamıştır.[7] Bu dönemde tahta gelen birçok sultan zaten çocuk yaşta idi. I. Ahmet (1604-1617) ve II. Osman (1618-1621) iktidara geldiklerinde 14 yaşında idiler; IV. Murat (1623-1640) 12, IV. Mehmed (1648-1687) ise 7 yaşındaydı. Bu durumda naiplik devreye giriyor ve kadınların büyük rol oynadığı bu durum bir dizi karışıklığa yol açıyordu. Bu sultanların kadınlara ve içkiye düşkünlükleri de dikkat çeker boyutta idi. Örneğin III. Murad 102 kez baba oldu ve sonra da sara hastalığına tutuldu. I. İbrahim cinsel saplantılar içindeydi ve düpedüz deliydi, sonunda da boğularak öldürüldü.[8] Bu sultanlar, çoğu kez yeteneksizdiler. Saraydan çıkmıyor, hiçbir işe el sürmüyorlar, bizzat adalet dağıtmıyorlar, ne vezirlerini ne diğer yöneticileri denetlemiyorlardı. Kanuni'den sonra sadece III. Mehmet ve II. Osman birer sefere çıktı. İçlerinde ordunun başına geçen ve savaş adamı niteliğini hakeden sadece IV. Murat idi. Yeniçeriler de artık sultanlara saygı duymaz oldular ve ilk kez bir sultanı II. Osman'ı tahttan indirip öldürerek, yerine bir zavallıyı, I. Mustafa'yı tahta geçirdiler.[9] # Sultan Tahtta olduğu dönem 1 III. Murad 1574-1595 2 III. Mehmed 1595-1603 3 I. Ahmed 1603-1617 3 I. Mustafa 1617-1618 4 II. Osman 1618-1622 5 I. Mustafa 1622-1623 6 IV. Murad 1623-1640 7 I. Mustafa 1622-1623 Kaynakça[değiştir] Genel[değiştir] Tanilli, Server (1986), Yüzyılların Gerçeği ve Mirası II. Cilt, Ortaçağ, Cem Yayınevi Tanilli, Server (1987), Yüzyılların Gerçeği ve Mirası III. Cilt, 16. ve 17. yüzyıllar, Cem Yayınevi Sander, Oral (1989), Siyasi Tarih, İlkçağlardan 1918'e, İmge Yayınevi Özel[değiştir] ^ Osmanlı Tarihinde Dönemler, Prof. Dr. Halil İnalcık, Erişim: 26 Şubat 2013 ^ Osmanlı Tarihinde Dönemler, Ferhan Kırlıdökme-Mollaoğlu, Erişim: 26 Şubat 2013 ^ a b Tanilli 1986, sayfa 562 ^ a b Tanilli 1986, sayfa 564 ^ a b c d Sander 1989, sayfa 34 ^ a b Sander 1989, sayfa 35 ^ Sander 1989, sayfa 85 ^ Tanilli 1987, sayfa 452 ^ Tanilli 1987, sayfa 453 a)II. MEHMET (FATİH SULTAN MEHMET) (1451-1481) Siyasi Olayları: II. Mehmet döneminin en önemli olay 1453 İSTANBUL’UN FETHİdir. a)İSTANBUL’UN FETHİ: Sebepleri: 1.Osmanlı’nın Anadolu ve Rumeli’deki topraklarının arasında bütünlüğün sağlanmak istenmesi. 2.İstanbul’un coğrafi konumu ve ticaret merkezi olması İSTANBUL: Tüm uluslar ve devletler bu kenti almak için uğraşmıştır. Ancak birçok ulus kuşatsa da alınamadı. Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi padişahlarından olan Yıldırım Beyazıt ve Mehmet Çelebi bunlara örnektir. 3.Avrupa’da ilerleyebilmek için Rumeli’ye asker sevkıyatının zorlaşması. 4.Avrupalıları sürekli Osmanlı’ya karşı kışkırtan ve iç işlerine karışan Bizans devletini yok etmek. 5.Hz. Muhammed’in İstanbul’u fethedecek kişiyi övmesi.(hadis-i şerif-i) 6.Boğazları ele geçirmek. *FETİHİ KOLAYLAŞTIRAN ETKENLER 1.Bizans’ın eski gücünün olmaması. 2.Bizans’ta taht mücadelelinin yaşanması 3.Bizans’ta mezhep çatışmalarının yaşanması. 4.Osmanlı ordusunun ve donanmasının güçlenmesi. *FETİH İÇİN YAPILAN HAZIRLIKLAR: 1.Yeniçeri Ocağına düzen verildi. 2.K.deniz’den gelecek yardımı önlemek için RUMELİ HİSARI yaptırıldı. 3.Donanma güçlendi.(400 parçalık donanma hazırlandı.) 4.Şahı adı verilen büyük toplar yaptırıldı. 5.Bazı kaleler alındı. -Hazırlıklar 6 NİSAN 1453’TE tamamlandı.- Sonuç:BAŞARILI. *TÜRK TARİHİ AÇISINDAN SONUÇLARI: 1.Anadolu ve Rumeli’deki toprakların bütünlüğü sağlandı. 2.Balkan fetihlerinde engel ortadan kalktı. 3.Başkent Edirne’den İstanbul’a taşındı. 4.Bu olaydan sonra II. Mehmet’e fetheden anlamına gelen “fatih” unvanı verildi. 5.Osmanlı devleti yükselme dönemine girdi. 6.Boğaz ticareti, deniz ticareti gelişti. 7.coğrafi keşifler hızlandı. 8.Osmanlı’nın İslam dünyasındaki itibarı arttı. 9.Osmanlı imparatorluk karakteri kazandı. 10.Ticaret yollarından önemli bir merkeze sahip oldu. DÜNYA TARİHİ AÇISINDAN SONUÇLARI: 1.Bizans (Doğu Roma) yıkıldı. 2.Orta çağ kapandı. Yeniçağ başladı. 3.İstanbul’dan İtalya ya kaçan Bizanslı bilginler orada Rönesanssı başlattılar. NOT: Rönesans: Edebiyat, sanat, bilim ve düşünce alanındaki gelişmeler. 4.Deniz ticaretinin Osmanlı’ya geçmesiyle Avrupalılar yeni ticaret yolları aramaya başladılar. Bu olay da coğrafi keşiflerin başlamasına zemin hazırladı. 5.Fatih, patrikhanelerin açık kalmasını emretti.(Ortodoksların koruyuculuğunu üslenmiştir.)Fatih, böylece başka dinlere saygı gösterdiğini de ortaya koyar. Aynı zamanda bununla birlikte haçlı birliğini de bozmak istiyordu. FATİH DÖNEMİNDE YAPILAN DİĞER FETİHLER: BATIDAKİ GELİŞMELER: 1.Belgrat hariç Sırbistan alındı.(1459) 2.Eflak ve Boğdan alındı.(1462) 3.Arnavutluk fethedildi 4.Mora alındı. ANADOLU’DAKİ GELİŞMELER: 1.1459’da Cenevizlilerden Amasra alındı. 2.1460’da Kastamonu ve Sinop alındı. 3.1461 Trabzon Rum İmparatorluğuna son verildi. Önemi:K.DENİZ’İN Anadolu yakasında tam bir egemenlik kurdu. 4.Karamanoğullarına son verildi. 5.1473 OTLUKBELİ SAVAŞI AKKOYUNLAR ile yapıldı. Sebepler: 1.Akkoyunlu,Karamanoğulları’nın iç işlerine karışması. 2.Trabzon Rum kralını korumaları Akkoyunluların. Önemi: DOĞU ANADOLU’NUN güvenliği sağlandı. Sonuç: Akkoyunlular yıkılma sürecine girdi. DENİZLERDEKİ GELİŞMELER: 1.İtalya’da Otranto allındı.(Güney İtalya’da önemli bir üs) 2.Arnavutluk’un fethine engel olmak için Venedik’in başlattığı savaş 1463-1479 arası devam etti.Bu savaş sonucu İMROZ,TAŞOZ,MİDİLLİ,LİMNİ,EĞRİBOZ,SEMADİ REK adaları Venedik’ten alındı. 4.Rodos kuşatıldı. Ancak alınamadı. 5.Osmanlı Devleti’nin Venedik deniz ticaretine darbe vurması üzerine Venedik Osmanlı savaşları başlamıştır. Savaşlar sonucunda yapılan ant. göre Osmanlı Venedik’e kapitülasyonlar vermiştir. Bu sayede OSM.: a.Ticari kazanç elde etmiştir. b.Haçlı birliğini önlemiştir. ÖNEMİ: Osmanlı ilk defa bir Avrupa devletine kapitülasyonlar vermiştir. OSM.-MEMLÜK İLİŞKİLERİ: Mısır’da ki kurulan bu devlet: 1.Hicaz suyollarını meselesi.(Bu yolların onarımı dini itibarı arttıracaktı.) 2.Memlükler’in Dulkadiroğulları beyliğinin içişlerine karışması. SONUÇ: Savaş yok. Fatih Döneminde Diğer Gelişmeler: *Örfi hukuka dayanan kanunname hazırlandı. (Egemenliği Osmanlı ailesinin nasıl kullanacağını belirlemiştir. Kızlara egemenlik hakkı verilmedi. Kardeş katli uygulamasını getirdi. Merkezi otoriteyi güçlendirdi.) *Divan örgütü geliştirildi.(Kazasker ve Defterdar sayısı ikiye çıkarıldı. Divana sadrazamın başkanlık yapması usulü getirildi. Vezir sayısı 6ya çıktı. *Şehzadelerin sancağa çıkması resmileştirildi. *Enderun genişletildi. Sahn-ı Seman medresesini kurdu. *İlk altın parayı bastırdı. **Ticaret yollarını denetlemek için: İstanbul, Trabzon, Kırım, Ege ve Yunan adaları **Anadolu’nun siyasal birliğini sağlamak için: Amasra, Sinop, Trabzon, Karaman, Otlukbeli **Doğu ve Batı Roma İmp. miras olarak: İstanbul, Trabzon, Mora, Otranto Fatih dönemindeki fetihlere ve seferlere bakılınca, belirgin amaçlar görülür: Ticaret yollarının denetimini sağlamak (İstanbul, Sinop, Amasra, Trabzon, Kırım, Ege adaları) .Anadolu'nun siyasal birliğini sağlamak (Amasra, Sinop, Trabzon, Karaman, Otlukbeli seferleri) Doğu Roma ve Batı Roma imparatorluklarının mirasına sahip olarak büyük bir Akdeniz imparatorluğu kurmak (İstanbul, Trabzon, Mora Rum despotlukları, Otranto) Fatih aydın bir padişahtır. Sanatçılara ve bilginlere büyük değer vermiştir. İtalyan ressam Centile Bellini'ye kendi portresini çizdirmiş, İstanbul’la ilgili tablolar yap¬tırmıştır. Bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin temeli sayılan ilk yüksek okul olarak "Sahn-ı Seman'' medresesini açtır¬mış, ilk altın parayı bastırmıştır. Devletin düzenli işlemesi için Osmanlı Devleti'nin anayasası niteliğinde olan "Ka¬nunname(Fatih Kanunnamesi)''yi çıkarmıştır. b)II.BEYAZID (1482-1512) Siyasi olayları: Cem Sultan olayı bir iç sorun olarak başlamış dış sorun olarak devam etmiştir. Bu olay nedeniyle içeride Devşirmeler, Türkmenler ile iktidar mücadelesine girişmişler bu mücadeleyi devşirmeler kazanmıştır. Türkmenler yönetimdeki etkinliklerini kaybetmeye başlamıştır. *İspanya’da zulme uğrayan Müslüman ve Yahudileri Osmanlı topraklarına getirmiştir. Askerin desteğiyle tahta çıkan Bayezid’e karşı kardeşi Cem de Bursa'ya gelerek adına hutbe okuttu, para bas¬tırdı. Devletin paylaşılması Anadolu'nun kendisine veril¬mesi önerisi Bayezit tarafından kabul edilmedi. Bayezid’e bağlı kuvvetlere yenilen Cem, Mısır’a kaçtı. Karaman oğullarının çağrısından cesaretlenerek yeniden Anadolu'ya geldiyse de yine yenilerek Rodos Şövalyeleri'ne Sığındı. Cem şövalyelerin yardımıyla Ru¬meli'ye geçerek saltanat mücadelesine devam etmek istiyordu. Bayezit şövalyelere para vererek Cem'in Av¬rupa'ya götürülmesini sağladı. Böylece Rodos şövalyeleri taht kavgasından yararlanmışlardır. Cem yıllarca Avrupa'da şatodan şatoya gezdirildi. Kralların ve Papa'nın kendisinden İslam dünyası ve Osmanlı Devleti aleyhine yararlanmak isteklerine karşı geldi. II. Bayezit Cem'in yaşamasından kaygı duyduğun¬dan Papa'ya para vererek Cem'in zehirlenerek öldürül¬mesini sağladı. NOT: II. Beyazıd savaştan hoşlanmayan, okumaya ve iba¬dete düşkün bir padişahtır. Kendisine "Sofu Beyazıd'' de denilir, Devlet işlerine ilgisizliği nedeniyle bu dönemde Osmanlı Devleti'nin genişlemesi durmuştur denilebilir. II. Beyazıt zamanı "Yükselme dönemi içinde durgunluk dönemi''olarak adlandırılmıştır. Aynı zamanda padişahlığı boyunca cem sultan olayı ile ilgilendiği için: Sönük geçen bir dönemdir. OSMANLI-MEMLÜK İLİŞKİLERİ: İlişkilerin bozulma sebepleri: 1.Memlükler’in Cem Sultan’ı korumaları. 2. Dulkadiroğulları beyliklerinin iç işlerine karışması. 3.Ramazanoğullarını egemenlikleri altına almak istemesi. 4.Hindistan’dan gelen hediyelere Memlükler’in el koyması. SONUÇ: Savaşlar sonuçsuz kaldı. OSMANLI-VENEDİK İLİŞKİLERİ: Cem Sultan Fatih döneminde Venedik’e ayrıcalıklar tanınsa Venedik Mora’yı Osmanlı’ya karşı kışkırtmaya başlamış ve bu yüzden iki devlet arasında savaş başlamıştır. Venedik savaşı kaybetmiş ve bunun sonucunda MODON, KORON,İNEBAHTI,NAVARİN alınmış ve Venedik Mora’dan çıkarılmıştır. OSMANLI-İRAN (SAFEVİ) İLİŞKİLERİ: İran Devletinin hükümdarı olan Şah İsmail Anadolu’da Şiiliği yaymak istemesi üzerine iki devlet ilişkileri bozulmuştur. İran, Anadolu’daki Şiilerle bağlantı kurmak için propagandacılar gönderdi. Bunlardan Şahkulu bir ayaklanma çıkarmıştır.Çıkan ayaklanma güçlükle bastırılmıştır. II. Beyazıd’ın gelişen Şİİ tehlikesi karşısında pasif bir politika izlediği için oğlu YAVUZ SULTAN SELİM yeniçerilerin desteği ile başa geçmiştir. c) YAVUZ SULTAN SELİM (1512-1520) OSMANLI-İRAN İLİŞKİLERİ: ÇALDIRAN SAVAŞI SEBEBİ:Şah İsmail’in Anadolu’da Şiiliği yaymak istemesi. SONUÇLARI: 1.Tebriz alındı.Doğu Anadolu Osmanlı denetimine girdi. 2.İran geçici olarak saf dışı edildi. 3.Ayrıca Yavuz savaş dönüşü Maraş’taki Dulkadiroğulları ile TURNADAĞ SAVAŞInı yaparak Osmanlı Devletinin topraklarına kattı. ÖNEMİ:Bu beyliğin alınmasıyla Türk siyasi birliği KESİN olarak sağlandı. MISIR SEFERLERİ (1517) SEBEPLERİ: 1.Osmanlıların Dulkadiroğluları Beyliğini alması. 2.Fatih, zamanında başlayan anlaşmazlıkları. 3.Memlukların Safevi devletlerinin Osmanlı’ya karşı ittifak kurması. 4.Hicaz yollarını almak istenmesi. 5.Safevi devletinin üzerine gönderilen Osmanlı ordusuna Memlukların Suriye’den izin vermemesi. 1516 MERCİDANİ SAVAŞI-SURİYE VE FİLİSTİN 1517 RİDANİYE SAVAŞI-MISIR ALINDI. SONUÇLARI: 1.Memluk Devleti yıkıldı. 2.Halifelik unvanı Osmanlıya geçti. Devlet teokratik nitelik kazandı. 3.Baharat yolu Osmanlı denetimine geçti. 4.Kıbrıs için Venediklilerin Memluklara verdiği vergiyi Osmanlı Devletine vermeye başlamıştır. 5.Mısır hazinesi Osmanlı’ya geçti. 6.Kutsal emanetler İstanbul’a getirildi. NOT: Coğrafi keşiflerle Akdeniz ticareti önemini kaybettiği için Baharat Yolu Osmanlı’ya bir kazanç sağlayamadı. d) I.SÜLEYMAN (KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN) (1520-1566) Kanuni Sultan Süleyman OSM. Devletinin başında en uzun süre kalan padişahtır. Onun döneminde: *Suriye’de Canberdi Gazeli *Mısır’da Ahmet Paşa *Yozgat’ta Baba Zünnun *Karaman, Maraş yöresinde Kalender Çelebi isyanları çıkmış. Ancak kolaylıkla bastırılmıştır.(Bu dönem devletin zirvede olduğu bir dönemdir.) BATIDAKİ GELİŞMELER BELGRAD’IN FETHİ : (1521) SEBEPLER: *Osmanlı için Avrupa’ya yapılacak olan seferler için bir üs durumunda olacaktı. *Osmanlı için Avrupa’ya açılan kapı durumundadır. Bu sebeple Belgrad fethedildi. MOHAÇ MEYDAN SAVAŞI: (1526) OSM.X MACARLAR SEBEP:*Osmanlı’nın Belgrad’ı alması. *Şarlken’e esir düşen Fransız kralının Kanuni’den yardım istemesi. SONUÇ: Osmanlı kazandı. Macaristan Osmanlı denetimine girdi. Ancak Kanuni tampon bölge oluşturmak amacıyla Macaristan’ı Osmanlı Devleti’ne katmayıp bağlı krallık haline getirdi. I.VİYANA KUŞATMASI (1529): SEBEP: Avusturya’nın Şarklken (Almanya kralı)den destek alarak Budin’in iç işlerine karışması. Kanuni bunun üzerine sefere çıkması. SONUÇ: Viyana kuşatılmasına rağmen Viyana’nın güçlü savunması karşısında yenik düştü. Ve ağır kış şartları nedeniyle. AVUSTURYA-ALMANYA SEFERİ (1533) SEBEP:Yine Avusturya kralının Budin’e saldırması üzerine Kanuni sefere çıkıyor ve başarılı bir savaş yaparak Avusturya’yı ant. istemek zorunda bırakıyor. İSTANBUL ANTLAŞMASI (1533) ANT. göre Avusturya arşüdikası Osmanlı sadrazamına denk sayılacaktı. ÖNEMİ:Bu ant. ile Avusturya Osmanlı’nın siyasi üstünlünü kabul etmiştir. OSMANLI-FRANSIZ İLİŞKİLERİ: Şarlken’e esir düşen Fransa kralının Osmanlı’dan yardım istemesiyle ilişkiler bozulur. Ayrıca Fransa’ya kapitülasyonlar vermiştir. Kanuni’nin böyle bir politika izlemesindeki amaçlar: 1.Kanuni’nin Fransa’yı kendi tarafına çekip Hristiyan birliğini parçalamak istenmesi. (SİYASİ) 2.Coğrafi keşifler sonucunda önemini yitiren Akdeniz ticaretini yeniden canlandırmak istemesi.(EKO.) NOT: Bu kapitülasyonlar iki hükümdar sağ kalana kadar sürecekti. Bu da Kanuni’nin ileri görüşlüğünü gösterir. OSMANLI-İRAN İLİŞKİLERİ SEBEP: Sınır anlaşmazlıları, sınırdaki bazı beyler ve emirlerin Osmanlıya veya İran’a sığınarak iki devletin arasını açmaları. SONUÇ: Kanuni İran’a 3 sefer düzenleyip BAĞĞDAT,VAN,TEBRİZ,AZERBEYCAN,ERİBAN,,NAHCİVA N’I alması üzerine İran antlaşma istemek zorunda kaldı.Yapılan AMASYA ANTLAŞMASI ile BAĞDAT,DOĞU ANADDOLU VE AZERBEYCAN Osmanlılarda kaldı. ÖNEMİ: Osmanlı’nın İran’la yaptığı İLK RESMİ (YAZILI) ANTLAŞMADIR. DENİZLERDEKİ GELİŞMELER PREVEZE DENİZ SAVAŞI (1538) OSMANLI X HAÇLILAR SEBEP: *Osmanlının denizlerde güçlenmesi *Osmanlının Akdeniz ticaretini güvenlik altına almak istemesi. SONUÇ: Akdeniz bir Türk gölü haline geldi. NOT: Barboros Hayrettin Paşa’nın Osmanlı himayesine girmesiyle CEZAYİR Osmanlı devletine katıldı. Trablusgarp Turgut Reis tarafından ele geçirilmiştir. HİNT DENİZ SEFERLERİ: SEBEPLERİ: 1.Portekizlileri bölgeden çıkarmak. 2.Bölgedeki bazı Müslüman tüccarların Kanuni’den yardım istemesi.(Müslüman tüccarların gemilerine zarar veriliyordu.) SONUÇ: BAŞARISIZ.Osmanlı sefere gerekli önemi vermedi.Dayanıklı gemiler yoktu.Gerekli destek alınamadı.Osmanlı okyanus hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Ancak Osmanlı seferden YEMEN, ADEN,HABEŞİŞTAN’I aldı.(Bu sayede Kızıldeniz denetim altına alındı.) ZİGETVAR SEFERİ: Kanuni’nin son seferidir. Avusturya’nın ERDEL’in iç işlerine karışması nedeniyle Kanuni sefere çıkmıştır. SONUÇ: Kanuni seferde hayatını kaybetmiştir. Ölümünden sonra Zigetvar Kalesi alınmıştır. SOKULLU MEHMET PAŞA (1564–1579) Sokullu Mehmet Paşa I. Süleyman (1564-1566)- II. Selim (1566-1574) ve III. Murad (1574-1579) zamanında sadrazamlık yapmıştır. Sokullu Mehmet Paşa devşirme olup, Sırbistan'ın Sokul kasabasındandır. Enderun okulunu bitirip çeşitli görevlerde başarı göste¬rerek Kanuni'nin son yılları, II. Selim ve III. Murat dönemlerinde padişahlardan daha etkili olmuştur. Bu nedenle sadrazamlık dönemine kendi adı verilmiştir. SAKIZ ADASI-CENEVİZLİLERDEN ALINDI KIBRIS’IN ALINMASI: SEBEP: 1.Akdeniz ticaretini tam olarak ele geçirmek. 2.Venediklilerin Osmanlı gemilerine zarar vermesi. SONUÇ:Kıbrıs alındı. İNEBAHTI DENİZ SAVAŞI (1571) SEBEP: Kıbrıs’ı Osmanlı’nın alması. SONUÇ: Osmanlı Donanması yenildi. ÖNEMİ:OSMANLI’NIN AKDENİZ’DEKİ ÜSTÜNLÜĞÜ SARSILDI. TUNUS-İSPANYOLLARDAN FAS-PORTEKİZLİLERDEN LEHİSTAN-ALINDI YEMEN-ALINDI. Sokullu Dönemi Projeleri: a) Don-Volga kanalı projesi: Sokullu İran savaşlarında donanmadan yararlanmak, Kafkasya'yı Osmanlı egemenliğine almak, Orta Asya Türkleriyle ilişkileri geliştirerek İpek Yolu'nu canlandırmak, güçlenmekte olan Rusya'ya karşı doğal bir set oluştur¬mak gibi amaçlarla Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirerek Karadeniz'i Hazar Denizi'ne bağlamak istemiştir. Bu proje yarım kalmıştır. b) Süveyş kanalı projesi: Sokullu Akdeniz'deki donanmayı Hint Okyanusu'na geçirip Baharat Yolu üzerinde üstünlük sağlamak, Hin¬distan ve Endonezya Müslümanlarıyla ilişki kurmak için Süveyş Kanalı'nın açılmasını istemiştir. Kanal projeleri, gereken önem verilmediğinden başarılı Olamamıştır. Bu proje yarım kalmıştır. c) Marmara Denizi- Sapanca Gölü Kanal projesi: Marmara Denizi ile Karadeniz’i birleştirmek için ikinci bir su yolu projesi. Hazırlandı. Amacı Akdeniz kıyılarındaki tersaneleri daha güvenli olan sapanca Gölüne toplamaktır. Düşünce aşamasında kalmıştır. Uygulamaya konulamadı.
