Hoşgeldiniz!

Tarih Dersi

2 Günde Tarih Doping Hafıza - İslamiyet Öncesi Türkler 05:07
2 Günde Tarih Doping Hafıza - İslamiyet Öncesi Türkler 16.932 izlenme - 3 yıl önce Görsel ve Duysal Hafıza Teknikleriyle; 1 Günde YGS Türkçe 2 Günde YGS Coğrafya 2 Günde YGS Tarih 3 Günde LYS Edebiyat 2 Günde LYS Coğrafya 2 Günde LYS Tarih Doping Hafıza fark yaratmaya devam ediyor. Detaylı Bilgi İçin: www.dopinghafiza.com 0 212 236 74 41
Tarih Kpss Eğitim Videolari Zorlu Eğitim 01 01:06:33
Tarih Kpss Eğitim Videolari Zorlu Eğitim 01 19.983 izlenme - 2 yıl önce Kpss Video Dersleri Tarih Kpss tarih konu anlatımı videoları , kpss uzaktan eğitim canlı dersleri Zorlu Eğitim
Ders: 1470 1520 1. Yavuz Sultan Selim Kimdir? 04:44
Ders: 1470 1520 1. Yavuz Sultan Selim Kimdir? 18.646 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen I. Selim, Yavuz Sultan Selim, Hâdim'ul-Harameyn'iş-Şerifeyn (Mekke ve Medine'nin Hizmetkârı) (Osmanlı Türkçesi: ) (d. 10 Ekim 1470 – ö. 21/22 Eylül 1520[1][2]), 9. Osmanlı padişahı, 74. İslam halifesi ve ilk Osmanlı halifesidir. Babası II. Bayezid, annesi Gülbahar Hatun, eşi Ayşe Hafsa Sultan'dır. Tahtı devraldığında 2.375.000 km2 olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 2,5 kat büyütmüş ve ölümünde imparatorluk topraklarının 1.702.000 km2'si Avrupa'da, 1.905.000 km2'si Asya'da, 2.905.000 km2'si Afrika'da olmak üzere toplam 6.557.000 km2'ye çıkarmıştır.[3] Padişahlığı döneminde Anadolu'da birlik sağlanmış; halifelik Abbasilerden Osmanlı Hanedanına geçmiştir. Ayrıca devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yolu'nu ele geçiren Osmanlı, bu sayede doğu ticaret yollarını tamamen kontrolü altına almıştır. Selim, tahta babası II. Bayezid'e karşı darbe yaparak çıkmıştır. Şehzade Selim, tahta çıkmadan önce vali olarak Trabzon'da görev yapmıştır. Yavuz Sultan Selim'e kızını vermiş olan Kırım Hanı Mengli Giray, ona askeri destek sağlayarak tahta geçmesine yardım etmiştir. 1512'de tahta çıkan Sultan Selim, Eylül 1520'de şarbon hastalığına bağlı olarak Aslan Pençesi (Şirpençe) denilen bir çıban yüzünden henüz 49 yaşında iken vefat etmiştir.[4][5] Konu başlıkları [gizle] 1 Padişahlık öncesi 1.1 Trabzon valiliği 1.2 II. Bayezid'ın son seneleri ve şehzadeler meselesi 2 Tahta çıkışı 2.1 Baba-oğul mücadelesi 2.2 Yeniçerilerin ayaklanması ve Sultan Selim'in cülusü 2.3 Şehzadelerin bertaraf edilmesi ve taht kavgasının sonlandırılması 3 İran Seferi 3.1 Çaldıran Savaşı 3.2 Doğu ve güney sınırlarındaki önemli kale ve şehirlerin fethi 4 Mısır Seferi 4.1 Mercidabık Savaşı 4.2 Ridaniye Savaşı 4.3 Şah İsmail'in elçi göndermesi 4.4 Kızılbaş Celal Ayaklanması 5 Batı Seferi hazırlığı 6 Ölümü ve tarihe bıraktıkları 7 Halifelik 8 Islahat çalışmaları 8.1 Askeri alanda ıslahatlar 8.2 Donanma faaliyetleri 9 İmar faaliyetleri 10 Edebi eserleri 11 Şah İsmail ile ilginç diyalogları 12 Alevi katliamı iddiası 13 Ailesi 13.1 Eşleri 13.2 Erkek çocukları 13.3 Kız çocukları 14 Selimnameler 14.1 Yayınlanmış 