Ders: 1579-1699 Osmanlı Duraklama Dönemi 39:05
Ders: 1579-1699 Osmanlı Duraklama Dönemi 4.708 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen Osmanlı'da Duraklama Dönemi, Sokullu Mehmet Paşa'nın ölmesiyle başlamıştır. Deneyimsiz kişilerin tahta geçmesi ile merkezi yönetimin bozulması sonucu, devlet yönetiminde otoritenin sarsılması, halkın devlete olan güveninin azalmasına ve iç isyanların çıkmasına neden olmuştur. Özellikle yeniçeriler padişaha karşı gelmekteydi ve yeniçerilerde 'Ocak, devlet içindir.' anlayışı yerine 'Devlet, ocak içindir.' anlayışı gelişmiştir.[kaynak belirtilmeli]Avusturya ve İran seferleri sonucu oluşan ekonomik sıkıntılar, tımar sisteminin bozulması ve nüfus artışının yarattığı sosyal hayattaki sıkıntılar ve çağın gerisinde kalınması ile eğitim alanındaki bozulmalar sonucu devlet duraklama dönemine girmiştir. Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının önem kaybetmesi, sık padişah değişmeleriyle çok verilen cülus bahşisi ve yeniçerilerin artmasıyla verilen ulufe miktarının da artması Osmanlı ekonomisini yıpratmıştır. Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirmiş, ağır vergiler yüzünden ya da “Büyük Kaçgun” sırasında yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçmiştir. Vergiler yüzünden borca giren köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin belkemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan yaşamını yitirdi ve pek çok yerleşim yeri yıkıma uğradı. Osmanlıda eğitim(ilmiye)nin bozulması da Osmanlıyı geriletmiştir. Avrupadaki gelişmeleri (Rönesans, Reform) Osmanlı'nın takip etmemesi Osmanlı için bir dezavantaj olmuştur. OSMANLI DEVLETİ'NİN DURAKLAMA DÖNEMİ 1. III.Murat (1574-1595), 7. III.Mehmet (1595-1603), 2. I.Ahmet (1603-1617), 8. I.Mustafa (1617-1618), 3. II.Osman(Genç) (1618-1622), 9. I.Mustafa (1622-1623), 4. IV.Murat (1623-1640), 10. I.İbrahim (1640-1648), 5. IV.Mehmet (1648)-1687), 11. II.Süleyman (1687-1691), 6. II.Ahmet (1691-1695) ve 12. II.Mustafa (1695-1703)'dır. Köprülüler Devri(1656-1683): Padişah IV.Mehmet zamanında sırasıyla Köprülü Mehmet Paşa, Fazıl Ahmet Paşa, Fazıl Mustafa Paşa ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sadrazam olmuştur. Osmanlı Devleti İstanbul'un fethinden itibaren "Yükselme Devri" ni yaşadı. Bu parlak devir 1453'ten 1579'a kadar devam etti. 1579 yılında Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa'nın ölümüyle baş¬layan "Duraklama Devri" 1699'daki Karlofça Antlaşması'na kadar sürdü. 16. yüzyıl sonlarında başla¬yan hafif bir duraklama 17. yüzyılda daha da arta¬rak devam etti. Gerçi bu yüzyılın sonuna kadar Osmanlı İm¬paratorluğu dünyanın en büyük güçlerinden biridir. Devletin sınırları daha da genişlemiş, dış görünüşü eski özelliğini ve görkemini korumuştur. Fakat iç ya¬pısında çok önemli bozukluklar ortaya çıkmıştır. A. OSMANLI DEVLETİ'NİN DURAKLAMA NEDENLERİ Osmanlı Devleti'nin Duraklama Devri'ne gir¬mesinde etkili olan faktörler iç ve dış nedenlerden oluşmuştur. I. İÇ NEDENLER a. Merkez Yönetiminin Bozulması 1. İmparatorluğun Karakteri: Osmanlı impa¬ratorluğu değişik ırk, dil, din ve kültürde olan millet¬lerden meydana gelmişti. Müslüman halk impara¬torluğu yönetiyor ve yeni topraklar fethediyordu. Fa¬kat zamanla yeni fethedilen yerlerde düzenli bir sis¬tem kurulamadı. Merkezden uzak yerlerin yöneti¬minde problemler ortaya çıktı. Sınırların genişleme¬si de aynı hızla devam etmedi. Devletin kuvvetli ve adaletli yönetimi devam ettiği sürece çeşitli milletler bir arada huzur içinde yaşıyordu. Fakat devlet dü¬zeninin bozulması ve kanunların tam olarak uygu¬lanmaması hoşnutsuzluklara neden oldu. 2. Padişahların Durumu : Merkeziyetçi mut¬lak imparatorluk karakterine sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nda bütün güç padişahlarda toplan¬mıştı. Dolayısıyla onların durumu ülkeyi doğrudan etkiliyordu. Osmanlı padişahları genellikle ülkeyi kendileri yönetir ve sefere ordunun başında gider¬lerdi Duraklama Devri’nde bu durum ortadan kalktı. Sokullu Mehmet Paşa öldüğünde padişah III. Murat idi (1574-1595). Bu hükümdar zayıf iradeli bi¬risiydi. III. Murat devrinde devlet yönetimine saray kadınları karışmaya başladı, l. Ahmet (1603-1617) çocuk yaşta, 14 yaşında, hükümdar oldu. Bu zama¬na kadar şehzadeler sancağa çıkıp tecrübe kaza¬nırken l. Ahmet bundan mahrum kalmıştı, l. Mustafa (1617-1618) ve (1622-1623) yıllarında iki defa padişah olmasına karşılık hükümdarlık yapacak durumda değildi. II. Osman (1618-1622) iyi niyetli olmasına karşılık devlet yönetimi konusunda tecrü¬besizdi. II. Osman'da 14 yaşında hükümdar olmuş¬tu. IV. Murat (1623-1640) XVII. yüzyılın en değerli padişahı olmasına karşılık yeterli devlet adamları¬na sahip değildi. l. İbrahim (1640-1648) uzun yıllar sarayda ka¬fes hayatı yaşadığından hükümdarlık konusunda çok eksikti. IV. Mehmet (1648-1687) yedi yaşında padişah oldu. Devlet işlerini tamamen Köprülülere bıraktı. Bu devrin Osmanlı padişahları devlet yönetimini kendi ellerinde tutmuyorlar ve ordunun başın¬da sefere gitmiyorlardı. 3.Veraset Usûlünün Değişmesi : Osmanlı Devleti'nin veraset yönetimi Duraklama Devrinde değişikliğe uğradı. Osmanlı klasik devrinde farklı olarak, l. Ahmet zamanında (1603-1317) padişahlı¬ğın babadan oğla değil, Osmanlı hanedanı içinde "ekber ve erşad" yani en büyük ve en akıllısına geçmesi esası benimsenmiştir. Bu sistemin kabu¬lünden sonra şehzadelerin sancağa çıkma usûlü kaldırılmış, onun yerine kafes usulü getirilmiştir. Sancağa çıkma usulünün kaldırılmasıyla şehzade¬ler saraya hapsedilmiş, yönetim konusunda tecrü¬be kazanmadan padişah olmuşlardır. Sancağa çıktıktan sonra hükümdar olan son padişah III. Mehmet'tir. Kafesten tahta çıkan ilk hükümdar da l. Ahmet'tir. {OSMANLI VERASET SİSTEMİDEKİ DEĞİŞMELER: * Osman ve Orhan Beyler zamanında ülke hükümdar ailesinin ortak malı idi. * I.Murat'tan itibaren ülke sadece padişah ve oğullarının sayıldı. * Fatih Sultan Mehmet en güçü olanın tahta geçme anlayışını getirdi. (Kardeş katliyle amaç ülkenin birliğini sağlayarak bölünmesini önlemek ve en güçlü olanın başa geçmesini sağlamaktı.) * I. Ahmet(Duraklama Devri) döneminde yapılan değişiklikle Osmanlı Hanedanı içinde en yaşlı ve akıllı olanın (EKBER ve ERŞED) padişah olması esası benimsendi.} 4.Devlet Adamlarının Yetersizliği : Bu dö¬nemde devlet adamlarının pek azı makamlarının gerektirdiği tecrübe ve bilgiye sahiptir. Önceki de¬virlerdeki gibi devlet adamlarında tecrübe ve bilgiye bakılmadan rüşvet ve iltimasla devlet makamları dağıtılmıştır. Sadrazamlar görevlerinde fazla kala¬mıyorlar ve azlediliyorlardı. XVII. Yüzyılda bu göre¬ve 61 kişi gelmiştir. Bunlar içinde sadrazamlık göre¬vinde dört saat kalanlar bile vardı. Halbuki bu za¬mana kadar geçen üç yüzyılda Osmanlı Devleti'nde 55 sadrazam görev yapmıştır. S.Saray Kadınlarının Yönetimde Etkili Ol¬maları: Padişahların çocuk denilecek yaşta hüküm¬dar olmaları anneleri yani Valide Sultanların devlet yönetiminde etkili olmalarına neden olmuştur. Vali¬de Kösem Sultan ve Turhan Sultan bu dönemin meşhur şahsiyetleridir. Ayrıca padişah hanımlarının ve cariyelerin de yönetimde etkileri görülmüştür. b) Eyalet Yönetiminin Bozulması : Eyaletlere iltimas (kayırma) ya da rüşvetle ta¬yin edilen valiler, kadılar ve diğer görevliler bilgi ve tecrübe bakımından yeterli değillerdi. Bunlar gittik¬leri yerlerde halkı soyuyorlar, merkeze iyi görünmek için de bol bol hediyeler gönderiyorlardı. Her tarafta eşkıyalar türedi. Geniş ölçüde ayaklanmalar mey¬dana geldi. Halkın can, mal ve namus güvenliğinin kalmaması Osmanlı yönetiminde yeni problemlere neden oluyordu. XVII. yüzyılın başında I. Ahmet ta¬rafından çıkarılan "Adaletnâme" de bu durumun ön¬lenmesi için gerekli tedbirler belirtilmiştir. c) Ordu ve Donanmanın Bozulması(Seyfiyenin Bozulması): 1- Devşirme Sisteminin Bozulması : Bu dö¬nemde Kanun-u Kadim'e aykırı olarak Yeniçeri Ocağı'na rast gele kişiler alındı. Yeniçerilerin sayısı artarken değerleri azaldı. III. Murat oğullarının sün¬net düğününde halkı eğlendiren bazı Hıristiyan hokkabaz ve cambazları Yeniçeri
1299 Osmanlı Kültür ve Medeniyeti 1  40:55
1299 Osmanlı Kültür ve Medeniyeti 1 3.118 izlenme - 3 yıl önce 1299 Osmanlı Kültür ve Medeniyeti 1 Ordu Toprak Devlet Kurumları
Ders: 1281 1360 Orhan Bey Kimdir? (Orhan Gazi) 01:48
Ders: 1281 1360 Orhan Bey Kimdir? (Orhan Gazi) 3.614 izlenme - 3 yıl önce Orhan veya Orhan Gazi (Osmanlı Türkçesi: , Orhan Bey; 1281, Söğüt – Mart 1362, Bursa), Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci padişahı. 1326 ile 1359 yılları arasında beylik yapmıştır.[1][2] Babası Osman Gazi'den 16.000 km2 olarak aldığı devleti, oğlu I. Murad'a 95.000 km2 olarak bırakmıştır. Osmanlı Beyliği'nin kurucusu Osman Gazi ve Malhun Hatun'un oğludur. Sarışın, uzun boylu ve mavi gözlü, halk tarafından çok sevilen, ulemaya saygılı, merhametli bir hükümdar olarak tanımlanır. Sık sık halkın arasına karıştığı, ve dertlerini dinlediği söylenir. Babası Osman Gazi'nin vefatı üzerine 1324'te bey olmuştur. Orhan Gazi'ye dinin kahramanı manasına gelen Şücaeddin lakabı verilmiştir. Ölüm tarihini 1359, 1360, 1361 ve 1362 gösteren kaynaklar da vardır. Konu başlıkları [gizle] 1 Bey olmadan yaşamı ve Bey olması 2 Anadolu'da fetihler 3 Rumeli'ye geçiş 4 Yenilikleri ve düzenlemeleri 4.1 Devlet alanında 4.2 Askerlik alanında 5 Kişiliği ve fiziki yapısı 6 Son yılları ve ölümü 7 Ailesi 7.1 Eşleri 7.2 Erkek çocukları 7.3 Kız çocukları 8 Kaynakça 9 Dış bağlantılar Bey olmadan yaşamı ve Bey olması[değiştir] Doğum tarihi 1281 olarak verilmekle beraber, bu tarihi 1274, 1279, 1287 olarak veren kaynaklar da bulunmaktadir.[3] Osmanoğullarının en uzun ömürlüsü olan Orhan Bey'in çocukluğu ve gençliği bilinmemektedir. Nasıl yetitiği, nasıl eğitim aldıği, hatta okur yazar olup olmadığı bilinmemektedir. Osmanlı tarihlerinde adının ilk geçişi 1298'de Nilüfer Hatun (Yarhisar Tekfuru kızı Holofira) ile evlendirilmesi nedeniyle olmuştur. 1300'de Köprühisar'in fethinde bulunmuş ve Karacahisar uçbeyliği verilmiştir. Osman Bey oğlunu emir-i kebir (beylerbeyi) rütbesi ile küçük beylik ordusuna komutan atamış ve bundan sonraki babasının her askerî eylemine katılmıştır. [3] Beyliğe babasının sağlığinda mi yoksa õlümünden sonra mı geçtiği konusu tartışmalıdır.[3] Bizans tarihçisi Laonikos Chalkokondyles, kaynak göstermeden, babası ölünce oğlu Orhan'ın Uludağ'a çekildiğini ve sonra yanına asker toplayarak kardeşlerini alt ettiğini bildirir.[3] [4] İlk Osmanlı tarihçilerinden İbni Kemal tarihinde Orhan Bey'in ahi liderlerinin kararı ile bey olduğunu ve Ru'us-i hadem ve vücuh, Uluğ oğlu Orhan'i riyasete lâyik gördler. demektedir.[3] Aşıkpaşazade, Oruç Bey, Nesri gibi ilk Osmanli tarihçileri ve geleneksel kabul edilen anlatıma göre Beylik ileri gelenleri ve Osman Bey'in çocukları Osman Bey'in ölümü ardından bir toplantı yapmışlar; bu toplantıda Orhan Bey kardeşi Alaaddin'in Bey olmasını önermiş ama Aleaddin bunu kabul etmeyip, kardeşi Orhan'ın askerî başarılarınından dolayi, devlet ileri gelenlerinin uygun gördüğü gibi küçük kardeşi Orhan'ı Beylik tahtınamü nasip gördüğünü ifade etmiş ve böylece Orhan tahta geçmiştir. [5] Adına kesilen ilk Osmanlı akçe sikkesi Rebievvel 724 (Şubat 1324) tarihi taşımakta ve Orhan'in en geç bu tarihte Bey olduğuna kanıt sağlamaktadır. [6] Osmanlı'nın ilk tapu senedini Miladi 1301 yılında Orhangazi; Şeyh İzzeddin İsmail'e Sakarya Akova'daki Çalıca ve Şehler Köyü vakıf tapusunu vermiştir. Orhan Gazi'ye bey olduktan sonra "Şücaeddin", "İhtiyareddin" ve "Seyfeddin" sanlari verilmiştir. Adına tuğra çekilen ilk Osmanli beyidir. [3] Anadolu'da fetihler[değiştir] Orhan Bey'in beylik yıllarının ilk dönemi Anadolu'da fetihlerle geçmiştir. Beyliği sırasında bütün diğer Anadolu beylikleri gibi İran'da kurulu İlhanlılar'ı metbu sayıp yıllık vergi ödemekte devam etmiştir. Diğer yandan da Bizans topraklarına yönelik akınlar ve fetihlerle Osmanlı Beyliği daha güç kazanmıştır. Orhan Bey 1321'de Mudanya'yı fethederek beyliğini Marmara Denizi kıyısına erişmiştir. 1323 yılında Gebze de kendi adında camii yaptırmıştır. 1321 ve 1326'ya kadar Gazi komutanlar emri altında Osmanlı beylik birlikleri beylik sınırlarina sevkedilmiş; Konur Alp Batı Karadeniz dolaylarına, Akça Koca İzmit dolaylarına, Abdurrahman Gazi Yalova (Yalakabad) dolaylarına akınlar yaparak Yalova, Akyazı, Mudurnu, Pazaryeri (Ermenipazarı), Sapanca (Ayangölü), Kandıra, Samandra fetihleri yapılmıştır. 1326'da hedef, bölgenin en büyük merkezi olan ve yıllardır abluka altında tutulan Bursa kenti olmuştur. Önce Orhaneli (o zaman Atranos) kalesi alınmış ve yıkılmış; sonra Bursa hisarını kuşatmak üzere Pınarbaşı mevkininde karargah kurulmuştur. Fakat Köse Mihal Bey'in diplomatik çabaları sonucu kale muhafızı Evranos kaleyi savaşsız teslim etmiştir. Köse Mihal Bey ve Evranos Bey'in müslüman olup Orhan Bey'in hizmetinde akıncı beyleri olarak görev yapmaları ve bu misyonu kendi soydaşlarına devretmeleri Osmanlılık kimliği yaratma siyasetinin ilk başarılı sonuçlarıdır. Bir vekayiname Bursa alınışını 2 Cemazievvel 726 (6 Nisan 1326) olarak vermektedir. Fakat elde bulunan bazı, Orhan Gazi adına Bursa'da basılı olduğu gösterilen akçe sikkeleri daha önceki tarihleri göstermektedir. Genel olarak Osmanlı tarihçiler Bursa'nın alınması ile Orhan Gazi tarafından başkent yapıldığı bildirirler.[7] Sonraki yillarda Orhan Bey'in gazi komutanları akıncıları ile Kocaeli topraklarında ilerlemişler; Kartal ve Aydos kalelerini fethetmişler ve Boğaz kıyılarında görülmüşlerdir. Mayıs 1329'da Bizans imparatoru olan III. Andronikos ve yakın danışmanı (sonra imparator olan) Yannis Kantakuzenos 2.000 paralı asker ile takviyeli bir Bizans ordusu ile Kocaeli'nde ilerlemiş; İzmit kuşatması yapan ise Orhan Gazi ivedi yürüyüşle Darıca üzerinden gelmiş; ve ilk defa bir meydan savaşı olarak Bizans ve Osmanlı orduları 11 Haziran 1329da Maltepe (Palekanon) Savaşı'na girişmişlerdir. Bu savaşta Bizans ordusu Osmanlı ordusuna yenik düşüp bozguna uğramış ve Bizans İmparatoru III. Andronikos yaralı olarak kurtulmuştur. Böylece III. Andronikos'un Bizans Anadolu topraklarını geri alma planları suya düşmüştür ve Bizanslılar bir daha böyle planlara girişmemişlerdir.[8] Orhan Bey'in bu askerî zaferi sonucu olarak bütün Hristiyanlar için ana itikat prensibi sağlayan Nicea İtikadı'in 325'de kabul edildiği şehir olan ve Bizans Konstantinopolis'i Latinlerin elinden alıp kurtaran İznik Rum İmparatorluğu'nun başkenti olmuş olan İznik (Nicea) 2 Mart 1331'de hiç direniş görünmeden fethedilmiştir. Orhan Bey ve yakınları tarafından yapılan imar çalışmaları çok kısa bir zamanda İznik bir Osmanlı kültür, ticaret ve sanat merkezi olan bir İslam şehrine döndürmüştür. Özellikle Orhan Bey İznik büyük katedralini camiye ve bir manastırı medreseye çevirtmiş; eşi Nilüfer Hatun bir imaret yaptırmış; oğlu Süleyman Paşa ise yeni bir medrese inşa ettirmiştir. Bu çalışmalar sürerken Kara Timurtaş Paşa Marmara'nın Gemlik ve Armutlu kıyılarını Osmanlı sınırlarina katmış. Sonra daha eski klasik Roma İmparatorluğu'nun (284 ve civarında) başkentliğini yapmış olan ve 6 yıldır Osmanli ablukası altında bulunan İzmit (Nikomedia) 1337'de Bizans tarafından savunulamaz duruma gelmiş; son Bizans valisi Prenses Marika Paleialogos tarafından terkedilip Osmanlı orduları tarafından fethedip yönetimi Süleyman Paşa'ya verilmiştir. Bunun üzerine III. Andronikos 1333de Osmanlı hükümdarı Orhan Beye bir barış anlaşması teklif etmiş ve yıllık 12.000 Bizans altını haraç karşılığında Bitinyada Bizans elinde kalmış olan arazilere Osmanlı'ları hücum etmemesini teklif etmiştir. Böylece Orhan Bey'in Anadolu'da küffardan fethedeceği önemli bir yer kalmamıştır. Orhan Bey bu nedenle 1340'lı yıllarda beyliğini yeni bir strateji olan komşu Türkmen beyliklerin fethine yöneltmiştir. Bu ülkeler İslam siyaset felsefesine göre dar-ül harp olmadığı için bu yeni stratejinin uygulaması için sudan nedenler yaratılmıştır. Önce Karesi Beyliğinde hükümdarlık kavgasına geçen Demirhan Bey ile Dursun Bey'in arasını bulmak nedeniyle Orhan Bey 1342'de Ulubad, Karacabey (Mihaliç) ve Mustafakemalpaşa (Kırmastı) kalelerini işgal etmiştir. Bununla da yetinmeyerek önemli bir askerî kuvvetle 1345'te Karesi Seferi'ne çıkmıştır. Bu iki kavgalı bey Bergama'da sıkıştırılmış; Dursun Bey kuşatma sırasında ölmüş; Demirhan Bey esir olarak alınmıştır. Böylelikle Karesi Beyliğine ait geniş topraklar ve Balıkesir, Manyas, Edincik ve Erdek kentleri Orhan Bey idaresine geçmiştir. Sonra İç Anadolu'ya akınlar başlamıştır. Bu akınlar 1354'te Gerede ve Osmanlılara kuruluştan beri destek s
Ders: 1326 1389 1. Murat (Hüdavendigar) Kimdir? 02:13
Ders: 1326 1389 1. Murat (Hüdavendigar) Kimdir? 3.494 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen I. Murad, Murad Hüdavendigâr veya Gazi Hünkar (Osmanlı: , Murad Bey, 29 Haziran 1326, Bursa – 28 Haziran 1389, Kosova), Osmanlı Devleti’nin üçüncü padişahı. Babası Orhan Gazi, annesi Nilüfer Hatun'dur.[1][2] Babası Orhan Gazi döneminde 95.000 km² olan devlet toprakları onun döneminde yaklaşık 500.000 km² kadar genişlemiştir. "Hükümdar", "bey" anlamına gelen hüdavendigâr (Osmanlı: ) unvanı verilmiştir. Tuğrası Sultan Murad bin Orhan olarak istiflenmiştir. Bazı kitabelerde Melikû'l-Âdil İl Gazi es-Sultan Giyâsû'd-Dünya ve'd-Din sanı ile anılmıştır. Adına kesilmiş olan gümüş ve bakır sikkelerde ve bazı diğer kitabelerde Murad bin Orhan el-Melik, el-Adil, es Sultanü'l Gaalib ad ve unvanları kullanılmıştır. Bazı kaynaklara göre, bu Osmanlıların İlhanlılara olan bağımlılığının sona erdiğini göstermektedir. Böylece Sultan unvanı ilk kez I. Murad zamanında kullanılmıştır. Batı kaynaklarında Amourad I olarak anılmaktadır. Edirne'yi alarak Balkanlara geçmiştir ve Balkanlar'da fetihler yapmaya başlayarak Osmanlı Devleti'nin sınırlarını genişletmiştir. 40'ın üzerinde savaşı yönettiği ve hiç yenilmediği çeşitli kaynaklarda söylenmektedir. I. Kosova Savaşı'ndan sonra savaş alanını gezerken bir Sırp askeri olan Milos Obilic tarafından hançerlenerek öldürülmüştür. Konu başlıkları [gizle] 1 Padişahlık öncesi 2 Saltanatı 2.1 Savcı Bey isyanı 2.2 Anadolu'da kazanılan yeni yöreler 2.3 Balkanlarda yeni fetihler 2.4 Karamanoğulları ile savaş 2.5 Balkanlarda yeni müttefikler, Kosova Meydan Muharebesi ve ölümü 3 Saltanatının değerlendirilmesi 4 Ailesi 5 Kaynakça Padişahlık öncesi[değiştir] Şehzadelik yılları hakkında elimizde hiç bilgi bulunmamaktadır. Annesi Rum asıllı Yarhisar tekfurunun kızı olduğu için, bundan ne kadar etkilendiği, örneğin Rumca bilip bilmediği, meçhuldur. Çocukluğu ve gençliğinde İznik ve Bursa'da medreseler açıldığı bilinmekle beraber I. Murad'ın bu kurumlarda veya bunlarda bulunan değerli hocalardan İslamî eğitim görüp görmediği; yahutta babası ve dedesi gibi geleneksel Türkmen eğitimi mi gördüğü bilinmemektedir. Babası Orhan Bey Bursa'yı aldığı zaman (1326'da veya bazı kaynaklara göre 1324'te),Aşıkpaşazade tarihine göre bu şehir "Bey Sancağı" olarak örgütlenmiş ve Şehzade Murad sancak beyi olarak atanmıştır.[3] Diğer kaynaklara göre ise Bursa doğrudan doğruya devlet merkezi yapılmıştır. I. Murad'a Hüdavendigar unvanı verildiği bilindiği; bu unvanın daha çok Bursa Sancağı'nda kullanıldığı; sonradan II. Murad'a da verildiği göz önüne alınırsa, Bursa Sancak beyi olarak görev yaptığı çok olasıdır. Olasılıkla Bursa Sancak Beyi iken, ağabeyi Süleyman Paşa'nın maiyetinde Rumeli fetihlerine katılmıştır. Süleyman Paşa'nın Çorlu'da bir sürek avı sırasına 1359'da ölümünden sonra üç yıl kadar (1359-1362) Beylerbeyi olarak Rumeli fetihlerine devam etmiştir. Ancak bazı kaynaklar oğlu Süleyman Paşa'nın beklenmedik ölümüne çok üzülen ve çok yaşlı olan Orhan Bey'in son günlerini inzivaya çekilip sessiz geçirdiğini, devlet idaresini oğlu Murad Bey'e bıraktığını yazarlar.[4]Aşıkpaşazade ise Orhan Bey'in Süleyman Paşa ile aynı yılda öldüğünü bildirmektedir.[3] Saltanatı[değiştir] 1362'de Orhan Bey ölünce, kendisi Rumeli'de bir muharebe ortamında iken, Bursa ahilerinin kararıyla, hükümdar ilan edilmiş ve Bursa'ya çağrılmıştır. Murad Bey tahtına geçtikten hemen sonra Aşıkpaşazade'nin deyişiyle [3] kendi vilayetinden ve Karesi'den eyi leşker cem edip hemen Rumeli'ye dönme hazırlığı yapmaya başlamıştır. Fakat komşu devletler ve diğer düşmanlar bu hükümdar değişikliğinden faydalanmak için hemen harekete geçmişlerdir. Bizanslılar Çorlu, Burgaz ve Malkara'yı geri almışlardır. Kısa bir zaman önce Osmanlılara katılmış olan Ankara'nın Ahileri şehirlerinden Osmanlı kale muhafızlarını kovmuşlardır. Büyük şehzade İbrahim ayaklanmıştır. Bizanslılar, anne tarafından VI. Yannis Kantakuzenos'un torunu olan ve imparator V. Yannis Palaiologos'un kızıyla nişanlı olan küçük şehzade Halil'i kışkırtarak ağabeyinin hükümdarlığını kabul etmemesine neden olmuşlardır. Karamanoğulları da Osmanlılara hücum için ordusunu hazırlamaktaydı. Murad Bey önce deneyimli komutanlar, ulema mensupları ve diğer ileri gelenler ile bir görüşme yapmış ve bu sorunların hepsine o yıl çare bulmuştur. Önce Ankara'ya hücum edip kaleyi ve şehri eline geçirmiş ve bozguncuları elimine etmiştir. Sonra Sultan Höyüğü (Eskişehir) almış ve Bursa'ya dönüp biraz daha savaş hazırlığı yapıp yapamadan Karamanoğulları üzerine yönelmiştir. Tarihçi Şükrullah'ın deyimiyle[5] Karaman Beyi de ileri gelip iki ordu karşılaştılar... Kargılar kırıldı, kılıçlar çentik çentik, kalkanlar paramparça oldu. Kişiler güz yaprağı gibi döküldü... Karamanlılar çerisinden Varsak, Tatar ve Türkmenden sayısız kişiler toprağa düştü... Karaman Beyi takımlarını, ağırlıklarını bırakıp kaçtı. Bu sırada Eskişehir ve Bilecik taraflarında ayaklanma hazırlıkları içinde bulunan kardeşleri İbrahim ve Halil'i yakalattırdı ve boğdurdu. O zamana kadar devlet göreneğine göre beylerbeylikleri ve sancak beylikleri hükümdarın kardeşlerine veya oğullarına verilmekteydi. Fakat Murad Bey kardeşlerini boğdurduğu ve çocukları da çok küçük yaşda olduğu için hanedan dışı atamalar yapmak zorunda kaldı: Lala Şahin Paşa beylerbeyi unvanı ile ordu komutanı; Bursa Kadısı Cendereli (Çandarlı) Kara Halil Hayreddin'i de "kadı-asker" olarak atadı. Sultan I. Murad Anadolu'da durumu dengeli hale soktuktan sonra I. Murad Rumeli'ye hemen 1361'de dönüp Bizanslıların tekrar ellerine geçirdikleri Lüleburgaz ve Çorlu'yu yeniden eline geçirdi. I. Murad Lüleburgaz'da bir savaş meclisi topladı ve burada Edirne'nin alınması kararlaştırıldı. Hacı İl-Beyi ve Gazi Evrenos idaresi altında akıncı kolları Malkara, Keşan, İpsala ve Dimetoka doğrusu üzerinde ilerleyip hem buraları ele geçirip hem de Balkanlardan yardım gelmesini önlediler. Lala Şahin Paşa komutasında Osmanlı birlikleri bir karmaşık Bizans-Bulgar ordusuna karşı Sazlıdere Savaşı'nda galibiyet kazanıp; Edirne'nin fethine yol açtı. Böylece I. Murad Bizans'in Trakya'daki merkezi ve imparatorlukta üçüncü büyük şehir olan Edirne'yi (Adrianople) 1362'de ele geçirdi.[6] Balkanlar'da genişleme startejisi uygulamak ve bunun daha kolay başarılmasını sağlamak için Edirne'yi devletin ikinci başkenti olarak seçti. Edirne, İstanbul ile Tuna yalıları arasındaki yolda en güçlü kaleydi; Bizans başkenti ve Balkan Dağlarından giden yolun önemli menzili olarak bu yolu kontrol etmekteydi ve Bizans'ın Balkanlardaki ordu ve idari merkezi idi. Edirne yeni kurulan Rumeli Beylerbeyliği'nin de merkezi oldu. Bu stratejik avantajını kullanan I. Murad 1363'te Filibe (Philippolis/Plovdiv)'i ve Gümülcine'yi de eline geçirip İstanbul'a hem çok önemli vergi geliri, hem de hububat, pirinç gibi yiyecek maddeleri sağlayan ana yolların geçtiği Meriç Irmağı vadisini idaresine aldı. Bu aynı zamanda Bulgar Çarı John Aleksander'a Bizans aleyhinde Osmanlılara destek sağlaması için bir baskı yolu oldu.[7] Artık hedef Bizans değil Balkanlar olmuştu. Bu yeni stratejik durum Bulgar, Bosna, Sırp, Macar ve Eflak devletlerini etkiledi ve Papa V. Urbanus'ın teşvikiyle yeni bir bağdaşıklık kuruldu.Hıristiyan devletlerin birliklerinden oluşan ve Macaristan Kıralı I. Layos komutanlığında bir Haçlı ordusu toplandı ve 1364 yazında bu ordu Balkanlar üzerinden Meriç vadisine inip Meriç Irmağı kenarından ilerlemeye başladı. Bu sırada I. Murad Anadolu'da Bursa'da devlet reformları ile uğraşmakta idi. Lala Şahin Paşa Edirne'yi korumak niyetiyle orada kalıp Hacı İl-Beyi komutasında bir süvari birliğini keşfe gönderdi. Haçlılar zaferlerinden emin olup Meriç kıyısında rahatlık içinde kampta bulunmaktaydılar. 26 Eylül 1364'te Hacı İl-bey'in birliği gün ağarırken aniden bir baskın hücumuna geçip bu Haçlı kuvvetini paniğe kaptırdı ve binlerce Bulgar, Sırp, Boşnak, Macar ve Eflaklı Haçlı asker öldürüldü veya Meriç'te boğuldu. Osmanlı tarihçileri bu müthiş baskını Sırp Sındığı olarak anmaktadırlar.[8] 1366'da Savoy Kontu olan Amedeus, yakın akrabası olan Bizans İmparatoru V. Yannis Palaiologos'a destek sağlamak için denizden küçük bir Haçlı seferine girişti. Venedik
Osman Gazi Belgeseli (Osmanlı Hanedanı'nın Kurucusu ve İlk Padişah) 40:37
Osman Gazi Belgeseli (Osmanlı Hanedanı'nın Kurucusu ve İlk Padişah) 1.963 izlenme - 2 yıl önce Osman Bey, Osman Gazi, I. Osman El Gazi ya da Ataman Bey (Osmanlı Türkçesi: , Osman Bey, Türkmence: Osman Gazy,) mahlasıyla Fahrüddin veya Osmancık (1258, Söğüt – 1 Ağustos 1326, Bursa) Osmanlı Beyliği ve Osmanlı Hanedanı'nın kurucusu ve beyliğin ilk padişahıdır. Babası Süleyman Şah ile Hayme Hatun'un oğlu Ertuğrul Gazi, annesi ise Halime (Haime) Hanım'dır.[1] Konu başlıkları 1 Beyliğinin bağımsızlığını ilanı 2 İlk yılları 3 Beyliği eline geçirme çabaları 4 Bitinya bölgesinde Bizans yerel güçleri ile mücadele ile genişleme 5 Beyliğin kurulup istiklâlini kazanması ve yerel Bizans güçlerine karşı savaş ve fetihler 6 Bizans merkezi güçleri ile de mücadeleler 7 Son yılları ve ölümü 8 Yenilikler 9 Ailesi 10 Kaynakça 11 Ek okumalar 12 Dış bağlantılar Beyliğinin bağımsızlığını ilanı 1299 yılında Anadolu Selçuklu Devletinin uçbeyi olmaktan çıkıp bağımsızlığını ilan etmiştir. Moğol istilalarından kaçan Müslümanların, beyliğine sığınması ile siyasi ve askeri gücü artmıştır. Çöküş döneminde bulunan Doğu Roma İmparatorluğu'ndaki karışıklıkların da etkisiyle kısa sürede Anadolu ve Doğu Roma'nın hakimi durumuna gelmiştir. Vefat ettiği zaman beylik, Eskişehir ile Bursa arasındaki topraklarda hüküm sürüyor ve Doğu Roma İmparatorluğu'na ait İznik ve Bursa'yı abluka altında tutuyordu.[3] Akçakoca Bey İlk Kumandanlardan Sultan Osman Osmanlı Devleti Kurucusu Konur Alp İlk Kumandanlardan İlk yılları Osman Bey (bazı kaynaklara göre Orhun Bey) [4], 1258 yılında Söğüt'te doğdu.[5] Yaşamının erken dönemleri hakkında güvenilir kayıtlar yoktur. Osman Bey'in soyuna ve boyuna ait bilgiler gelenekseldir ve en eskisi ölümünden 100 yıl sonra yazılmıştır. Bu eserler arasında en eskiden başlayarak Ahmedî (ö. 1414), Dâstân ve Tevarih-i Mûlûk-i Âl-i Osman', Şükrullah (ö. 1464), Behçetu't-Tevarih ve Âşıkpaşazâde (ö. 1481), Tevarih-i Âl-i Osman adlı eserler isimlendirilebilir. Dönemine ait tüm çağdaş eserler büyük ölçüde 1422 ya da hemen sonrasında tarihlendirilen ve artık mevcut olmayan (ama özgün bir metinden türemiş oldukları iddia edilmektedir.[6]. Bazı tarihçilere göre,[5] Osman Gazi'nin yaşam ve savaşları tarihsellikten çok, masalsı destansı bir örtüntü içinde, halk söylentileri, ermişlik öyküleri ve mitolojik lejantlarla renklendirilmiştir. Babası Ertuğrul Gazi (bazı kaynaklara göre Erdoğdu Bey) Batı Anadolu’da Söğüt] Ovası ile Domaniç Yaylasında yaşayan Oğuz Türkleri'nin Bozok boyunun Kayı kolundan olan büyük kalabalık bir obaya başkanlık etmekte idi. Osman Gazi onun küçük oğlu idi. Tarihçi İbni Kemal (ö. 1534) Tevarih-i Al-i Osman adlı eserinde Ertuğrul Bey'in Anadolu'ya (Rum'a) geldiğinde iki oğlu bulunduğunu, Söğüt'te göçebe yaşamının sürdürürken 1254'de (hicri 652'de) "aslan yapılı ay yüzlü" küçük oğlu Osman'ın doğduğunu bildirir.[7] Halk söylentilerine göre annesi (ya da babaannesi), Hayma Ana'dır. [8] Yine tarihçi İbni Kemal, Osman'ın gençliğinde "yiğitler arasına girdiğini" ve "vurmada tutmada ve durmada ve oturmada herkesi kendini uydurduğunu" belirtir ve kardeşlerden en küçüğü olmakla beraber "şimşir (kılıç) ve tedbirle cümlesinden evvel olduğunu" bildirir.[7] Bu anlatımın Oğuz destanınin temalarına benzer şekilde işlenmiş olduğu barizdir. [5] 1281 yılında 23 yaşında iken Kayı Boyu'ndan Ömer Bey'in kızı Malhun Hatun ile evlendi. Bu evlilikten daha sonra Osmanlı Devleti'nin başına geçecek olan Orhan Gazi doğdu. Daha sonra Şeyh Edebali'nin kızı Bala Hatun ile evlendi. Bu evlilikten de Alaeddin Bey dünyaya geldi. Beyliği eline geçirme çabaları 1281 yılında babası Ertuğrul Bey 90 yaşlarında iken vefat etmiştir. Birçok tarihcinin anlaştığı görüşe göre, Kayı aşireti beyliği için beylik görevi değişmesi barışçıl olmamış ve beylik görevini üzerine alabilmek için Osman Gazi yakınları ile "taht mücadelesi" yapmıştır. Bu mücadelenin kimle yapıldığı ve nasıl geliştiği tartışmalı olup değişik tarihçiler değişik anlatımlarda bulunmaktadırlar. Bu anlatımlardan çokca sayıda taraflısı olan birisine göre, Osman Gazi amcası Dündar Gazi ile beylik için çatışmaya girişmiştir. Bu anlatıma gre Dündar Bey Kayı boyunun ileri gelen ulusları tarafından tutulmakta ve aşiretin genç yiğitleri ise Osman Bey'i desteklemekteydi. Bu çatışmanın ne kadar sürdüğü ne türlü devam ettiği bilinmemektedir. Fakat çatışma sonunda Osman Bey galip gelmiş ve düşmana karşı yapılan akınlara karşı çıktığı bahanesi verilerek yaşlı Dündar Bey'i bir ok atımı ile öldürmüştür. Bundan sonra Osman Bey Oğuz töresine uygun olarak Kayı Aşiretine baş ve buğ olmuştur.[5] Alternatif bir anlatım olan Hacı Bektaş'ın "Velâyet-Nâme" eserinde ise Osman'ın beyliğe geçme anlatımı değişiktir.[9] Kayı boyu aşireti Sultanönü ve civarına yerleştikten sonra önce amcası Aydoğmuş ve sonra babası Erdoğdu (Ertuğrul) Bey beyliklerinden daha sonra da küçük amcası Gündüz Alp Kayı beyi olmuştur. Osman Gazi bu sırada çevresindeki aşiret yiğitleri ile yerel Bizanslı Yarhisar, Bilecik, İnegöl, İznik yörelerine akınlar düzenlemeye başlamıştır. Bizanslı Bursa Tekfuru Konya'da bulunan Selçuklu sultanı III. Alaeddin Keykubad'a elçiler gönderip bu akınlardan şikayet etmiştir. Selçuklu Sultanı ise Gündüz Alp'a haber göndererek akınları düzenleyen yeğeni Osman Bey'i yola getirmesini istemiştir. Gündüz Alp Osman Beyi yakalayarak yiğitleri ile birlikte Konya'ya III. Alaeddin Keykubad'a göndermiştir. Ancak Selçuklu Sultanı Osman Gazi'yi beğenip el ve onay alması için onu Sultan Karahöyük'te bulunan Hacı Bektaş Veli'ye yollamıştır. Hacı Bektaş Osman'ı büyük bir misafirperverlikle karşılaşmış, ve tekbirle kendi tülbentini onun başına dolayıp sanki ona taç giydirmiştir. Osman Konya'ya dönerken Hacı Bektaş onunla Sultan'a hitap eden Osman'ı öven bir mektup da göndermiştir. Selçuklu Sultanı bu mektubu okuduktan sona "buna yüce bir mansıp veresuz" dediği bildirilir. Osman Gazi Sultanönü ucunun merkezi olan Söğüt'e döndükten sonra Selçuklu Sultanı ayrıca "altun başlı sancak" ve "tablhane (mehter)" gönderip onu ödüllendirmiştir. Bu öykü Vilayetname yanında Yazıcizade'nin Selçukname adlı eserinde de tekrar edilmektedir.[10] Birçok tarihçi bu ödüllendirmeyi uçbeyliğine istiklâl verilmesi olarak kabul etmektedir.[5] Hacı Bektaş Vilayetname eseri Gündüz Alp ile Osman arasındaki ilişkilerein sonradan ne olduğunu kapsamamaktadır. Birkaç tarihçi Osman Bey ile kardeşi Gündüz Alp'ın arasında çatışma olduğu ve bu çatışma sonunda Gündüz Alp'ın öldürülerek Osman Bey'in uçbeyi olduğunu kabul etmektedir. Fakat diğer bazı tarihçiler ise Gündüz Alp'ın bey olmasını ve Osman Bey ile Gündüz Alp mücadelesini tümüyle hiç olmamış gibi bir kenara bırakmaktadırlar. Yine bazı tarihçiler Gündüz Alp'ın "Domaniç Muharebesi"'nde şehit olduğunu bildirirler. Bu tarih karmaşasında bazı tarihçiler ise Osman Bey ile Dündar Bey'in mücadelesinin olmadığını ve bu mücadele anlatımının Osman Bey-Gündüz Alp mücadelesine atıf ettiğini kabul ederler. Bitinya bölgesinde Bizans yerel güçleri ile mücadele ile genişleme Osman Gazi 1280'lerden 1300'e kadar uzayan yaklaşık 20 yıllık Osmanlı devletinin doğuş süreci evresinde toplumsal düzeni çok karışık Bitinya bölgesinde (yani günümüzdeki Bursa-Bilecik-İznik yörelerinde) sanını korumak ve ufak uçbeyliğini güçlendirmek için bir dizi yerel çatışmalar yapmıştır. Bu çatışmalarda gaza yoldaşı olan Samsa Çavuş,, Konur Alp, Akçakoca, Aygüt Alp, Gazi Abdurahman gibi diğer "alp" beyler ve bunların idaresindeki akıncı birliklerden destek alıp faydalanmıştır. Osman Gazi'ye dinsel ve moral desteği ise Ahiler vermiştir. Özellikle Osman Bey'in Bala Hatun adlı kızıyla evlendiği kayınbabası Eskişehir ahılerinin İtburnu şeyhi olan Şeyh Edabalı devamlı danışmanlık ve destek sağlamıştır. [5] Osman Gazi ilkin 1283'de İnegöl tekfuru Nikola ile yaptığı "Ermenibeli Muharebesi"'de yenik düşmüştür. Bu muharebede kardeşi Saruhan'ın oğlu olan yeğeni Bay Hoca şehit olmuştur. 1284'de Osman Bey 300 kişilik bir güçle İnegöl yakınlarındaki Emirdağı eteklerinde bulunan "Kulaca Hisar"'a bir gece baskını düzenlemiş ve bu kaleyi eline geçirmiştir. Bu Osmanlıların ilk kale fethidir. [5][11] 1286'de ise Osman Bey ile Bizanslı İnegöl Tekfuru ile Karacahisar (Malachiya) Tekfuru'nın bir
Ey Rahmeti Bol Padişah Cürmüm Ile Geldim Sana Enstrümantal Karaoke Fon Orjinal Video Klibi İlahi Son 04:13