14.2 Yayınlanmamış tezler 14.3 İsmi bilinen diğer Selimnameler 15 Kaynaklar 16 Dış bağlantılar Padişahlık öncesi[değiştir] I. Selim Sert mizacından dolayı Yavuz ve şehzâdeliğinden beri Selim Şah olarak anılan Sultan Selim, hicri 875/rumi 10 Eylül 1470 tarihinde babası Şehzade Bayezid'ın sancakbeyliği görevi nedeniyle Amasya'da dünyaya geldi. Babası II. Bayezid, annesi ise kimi kaynaklara göre Dulkadiroğulları Beyi Alaüddeyle Bozkurt Bey'in kızı Gülbahar Hatun[6], bazılarına göre Dulkadiroğulları Beyi Alaüddeyle Bozkurt Bey'in kızı Ayşe Hatun[7], bazı kaynaklara göre ise Zulkadiroğlu Alâüddevle'nin kızı Ayşe Hâtun'dur[8]. Osmanlı'nın, daha küçük yaşlarda devlet tecrübesi kazanması için şehzadeleri sancaklara gönderme gereği Şehzade Selim de Trabzon'a vali olarak atandı[6]. Trabzon valiliği[değiştir] Fatih Sultan Mehmed zamanında, Sivas Vilâyetinin Amasya Sancağında, büyük oğlu Şehzade Bayezid (sonradan II. Bayezid) Sancakbeyi iken; yine Sivas Vilayetine bağlı Trabzon Sancağında da Şehzâde Bâyezid’in en büyük oğlu Abdullah, Sancakbeyi olarak bulunmaktadır. Trabzon’da İçkale Camii şadırvanında Sancakbeyi Abdullah’ın 875/1470 tarihli bir kitâbesi bulunmuştur. Şehzâde Abdullah’ın Trabzon Sancakbeyi olarak 886/1481 yılına kadar bu görevde kaldığı anlaşılmaktadır[9]. Trabzon'da Şehzâde Abdullah'tan sonra, Trabzon Sancakbeyi olan ikinci ve son şehzâde Yavuz Sultan Selim'dir. Fatih Sultan Mehmed’in vefâtı ile II. Bâyezid Han (1481-1512), Osmanlı Devleti tahtına pâdişâh olarak cülûs ettiği zaman, oğlu Şehzâde Selim’i 886/1481 yılında Trabzon Sancakbeyi olarak tayin etmişti. Şehzâde Selim, gemi ile Kefe’ye oğlu Süleyman'ın yanına gidişine kadar, 886-915/1481-1510 yılları arasında yaklaşık olarak 29 yıl, Trabzon’da valilik yapmıştır[10]. Valiliği sırasında devlet işleri yanında ilimle de uğraşmış ve alim Mevlana Abdülhalim Efendi'nin derslerini takip etmiştir[6]. Daha o zamanlarda Şehzade Selim, devletin bel kemiği Türkmenlerin devletten duyduğu memnnuniyetsizliği ve Safevi Devleti'ne yönelmelerini farketmiştir[11]. Türkmenleri devlete bağlamak için Şehzade Selim, İstanbul yönetiminden izin almaksızın Gürcüler üzerine sefer yapmış ve bu seferlerin en önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına katmıştır (1508)[12][6]. Hatta devlet töresine göre elde edilen ganimetin beşte birini beyt-ül mal'a katması gerekirken onu da mücahid Türkmenlere bırakmıştır[13]. II. Bayezid'ın son seneleri ve şehzadeler meselesi[değiştir] II. Bayezid'ın 8 oğlu olmuştu; oğulları yaş sırası ile Abdullah, Şehenşah, Alemşah, Ahmed, Korkud, Selim, Mehmed, Mahmud'dur. Ahmed, Korkud ve Selim dışındakiler babalarının sağlığında ölmüşlerdi. Selim Trabzon, Korkud Saruhan, Ahmed Amasya illerinde vali olarak görev yapıyordu. Selim'in oğlu Süleyman Kefe; Ahmed'in oğlu Bolu sancakbeyi olarak görev yapıyordu. Karaman valisi Şehzade Şehenşah'ın ölümü üzerine, Beyşehri'nde bulunan oğlu Mehmed Konya'ya tayin edildi; Şehzade Alemşah'ın