Ey Rahmeti Bol Padişah Cürmüm Ile Geldim Sana Enstrümantal Karaoke Fon Orjinal Video Klibi İlahi Son 6.713 izlenme - 3 yıl önce Piyanist Güneş Yakartepe " Ey Rahmeti Bol Padişah Cürmüm Ile Geldim Sana " Şair Kuddusi ilahisi Eserini Senfoni Çok Ses Piyano Eşlik Notasını yazdı ve Senfoni formunda Dijital Stand-Duvar Piyano ile icra etti ve Vokalist: OYA YILDIZ ona vokal yaptı. Ey Rahmeti bol padişah Curhum ile geldim sana Ben eyledim hadsız günah Cürmüm ile geldim sana Haddem tecavüz eyledim Derya-yı zeng'i boyladım Na'lum sana ki neyledim Cürmüm ile geldim sana Senden utanmayup heman Etdim hata gizlü-ayan Urma yüzüme el-eman Cürmüm ile geldim sana Aslım çü bir katre meni Halk eyledim andan beni Aslım deni fer'im deni Cürmüm ile geldim sana Gerçi kesel fişk'u fücur Ayd'u zelel çok hem kusur Lakin senin adın gafür Cürmüm ile geldim sana Zenbim ile doldı cihan Sana ayan zahir nihan Ey lutfi di-had müste-an Cürmüm ile geldim sana Adın senin gaffar iken Ayb örtücü settar iken Kime gidem sen var iken Cürmüm ile geldim sana Hiç sana kulluk etmedim Ram'ı rıza'na gitmedim Hem buyrığmı tutmadım Cürmüm ile geldim sana Bin kerre bin ol padişah Etsem dahi loğuz günah La tasnatü yeter penah Cürmüm ile geldim sana İsyanda kuddüsi şedid Kullukta bir baddal pelid Der kesmeyup sen'den ümid Cürmüm ile geldim sana Kaynak: Şair Kuddusi Yöre: Notasi: Ey Rahmeti Bol Padişah Seslendiren: Şair Kuddusi Ey Rahmeti Bol Padişah Yazdır Şair Kuddusi Gönderen: Turkcemuzik.com Turkcemuzik.com Yaş: 15 - İstanbul, TR Gönderilme tarihi: 10.02.2007 Eklemek için giriş yapınız Ey Rahmeti Bol Padişah (Söz) Klarnet Akerdeon Saksafon Akustik Piyano piyanist Klasik arabesk fanztezi pop halk rock Sanatçılar Aşk-ı İlahi Abdulkadir Şehitoğlu Abdullah Akbulak Abdullah Nayır Abdurrahman Önül Adem Karaca Adem Pala Agah Ahmet Özhan Akif Tuncer Ali | Ahmet Ali Ercan Ali Oktay Aykut Kuşkaya Ömer Faruk Belviranlı Ömer Gümüştaş Ömer Karaoğlu Ömer Tolga Ömer Yıldırım Özhan Eren Çeşitli Sanatçılar Bayram Büyükoruç Bülent Ateş Beytullah Kuzu Celaleddin Ada Cem Karaca Cemal Kuru Cihangir Dursun Ali Erzincanlı Dursun Çolak Eşref Ziya Ebubekir Çayır Emrullah Coşkun Ender Doğan Ender Tekin Ensar Kardeşler Erdoğan Akın Erkan Mutlu Ersen Dadaşlar Ersen Dinleten Ertuğrul Erkişi Esat Aydoğan Fatih Koca Feyzullah Koç genel Grup İpekyolu Grup Buhara Grup Dergah Grup Gülistan Grup Genç Grup Hacegan Grup Hanedan Grup Kardelen Grup Kıvılcım Grup Rağmen Grup Sema Hakan Aykut Halil İbrahim Büyükoruç Hasan Dursun Hasan Kılıçatan Hüseyin Çelik Hüseyin Goncagül ilahi Nidalar Kemal Şimşek Latif Öz Maher Zain Mahmut Durgun Marmara'dan Ezgiler Meçhul Kaptan Mehmet Emin Ay Mehmet Emin Ay | Mustafa Demirci Mehmet Karakuş Mehmet Kemiksiz Mehmet Yetkin Mesut Şimşek Mesut Çakmak Mikail Minik Dualar Grubu Muhammed İlhan Muhammed Bilal Özkan Muhammed Duman Murat Anlar Murat Belet Mustafa Özcan Güneşdoğdu Mustafa Bakar Mustafa Büyükaslan Mustafa Cihat Mustafa Demirci Mustafa Esen Mustafa Yılmaz Native Deen Nurullah Genç Onbir Ayın Sultanı Ramazan-ı Şerif Peygamberin Gülleri Ramazan Şimşek | Metin Bal Ramazan Yaman Sami Savni Özer Sami Yusuf Süleyman Şahintürk Süleyman Erkişi Sedat Uçan Selman Seven Senai Demirci Serdem Coşkun Taha Taner Yüncüoğlu Umut Mürare Yasin Konevi Yılmaz Kılıç Yeniçağ Yolcular Yusuf Can ilahi Sözlerini Google 'da takip edin ilahi Sözleri ilahi Sözleri, en güzel ilahi sözleri, ezgi sözleri, kaside sözleri ve naat sözlerini okuyabileceğiniz, ilahi sözü, ezgi sözü, kaside sözü ve naat sözü arayabileceğiniz geniş içerikli muadillerinin örnek aldığı bir arşivdir, Arşivimizde bulamadığınız veya arşivimizde görmek istediğiniz ilahi, ezgi, kaside ve naat sözlerini göndererek sizde arşivimizin büyümesine katkıda bulunabilirsiniz. ilahi Sözleri sizlerin desteğini alarak günden güne büyüme Allah'ın izniyle devam edecektir. Bizi takip etmeye devam edin Sevginin değerini yalnız seven bilir, sevmek de bir bilgelik, bir olgunluk işidir. Yeterince aydınlanmamış, Tanrı ışığından yoksun kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlık türlerini birbirine bağlayan, onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Sevgi bir çıkar aracı olmadığından seven karşılık beklemez. Dost kişi gerçek seven kimsedir (aşık) . Dost başka bir anlamda da Tanrı'dır, kişinin gönlünde ışıyan tözdür. Burada Yunus Emre'nin şiirlerinden bütün halinden veya kıta kıta seçmeler bulacaksınız. nefes alıp üzerinde düşünmeyi gerektirdiğinden bir anda fazlaca okumamanızı tavsiye ederim Yunus Emre'de yaşamak tanrısal tözün bir yansıması olan evrende sevinç duymaktır. Çünkü, bütün varlık türlerinde Tanrı görünmektedir, bu nedenle severek, düşünerek yaşamayı bilen kimse her yerde Tanrı ile karşı karşıyadır. Yaşamak belli nesnelere bağlanmak, yalnız gelip geçici varlıkları edinmek Ey Rahmeti Bol Padişah Cürmüm Ile Geldim Sana Enstrümantal Karaoke Fon Orjinal Video Klibi İlahi Piyano Osmanlı sultanı muhteşem tarihi Eseri Piyano Resital Kitap Reşat Aysu KTM Enstrümantal piyano Senfoni ilahi, piano solo Fon Müzik Türkü Karaoke Moledi Melodik şarkı ,Enstrümantal piyano,Senfoni ilahi,piano solo,Fon Müzik,Türkü,şarkı,Karaoke,Moledi,Melodik,Kitap,Osmanlı,sultan,muhteşem,tarihi,KTM,osmanlı devleti,tarihi,muhteşem eser,harika,güzel, Rahmet,Padişah,Orjinal,Video.Klibi.İlahi,Enstrüman b103e Ey Rahmeti Bol Padişah Cürmüm Ile Geldim Sana Facebook Orjinal Video Klibi İlahi Enstrümantal YouTube Piyanist güneş yakartepe gunes pianist Piyano caz nedir Resitali çal tarih oyun fiyat ucuz uzman üstad uygulama bilgisayar alet ara mp3 Dinle aksesuar eğitimi kursu dersi albüm al ajans akademi çal öğren öğren öğretmeni hocası öğreniyorum öğret öğrenmek bilmek gösteri kültür merkezi salonu konser teknik dinle seyret Bul enstrümantal piyano piyanist piano pıyano piyanolar piyanosu konçerto sonat sonatin klasik türk müziği sanat thm tsm ktm grubu grup topluluk eğitimi okulu lise egzersiz etüd eser festival fon forom filmi gam hoca öğretmen jazz jenerik keman kaç marka metod müzikleri melodi usta master sınıf yetenek çocuk küçük piyanist çocuk parça play eser pano kiralık rock rak sesi solo satın al fiat fiyat tuş tamir tamirci taşıma terim tarihi teli şarkı şarkısı ekşi sözlük ansiklopedi kitap söz usb uzaman tv trt müzik trtmüzk kral televizyon ünlü üretici usta üzerinde virtiöz virtüöz vikipedi ney keman Profesyonel Akustik piyano vst stüdyo proje yeni başlayanlar yarışma sözleri arabesk fantezi halk sanat sanatçı vokal zeybek Rumeli türkiye youtube resital solo koro topluluk orkestra alıştırma oyun oyna org öğrenme online öğrenmek oyuncak video kurs beceri mp4 ses nota nerdir nerede nasıl kim öğrenme samsung radyo ritim ritm romantik resital solfej sehpa sandalye sesi nakliye liste konsol sözler satın al satışı sat al foto youtube yazılım zil sesi karaoke altyapı alt yapı wiki zor kolay süper ücret tam resital fiyatları çal dinle tarihçe indir programı oyunları ilgili aramalar dinletisi slow dersleri akordu metod başlangıç cover çalma çalgı çalan çeşit çalma çalmak yöntem eğitmen iPhone ipod ipad pad ikinci el İngilizce Türkçe türk piyano nasıl çalınır videoları tuşları şarkıları İstanbul türk turk turku beste virtüözleri fon müzikleri piyano solo piyano resital piyano fon müzikleri piyano enstrümantal oyun havası özel ders öğrenmek öğren öğrenci ölçü özel kurs master klas yöre oyun havası nasıl oynanır nerde nasıl kim kime niçin nerede ne kimle yöre makam bölge peşrev fasıl saz eser semai mani anadolu Web Görseller Videolar Uygulamalar Daha fazla Arama araçları Google arama araTAGs etiket düz nedir zara kubat şarkı söz Adı yaman yöre saz bağlama trt müzik Nerede nasıl KİM Nerde Ne Kime Zaman yerde Hangi hangisi Soru cevap hece ölçü ezgi halk şiiri Kelime anlam Resiatal Resitali Konser Şarkı Türkü ENSTRÜMANTAL İlahi Karaoke Piyano Piyanist Nota Söz Yakartepe Türkiye türk harita Belediye Büyük şehir İlçe Türküler 81 İl 81 ALAN KOD Şehir Trafik No Plaka Numara Merkez Şehri Alfabetik liste Tel Telefon Ptt Forum Net iller köy En kalabalık İller İdare Genel Müdür AK Parti Hedef haber r Politika saat önce Genel Başkan Yardımcı Yerel seçim tamam hava durumu Tüm Zara Vokal Master Youtube kubat Vokal Master Belediyesi 81 ALAN Şehir Trafik Kod No Plaka 67 eski yeni ALAN Şehir Trafik Kod No Plaka Numara Merkez Şehri Alfabetik liste Forum Net iller köy nüfusu En kalabalık İller İdaresi Genel Müdür Merhaba arkadaş bugün sizlere ülke en turistik Hikaye Öykü THM Türkü Çal Öykü Anlatıcı Size Halk Anlat Hikaye Resim İzle Var Şiir Söz Yöre fotoğraf söz yaşat Bu türkü Kültürü saz söz THM Koro Solo Solist Çeşitli Sanatçı İzlesene Video Sanat Zanaat Türk Şarkı Repertuar Konser Albüm CD DVD Kral TV Trt Star Show Kanal Televizyon Anonim Türkü Beni Akor Anonim Saz Akord bağlama Piyano Resitali Çaldı KÜÇÜK minik ufak mini müzisyen Cocuk Piyanist Genç Karaoke Ezgi Slow Sözsüz Melodi Ezgisel Fon Müziği HAFİF DE Enstrümantal Karaoke Ezgi Slow Sözsüz Melodik Melodisel Ezgisel Yemek Fon Müziği MELODİ FON MÜZİK HAFİF Piyano Eser moledi moledik Türkü Beni Akor Anonim Saz bağlama Ney İcra piano neyzen Nota ılahı sözleri ilahisi Kanun keman bendir kabak kemane rebap ud def kudüm taksimi kemençe müzik isim anadolu enstrüman enstrumantel vokal video çalgıları eski Türk Sanat Müziği halk sazları musiki usul solo koro ilahiler dinle indir izle seyret Hutbe Karışık güzel kul hak ekşi sözlük 12 Ekim 2013 Cumartesi kelimeler yazar ne zaman güzelinden olsun sıralama şekli mükemmel ara boşver bugün gündem giriş kayıt ol bugün gündem kişisi derleyen notaya alanı saz ses sanatçı olmak üzere şimdi sayfa Arama Anahtar Sözcükleri Ara Toplam 7 sonuç bulundu. Aranacak Tüm sözcü Herhangi bir sözcük Tam tümlecik Sıralama İlk önce yeniler İlk önce eskiler En popüler Alfabetik Kategori Sadece Burada Ara Kategoriler İletişim Makaleler Haber Kaynağı Bağlantılar Yorumlar Görüntü Sayısı
Osmanlı Devleti , Anısına Burak Erdal Tugra, Sivas 04:08
Osmanlı Devleti , Anısına Burak Erdal Tugra, Sivas 9.126 izlenme - 8 yıl önce osmanlı devleti anısına burak erdal tugra sivas zara korkut köyü
Ders: 1470-1520 Yavuz Sultan Selim Kimdir? 02:18
Ders: 1470-1520 Yavuz Sultan Selim Kimdir? 2.879 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen I. Selim, Yavuz Sultan Selim, Hâdim'ul-Harameyn'iş-Şerifeyn (Mekke ve Medine'nin Hizmetkârı) (Osmanlı Türkçesi: ) (d. 10 Ekim 1470 – ö. 21/22 Eylül 1520[1][2]), 9. Osmanlı padişahı, 74. İslam halifesi ve ilk Osmanlı halifesidir. Babası II. Bayezid, annesi Gülbahar Hatun, eşi Ayşe Hafsa Sultan'dır. Tahtı devraldığında 2.375.000 km2 olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 2,5 kat büyütmüş ve ölümünde imparatorluk topraklarının 1.702.000 km2'si Avrupa'da, 1.905.000 km2'si Asya'da, 2.905.000 km2'si Afrika'da olmak üzere toplam 6.557.000 km2'ye çıkarmıştır.[3] Padişahlığı döneminde Anadolu'da birlik sağlanmış; halifelik Abbasilerden Osmanlı Hanedanına geçmiştir. Ayrıca devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yolu'nu ele geçiren Osmanlı, bu sayede doğu ticaret yollarını tamamen kontrolü altına almıştır. Selim, tahta babası II. Bayezid'e karşı darbe yaparak çıkmıştır. Şehzade Selim, tahta çıkmadan önce vali olarak Trabzon'da görev yapmıştır. Yavuz Sultan Selim'e kızını vermiş olan Kırım Hanı Mengli Giray, ona askeri destek sağlayarak tahta geçmesine yardım etmiştir. 1512'de tahta çıkan Sultan Selim, Eylül 1520'de şarbon hastalığına bağlı olarak Aslan Pençesi (Şirpençe) denilen bir çıban yüzünden henüz 49 yaşında iken vefat etmiştir.[4][5] Konu başlıkları [gizle] 1 Padişahlık öncesi 1.1 Trabzon valiliği 1.2 II. Bayezid'ın son seneleri ve şehzadeler meselesi 2 Tahta çıkışı 2.1 Baba-oğul mücadelesi 2.2 Yeniçerilerin ayaklanması ve Sultan Selim'in cülusü 2.3 Şehzadelerin bertaraf edilmesi ve taht kavgasının sonlandırılması 3 İran Seferi 3.1 Çaldıran Savaşı 3.2 Doğu ve güney sınırlarındaki önemli kale ve şehirlerin fethi 4 Mısır Seferi 4.1 Mercidabık Savaşı 4.2 Ridaniye Savaşı 4.3 Şah İsmail'in elçi göndermesi 4.4 Kızılbaş Celal Ayaklanması 5 Batı Seferi hazırlığı 6 Ölümü ve tarihe bıraktıkları 7 Halifelik 8 Islahat çalışmaları 8.1 Askeri alanda ıslahatlar 8.2 Donanma faaliyetleri 9 İmar faaliyetleri 10 Edebi eserleri 11 Şah İsmail ile ilginç diyalogları 12 Alevi katliamı iddiası 13 Ailesi 13.1 Eşleri 13.2 Erkek çocukları 13.3 Kız çocukları 14 Selimnameler 14.1 Yayınlanmış 14.2 Yayınlanmamış tezler 14.3 İsmi bilinen diğer Selimnameler 15 Kaynaklar 16 Dış bağlantılar Padişahlık öncesi[değiştir] I. Selim Sert mizacından dolayı Yavuz ve şehzâdeliğinden beri Selim Şah olarak anılan Sultan Selim, hicri 875/rumi 10 Eylül 1470 tarihinde babası Şehzade Bayezid'ın sancakbeyliği görevi nedeniyle Amasya'da dünyaya geldi. Babası II. Bayezid, annesi ise kimi kaynaklara göre Dulkadiroğulları Beyi Alaüddeyle Bozkurt Bey'in kızı Gülbahar Hatun[6], bazılarına göre Dulkadiroğulları Beyi Alaüddeyle Bozkurt Bey'in kızı Ayşe Hatun[7], bazı kaynaklara göre ise Zulkadiroğlu Alâüddevle'nin kızı Ayşe Hâtun'dur[8]. Osmanlı'nın, daha küçük yaşlarda devlet tecrübesi kazanması için şehzadeleri sancaklara gönderme gereği Şehzade Selim de Trabzon'a vali olarak atandı[6]. Trabzon valiliği[değiştir] Fatih Sultan Mehmed zamanında, Sivas Vilâyetinin Amasya Sancağında, büyük oğlu Şehzade Bayezid (sonradan II. Bayezid) Sancakbeyi iken; yine Sivas Vilayetine bağlı Trabzon Sancağında da Şehzâde Bâyezid’in en büyük oğlu Abdullah, Sancakbeyi olarak bulunmaktadır. Trabzon’da İçkale Camii şadırvanında Sancakbeyi Abdullah’ın 875/1470 tarihli bir kitâbesi bulunmuştur. Şehzâde Abdullah’ın Trabzon Sancakbeyi olarak 886/1481 yılına kadar bu görevde kaldığı anlaşılmaktadır[9]. Trabzon'da Şehzâde Abdullah'tan sonra, Trabzon Sancakbeyi olan ikinci ve son şehzâde Yavuz Sultan Selim'dir. Fatih Sultan Mehmed’in vefâtı ile II. Bâyezid Han (1481-1512), Osmanlı Devleti tahtına pâdişâh olarak cülûs ettiği zaman, oğlu Şehzâde Selim’i 886/1481 yılında Trabzon Sancakbeyi olarak tayin etmişti. Şehzâde Selim, gemi ile Kefe’ye oğlu Süleyman'ın yanına gidişine kadar, 886-915/1481-1510 yılları arasında yaklaşık olarak 29 yıl, Trabzon’da valilik yapmıştır[10]. Valiliği sırasında devlet işleri yanında ilimle de uğraşmış ve alim Mevlana Abdülhalim Efendi'nin derslerini takip etmiştir[6]. Daha o zamanlarda Şehzade Selim, devletin bel kemiği Türkmenlerin devletten duyduğu memnnuniyetsizliği ve Safevi Devleti'ne yönelmelerini farketmiştir[11]. Türkmenleri devlete bağlamak için Şehzade Selim, İstanbul yönetiminden izin almaksızın Gürcüler üzerine sefer yapmış ve bu seferlerin en önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına katmıştır (1508)[12][6]. Hatta devlet töresine göre elde edilen ganimetin beşte birini beyt-ül mal'a katması gerekirken onu da mücahid Türkmenlere bırakmıştır[13]. II. Bayezid'ın son seneleri ve şehzadeler meselesi[değiştir] II. Bayezid'ın 8 oğlu olmuştu; oğulları yaş sırası ile Abdullah, Şehenşah, Alemşah, Ahmed, Korkud, Selim, Mehmed, Mahmud'dur. Ahmed, Korkud ve Selim dışındakiler babalarının sağlığında ölmüşlerdi. Selim Trabzon, Korkud Saruhan, Ahmed Amasya illerinde vali olarak görev yapıyordu. Selim'in oğlu Süleyman Kefe; Ahmed'in oğlu Bolu sancakbeyi olarak görev yapıyordu. Karaman valisi Şehzade Şehenşah'ın ölümü üzerine, Beyşehri'nde bulunan oğlu Mehmed Konya'ya tayin edildi; Şehzade Alemşah'ın oğlu Osman ise Çankırı sancakbeyi olarak görevdeydi. Şehzade Mahmud'un oğlu Orhan babasının Manisa'ya nakli ile Kastamonu beyliğine atanmış, Mahmud'un diğer oğlu Musa ise Sinop Beyi olmuştu. Şehzade Mahmud'un en küçük oğlu Emirhan ise, çok küçük olduğundan henüz ataması yapılmamıştı[14]. Şehzade Selim, Trabzon valiliği sırasında Türkmenlerin ve askeri başarıları münasebetiyle de yeniçerilerin desteğini arkasına almıştı. Ancak Osmanlı bürokrasisi, Şehzade Ahmet'in tahta çıkmasını desteklemekte idi[11]. Manisa sancağındaki Şehzade Korkut'un erkek çocuğu olmadığından tahta çıkma şansı az olarak görülmekteydi. Konya'daki Şehzade Şehenşah 2 Temmuz 1511'de -babasından 6 ay evvel- vefat ettiğinden taht kavgasına dahil olamamıştı[15]. Şehzade Selim, uzun zamandır kötü giden devlet işlerinden ötürü artık saltanatı terk edeceğini haber almıştı. Fatih Kanunnamesi'ne göre hükümdar olan şehzade diğer kardeşlerini öldürecekti; bunun için kardeşleri Korkud ve Ahmed'in hareketlerini yakından takip ediyordu. Selim saltanatı ele geçirmek için kardeşleri gibi o da hazırlık yapmış, kendi askerlerine ek olarak Kırım Hanı kuvvetlerinden de istifade etmiştir. Rumeli'ye geçtiğinde yanında Kırım Hanı'nın küçük oğlunun komutasında 350 kadar asker de vardı. Ayrıca taraftarları sayesinde Yeniçeri Ocağı'nın desteğini de elde etmişti. Şehzade Selim'in oğlu Süleyman evvela Şarkı Karahisar'a tayin edilmiş, ancak Şehzade Ahmet'in kendisine yakınlığı sebebiyle itiraz ettiğinden Bolu'ya naklolunmuş, Şehzade Ahmed bu sefer de kendisi ile İstanbul arasında rakibi Selim'in oğlunun bulunmasını istemediğinden buna da itiraz etmiş ve bu itirazı da kabul edilmiştir. Bu defa da Şehzade Selim, oğlu Süleyman'a kendi sancağı olan Trabzon'a uzak yerlerden sancak gösterildiğinden bu yerlere karşı çıkmış ve oğlunun kendi yakınında olmasını ısrarla talep etmiş, Şarkı Karahisar yahut Kefe sancaklarından birinin verilmesini istemiştir. Tüm bunların sonucunda Süleyman Kefe sancağına atanmıştı. Dönemin Kırım Hanı Mengli Giray Kendisi İstanbul'a uzak olduğundan çabuk ve muntazam haber alamıyordu. Bu nedenle devlet merkezine yakın bir yere nakledilmek istiyordu. Bu maksada uygun olarak Rumeli'de bir sancak istedi ve hemen Kefe'den, Kırım'dan Tuna'ya doğru yürüdü; kendisine Trabzon'a ilaveten Kefe verildi ise de bunu kabul etmedi. Şehzade Selim'e nasihat vermesi amacıyla ulemadan kişiler yollansa da Selim bunları geri çevirdi; Anadolu'da nereyi istersen verelim önerisi gelse de istediği gibi bir cevap alamayınca derhal Kırım Hanı'ndan aldığı kuvvetle Silistre yoluyla Rumeli'ye (Balkanlar'a) geldi. Ulemalar tekrar yollansa da, Selim buna da kesin olarak red cevabı vermiştir. Ayrıca Şehzade Selim bu hareketinden önce, Şehzade Korkud da babasından izin almaksızın Antalya'dan kalkıp Manisa'ya gitmişti. Bu hareketleri doğru bulmayan Şehzade Ahmed; babası II. Bayezid'dan Korkud ve Selim'i öldürtmek için izin istemiş ise de Bayezid bunu kabul etmemiştir. Ş
Osmanlı Padişahları (Belgesel)  59:51
Osmanlı Padişahları (Belgesel) 2.079 izlenme - 2 yıl önce Osman Gazi (1299 - 1326) Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Gazi, 1258'de, Sögüt'te doğdu. Babası Ertugrul Gazi, Annesi Hayme Hatun'dur. Osman Gazi, uzun boylu, yuvarlak yüzlü, esmer tenli, ela gözlü ve kalın kaslıydı. Omuzları arası oldukça geniş, vücudunun belden yukarı kısmı, aşağı kısmına oranla daha uzundu. Başına kırmızı çuhadan yapılmış Çagatay tarzında Horasan tacı giyerdi. İç ve dış elbiseleri geniş yenliydi. Osman Gazi değerli bir devlet adamıydı. Dürüst, tedbirli, cesur, cömert ve adalet sahibiydi. Fakirlere yedirip, onları giydirmeyi çok severdi. Üzerindeki elbiseye kim biraz dikkatlice baksa, hemen çıkartıp ona hediye ederdi. Her ikindi vakti, evinde kim varsa onlara ziyafet verirdi. Osman Gazi, 1281 yılında Sögüt'te, Kayı Boyu'nun yönetimine geçtiginde henüz 23 yaşındaydı. Ata binmekte, kılıç kullanmakta ve savaşmakta çok ustaydı. Aşiretin ileri gelenlerinden, Ömer Bey'in kızı Mal Hatun ile evlendi ve bu evlilikten ileride Osmanlı Devleti'nin başına geçecek olan oğlu Orhan Gazi doğdu. Sögüt'te temelleri atılan, altı yüzyıllık bir tarih diliminde ve üç kıtada hüküm sürecek olan Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi, 1326'da Bursa'da Nikris (goutte) hastalığından öldü. Erkek çocukları: Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamid Bey, Orhan Bey, Alaeddin Ali Bey, Melik Bey, Savcı Bey Kız çocukları: Fatma Hatun Orhan Gazi (1326 - 1359) Orhan Gazi, 1281 yılında doğdu. Babası Osman Gazi, annesi Kayı aşiretinin ileri gelenlerinden Ömer Bey'in kızı Mal Hatundu. Orhan Gazi, sari sakallı, uzunca boylu, mavi gözlüydü. Yumuşak huylu, merhametli, fakir halki seven, ûlemaya hürmetli, dindar, adalet sahibi, hesabını bilen ve hiçbir zaman telaşa kapılmayan, halka kendisini sevdirmiş bir beydi. Sık sık halkın arasına karışır, onları ziyaret etmekten çok hoslanırdı. Orhan Gazi, Babası Osman Gazi'nin 1326'da vefatıüzerine beyliğin başına geçti. Orhan Gazi, 1346'da Bizans Imparatoru VI. Yoannis Kantakuzenos'un kızı Teodora ile evlendi. Ayrıca, Yarhisar Tekfur'unun kızı Holofira, Bilecik tekfuruyla evlendirilirken, düğün basılıp Holofira esir alındı ve Orhan Gazi ile evlendirildi. Müslüman olduktan sonra adı Nilüfer Hatun olarak değiştirildi; bu evlilikten, ileride Osmanlı Devleti'nin üçüncü hükümdarı olacak Murad Hüdavendigâr doğdu. Erkekçocukları: Süleyman Pasa, Murad Hüdavendigâr, Ibrahim, Halil, Kasim Kızçocukları: Fatma Hatun I. Murad (1359 - 1389) Sultan Birinci Murad, 1326'da, Bursa'da doğdu. Babası Orhan Gazi, annesi Bizans tekfurlarından Yar Hisar Tekfuru'nun kızı olan Nilüfer Hatun'dur (Holofira). Sultan Birinci Murad, uzun boylu, degirmi yüzlü ve iri burunluydu. Kalın ve adaleli bir vücuda sahipti. Başına mevlevî sikkesi üzerine destar sarılı bir başlık giyerdi. Çok sade giyinir ve kırmızı zeminli beyaz elbiseden hoşlanırdı. İlk eğitimini, annesi Nilüfer Hatun'dan aldı. Daha sonra tahsilini tamamlamak için Bursa'ya gitti. Buradaki Medreselerde ilim ve sanat adamları ile beraber çalıştı. Sultan Birinci Murad, gayet nazik, sevimli ve çok halim selim bir insandi. Âlim ve sanatkârlara hürmet gösterir, fakirlere ve kimsesizlere sefkatli davranirdi. Dahî bir asker ve devlet adamiydi. "Dervis Gazilerin, Seyhlerinin, Krali Murad Gazi" diye anilan Sultan Birinci Murad, bütün hayati boyunca plânli ve programli hareket etti. Sultan Birinci Murad, Bizans Kilisesi'ne göre bir kâfir ve İsa düşmanı olarak görülse de, fethettiği yerlerde yaşayan Hristiyan halka iyi davrandığı için onların sevgisini kazanmıştı. 1382 yılından itibaren "Murad Hüdavendigâr" diye anılan Sultan Birinci Murad, Birinci Kosova Savaşı'ndan sonra savaş alanını gezerken, Sırp Asilzâdesi Milos Obraviç (Sırp Kralı Lazar'ın damadı) tarafından hançerlenerek şehit oldu (1389). Erkekçocukları: Yakub Çelebi, Yıldırım Bayezid, Savcı Bey ve İbrahim Kızçocukları: Nefise ve Sultan Hatun I. Bayezid - Yıldırım Bayezid (1389 - 1402) Yıldırım Bayezid 1360 yılında Edirne'de doğdu. Babası Murad Hüdavendigâr, annesi Gülçiçek Hatundur. Yıldırım Bayezid yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, elâ gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu. Girdiği savaşlarda gösterdiği cesaretten ve hızlı hareket etmesinden dolayı ona 'Yıldırım' lakabı takılmıştı. Çocukluğunu Bursa Sarayı'nda kardeşleriyle birlikte geçirdi. İyi bir eğitim gördü. Devrin en büyük âlimlerinden dersler aldı. Gençliğinde Kütahya sancağında valilik yaptı. Sultan Murad Hüdavendigâr'in vasiyeti gereği 1389 yılında padişahlığa getirildi. Tahta çıktığında 29 yaşındaydı. Sirbistan'ın başında, Kosova savaşında ölen Kral Lazar'ın oğlu Stefan Lazareviç vardı. Barış antlaşması için geldiği Edirne'de Kız kardeşi Maria'yi Bayezid'e verdi. Bu evlenme sayesinde Osmanlı-Sırp dostluğu kuruldu. Yıldırım Bayezid Timur'la yaptığı Ankara Savaşı'nda yenildi ve esir düştü. 13 yıl süren saltanatı sonunda esaretinin başlamasından 7 ay 12 gün sonra vefat etti. Yıldırım Bayezid şiirlerinde "Yıldırım" mahlasını kullanırdı: “Ehl-i hicran fitne-i agyar Ortada bir bahanedir sandim.” Erkekçocukları: Musa Çelebi, Süleyman Çelebi, Mustafa Çelebi, İsa Çelebi, Mehmed Çelebi, Ertugrul Çelebi, Kasım Çelebi Kızçocukları: Fatma Sultan I. Mehmed (1413 - 1421) Sultan Çelebi Mehmed , 1389 yılında Edirne'de doğdu. Babası Yıldırım Bayezid, annesi de Germiyanogulları'ndan Devlet Hatun'dur. Orta boylu, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, kırmızı yanakli ve geniş gögüslüydü. Kuvvetli bir vücuda sahipti. Gayet hareketli ve cesurdu. Güreş yapar ve çok kuvvetli yay kirişlerini bile çekebilirdi. Padişahligi süresince bizzat yirmi dört savaşa katilan Çelebi Mehmed, bu savaslarda kirka yakin yara aldi. Basinda kullanmis oldugu sarik, altin islemeli kavugu ile gayet güzel görünürdü. İçi kürklü ve yakası dik olan bir kaftan giyinirdi. Sultan Çelebi Mehmed müslümanlara karşı göstermiş olduğu adaleti, aynı zamanda hristiyan topluluklara karşı da gösterdi. İyi bir idareci ve politikacıydı. Tahsilini Bursa Sarayı'nda tamamladı. Daha sonra Babası tarafından Amasya sancakbeyliğine tayin edildi ve bu sırada devlet işlerini öğrendi. Fetret Devri'nden sonra Anadolu'daki beylikleri tekrar bir araya toplamayı başaran Sultan Çelebi Mehmed'e Osmanlı Devleti'nin ikinci kurucusu gözüyle de bakılabilir. Sultan Çelebi Mehmed 26 Mayıs 1421 de Edirne'de vefat etti. Ölüm haberi gizlendi. Osmanlı Padişahları arasında ölümü gizlenen ilk Padişah o oldu. Cenazesi Bursa'ya getirilerek Yeşil Türbe'ye defnedildi. Erkekçocukları: Mustafa Çelebi, İkinci Murad, Ahmed, Yusuf, Mahmud. Kızçocukları: Fatma ve Selçuk Hatun. II. Murad (1421 - 1451) Sultan İkinci Murad 1402 yılında doğdu. Babası Çelebi Mehmed, annesi Dulkadirogullari'ndan Süli Bey'in kızı Emine Hatun'dur. Uzun boylu, beyaz tenli, doğan burunlu ve güzel yüzlü bir Padişahtı. Çok güzel konuşurdu. Kendisinin en büyük mutluluğu, Fatih Sultan Mehmed gibi eşine az rastlanacak bir insanın Babası olmaktı. Sultan İkinci Murad, sakin ve huzurlu bir hayat yaşamayi arzu eden, fakat gerektiği takdirde çok hareketli, cesur ve hiçbir seyden yılmayan bir kişiliğe sahipti. Avrupalılar, Onun, istediği takdirde bütün Avrupa'yı fethedebilecek bir kimse olduğunu kabul etmişlerdir. Otuz yıllık saltanatı süresince, ülkesini çok büyük bir şan ve şerefle idare ederek, emri altında bulunan herkesin sevgisini kazandı. Dindar, âdil ve lütufkâr bir Padişahtı. Çocukluğu Amasya'da geçen Sultan İkinci Murad, tahta çıktığında on dokuz yaşındaydı. Erkekçocukları: Fatih Sultan Mehmed, Ahmed, Alâeddin, Orhan, Hasan, Ahmed Kızçocukları: Şehzade ve Fatma Hatun. Fatih Sultan Mehmed (1451 - 1481) Fatih Sultan Mehmed, 29 Mart 1432'de, Edirne'de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Humâ Hatun'dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir yapıya sahipti. Devrinin en büyük âlimlerinden çok iyi eğitim görmüştü; yedi yabancı dil bildiği söylenir. Âlim, şâir ve sanatkârlari sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed'in en çok deger verdigi âlimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet sogukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi. Fatih Sultan Mehmed, okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça'ya çevrilmiş olan felsefî eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritasını yeniden tercüme ettirip, haritadakı adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed, yabancıülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul'a getirtti. Nitekim Astronomi bilgini Ali Kusçu, kendi döneminde İstanbul'a geldi. Ünlü ressam Bellini'yi de İstanbul'a davet ederek kendi resmini yaptırdı. Fatih Sultan Mehmed, 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat yirmi beş sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdigi kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi. 20 yaşında Osmanlı Padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul'u fethedip 1100 yıllık Dogu Roma İmparatorlugu'nu ortadan kaldırarak Fatih ünvanını aldı. Hz. Muhammed'in hadisi şerifinde müjdelediği İstanbul'un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı. Ortaçag'ı kapatıp, yeniçag'ı açan Cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü, Maltepe'de vefat etti ve Fatih Camii'nin yanındaki Fatih Türbesi'ne defnedildi. O'nun Roma'yı fethedeceği düşüncesiyle zehirlendiği de kaynaklarda yer almaktadır. II. Bayezid (1481 - 1512) Sultan İkinci Bayezid, 3 Aralik 1448'de, Dimetoka'da doğdu. Babası Fatih Sultan Mehmed, annesi Mükrime Hatun adında bir Türk kızıdır. Uzun boylu, geniş gögüslü ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Yüzü yuvarlak ve gözleri elâydı. Cesur ve atılgandı. Aynı zamanda çok hâlim-selim, dindar, hosgörülü bir Padişahtı. Babası Fatih Sultan Mehmed ilme ilgi duyduğu için, oğlu Şehzade Bayezid'e iyi bir egitim verdi. O'na devrin en meşhur âlimlerinden ders okutturdu, bütün İslâm ilimlerini en iyi şekilde öğrenmesini sağladı. Sultan Ikinci Bayezıd, yedi yaşında iken, Hadim Ali Paşa nezaretinde Amasya valiliğine tayin edildi. Amasya, Selçuklular devrinden beri önemli bir ilim ve kültür merkeziydi. Padişah olacak şehzadelerin yetişmesi için, bu vilayette bütün imkânlar vardı. Sultan İkinci Bayezid, dindar bir kimse olduğu için kendisine Bayezid-i Velî denildi. Sultan İkinci Bayezid, şairleri saraya toplar, onlarla sohbet ederdi. Merhametli bir Padişah olan Sultan İkinci Bayezid, sık sık fakirlere sadaka dağıtırdı. Arapça ve Farsça'yı gayet iyi biliyordu. Çagatay lehçesi ve Uygur alfabesini de ögrendi. Islâm ilimlerinin yanı sıra, matematik ve felsefe tahsili de yaptı. 24 Nisan 1512'de Padişahlıktan ayrılmak zorunda kalan Sultan İkinci Bayezid, bir ay kadar daha yaşadı ve 26 Mayıs 1512'de vefat etti. Erkekçocukları: Mahmud, Ahmed, Sehinsah, Yavuz Sultan Selim, Mehmed, Korkud, Abdullah, Âlimsah Kızçocukları: Aynisah, Gevher, Mülük Sultan, Hatice Sultan, Selçuk ve Hüma Hatun. Yavuz Sultan Selim (1512 - 1520) Yavuz Sultan Selim, 10 Ekim 1470'de doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun'dur. Gülbahar Hatun, Dulkadirogullari Beyligi'ndendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, Omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir Padişahti. Sert tabiatli ve cesurdu. Iyi bir egitim gördü. Babası Sultan Ikinci Bayezid, Padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini ögrenmesi için, Şehzade Selim'i Trabzon Sancagı'na vali olarak tayin etti. Şehzade Selim, Trabzon'da devlet işlerinin yanında, ilimle uğraşır ve büyük âlim Mevlâna Abdülhalim Efendi'nin derslerini takip ederdi. Trabzon'u çok güzel idare eden Şehzade Selim'in bu arada komşu devletlerle de ilgilendi. Valiligi sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi müslüman oldular. Çok güzel ata biner, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanırdı. Güreşmekte, ok atmada ve yay çekmede ustaydı. Savaştan hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Mütevazi bir kişiligi olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve agaçtan tabaklar kullanırdı. Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkâr hazineyi agzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, şöyle vasiyet etti: "Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Hümayûn benim mührümle mühürlensin". Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen Padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz'un mührüyle mühürlendi. Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara "Sakalımı ele vermemek için kesiyorum" dedigi rivayet edilir. 22 Eylül 1520'de, "Aslan Pençesi" denilen bir çıban yüzünden henüz elli yaşında iken vefat etti. Hayatının son dakikalarında Yasin-i Şerif okuyordu. Kanûnî Sultan Süleyman, Fatih Camii'nde Babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim'i, sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir Padişah olarak değerlendirdiler. Erkekçocukları: Kanuni Sultan Süleyman Kızçocukları: Hatice Sultan, Fatma Sultan, Hafsa Sultan, Sah Sultan Kanunî Sultan Süleyman (1520 - 1566) Kanûnî Sultan Süleyman, 27 Nisan 1495 Pazartesi günü, Trabzon'da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun'dur. Hafsa Hatun Türk ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan Süleyman, yuvarlak yüzlü, elâ gözlü, geniş alınlı, uzun boylu ve seyrek sakallıydı. Kanûnî Sultan Süleyman devri, Türk hakimiyetinin doruk noktasına ulastığı bir devir olmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaşlardan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye basladı. Benzeri görülmemiş bir terbiye ve tahsil gördü. İlk eğitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun'dan (Yavuz Sultan Selim'in annesi) aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul'a, dedesi Sultan İkinci Bayezid'in yanına gönderildi. Şehzade Süleyman, burada KaraKızoglu Hayreddin Hızır Efendi'den tarih, fen, edebiyat ve din dersleri alırken, savaş teknikleri konusunda da öğrenim görüyordu. On beş yaşına kadar Babası Yavuz Sultan Selim'in yanında kalan Şehzade Süleyman, kanunlar geregi sancak istemesi üzerine, önce Sarkî Karahisar'a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancakbeyliğine tayin edildi (1509). Yavuz Sultan Selim'in, 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul'a çağırılan Şehzade Süleyman,Babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul'da kalarak Babasına vekâlet etti. Bu sırada Saruhan sancakbeyliğinde de bulundu. Babası Yavuz Sultan Selim'in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520'de, yirmibeş yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir Padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı işlerde hiç acele etmez, gayet geniş düsünür ve verdigi emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceği adamlara, kabiliyet derecelerine göre görev verirdi. Sigetvar kusatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında yetmis bir yasinda vefat etti. Kendisine "Kanûnî" denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden degil, mevcut kanunlari yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Kanûnî Sultan Süleyman, adaleti seven bir Padişahtı. Mısır'dan gelen vergiyi haddinden fazla bulup, yaptırdığı araştırma sonunda halkın zulme ugradığını düşünmesi ve Mısır Valisini değiştirmesi bunun açık kanıtıdır. Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti dünyanin en zengin ve en güçlü devleti konumundaydı. Babasının ölümü ve kendisinin Padişah olması, "Arslan öldü, yerine kuzu geçti" diye düşünen Avrupalıları sevindiriyordu. Ancak Avrupalılar, çok geçmeden hayal kırıklığına ugradılar. Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur: "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi. Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır, Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi". Erkekçocukları: İkinci Selim, Bayezid, Abdullah, Murad, Mehmed, Mahmud, Cihangir, Mustafa Kızçocukları: Mihrimah Sultan, Raziye Sultan II. Selim (1566 - 1574) Sultan İkinci Selim, 28 Mayıs 1524'de, İstanbul'da doğdu. Babası Kanûnî Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan'dır. Hürrem Sultan, Slav kökenlidir. Sultan İkinci Selim, orta boylu, açık alınlı, mavi gözlü, ince kaslı ve sarışındı. Şehzadeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Devlet idaresini iyice ögrenmek için de Anadolu'nun çesitli yerlerinde sancakbeyliği yaptı. Bu sırada tahsiline devam ederek, ilim ve tecrübesini arttırdı. Sarı Selim olarak da anılan İkinci Selim, Kütahya sancakbeyi iken Babası Cihan Padişahı Kanûnî Sultan Süleyman'ın ölüm haberi üzerine İstanbul'a gelerek 30 Eylül 1566 günü kırk iki yaşında tahta geçti. Sarı Selim, daha önceki Osmanlı Sultanlarına göre silik ve zayıf bir hükümdar olarak tanınır. Babasının saltanatı sırasında diğer kardeşleri Şehzade Bayezıd ve Şehzade Mustafa'nın bertaraf edilmesiyle kolayca tahta geçen Sultan İkinci Selim, adını aldığı dedesi Yavuz Sultan Selim ve Babası Kanûnî'ye göre oldukça silik bir idare sergilemiştir. Devrin büyük devlet adamları sayesinde Osmanlı Devleti ihtişamını sürdürmüş, Sokullu Mehmed Paşa gibi dirayetli ve tecrübeli vezirler hükûmeti ayakta tutmuslardır. Sultan İkinci Selim'in kendisi hiç sefere çıkmamış ve liyakatlı olmayan Ali Paşa'nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası yaşanmıştır. Sekiz yıl Padişahlık yaptıktan sonra 15 Aralık 1574 günü vefat etti. Ayasofya'ya defnedildi. Sultan İkinci Selim İstanbul'da ölen ilk Osmanlı Padişahıdır. Sultan İkinci Selim'in tahta çıktğıi ilk yıllarda, bazı siyasî çekişmeler yaşandı. Sokullu Mehmed Paşa bu çekişmelerden galip olarak ayrıldı ve on beş yıl sadrazamlık yaptı. Sadrazamlık yaptığı bu dönemde devlet yönetimine ağırlığını koydu. Sultan İkinci Selim, Babası Kanûnî Sultan Süleyman'dan 14. 