oğlu Osman ise Çankırı sancakbeyi olarak görevdeydi. Şehzade Mahmud'un oğlu Orhan babasının Manisa'ya nakli ile Kastamonu beyliğine atanmış, Mahmud'un diğer oğlu Musa ise Sinop Beyi olmuştu. Şehzade Mahmud'un en küçük oğlu Emirhan ise, çok küçük olduğundan henüz ataması yapılmamıştı[14]. Şehzade Selim, Trabzon valiliği sırasında Türkmenlerin ve askeri başarıları münasebetiyle de yeniçerilerin desteğini arkasına almıştı. Ancak Osmanlı bürokrasisi, Şehzade Ahmet'in tahta çıkmasını desteklemekte idi[11]. Manisa sancağındaki Şehzade Korkut'un erkek çocuğu olmadığından tahta çıkma şansı az olarak görülmekteydi. Konya'daki Şehzade Şehenşah 2 Temmuz 1511'de -babasından 6 ay evvel- vefat ettiğinden taht kavgasına dahil olamamıştı[15]. Şehzade Selim, uzun zamandır kötü giden devlet işlerinden ötürü artık saltanatı terk edeceğini haber almıştı. Fatih Kanunnamesi'ne göre hükümdar olan şehzade diğer kardeşlerini öldürecekti; bunun için kardeşleri Korkud ve Ahmed'in hareketlerini yakından takip ediyordu. Selim saltanatı ele geçirmek için kardeşleri gibi o da hazırlık yapmış, kendi askerlerine ek olarak Kırım Hanı kuvvetlerinden de istifade etmiştir. Rumeli'ye geçtiğinde yanında Kırım Hanı'nın küçük oğlunun komutasında 350 kadar asker de vardı. Ayrıca taraftarları sayesinde Yeniçeri Ocağı'nın desteğini de elde etmişti. Şehzade Selim'in oğlu Süleyman evvela Şarkı Karahisar'a tayin edilmiş, ancak Şehzade Ahmet'in kendisine yakınlığı sebebiyle itiraz ettiğinden Bolu'ya naklolunmuş, Şehzade Ahmed bu sefer de kendisi ile İstanbul arasında rakibi Selim'in oğlunun bulunmasını istemediğinden buna da itiraz etmiş ve bu itirazı da kabul edilmiştir. Bu defa da Şehzade Selim, oğlu Süleyman'a kendi sancağı olan Trabzon'a uzak yerlerden sancak gösterildiğinden bu yerlere karşı çıkmış ve oğlunun kendi yakınında olmasını ısrarla talep etmiş, Şarkı Karahisar yahut Kefe sancaklarından birinin verilmesini istemiştir. Tüm bunların sonucunda Süleyman Kefe sancağına atanmıştı. Dönemin Kırım Hanı Mengli Giray Kendisi İstanbul'a uzak olduğundan çabuk ve muntazam haber alamıyordu. Bu nedenle devlet merkezine yakın bir yere nakledilmek istiyordu. Bu maksada uygun olarak Rumeli'de bir sancak istedi ve hemen Kefe'den, Kırım'dan Tuna'ya doğru yürüdü; kendisine Trabzon'a ilaveten Kefe verildi ise de bunu kabul etmedi. Şehzade Selim'e nasihat vermesi amacıyla ulemadan kişiler yollansa da Selim bunları geri çevirdi; Anadolu'da nereyi istersen verelim önerisi gelse de istediği gibi bir cevap alamayınca derhal Kırım Hanı'ndan aldığı kuvvetle Silistre yoluyla Rumeli'ye (Balkanlar'a) geldi. Ulemalar tekrar yollansa da, Selim buna da kesin olarak red cevabı vermiştir. Ayrıca Şehzade Selim bu hareketinden önce, Şehzade Korkud da babasından izin almaksızın Antalya'dan kalkıp Manisa'ya gitmişti. Bu hareketleri doğru bulmayan Şehzade Ahmed; babası II. Bayezid'dan Korkud ve Selim'i öldürtmek için izin istemiş ise de Bayezid bunu kabul etmemiştir.
2 Günde Tarih Doping Hafıza - Milli Mücadele Dönemindeki Gazeteler 05:52
2 Günde Tarih Doping Hafıza - Milli Mücadele Dönemindeki Gazeteler 9.740 izlenme - 3 yıl önce Görsel ve Duysal Hafıza Teknikleriyle; 1 Günde YGS Türkçe 2 Günde YGS Coğrafya 2 Günde YGS Tarih 3 Günde LYS Edebiyat 2 Günde LYS Coğrafya 2 Günde LYS Tarih Doping Hafıza fark yaratmaya devam ediyor.
Ders: Orta Asyadan Göçen Türklerin Kültürü Ve Yaşamı 1 15:00
Ders: Orta Asyadan Göçen Türklerin Kültürü Ve Yaşamı 1 13.528 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen Türklerin fiziki özellikleri olan çekik gözlülük, çıkık elmacık kemikli, esmer tipoloji tarih içinde değişmiştir. Dedelerin adları genellikle torunlara verilir. Pek çok yörede her adın bir sıfatı vardır. Günlük hayatta milli takvim kullanılır. Ancak kültürel hayat Müslümanlık medeniyetiyle iç içe olduğundan hicri takvim adları yaşatılır, Recep, Şaban, Ramazan adları hem ad olarak konur hem günlük dini yaşayışta kullanılır. Türkler Avrasya denilen coğrafyaya yayılmışlardır ve Anadolu'ya göç etmişlerdir. Çadır yerleşiminden kent yerleşimine geçen Türkler, ahşap evlerden apartmanlara ve sitelere çevrilen kent kültürüne geçmişlerdir. Ev dekorasyonunda kilimden halıya, sedirden mobilyaya, sandalyeden koltuğa, tahta pencereden pimapen pencereye çevrilen ev kültürü, geniş aileden çekirdek aileye çevrilmiştir. Batılı giyim kuşam yaygın olmasına rağmen, eski giyim kültürü devam etmektedir. Ocak ve mangal düzeninden kalorifer ve doğalgaz düzenine geçen ısıtma sistemi; eşek ve attan arabaya; siniden masaya; şerbetten meyve suyuna; bozadan kolaya; hamamdan saunaya; dere kenarı yıkamadan çamaşır makinesine; teldolaptan buzdolabına temizlik ve sağlık kültürü gelişmiştir. Yemek kültürü et merkezli olup, ot, süt, ekmek, bal, balık, yumurta, yoğurt temel besinlerdir. Orhan Pamuk Hayvancılık at, eşek, sığır, manda, ayı, deve, koyun, keçi, arı, ördek, tavuk yetiştirmeciliğindedir. Tarım ürünleri arpa, buğday, pirinç, pamuk, kabak, bakla, nohut, fasulye, havuç, lahana, soğan, sarımsak, hıyar, turp, bamya, patlıcan, domates, biber, elma, tütün, çay, zeytin, erik, üzüm, patates, ayva, armut, kavun, karpuz, iğde, nar, kiraz, vişne, muz, çilek, fıstık gibi sebze ve meyvelerdir. Dokumacılık, ayakkabıcılık,terzilik en yaygın zanaatlardır. Çarşı ve bedestenden marketlere, süpermarketlere günlük alışveriş kültürü gelişkindir. Semt pazarları devamlı işler. En modern iletişim sistemleri kullanılmakta, kara, hava, deniz ve demiryollarında modern araçlarla seyahat edilmektedir. Kent içi raylı sistemler ve yeraltı treni mevcuttur. Konu başlıkları [gizle] 1 Dil 2 Sanat 3 Türk edebiyatı 3.1 Müzik 4 Ahlak 5 Aile 6 Hukuk 7 Siyasi kültür 8 Spor 9 Türk mutfağı 10 Kaynaklar 11 Ayrıca bakınız 12 Dış bağlantılar Dil[değiştir] Türkler Göktürk, Uygur, Araplar (halk) Arap, Mani, Brahmi, Süryani, Grek, İbrani, Kiril, Latin alfabelerini kullandılar. Türkiye'de 1928'den beri Latin alfabesi kullanılmaktadır. Türk dili zengin bir sanat geleneğine sahiptir, ancak son yüzyıldaki kültür değişmesiyle Batı dillerinden az buz kelime alan bir dil haline gelmiştir ve birçok yabancı kökenli kelime TDK tarafından Türkçeye çevrilmektedir.