892.000 km2 olarak devraldığı devlet topraklarını, oğlu Sultan Üçüncü Murad'a 15.162.000 km2 olarak bırakmıştır. İkinci Selim de şair hükümdarlardandı. Saheser beyitlerinden biri şudur: "Biz bülbül-i muhrik-i dem-i sekvayi firaKız Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden" Erkekçocukları: Üçüncü Murad, Abdullah, Osman, Mustafa, Süleyman, Mehmed, Cihangir. Kızçocukları: Fatma Sultan, Sah Sultan, Gevherhan Sultan, Esma Sultan. III. Murad (1574 - 1595) Sultan Üçüncü Murad, 4 Temmuz 1546 günü, Manisa'nın Bozdağ yaylasında dünyaya geldi. Babası, Sultan İkinci Selim, annesi Afife Nur Banu Sultan'dur. Annesi Venedikli'dir. Sultan Üçüncü Murad orta boylu, degirmi yüzlü, kumral sakallı, elâ gözlü ve beyaz tenli bir Padişahtı. Çok cömertti ve insanlara yardım etmeyi çok severdi. Merhametli bir kişilige sahip olan Sultan Üçüncü Murad, Arapça ve Farsçayı çok iyi derecede öğrenmisti. Babasının 1558 yılında, Manisa sancak beyiliğinden Karaman valiliğine tayin edilmesi üzerine, dedesi Kanûnî Sultan Süleyman tarafindan Alaşehir sancakbeyiliğine tayin edildi. Babası Sultan İkinci Selim, Padişah olduktan sonra da tekrar Manisa sancakbeyiliğine atandı. Şehzadeliği sırasında bulunduğu Manisa'da devrin en değerli ulemâsından dersler aldı. Osmanlı Padişahları içinde en âlim Padişahlardan birisidir. Babası Sultan İkinci Selim'in vefatı üzerine Manisa'dan İstanbul'a gelerek, 22 Aralık 1574 tarihinde tahta geçti. Ancak o da Babası Sultan İkinci Selim gibi devlet işlerine fazla müdahil olmadı. Bürokrasi ve hükûmet daha ziyade Sokullu Mehmed Paşa tarafindan idare edildi. Bunda Sokullu'nun tecrübe ve dirayeti ile Sultan Ikinci Murad'in idare tarzı büyük rol oynamıştır. Sultan Üçüncü Murad, saltanatı boyunca Istanbul'dan hiç çıkmadı ve saraydakı kadınların etkisinde kaldı. Daha sonraki yıllarda Osmanlı Devleti'nin bir devrini etkileyecek olan kadınlar saltanati onun devrinde başladı. 29 yaşında çıktığı tahtta yirmi yıl kalan Sultan Üçüncü Murad 16 Ocak 1595 tarihinde felç geçirdi ve vefat etti. Ayasofya Camii'nin avlusuna defnedildi. Sokullu Mehmed Pasa'nın ağırlığını hissettirdigi III. Murad döneminde, Osmanlı toprakları en geniş sınırlarına ulaştı. Babası İkinci Selim'den devraldığı 15. 162.151 km2 ülke toprağını, 19.902.000 km2'ye çıkardı. İngilizlerle de dostâne iliskiler geliştirildi. İlk Ingiliz daimî elçisi onun zamanında gönderildi. Papa'nın Katolik Avrupa'da kurabileceği haçlı ittifakına karşı Protestan Ingiltere ile ilişkiler geliştirildi. Daha sonra bu ittifaka, Hollanda da dahil edildi. Devlet işlerini Sokullu'ya devreden Sultan Üçüncü Murad zamanında sarayda kadınlar devlet işlerine çokça karışmaya başladılar bu durum, Sokullu'nun ölümünden sonra daha da artarak devam etti. Erkekçocukları: Üçüncü Mehmed, Selim Bayezid, Mustafa, Osman, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Abdullah, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemsah, Yusuf, Hüseyin , Korkud, Ali, Ishak, Ömer, Alaeddin, Davud. Kızçocukları: Ayse Sultan, Fatma Sultan, Mihrimah Sultan, Fahriye Sultan. III. Mehmed (1595 - 1603) Sultan Üçüncü Mehmed, 26 Mayıs 1566'da, Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Murad, annesi Safiye Sultan'dır. İsmini, Fatih Sultan Mehmed'e benzemesi için, büyük dedesi Kanûnî Sultan Süleyman koydu. Orta boylu, kumral saçlı ve güzel yüzlüydü. İyi bir ilim tahsili yaptı ve Tâcü't-Tevârih yazarı Hoca Sadeddin Efendi'den dersler aldı. Sultan Üçüncü Mehmed, 1583'te Manisa sancakbeyiliğine tayin edildi. 1595 yılının Ocak ayına kadar görev yaptığı Manisa'dan, Babasının ölüm haberi üzerine hareket ederek, 27 Ocak 1595 tarihinde geldiği İstanbul'da, Osmanlı tahtına geçti. Sultan Üçüncü Mehmed, annesini çok sever, sayar ve dinlerdi. Bundan yararlanan annesi Safiye Sultan, Osmanlı sarayında hâkimiyet kurdu. Bazı konularda Padişahı zorlayıp istediğini yaptırıyor, bu da devlet işlerinde karışıklıklara sebep oluyordu. Dindar olup, tasavvufa da son derece meraklıydı. Hz. Muhammed'in ismi anılınca, saygısından derhal ayaga kalkardı. Üçüncü Mehmed devri, duraklama dönemine rastlar. Sultan Üçüncü Mehmed, kolayca üzüntüye kapılır, yemekten, içmekten kesilirdi. Celâlî isyanları ve İran savaşlarının çok uzun sürmesi onu büyük üzüntü içinde bıraktı. İçkiyi sıkı bir şekilde yasaklayıp, bütün gizli meyhaneleri kapattırdı. Erkekçocukları: Birinci Ahmed, Birinci Mustafa, Selim, Mahmud I. Ahmed (1603 - 1617) Sultan Birinci Ahmed, 18 Nisan 1590 günü, Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan'dir. Iyi bir tahsil gördü. Arapça ve Farsça'yi mükemmel derecede ögrenmisti. Ok atmak, kiliç kullanmak, ata binmek gibi savas ve askerlik alanlarinda çok usta olan Sultan Birinci Ahmed, ava ve cirit oyununa çok düşkündü. Çok sade giyinirdi. Babası Sultan Üçüncü Mehmed'in vefati üzerine 21 Aralik 1603'te, Eyüb Sultan'da kiliç kusanarak tahta geçti. Sultan Birinci Ahmed, Kanûnî Sultan Süleyman'dan sonraki Padişahlar içinde devlet isleriyle yogun sekilde ugrasan ilk Padişahti. Çocuk denecek yaslarda bile mükemmel kararlar alirdi. Daima ilim ve irfan sahibi büyük kisilerle birlikte olur ve onlara akil danisirdi. Sultan Birinci Ahmed'in hayatinda on dört sayisinin önemli bir yeri vardir. Çünkü, on dört yasinda Padişah olmus, on dört yil saltanat sürmüs ve Osmanlı Padişahlarinin on dördüncüsüdür. Dindar bir Padişah olan Sultan Birinci Ahmed'in Hz.Muhammed'e olan bagliligi o kadar ilerledi ki, onun ayak izlerinin resmi içine bir siir yazmis ve o siiri kavugunda ölünceye kadar tasimistir. O siir sudur: "N'ola tâcim gibi basimda götürsem dâim Kadem-i resmini ol Hazreti Sâh-i Resûlün Gül-i gülzâri nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün" Sultan Birinci Ahmed, yakalandigi tifüs hastaligindan kurtulamayarak 21 Kasim'i 22 Kasim'a baglayan gece 1617 yılında yirmi seKız yasinda vefat etti. Erkekçocukları: Ikinci Osman, Dördüncü Murad, Sultan Ibrahim, Bayezid, Süleyman, Kasim, Mehmed, Hasan, Selim, Hanzâde, Ubeyde, Kızçocukları: Gevherhan Sultan, Ayse Sultan, Fatma Sultan, Atike Sultan I. Mustafa (1617 - 1618 / 1622 - 1623) Sultan Birinci Mustafa, 1592 yılında, Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan'dır. Sultan Birinci Mustafa güzel yüzlü, seyrek sakallı, sarı benizli ve iri gözlü bir padişahtı. İki defa padişahlık yaptı. Sinirli bir yapıya sahipti. Sultan Birinci Mustafa, ağabeyi Sultan Birinci Ahmed'in padişahlığı süresince, on dört yıl sarayın bir odasında hapis hayatı yaşadı. O devirde bu gerekli görülüyordu. Aksi halde şehzadeler devlet yönetimine karışıyor, hatta padişahı devirmek için harekete bile geçebiliyor ve devlet birliği tehlikeye düşüyordu. Buna meydan vermemek için şehzadeler "izale" olunur veya bir odaya kapatılırdı. Sultan Birinci Ahmed, tahta geçtiğinde kardeşini öldürtmemiş, ancak sarayda mahbus tutmuştur. Kafes hayatı denilen bu süre sonunda Sultan Birinci Mustafa, Osmanlı hanedanının en büyük erkek evlâdı olması dolayısıyla tahta çıkarılmış fakat kısa sürede dengesiz hareketleri görüldüğünden ulemâ, asker ve devlet erkânının ittifakı ile hal (tahttan indirme) edilmiştir. Sultan Genç Osman'ın tahttan indirilip katlinden sonra bir kez daha cülûs etmişse de bir buçuk yıl sonra aklî dengesizliği nedeniyle tekrar tahttan indirilmesi icab etmiştir. Sultan Birinci Mustafa ile birlikte kardeş katli nadiren görülmüş, artık şehzadeler sarayda kafes ardında tahta geçecekleri günü beklemeye başlamışlardır. Tabii vâlide sultanlar, şehzade anaları arasında rekabetler başlamış, her biri bir vezire ve diğer gruplara dayanarak entrikalarla padişah değiştirmeye çalışmışlardır. Sultan Birinci Mustafa, dindar bir insandı. Sadaka vermeyi çok severdi. Hattâ sarayın havuzuna hizmetçilerin toplaması için para atardı. Saraydaki hayatını ibadet ederek, dinî eserler okuyarak geçiriyordu. Tahta geçmesi için ikinci kez davet edildiği zaman, odasında Kuran-ı Kerim okuduğunu ve padişahlık istemediğini bildirmişti. Sultan Birinci Mustafa, ikinci padişahlığının başlamasından bir buçuk yıl sonra 10 Eylül 1623 tarihinde şeyhülislâm fetvası ile tekrar tahttan indirildi. Fetvanın gerekçesi olarak da "Aklî dengesi tam olmayan birisinin halife olamayacağı" gösterildi. Sultan Birinci Mustafa tahttan indirildikten on altı yıl sonra, 20 Ocak 1639 günü sinir hastalığından Topkapı Sarayında vefat etti. Genç Osman (1618 - 1622) Sultan Genç Osman, 3 Kasım 1604 tarihinde, İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Birinci Ahmed, annesi Mahfirûz Haseki Sultandır. Mahfirûz Haseki Sultan aslen Rum'dur. Sultan Genç Osman, on dört yaşında iken, amcası Sultan Birinci Mustafa'nın tahttan indirilmesi üzerine Osmanlı tahtına oturdu. Annesi onun yetişmesi için çok titiz davrandı. Sultan Genç Osman, iyi bir terbiye ve tahsil gördü. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini klâsiklerinden tercüme yapabilecek kadar güzel öğrendi. Çok güzel bir yüzü olan Genç Osman zekî, enerjik, atılgan, cesur ve gözü pek bir padişahtı. Sultan Genç Osman, Fatih Sultan Mehmed devrine kadar yapıldığı gibi saray dışından, Şeyhülislam Es'ad Efendi'nin ve Pertev Paşa'nın kızları ile evlendi. Yavuz Sultan Selim devrinden itibaren padişah saray dışından evlenmediği için bu davranış önemli bir değişiklik oldu. Kendisine plânlarını uygulayacak bir sadrazam bulamadı. Tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahtan indirilerek, Yedikule zindanlarında boğularak şehit edilen Sultan Genç Osman, babası Sultan Birinci Ahmed'in Sultanahmed Camii'nin yanındaki türbesine defnedildi. Tahta çıkar çıkmaz devlet erkânı içindeki üst düzey yetkilileri değiştiren, müderris ve kadıların atanma yetkilerini şeyhülislâmdan alan Sultan Genç Osman çok yenilikçi bir padişahtı. Erkek çocukları: Ömer, Mustafa Kız çocuğu : Zeynep Sultan IV. Murad (1623 - 1640) Sultan Dördüncü Murad, 26 Temmuz 1612 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. Sultan Dördüncü Murad, uzun boylu, iri cüsseli, yuvarlak yüzlü ve heybetli bir padişahtı. Osmanlı Sultanlarının en kudretlilerinden biri olarak tarihe geçti. Son derece zeki, gözü pek, cesur, kuvvetli ve enerjik bir insandı. Sultan Dördüncü Murad, çok iyi cirit ve ok atardı. Bu gücünü katıldığı savaşlarda da gösterdi. Din büyüklerine hürmet eder Şeyhülislâm Yahya Efendi'ye "Baba" diye hitap ederdi. İçki ve tütünü yasakladı. Gece sokağa çıkma yasağı koydu. Arapça'yı ve Batı dillerini çok iyi bilirdi. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları yeni çalışmalar yapmaları için teşvik ederdi. Sultan Dördüncü Murad döneminin önemli olaylarından biri de Hezarfen Ahmed Çelebi'nin kanat takarak, Galata Kulesi'nden Üsküdar'a uçmasıydı. Sultan Dördüncü Murad, çevresinde olup bitenleri dikkatle takip eder insiyatifini kullanmakta asla tereddüt etmezdi. Hükümdarlığının ilk yıllarında annesinin etkisinde kaldıysa da daha sonra kadınların saltanatına son verdi; hain ve hilekâr sadrazamları şiddetle cezalandırdı. Memleket meselelerini yakından takip edip, çözümler üretmeye çalıştı. On yedi yıl hükümdarlık yaptıktan sonra, içkiye aşırı bağımlılığından dolayı henüz 28 yaşında vefat etti. Sultan Dördüncü Murad'ın saltanatını iki devreye ayırmak mümkündür. Henüz on bir yaşında iken tahta geçtiğinden devlet işleri büyük ölçüde annesi Kösem Sultan'ın elinde yürümekteydi. Onunla birlikte olan vezirler, gözünün önünde Hafız Ahmed Paşa'yı askere parçalatmışlar, genç padişahı da korkuyla dehşete düşürmüşlerdir. Osmanlı memleketlerinde asayiş ve huzur kalmamış, zorbalar şehirleri ele geçirmişlerdi. Delikanlılık çağında idareyi bizzat ele aldıktan sonradır ki Sultan Dördüncü Murad biraz da şiddet yolu ile bütün zorbaları sindirmiş, tekrar devlet hakimiyetini kurmuştur. Tütün yasağı bahanesiyle kahvehanelerde toplanan işsiz, güçsüz, zorba takımını kontrol altında tutmuş, şiddetli ceza ve hattâ idamlarla tekrar idarî ve adlî nizamı kurabilmiştir. İbrahim (1640 - 1648) Sultan Birinci İbrahim, 5 Kasım 1615 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. Sultan Birinci İbrahim, uzun boylu, kuvvetli vücutlu ve kumral sakallıydı. Annesi onun yetiştirilmesi için çok gayret göstermişti. Ağabeyi Sultan Dördüncü Murad'ın âni vefatı, zaten ölüm düşünceleriyle harap olmuş Şehzade İbrahim'i çok sarstı ve padişah olduğuna inanmak bile istemedi. Annesinin ve devlet erkânın ısrarlarından ve ağabeyi Sultan Dördüncü Murad'ın cenazesini gördükten sonra ağabeyinin vefatına kesin olarak inandı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Taht Odası'na geçen Sultan Birinci İbrahim'in başına Hırka-i Saadet Dairesi'nden getirilen, Hz. Ömer'in Sarığı'nı yerleştirdi. Sultan Birinci İbrahim tahta oturdu ve ellerini açarak dua etti: "Elhamdülillah. Ya Rabbi! Benim gibi zaif bir kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş-hâl eyle ve birbirimizden hoşnûd eyle". Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiği ilk yıllarda sinir hastalığı yüzünden sık sık kriz geçiriyordu. Ancak, daha sonraki yıllarda devlet işleriyle bizzat ilgilenmeye başladı. Sultan Birinci İbrahim, tahta çıktığında soyunun tek şehzadesi o kalmıştı. Bu yüzden ilk oğlu Şehzade Mehmed (Sultan Dördüncü Mehmed) doğduğunda ülkede şenlikler düzenlendi (2 Ocak 1642). Sultan Birinci İbrahim, çok cömert ve lütufkâr bir padişahtı. Fakirlere ve kimsesizlere yardım etmeyi çok severdi. Çıkardığı fermanlarla açlık ve kıtlığın önlenmesine çalıştı. Saltanatı sırasında, annesi Kösem Sultan'ın etkisinde çok kaldı. Sekiz yıl dokuz ay padişahlık yaptıktan sonra, 18 Ağustos 1648 tarihinde, boğularak öldürüldü. Sultan Birinci İbrahim hakkında, kendi devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında, aklî dengesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, Sultan Birinci İbrahim'in özelliklerinden ve yaptığı işlerden övgüyle bahsetmektedir. Sadece son zamanlarda bazı yazarlar, onun için "Deli" demektedirler. Sultan Birinci İbrahim'e "Deli" ve "Gaddar" diyen ve adının öyle yayılması için çalışanlardan bazılarının, Sultan Birinci İbrahim tarafından idam ettirilen İranlı Şii Emirgûneoğlu'nun adamları olduğu söylenmektedir. Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiğinde yirmi beş yaşındaydı. Şehzadeliği sırasında öldürüleceği endişesi ile sinirleri son derece bozulmuştu. Bu sırada sadrazamlık koltuğunda bulunan Kemankeş Kara Mustafa Paşa devlet işlerini en iyi şekilde yürüttü. Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Safeviler'le Kasr-ı Şirin Antlaşmasını imzalayıp, İstanbul'a geldikten sonra, giriştiği malî işlerde de başarılı oldu. Ocaklı sayısını indirip maaşlarının düzenli olarak verilmesini sağladı. Bu olumlu faaliyetler sonunda devlet bütçesi denkleşmiş oldu. Donanma işleriyle de ilgilenen Kemankeş Mustafa Paşa, her yıl belirli miktarlarda Kadırgalar yapılıp donatılmalarını sağladı. Erkek çocukları: Dördüncü Mehmed, İkinci Süleyman, İkinci Ahmed, Orhan, Bayezid, Cihangir, Selim, Murad. Kız çocukları: Ümmü Gülsüm Sultan, Peykan Sultan, Atike Sultan, Ayşe Sultan, Gevherhan Sultan. IV. Mehmed (1648 - 1687) Sultan Dördüncü Mehmed, 2 Ocak 1642'de, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Rus asıllı Turhan Hatice Sultan'dır. Sultan Dördüncü Mehmed, orta boylu, beyaz tenli ve yanık çehreliydi. Ata çok bindiği için vücudu öne eğikti. Annesi onu çok iyi yetiştirdi. İyi bir tahsil gördü. Babası Sultan İbrahim'in öldürülmesi üzerine 8 Ağustos 1648 günü, henüz yedi yaşında iken padişah oldu. Ava ve edebiyata çok meraklıydı. Ava olan merakı yüzünden tarihte "Avcı Mehmed" olarak anılır. İçkiyi yasaklayıp, içki imalâthanelerini kapattırdı. Sadrazamlığı, Köprülü ailesine vermekle çok isabetli bir karar aldı. Hayatının büyük bir kısmı saray entrikalarıyla geçti. İkinci Viyana bozgunundan sonra, ordunun ve devlet erkânının oybirliği ile, 8 Kasım 1687 günü tahttan indirildi. Bundan sonraki ömrü, saraydaki bir odada yanına konulan iki cariye ile tam bir hapis hayatı şeklinde sürdü. 6 Aralık 1693'de Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a gönderildi ve Yeni Cami'deki türbesine, annesi Turhan Sultan'ın yanına defnedildi. Erkek çocukları : İkinci Mustafa, Üçüncü Ahmed, Bayezid. Kız çocukları : Hatice Sultan, Safiye Sultan, Ümmü Gülsüm Sultan, Fatma Sultan. II. Süleyman (1687 - 1691) Sultan İkinci Süleyman, 15 Nisan 1642'de, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Saliha Dilaşub Sultan'dır. Orta boylu, kır sakallı, şişman ve halim selim bir padişahtı. Dindar, dürüst ve akıllı bir insan olan annesi Saliha Dilaşub Sultan tarafından titizlikle yetiştirildi. Oğluna, gerekli bilgileri bir yandan kendi veriyor, bir yandan da hocalar tutuyordu. Hayatının kırk yılını bir dairede hapis geçiren Sultan İkinci Süleyman cesur, dindar, vatansever, merhametli ve nazik bir insandı. Rüşvet ve sefahata son derece düşmandı. Padişah olduğu sırada askerî zorbaların ortalığı karıştırması üzerine onlarla mücadeleye girişti ve kısmen de olsa asayişi sağladı. Sultan İkinci Süleyman, dört yıl gibi kısa bir süre padişahlık yaptı. Bunun son iki yılını yatak hastası olarak geçirdi. Gün geçtikçe zayıflıyordu. 