Örneğin kampüs kelimesi yerine yerleşke kelimesi getirilmiştir.Kendi kültürlerini çok güzel koruyan bir millettirler. Sanat[değiştir] Sultanahmet Camii iç görünüşü, İstanbul Mimaride dini yapılar anıtsaldır. Yakınçağa kadar temel üslup Koca Sinan'da belirginleşmiştir. Resimde ve heykelde din kültürünün etkisiyle gelişme olmamıştır ancak minyatür ve süsleme sanatlarında olmuştur. Türk sanatı çini, hat, ebru, seramik, tezhip ve halıcılıkta gelişmiştir. Müzik gerek sivil gerek askeri müzikte sanat müziğinden hafif müziğe çevrilir. Dini müzik Türk müziğinin önemli unsurudur. Halk müziği, klasik ve arabesk özelliktedir. Türk sanat müziği çağdaş bir sesle, hafif müzik klasik ve pop müzikle gelişmektedir. Türk edebiyatı[değiştir] Mevlana'nın Divan'ı Kebir 'inden bir nüsha. 18.yüzyılda Anadolu'da diyar diyar gezen bir aşık. Nasreddin Hoca Halide Edip Adıvar Türk edebiyatı, Türk yazını veya Türk literatürü, Türk dilinde yazılmış sözlü ve yazılı metinlerdir. Türklerin İslamiyeti kabullerine kadar farklı Türk dil ve alfabeleri kullanılırken, İslamiyetin etkisiyle Farsça ve Arapça kullanılmaya başlanmış, Osmanlı döneminde Türkçenin Arap alfabesiyle yazıldığı Osmanlıca eserler verilmiştir. Özellikle saray çevresinde, Fars edebiyatının etkisiyle üretilen bir edebiyat anlayışı ağır basmıştır. Zaten okur-yazarlığın olmadığı ya da oldukça az olduğu halk arasında, sarayın Divan Edebiyatı etkili olamamış, Anadolu'da sözlü gelenek uzun bir süre devam etmiştir. Türkçe, Ural-Altay dil ailesi Altay koluna dahil bir dildir. Türklerin tarihine paralel olarak Türkçenin yayıldığı coğrafi alan çok geniştir. Bugünkü Moğolistan'dan Doğu Avrupa'ya kadar konuşulan Türkçe pek çok lehçe ve şiveye ayrılmaktadır. Tarihi gelişimi içinde Türkçe, VIII-XIII. Asırlar arasında Eski Türkçe, XIII-XX. Asırlar arasında Orta Türkçe, XX asırda yeni Türk Yazı Dilleri ana başlıkları altında üç gurupta incelenmektedir. Türkiye Türkçesi, Orta Türkçenin, Batı Türkçesi kolunun günümüzde kullanılan bölümüdür. Bugün Türkçe, yaklaşık 250 milyon insan tarafından; Türkiye Türkçesi dünyada 80 milyon insan tarafından konuşulmaktadır. Batı Türkçesinin ikinci devri olan Osmanlıca (Osmanlı Yazı Dili) İstanbul'un fethinden Osmanlı İmparatorluğu'nun sonuna kadar XV-XX. asırlar arasında devam eden yazı dilidir. İngiltere, Fransa, İspanya gibi memleketler gittikleri yerlere dillerini de götürdükleri halde Türkler bu dil sömürgeciliğinden uzak durmuştur.Eğer Osmanlı Devleti'de gittiği her yere Türkçeyi de götürseydi bugün Türkçe dünyada en çok konuşulan dillerden biri olacaktı. 2006 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Türk yazar Orhan Pamuk. Cumhuriyetten sonra 1928'de yapılan Harf İnkılabı ile Arap harfleri terk edilip Latin harflerinin kabulü Türkçenin yabancı unsurlardan arındırılmıştır. Türk dili'ni araştırmak ve tabii mecrasında gelişmesine katkıda bulunmak üzere 1932 yılında Türk Dil Kurumu kurulmuştur. Türk Edebiyatı, Türklerin dahil oldukları üç medeniyet ve kültür dairesine paralel olarak üç safhada incelenmektedir: İslamiyet öncesi Türk Edebiyatı İslamî dönem Türk Edebiyatı Batı etkisindeki Türk Edebiyatı Ana maddeler: Halk edebiyatı ve Aşık edebiyatı Türk dilinin ve edebiyatının tespit edilebilen en eski yazılı metinleri VII. Asrın sonlarına ve VIII. Asrın ilk yarısına ait olan dikili taşlardır. Bunlar arasında yer alan 732'de Kültigin, 735'de Bilge Kağan, 720'de Tonyukuk adına dikilen Orhun Yazıtları gerek muhtevaları, gerekse mükemmel dil ve üsluplarıyla Türk dili ve edebiyatının ve tarihinin şahaserleri arasında yer almaktadır. Bu dönemden günümüze ulaşan Türk destanları arasında Yaratılış, Saka, Oğuz Kağan, Göktürk, Uygur, Manas destanları sayılabilir. XIV. asırda yazıya geçirilen "Dede Korkut Kitabı" destan döneminin hatıralarını saklayan, gerek muhteva gerekse dil ve üslup mükemmeliyeti bakımından önem arz eder. Türk edebiyatının bir yazarı olan Orhan Pamuk, 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü 'ne layık görülmüştür. Türk edebiyatı şiir, hikâye, deneme, mizah, eleştiri dallarında eski ve yeni formatlarda dünya dillerine çevrilen eserler üretmektedir. Sözlü edebiyat geleneği, dini edebiyat formunda yaygındır ve en meşhuru kandillerde okunan mevlüddür. Halk edebiyatında dünya kültürüne Nasreddin Hoca tanıtılmış, halk danslarıyla ve seyirlik sanatlarla tarihi kültür yapıları yaşatılmıştır. Müzik[değiştir] Ana madde: Türk müziği Geleneksel Türk müziğinin kökleri iki ana kol olarak; Selçuklu dönemine değin uzanır. Bunlar; halk çevresinde gelişen halk müziği ve aristokrasi çevresinde gelişen klasik türk müziğidir. Zira; Osmanlı döneminde; şehirlerde, saray çevresinde ve konaklarda "kâr, beste, semai, şarkı" adı verilen ezgilere rastlanırken; halk arasında ve köylerde "türkü, bozlak, uzun hava, zeybek, oyun havası" adı verilen ezgilere rastlanmaktadır. Bu yüzden, şehir ve saray çevresinde gelişen müzik bugünkü Türk Sanat Müziğinin temelini; halk arasında gelişen müzik ise Türk Halk Müziğinin dayanağını oluşturmuştur. Cumhuriyet döneminde köy türküleri üzerine yapılan araştırmalar yoğunlaşmış ve pek çoğu derlenerek korunmaya çalışılmıştır. Klasik Batı Müziği ise, cumhuriyet dönemi devrimler sonrası Türkiye'de gelişmiş ve Klasik Batı müziğine oldukça önem verilmiştir. 