22 Haziran 1691 günü, Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanûnî Sultan Süleyman türbesine gömüldü. II. Ahmed (1691 - 1695) Sultan İkinci Ahmed, 25 Şubat 1643 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Hatice Muazzez Sultan'dır. Terbiyesi ve tahsili ile annesi meşgul oldu. Arapça ve Farsça biliyordu. Orta derecede bir tahsil gördü. Devlet işlerini çok yakından takip eder, hasta bile olsa divan toplantılarına katılırdı. Sultan İkinci Ahmed, hat sanatında çok ustaydı. Yazı yazma kabiliyeti çok üstün olan Sultan İkinci Ahmed, birçok Kuran-ı Kerim yazdı. Şairlere ve şiire çok düşkündü. Üç yıl yedi ay ondört gün saltanat sürdükten sonra, yakalandığı Siroz hastalığından kurtulamayarak 6 Şubat 1695 günü Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Kanûnî Sultan Süleyman Türbesine defnedildi. Erkek çocukları: İbrahim, Selim Kız çocukları: Atike Sultan, Hatice Sultan, Asiye Sultan. II. Mustafa (1695 - 1703) Sultan İkinci Mustafa, 6 Şubat 1664 günü, İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan'dır. Annesi Girit asıllıdır. Kuvvetli bir ilim tahsili yaptı. Tahta geçtiğinin üçüncü günü yapacağı işleri anlatan bir hatt-ı hümâyûn yayınladı. Yazısında: "Zevk, sefa ve rahatı kendimize haram eylemişizdir" diyordu. Yine vezirlerinden birine yazmış olduğu yazı şöyledir: "Bana ağırlık ve hazine lâzım değil. Yerine göre kuru ekmek yerim. Vücudumu din uğruna harcarım. Sıkıntının her çeşidine sabrederim. Milletime hizmet tamam olmadıkça, seferden dönmem. Elbette sefere bizzat kendim giderim". Erkek çocukları: Birinci Mahmud, Üçüncü Osman, Üçüncü Ahmed, Küçük Ahmed, Hüseyin, Selim, Mehmed, Murad, Osman Kız çocukları: Ümmügülsüm, Ayşe, Emetullah, Emine, Rukiye, Safiye, Zahide, Atike, Fatma, Zeyneb, Zahide. III. Ahmed (1703 - 1730) Sultan Üçüncü Ahmed, 30 Aralık 1673 günü doğdu. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan'dır. Annesi Girit asıllıdır. Sultan İkinci Mustafa'nın öz kardeşi olan Sultan Üçüncü Ahmed, uzun boylu, kara gözlü, doğan burunlu ve buğday tenli idi. Son derece zekî, hassas ve zarif bir insandı. İyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Sultan Üçüncü Ahmed ünlü hocalardan dersler almıştı. Sultan Üçüncü Ahmed, ağabeyi Sultan İkinci Mustafa'nın vefatı üzerine 22 Ağustos 1703 tarihinde otuz yaşında iken Edirne'de tahta geçti. Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lâle Devri boyunca padişahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmed, hattat ve şâirdi. "Necib" mahlasıyla şiirler yazdı. Ayrıca musiki ile de yakından ilgileniyordu. Divan şairlerinden Urfalı Nabi Efendi'nin hem kendisini hem de şiirlerini çok severdi. Gençliği diğer Osmanlı şehzadelerine göre bir hayli serbest geçti. Şehzadelerin öldürülmesi geleneği kalktığından, rahat bir hayat sürdü. İstediği her şeyle ilgilendiği için bilgisi de, görgüsü de arttı. Avrupa'daki gelişmeleri inceleme fırsatı buldu ve matbaanın Osmanlı Devleti'ne gelmesi için çok çaba sarfetti. Yirmi yedi yıl gibi uzun bir süre tahtta kalan Sultan Üçüncü Ahmed, çıkan Patrona Halil isyanı sonunda, 1 Ekim 1730 tarihinde padişahlıktan çekildi. Sultan Üçüncü Ahmed'in padişahlığının ilk günleri, tamamen disiplinden çıkmış yeniçerileri yatıştırma gayretleri ile geçti. Ancak kendisini padişah yapan yeniçerilere karşı etkili olamadı. Sultan Üçüncü Ahmed'in sadrazamlığa getirdiği Çorlulu Ali Paşa, ona idarî konularda yardımcı olmaya çalıştı, hazine için yeni düzenlemelerde bulundu ve Sultan Üçüncü Ahmed'e rakipleriyle mücadelesinde destek oldu. Sultan Üçüncü Ahmed zamanında, Rusya ile olan ilişkilerde gerginlik yaşandı. Bunun sebebi Rusya'nın Orta Asya üzerinde yayılma siyaseti izlemesi, Balkanlar'daki toplumları slavlaştırmaya çalışması, açık ve sıcak denizlere inmek istemesiydi. Erkek Çocukları: Birinci Abdülhamid, Üçüncü Mustafa, Süleyman, Bayezid, Mehmed, İbrahim, Numan, Selim, Ali, İsa, Murad, Seyfeddin, Abdülmecid, Abdülmelik Kız Çocukları: Emine, Rabia, Habibe, Zeyneb, Zübeyde, Esma, Hatice, Rukiye, Saliha, Atike, Reyhan, Esime, Ferdane, Nazife, Naile, Ayşe, Fatma, Emetullah, Ümmüselma, Emine, Rukiye, Zeyneb, Sabiha. . Mahmud (1730 - 1754) Sultan Birinci Mahmud, 2 Ağustos 1696 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Saliha Valide Sultan'dır. Büyük annesi Gülnuş Sultan'ın sevgi ve ilgisiyle büyüdü. Sekiz yaşından beri kafes hayatı yaşadığı halde zekâsı, iyi niyeti ve kuvvetli karakteri sayesinde kendini harap etmekten kurtardı. Küçük yaşlardan itibaren çeşitli hocalardan dersler aldı. Tarih, edebiyat ve şiirle meşgul oldu. Özellikle mûsıkî ile uğraştı. Sultan Birinci Mahmud, 1 Ekim 1730 tarihinde otuzbeş yaşında iken padişah oldu. Devrindeki en değerli kimseleri seçip iş başına getirdi. Karakter sahibi, azimli, müşfik, merhametli, dikkatli ve sabırlı bir insandı. Kendi zevkinden çok milletin refahını düşünerek hareket etti. Bu sayede babası ve amcasının düştüğü hatalara düşmedi. Hayatının son iki yılını hasta geçiren Sultan Birinci Mahmud, 13 Aralık 1754 tarihinde ellidokuz yaşında iken vefat etti. Sultan İkinci Mustafa'nın Yeni Cami'deki türbesine defnedildi. III. Osman (1754 - 1757) Sultan Üçüncü Osman, 2 Ocak 1699 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Şehsuvar Valide Sultan'dır. Şehsuvar Valide Sultan Rus asıllıdır. Tahta çıktığı ellialtı yaşına kadar sarayda hapis hayatı yaşadığı için sinirli bir yapıya sahipti. Ancak yine de şefkat ve merhamet sahibi, özellikle yalanı ve rüşveti sevmeyen bir insandı. Sultan Üçüncü Osman mûsıkîden nefret ettiği için bütün müzisyenleri saraydan uzaklaştırdı. Sarayda dolaşırken cariyelerle karşılaşmak istemediği için ayakkabılarına demir ökçeler taktırmıştı. Ökçelerden çıkan sesi duyan cariyeler padişahın geldiğini öğrenip yoldan çekiliyorlardı. İki yıl, on ay, onsekiz gün saltanat sürmüş bu süre içinde yedi tane veziriazam değiştirmiş, dönemi boyunca içte ve dışta barış ve huzur yaşanmıştır. Sultan Üçüncü Osman'ın zaman zaman kıyafet değiştirerek halkın arasına karıştığı bilinmektedir. 30 Ekim 1757'de vücudunda çıkan bir çıbanın verdiği hastalıkla vefat etti. Cenazesi, Yeni Cami'de Sultan Birinci Mahmud'un yanına defnedildi III. Mustafa (1757 - 1774) Sultan Üçüncü Mustafa, 28 Ocak 1717 günü, İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Sultan Üçüncü Ahmed, annesi Mihrişah Sultan'dır. Sultan Üçüncü Mustafa orta boylu, iri gözlü, yassı burunlu ve siyah sakallı idi. Heybetli ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Çok iyi bir tahsil yaptı. Astroloji ile meşgul oldu. İslâm ve Osmanlı tarihlerini inceledi. Sultan Üçüncü Mustafa, son derece dindar, tutumlu, müşfik, çalışkan ve cömert bir insandı. İki dakika süren ve İstanbul'un hemen hemen yarıdan fazlasını yıkan büyük depremde evlerini, yakınlarını kaybeden halka kendi kesesinden yardım etti. Adaletle hükmeder, haksızlıklara asla göz yummazdı. Yalandan, riyadan ve rüşvetten nefret ederdi. Asla gurura kapılmaz, büyüklük taslamaz, yapamayacağı işleri vaadetmezdi. Sultan Üçüncü Mustafa, yenileşmenin gerektiği fikrindeydi ve ıslahat yapmak istiyordu. Prusya Kralı İkinci Frederik'in ıslahat hareketlerini duymuş, Ahmed Resmî Efendi'yi ona göndermişti. Prusya Kralı İkinci Frederik, Sultan Üçüncü Mustafa'ya Ahmed Resmî Efendi aracılığı ile başarısının üç altın anahtarı dediği öğütlerini gönderdi. - Bol bol tarih okuyun, eski tecrübelerden faydalanın. - Güçlü bir orduya sahip olmaya çalışın ve barış zamanında askerlerinizi sürekli eğitime tâbi tutun. - Hazineniz daima parayla dolu bulunsun, ekonomiye önem verin. Sultan Üçüncü Mustafa, bu öğütleri dinledikten sonra acı acı güldü. Sonra da "Biz de bunları yapmak niyetindeyiz, lâkin yolu nedir?" diye mırıldandı. Memleketine en büyük felâketin Rusya'dan geleceğini düşünüyordu. Müdafaa için geceli gündüzlü çalışarak her türlü hazırlığı yaptı. Savaşlarda kullanılmak üzere hazineyi altınla doldurdu. Süveyş Kanalını bile açtırmayı düşünüyordu. Fakat iş başına getireceği yetenekli devlet adamlarının olmaması onu üzüyordu. Rus Savaşı sırasında üzüntüsünden hastalandı ve kalp yetmezliğinden dolayı 21 Ocak 1774 günü vefat etti. Sultan Üçüncü Mustafa, orduda bir yenileşme gerektiği fikriyle hareket ediyordu. Askerlere eğitim kuralları getirdi. İtirazlara aldırmadan tüfeklere süngü taktırdı. Yeni bir tophane kurdurup güçlü toplar döktürdü. Bahriye, istihkâm ve topçu okulları açtı. Yaşlı subaylara bile eğitim mecburiyeti getirdi. Ordudaki ıslahat konusunda Baron de Tott adlı Macar uyruklu Fransız'dan çok yararlandı. Baron de Tott, Osmanlı topçu sınıfını yeniden ele alıp modernize etti ve askere Avrupa usûlü eğitim yaptırdı. Sultan Üçüncü Mustafa şair bir padişahtı. Cihangir mahlasıyla yazdığı şiirleri çok meşhurdur. Şiirlere "el-fakir Mustafa Han-ı Sâlis" şeklinde imza atardı. Şiirlerinden birisinde şöyle der: Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele Devlet-i çerh-i denî verdi kamu müptezele Şimdi ebvâb-ı saadetle gezen hep hezele İşimiz kaldı heman merhamet-i Lem Yezel'e. Erkek çocukları: Üçüncü Selim, Mehmed Kız çocukları: Şah Sultan, Fatma Sultan, Bekhan Sultan, Fatma Sultan, Hibetullah Sultan I. Abdülhamid (1774 - 1789) Sultan Birinci Abdülhamid, 20 Mart 1725 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Üçüncü Ahmed, annesi Rabia Şermi Sultandır. Annesi ona kuvvetli bir tahsil yaptırdı. Zamanındaki mevcut tarihlerin hepsini gözden geçirdi. Hat sanatı ile de meşgul oldu. Merhametli, nazik ve saf bir insan olarak tanınıyordu. Saltanatı süresince birçok ıslahat ve imar hareketlerinde bulundu. Devlet işleriyle daima yakından ilgilendi. Her sorun hakkında fikir ve görüşlerini vezirlerine bildirirdi. Yetenekli vezirler atamaya çalıştı. Halka karşı daima şefkatli ve ılımlı davrandı. Sultan Birinci Abdülhamid henüz tahta geçmişti ki, kendisinden cülûs bahşişi istendiğini duydu. Kaşlarını çatıp sertleşen Sultan Birinci Abdülhamid şöyle dedi: "Hazinede bahşiş yoktur, bundan böyle cülus bahşişi verilmeye! Asker evlâtlarımıza fermanımız duyurula!". Askerler bir parça söylendilerse de, işi daha fazla ileriye götürmeden dağıldılar. Sultan Birinci Abdülhamid, siyasî ve askerî ıslahatlara girişti. Avrupaî tarzda mektepler açtı. Yeniçeri ocağına ve donanmaya yeni bir çehre kazandırmaya çalıştı. Sürat Topçuları Ocağı'nı kurdurdu, Yeniçerilerin sayımını yaptırdı ve gereksiz yere fazla para alanları tespit ettirdi. Bu faaliyetleri yürüten Sadrazam Halil Hamid Paşa, menfaatleri bozulanlar tarafından padişaha şikâyet edildi. Halil Hamid Paşa, yaptığı tüm olumlu çalışmalara rağmen, bu konuda yanıltılan Sultan Birinci Abdülhamid'in emriyle idam edildi. Sultan Birinci Abdülhamid, bütün başarısızlıklara rağmen Osmanlı padişahları arasında iyi niyeti ve gayreti ile anıldı. 1782 yılı yazında İstanbul'da çıkan yangında itfaiye işlerini bizzat kendisi yürütmesi sonucu halkın sevgi ve takdirini de kazanmıştı. Dindarlığı ve iyiliği sebebiyle halkın "velî" olarak gördüğü Sultan Birinci Abdülhamid, onbeş yıl iki ay onyedi gün süren saltanattan sonra, 1789 yılı Nisan ayında 64 yaşında vefat etti. Cenazesi Bahçekapı'da kendi yaptırdığı türbesine defnedildi. Erkek Çocukları : Dördüncü Mustafa, İkinci Mahmud, Murad, Nusret, Mehmed, Ahmed, Süleyman. Kız Çocukları : Esma, Emine, Rabia, Saliha, Alimşah, Dürrüşehvar, Fatma, Melikşah, Hibetullah Zekiye. III. Selim (1789 - 1807) Sultan Üçüncü Selim, 24 Aralık 1761 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mustafa, annesi Mihrişah Sultan'dır. Annesi Gürcü asıllıdır. Kâhinlere inanan babası Sultan Üçüncü Mustafa, onların yeni doğan oğlu Selim'in eşsiz bir cihangir olacağını söylemeleri üzerine, büyük bir sevince kapılmış, yedi gün yedi gece bayram yapılmasını emretmiştir. Sultan Üçüncü Selim, doğum günündeki bu hava içinde büyüdü. Sarayda çok güzel bir şekilde yetiştirildi. Sultan Üçüncü Mustafa, kendisinden sonra oğlu Sultan Üçüncü Selim'in padişah olmasını istemişti. Ancak, babasından sonra padişahlığa amcası Sultan Birinci Abdülhamid getirildi. Sultan Birinci Abdülhamid, Sultan Üçüncü Selim'i sarayda göz önünde bulunduruyor, ancak yine de onun eğitimine önem veriyordu. Amcası Sultan Birinci Abdülhamid'in ölümü üzerine, Sultan Üçüncü Selim 7 Nisan 1789 günü, 28 yaşındayken Osmanlı tahtına oturdu. Sultan Üçüncü Selim, edebiyata ve güzel yazı yazmaya çok meraklıydı. Yazmış olduğu hat ve levhalardan bazıları cami ve türbelere asılmıştır. Arapça ve Farsçayı çok iyi konuşuyordu. Merhametli bir insan olan Sultan Üçüncü Selim ciddi bir eğitim görerek yetişti. İyi bir şâir, tamburî, neyzen ve hânende idi. Bestekâr da olan Sultan Üçüncü Selim, güzel sanatlara düşkün ve açık fikirliydi, ancak zaafa varacak kadar yumuşak karakterliydi ve Osmanlı Devleti'nde batıcılığın yerleşmesini istiyordu. Sultan Üçüncü Selim tahta çıktığı zaman, halk ona büyük ümitler bağladı. Halk genç hükümdarın, Osmanlı Devleti'ni o eski güçlü ve ihtişamlı devirlerine geri döndüreceğini düşünüyordu. Sultan Üçüncü Selim, 29 Mayıs 1807 tarihinde Osmanlı padişahlığını Şehzade Mustafa'ya terk ettikten sonra bir yıl iki ay daha yaşadı. Alemdar Mustafa Paşa Olayı sırasında yeni padişahın adamları tarafından, 28 Temmuz 1808 tarihinde öldürüldü. Cenazesi, Lâleli Camii avlusunda babası Sultan Üçüncü Mustafa'nın yanına defnedildi. IV. Mustafa (1807 - 1808) Sultan Dördüncü Mustafa, 8 Eylül 1779 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nüketseza Kadın Sultan'dır. Annesi Nüketseza Kadın Sultan, Sultan Dördüncü Mustafa'nın iyi bir tahsil yapması için çok çaba harcadı. Ancak hırslı, kurnaz ve asabî bir insan olan Sultan Dördüncü Mustafa, eğitim ve öğrenimden çok zevk ve sefa içinde yaşamaya önem verdi. Kabakçı Mustafa İsyanı sonunda, tahttan indirilen amcazâdesi Sultan Üçüncü Selim'in yerine, 29 Mayıs 1807 günü tahta çıktığında yirmisekiz yaşındaydı. Sultan Dördüncü Mustafa'nın şehzadeliği boyunca, kendisine bir evlât gibi davranan Sultan Üçüncü Selim aleyhinde isyancılarla işbirliğine girmesi ve onun öldürülmesi için emir vermesi, karakteri hakkında fikir vermektedir. Tahta çıktığında devletin merkezî otorite ve hakimiyeti gittikçe zayıflıyor, Sultan Üçüncü Selim ve Nizam-ı Cedid yandaşları yakalandıkları yerde öldürülüyordu. Sultan Dördüncü Mustafa'nın tahta çıkmasını sağlayan Kabakçı Mustafa ve yandaşları devlet yönetiminde etkin rol oynuyor, kendi adamlarını önemli mevkilere getiriyorlardı. Osmanlı Devleti, bu isyandan sonra yeniçerilere çok büyük tavizler verdi. Ancak yeniçerilerin istekleri hiçbir zaman bitmedi. Hatta Osmanlı tarihinde hiç görülmemiş bir antlaşma yapıldı. Kabakçı Mustafa isyanında baş rol oynayan yeniçeri ağalarının, kendilerini sağlama almak için yaptıkları bu antlaşmaya göre, yeniçeriler devlet işlerine karışmayacak ve Osmanlı Devleti bu isyandan dolayı Yeniçeri ocağını sorumlu tutmayacaktı. Sultan Üçüncü Selim taraftarları, bu karışık ortam içinde Rusçuk âyânı Alemdar Mustafa Paşa'ya sığınmışlardı. Alemdar Mustafa Paşa Osmanlı-Rus savaşları sırasında büyük başarılar göstermiş ve ordu mensuplarının sempatisini kazanmıştı. Sultan Dördüncü Mustafa hat sanatıyla uğraştı. Gayet güzel yazıları vardır. Osmanlı hanedanından Sultan Beşinci Murad'dan sonra en az padişahlık yapanlardan birisidir. Kız çocukları: Emine Sultan II. Mahmud (1808 - 1839) Sultan İkinci Mahmud, 20 Temmuz 1785 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nakşidil Valide Sultan'dır. Orta boylu, geniş omuzlu, beyaz sakallı, zarif ve sevimli yüzlüydü. Diğer Osmanlı padişahları gibi kuvvetli bir tahsil gördü. Öğrenimi ile, Sultan Üçüncü Selim, padişahlığı sırasında bizzat meşgul olmuştu. Cesur, temkinli, sabırlı ve azimli bir kişiliğe sahip olan Sultan İkinci Mahmud, Alemdar Mustafa Olayı sonrasında, 28 Temmuz 1808 tarihinde tahta çıktığında yirmi üç yaşındaydı. Zekî ve bilgili bir insan olan Sultan İkinci Mahmud, Avrupa'daki yenileşme hareketlerini benimsemişti. Adalet işlerine gereken önemi verdi, yeni kanun ve tüzükler hazırlattı ve bu sebeple kendisine "Adlî" ünvanı verildi. Şiiri, edebiyatı ve bilimi seven, halk arasında dolaşmayı ve onların dertlerini dinlemeyi gerekli gören Sultan İkinci Mahmud, Osmanlı Devleti'ni gerek sosyal bakımdan, gerekse uygarlık açısından ileri bir ülke yapmaya çalıştı. Sultan İkinci Mahmud, yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak, 1 Temmuz 1839 günü, dinlenmek için gittiği kardeşi Esma Sultan'ın Çamlıca'daki köşkünde, elli dört yaşında vefat etti. Büyük bir cenaze töreni ile halkın gözyaşları arasında Divan Yolu'ndaki türbesine defnedildi. Erkek çocukları: Abdülmecid, Abdülaziz, dört tane Ahmed isimli Şehzade, Bayezid, Abdülhamit, Süleyman, Mehmed, Murad, Nizameddin, Mehmed, Abdullah, Osman Kız çocukları: Emine Sultan, Hamide Sultan, Hayriye Sultan, Şah Sultan, Saliha Sultan, Ayşe Sultan, Atike Sultan, Fatma Sultan, Münire Sultan, Fatma Sultan, Mihrimah Sultan, Adile Sultan. Abdülmecid (1839 - 1861) Sultan Abdülmecid, 25 Nisan 1823 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan'dır. Sultan Abdülmecid, babasının arzusu yönünde bir eğitim ve terbiye gördüğü için ıslahatçı fikirlere sahipti. Batı âlemine karşı hayranlık besliyordu. Babasının vefatı üzerine, henüz 17 yaşında iken Osmanlı tahtına oturdu. Devletin ilerleyişi için Avrupaî hayat tarzının ülke çapında yaygınlaştırılmasını istedi. Saltanatının henüz dördüncü ayında ilân ettiği Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu sebebiyle Tanzimat Dönemi padişahı olarak şöhret bulmuştur. Sultan Abdülmecid, batılı yazarların takdir ve sevgiyle andıkları bir padişahtı. Âdil, merhametli, ıslahatçı, yenilikçi bir insan olan Sultan Abdülmecid, çok genç yaşlardan itibaren içki kullanmaya başladı. 25 Haziran 1861 tarihinde, 39 yaşında iken İstanbul'da veremden dolayı vefat eden Sultan Abdülmecid, Yavuz Sultan Selim'in türbesi yanındaki mezarına defnedildi. Sultan İkinci Mahmud, ölüm döşeğinde iken, Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmış olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı kuvvetlerini Nizip'te yenilgiye uğratmıştı. Sultan Abdülmecid böyle karmaşık bir ortamda tahta çıktı. Mısır Sorunu, Rus donanmasının Hünkâr İskelesi Antlaşmasına uyarak İstanbul'a gelmesi üzerine bir Avrupa sorunu haline geldi. Başta İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya olmak üzere Avrupalı devletler Osmanlı Devleti ile Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa arasındaki Mısır sorununu çözmek için bir konferans düzenlediler. Avrupa Devletleri, Mısır'da güçlü bir yönetim istemiyorlardı. Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya karşı Osmanlı Devleti'nin tarafını tuttular ve bu ortamda Londra Sözleşmesi imzalandı (1840). Buna göre; Mısır Osmanlı Devleti'ne bağlı kalacak, ancak yönetimi Mehmed Ali Paşa ve oğulları yürütmeye devam edecekti. Mısır seksen bin altın vergi ödeyecekti. Suriye, Adana ve Girit tekrar Osmanlı yönetimine bırakılıyordu. Hünkâr İskelesi Antlaşmasının süresi bitince, Londra'da yeniden bir konferans düzenlendi (1841). Toplantıya Osmanlı Devleti'nden başka Rusya, Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya katıldı. Konferansta alınan kararlara göre, Boğazlar'da egemenlik hakkı Osmanlı Devleti'ne ait olacak, ancak barış döneminde hiçbir savaş gemisi Boğazlar'dan geçmeyecekti. Bu antlaşma ile Fransa ve İngiltere Akdeniz'deki güvenliklerini sağlamış oluyorlar, Osmanlı Devleti'nin Boğazlar üzerindeki kayıtsız şartsız haklarına kısıtlama geliyordu. Rusya ise Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Boğazlar üzerinde sağladığı üstünlüğü kaybetmiş oluyordu. Abdülaziz (1861 - 1876) Sultan Abdülaziz 8 Şubat 1830 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Pertevniyal Valide Sultan'dır. Elâ gözlü, beyaza yakın kumral tenli, sert bakışlı ve top sakallıydı. Ağabeyi Sultan Abdülmecid'in vefatı üzerine 25 Haziran 1861 günü tahta çıktığında 31 yaşındaydı. Müsrif bir padişah olarak tanınmasına rağmen, çok sade giyinir, sarayda terlik ve entari ile dolaşırdı. Babası öldüğü zaman dokuz yaşlarındaydı. Ancak ağabeyi Sultan Abdülmecid, onun eğitimine gerektiği gibi dikkat etti. Şehzadeliği sırasında rahat ve korkusuz bir hayat sürdü. Çok iyi Fransızca konuşurdu. Şiire ve müziğe de ilgisi vardı. Kendine ait besteleri vardır. Resim yapma kabiliyeti de çok üstün olan Sultan Abdülaziz, Osmanlı donanmasına ısmarlayacağı gemilerin plânını bizzat kendisi çizmişti. Ok atmayı, ata binmeyi, avlanmayı ve özellikle güreşmeyi çok severdi. Güçlü, kuvvetli ve pehlivan yapılıydı. En iyi pehlivanlarla güreşir ve sırtlarını yere getirirdi. V. Murad (30 Mayıs 1876 - 31 Ağustos 1876) Sultan Beşinci Murad 21 Eylül 1840 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Şevk-Efza Kadın Efendi'dir. Annesi Çerkezdir. Sultan Beşinci Murad, çocukluğunda ve gençliğinde iyi bir eğitim gördü ve Fransızca öğrendi. Okumaya çok meraklı olduğundan dolayı, Fransa'dan kitaplar getirtir ve sürekli olarak okurdu. Edebiyata karşı çok ilgiliydi. Aralarında Ziya Paşa ve Namık Kemal'in de olduğu devrin bir çok şairi ile yakın dostluk kurmuştu. Yabancı kültürlerin etkisi altında kalan Sultan Beşinci Murad, piyano çalardı. Batı müziği stilinde besteler bile yapmıştır. Avrupalı prenslerle dost olmuş, onlarla mektuplaşmış olan Sultan Beşinci Murad, yerli ve yabancı gazeteleri yanından eksik etmezdi. Sultan Abdülaziz ile beraber çıktığı Avrupa seyahati sırasında Avrupa'yı yakından görüp hayran kalmış olan Sultan Beşinci Murad, bu gezi sırasında İngiltere'de tanıştığı Gal Prensi (sonradan İngiltere Kralı olan VII.Edward) ile yakın bir dostluk kurdu. Gal Prensinin tesiri altında kalıp mason olan Sultan Beşinci Murad, çok müsrif ve ihtiras sahibi bir insandı. Padişah olmak için amcasının ölümünü beklediğini açıkça söylerdi. Sultan Beşinci Murad, tahttan indirilen Sultan Abdülaziz'in yerine 30 Mayıs 1876'da padişah oldu. Ancak, Osmanlı Devleti'ni kurtarmak için meşrutiyetin kurulmasını isteyen, bu düşünce ile tahta güvendikleri bir hükümdar getiren aydınların umudu yine kırılmıştı. 93 gün kaldığı Osmanlı tahtından 31 Ağustos 1876 günü indirildi. 28 yıl daha sarayda yaşayan Sultan Beşinci Murad, 29 Ağustos 1904 tarihinde vefat etti ve annesi Şevk-Efza Kadın Efendi'nin Yeni Cami'deki türbesine defnedildi. II. Abdülhamid (1876 - 1909) Sultan İkinci Abdülhamid, 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi'dir. Annesi Çerkezdir. Sultan İkinci Abdülhamid çok küçük yaşta iken annesini kaybettiği için öksüz büyüdü ve onu üvey annesi Piristu Kadın yetiştirdi. Çocukluğunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. Çok hoşgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi. Bekârlığı sırasında çok serbest bir hayat yaşayan Sultan İkinci Abdülhamid, evlendikten sonra tüm boş zamanını ailesiyle, çocuklarıyla geçirmeye başladı. Sultan İkinci Abdülhamid, yıkılmak üzere olan Osmanlı Devleti'ni uyguladığı politikalarla 33 yıl ayakta tutmayı başarmış bir padişahtır. Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsî servetinden masrafları karşılamış, bunu devletten geri almamıştı. Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece şefkatli bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid'in kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde ender rastlanan bir olaydır. Sultan İkinci Abdülhamid, kültüre önem vermiş ve eğitim konusunda hizmet verecek birçok mekân yaptırmıştır. Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilâyetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmuş, ilkokulları köylere kadar ulaştırmıştır. İstanbul'da Şişli Etfal Hastahanesi'ni ve Dârülaceze'yi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen içme suyunu borularla İstanbul'a getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamid, Bağdat'a ve Medine'ye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları yaptırmıştır. Mehmed Reşad (1909 - 1918) Sultan Mehmed Reşad 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülcemal Kadın Efendi'dir. Annesi Çerkezdir. Çocukluğu, padişah olan babasının yanında geçti. Eğitim ve öğrenimine gereken önem gösterildi. Sultan Mehmed Reşad, amcası Sultan Abdülaziz zamanında rahat bir şehzadelik yapmasına rağmen ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid zamanında sarayda hapis hayatı yaşadı. Veliaht olduğu için devamlı kontrol altında tutuluyordu. Sultan Mehmed Reşad günlerini haremde geçirir, şiir ve kitap okurdu. Sultan Beşinci Mehmed Reşad, İttihat ve Terakki partisinin desteğiyle tahta çıktığında 65 yaşındaydı. Sultan İkinci Abdülhamid'in padişahlığı sırasında devlet işleriyle yeterince ilgilenmemişti. Padişahlığı sırasında yönetim daha çok İttihat ve Terakki partisinin ileri gelenlerinden Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa'nın eline geçmişti. Mehmed Vahdeddin (1918 - 1922) Sultan Mehmed Vahdeddin otuz altıncı ve son Osmanlı padişahıdır. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistu Kadın Efendi'dir. 2 Şubat 1861 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, Sultan Mehmed Vahdeddin doğduğu yıl, annesi Gülistu Kadın Efendi de, o henüz çok küçükken vefat etmişlerdi. Çocuk denecek yaşlarda hem öksüz, hem yetim kalan Sultan Mehmed Vahdeddin, babası Sultan Abdülmecid'in kadınlarından Şayeste Kadın tarafından büyütüldü. Sultan Abdülaziz'in saltanatı sırasında henüz bir çocuk olduğu için serbest yetişti. Eğitim ve öğrenimi ile ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid henüz padişah değilken bile yakından ilgilendi. Sultan İkinci Abdülhamid, saltanat yıllarında da bu tutumunu değiştirmedi, ona hep değer verdi ve onu korudu. Bu yüzden ağabeyinin saltanat yıllarında rahat bir hayat yaşadı. Sultan Mehmed Vahdeddin, çok okurdu, okuduğunu iyi anlardı. Özellikle fıkha ait eserler ilgisini çekmişti. Kitabeti ve imlâsı düzgündü. Zekî bir insandı, fikirlerini kâğıt üstüne aktarmakta zorluk çekmezdi. Çok nazik bir insan olan Sultan Mehmed Vahdeddin, Viyana seyahati sırasında hem yanındakileri hem de yabancıları nezaketine hayran bırakmıştı. Az konuşur, daha çok dinlemeyi sever ve birisini dinlerken pür dikkat kesilirdi. Sultan Mehmed Reşad, padişah olduğu zaman, yaş bakımından Sultan Mehmed Vahdeddin'den daha büyük olan Sultan Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzeddin veliaht idi. Yusuf İzzeddin'in ölümü üzerine veliahtlığa Sultan Mehmed Vahdeddin getirildi. Veliaht olarak bulunduğu yıllarda, Birinci Dünya Savaşı çıktı. Savaş sırasında Osmanlı Devleti'nin veliahtı olarak Almanya'ya resmî bir gezi yaptı. Bu seyahatinde yanında Mustafa Kemal de bulunudu. Sultan Mehmed Reşad'ın ölümü üzerine, Sultan Altıncı Mehmed Vahdeddin sanı ile padişah oldu.
Ders: 1453 Şahi Topu - Istanbul'un Fethı 02:10
Ders: 1453 Şahi Topu - Istanbul'un Fethı 2.559 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut ilter Aykut Öğretmen Şahi Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılıp kullanılmış özel bir savaş topudur. İstanbul'un fethinde kullanılmıştır. Yapımı üç ay süren, çizimlerini Fatih Sultan Mehmet'in önderliğinde Türk mühendislerinin yaptığı topun dökümünü Bizanslıların daha önce sınır dışı ettiği Macar Urban adlı bir dökümcü yapmıştır. Bunun yanında döküm ustası olarak Cenevizli Donar Usta diye birisinden de bahsedilir. Ayrıca bir rivayete göre de Macar Urban sınır dışı edilmemiş, Bizans zindanlarından lağımcılar tarafından kaçırılmıştır. [kaynak belirtilmeli]Urbain’in döktüğü top ve diğer toplar 1452 senesi Ocak ayının sonlarında Edirne’den yola çıkarılmış ve ancak iki ay sonra İstanbul önlerine getirilebilmiştir. Edirne'de deneme atışlarının yapılacağı sırada Fatih Sultan Mehmet tellallar göndererek halkı uyarmış, bu gürültünün kaynağını haber vermiştir. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u almak için döktürdüğü büyük top "şahi" adını taşır. Bu topun namlusu 91.5cm'dir. 680 kilogram ağırlığındaki güllesinin menzili 1200 metredir. Osmanlı ordusunda daha sonra kullanılan büyük toplara da şahi adı verilmiştir. 1464'te Fatih Sultan Mehmet toplardan kırk iki tanesini Çanakkale Boğazı'nın savunması için Çanakkale Boğazı'na göndermiştir. Yüzyıllarca kullanılmadan kalan toplar 1807 yılında İngiliz donanmasına karşı kullanılmış ve beklenenin aksine kusursuz şekilde çalışan toplar bir İngiliz gemisini vurmuş ve 60 denizciyi etkisiz hale getirmiştir. Bir tanesi İngiltere'de, bir diğeri de İtalya'dadır. Günümüzde Fatih döneminden 6 tane top kalmıştır. Bunların en büyüğü olan ve İstanbul'da, Boğazlar'da kullanılan "şahi" bugün İngiltere'dedir. Diğer toplar ise Harbiye'deki askeri müze bahçesinde olup bunların çapı daha küçüktür. Fatih Sultan Mehmed çizimlerini bizzat kendisinin yaptığı devrin en büyük topunu evvelce Bizans hizmetinde bulunan Urbain isimli bir Macar yahut Ulah mühendisine, döktürmüştü. Bu topun Edirne’de dökülmesinde Mimar Muslihiddin Ağa , Saruca Paşa ve Urbain beraber çalışmışlardı. Sahi topu1 İngiltere, Portsmouth, Fort Nelson'da Sergilenen Top Üç ayda dökülen bu topun büyüklüğü ve çapı hakkında muasır tarihçiler muhtelif bilgiler vermektedirler. Françes; uzunluğu 5,5 metre, dış çevresi 2 metre 74 cm (9 kadem), yarı çapı 92 cm (kutru 3 kadem ) ağırlığı 18 ton kadardır demektedir. Top 544 kg (1200 libre) bazılarına göre de 680 kg (1500 libre) gülleler atıyor, bu gülleler 1,883 km (1 mil) mesafeye kadar giderek 1 metre 83 cm (6 kadem) derinliğinde toprağa gömülüyordu. Topun sesi 24 km ( 13 mil) mesafeden duyulmaktaydı. Şahî adı verilen bu topların Edirne’de atış denemeleri öncesi, halkın heyecan ve korkuya kapılmamaları için şehre tellallar salınmış çıkacak dehşetli gürültünün sebebi önceden haber verilmişti. Urbain’in döktüğü top ve diğer toplar 1452 senesi Ocak ayının sonlarında Edirne’den yola çıkarılmış ve ancak iki ay sonra İstanbul önlerine getirilebilmişti. Büyük topun önünde Kraç Bey kumandasında on bin akıncı süvarisinden mürekkep bir kol gidiyor topu otuz, bazılarına göre elli veya atmış çift öküz müşkülatla çekiyordu. Fatihin toplarından birisi Kırım Savaşı sırasında Çanakkale’de bulunmaktaydı. İngilizlerin alakasını çeken bu top General Sir John Lafroy’un yoğun girişimleri ve birçok müracaatları sonunda 1868’de Sultan Abdülaziz zamanında İngiltere’ye Kraliçe Victoria adına hediye edilmiş ve Londra kulesinin avlusunda teşhire konulmuştur. Bu gün kraliyet silah Koleksiyonunun bir parçası olan top Portsmouth şehrinde Fort Nelson top sergisinde ziyaret edilmektedir Leh, Ulah yahut Macar asıllı olduğu tartışmalı olan dökümcü Urban (Vrabain) meselesi üzerinde pek çok spekülasyonlar yapılan bir konudur. Halkondil; Urban’ın döktüğü toplardan birisinin atıldığı sırada parçalanarak Urban’ı öldürmüş olduğunu rivayet eder. Hammer’de rivayeti Halkondil’den alarak Macar Urban’ın top denemesi sırasında parçalanarak öldüğünü yazar. İ. Hami Danişmend, Reşat Ekrem koçu gibi müelliflerde bu iki kaynağı dayanak göstererek bu görüşü savunurlar ve dolayısı ile Urban ustanın top dökümlerine hiçbir katkısı olmadığını iddia ederler. Fakat bu görüş muteber değildir. Bakınız: Fetih ve Fatih, İsmail Hami Danişmend, Timaş Yayınları, 2008 ,s.39,40,41 Tarihî hakikatler , İsmail Hami Danişmend, Tercüman tarih ve kültür yayınları, 1979, C.1 , s442-444 Fatih Sultan Mehmed, Reşat Ekrem Koçu, Tarih ve tarih romanları serisi, C.4 Kervan Yayınları, 1973, s.64 Zira elimizdeki Fatih’in vakfiyesi kaydı bunun doğru olmadığını ve Urban ustanın fetihten sonra da hayatta olup Okmeydanı’nda Güreşçiler tekkesi civarında evleri bulunduğunu göstermektedir (Evkaf, no 1872) Bazı kaynaklar ise daha temkinli yaklaşarak dökümcü Urban ustanın sadece top dökümlerine nezaret ettiğini söylerler. Bakınız: Resimli-haritalı mufassal Osmanlı tarih, Bir heyet tarafından yazılmıştır C.1, s407 (Burada Urban Ustanın sadece döküme nezaret ettiği kayıtlıdır. ((Bu kitap E-kutuphane bölümümüzde mevcuttur)) Bazı müellifler ise Dukas’ı kaynak göstererek Şahi toplardan birisinin Urban Usta tarafından döküldüğünü fakat bu topun kuşatmada fazla ısınarak yarıldığını ve kullanılamayacak hale geldiğini yazarlar. Bakınız: Birincil kaynaklardan Osmanlı tarihi Kayı II, Ahmet Şimşirgil, Şems yayınları, IST 2006, s.126 Ancak genel görüş Şâhi topunu dökenler arasında Urban ustanın bulunduğu şeklindedir. Bu konuda Prof. Feridun Emecen “ İstanbul’un fethi olayı ve meseleleri “ adlı kitabında gayet açıklıkla Urban’ın çalışmalarını anlatır. (İstanbul’un fethi olayı ve meseleleri, Feridun M. Emecen, Kitabevi yayınları, IST 2003, s37-38, ayrıca dizin kısmından- Urban/ Vrahan s.108 ) Binaenaleyh pek çok tarihçi ve araştırmacı da Urban ‘ın Şâhi topların dökümüne bulunduğunu ortaya koymuştur. Bakınız: XIV. – XVI. Asırlarda Avrupa Ateşli Silah Teknolojisinin Osmanlılara Aktarılmasında Rol Oynayan Avrupalı Teknisyenler (Tâife-i Efrenciyân) , Salim Aydüz , Belleten, Cilt: LXII, Sayı: 235, Aralık 1998 s.817 Tophâne-i Âmire ve Top Döküm Teknolojisi , VII. Dizi, Sayı: 215, 2006 , Salim AYDÜZ , s.170,171,172 Büyük fetih, Cahid Okurer, İstanbul Fetih Derneği Yayınları No 1, ist 1953,s.25 Topçuluk Tarihi, Muzaffer Erendil, Gnkur. Askeri Tarih ve Stratejik Etut Baskanlıgı yayınları, Genelkurmay Basımevi ANK. 1988,s60,61,62 Fatih’in sikke ve madalyaları, İbrahim Artuk, Cevriye Artuk, İstanbul Fethinin 500üncü Yıl Dönümü Kutlama Yayınlarından, Belediye Matbaası, 1946 s.11,12,13 Tarih boyunca Türk toplumunda silâh kavramı ve Osmanlı İmparatorluğunda Kullanılan Silahlar, T. Nejat Eralp, Atatürk Kültür Merkezi yayını, 1993, s.115 Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, IRCICA, IST 1999 ” Osmanlı İktisadi Yapısı, Sanayi- Ağır Sanayi – Tophane-i âmire” Mübahat S. Kütükoğlu s.620 Ayrıca dizin 850 (Urban) Osmanlı tarihi, İ. H: Uzançarşılı, Kuruluştan İstanbul’un fethine kadar (1947), ttk, 1947 c 1 s.460-480 Birinci Askeri Tarih Semineri bildirileri, Nurettin Tursan, Burhan Göksel, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, 1983, C1.s.132 Tarihi, kültürü ve sanatıyla VII. Eyüpsultan Sempozyumu, İrfan Çalışkan, Eyüp Belediyesi Kültür ve Turizm Müdürlüğü, IST 2003, s.30 Ayrıca Türk Ansiklopedisi C.7 Urban maddesinde sarih bilgi mevcuttur. Dönemim kaynaklarında da bu konuda bilgi bulmak mümkündür. Bakınız : Kritobulos d’Imbros, History of Mehmed the Conqueror, Princeton 1964 , ( Kritovulos, Tarihi Sultan Mehmed Han-ı Sani , İstanbul’un Fethi) Dukas, Bizans Tarihi, çev. VL. Mirmiroğlu, s.152 Lütfi Paşa , Tevarih-i Âl-i Osman, Çev. Kayhan Atik , s. 406-440 Urban’ın dökümcülüğü ve Şahi toplarını döküp dökmediğinden ziyade bu meseleden çıkarılacak daha önemli bir ders vardır. O da Osmanlıların ilmi ve teknik konularda ki açık tutumlarıdır. Dini ve milliyeti ne olursa olsun ilim ve fen adamlarından istifade etmeleri ve onların hakkını fazlasıyla vermeleridir. Nitekim Bizanslı Tarihçi Dukas bu konuda “Şayet imparator Urban’a Ormanlılarının verdiğinin dörtte birini verseydi kesinlikle gitmezdi” derken bu gerçeği göstermektedir. Daha geniş bilgi için , Mücteba İlgürel, İstanbul’un fethinde Osmanlı topçuluğu,