1924'de Ankara'da Musiki Muallim Mektebi kurulmuş ve yetenekli gençlerin Avrupa ülkelerine gönderilip yetiştirilmesi hareketi başlamıştır. İstanbul'da çalışmalarını sürdüren Darrültalimi Musiki adlı okul yeni bir yönetmelikle konservatuvar haline getirilmiştir. Çok sesli sanat müziğinde sesini Batı'da ilk duyuran Türk sanatçı Cemal Reşit Rey olmuştur. 1970'lerden sonra popüler kültürle birlikte gelişmeye başlayan popüler müzik ise, farklı kesimlerce farklı biçimlerde algılanmıştır. Önce Türk pop müziği ve Anadolu rock doğmuştur. 1980lerde gettolarda Türkiye'ye özgü arabesk müzik türemiştir; protest ve özgün müzik türleri ortaya çıkmıştır. 90lı yılların sonlarında alternatif rock, karadeniz rock, Türkçe rap, Türkçe jazz gibi türler doğmuştur. Türk Sanat Müziğinin klasik kalıplarından oldukça uzaklaşılmasıyla fantezi müzik ortaya çıkmıştır. Daha sonraları pop müzik sırasıyla arabesk ve fantezi ile karışmış; Türkiye'ye özgü arabesk-pop ve fantezi-pop türleri popüler müziğin büyük kısmını kaplamıştır.2003 yılında Eurovizyon Yarışmasında Sertab Erener, Everyway That I Can adlı şarkıyla birinci olmuştur. Ayrıca, Tarkan, Sezen Aksu, İbrahim Tatlıses gibi, uluslararası alanda da kabul görmüş Türk sanatçılar da vardır. Ahlak[değiştir] Türk ahlakı yiğitlik, kahramanlık üzerine kuruludur. Alp ve gazilikten, yüksek karakterli ve temiz kalpli, korkusuz, inanç ve irfanlı, milliyetperverliktir. Ayrıca cesaret, onur, gurur,şeref, misafirperverlik, dürüstlük ve merhamettir. Aile[değiştir] Türk kültüründe sosyal hayat, aile ve akrabalık bağları temelinin üzerine kurulmuştur. Eski Türk devletlerinin dayandığı iki temel sosyal birlik, aile ve ordu olmuştur.[1] Hukuk[değiştir] Şeriat hukukundan laik Medeni Hukuk'a geçen Türklerin toplum yaşamı Batı medeniyeti çerçevesinde anayasal hukuku benimser. Kamu hukuku ve özel hukuk, günlük yaşam kültürünü Batı ile paralel bir düzeye getirmiştir. Bununla birlikte özel hukuk alanında töre ve örf hukuku geçerli olabilmektedir. Hukuk sistemi evrensel hukuk kurallarıyla uyumludur ve AB'ye girildiğinde AB hukuku geçerli olacaktır. Günlük hukuk kültüründe adalet mekanizması hızlı işlemektedir. Düşünce özgürlüğüne engel yasalar bulunmamaktadır. Siyasi kültür[değiştir] Türk siyasi kültürü; beylik, hakanlık, sultanlık ve tek partili cumhuriyetten demokratik laik çok partili cumhuriyete doğru gelişmiştir. Osmanlı merkezi siyasi yapısı ve bürokratik düzen öğelerinin etkileri cumhuriyette görülmesine rağmen Batı tarzı demokratik rejim yerleşmektedir. Sivil toplum güçlenmektedir. Siyasi kültür, zaman istemekle birlikte gelişmektedir. Siyasi kültürün zayıf yönü hoşgörüsüzlüktür. Askerlik bir kültür unsuru olarak Türk kültüründe önemli bir işleve sahiptir. Askerlik yapmamış gençlere kız verilmemesi hâlâ yaygın bir adettir. Dünyada yaygın olan bazı siyasi akımlar ve partizanlık; siyasi kültürde olumsuz ve acı olaylara yol açmışlardır. Halkın devlete bakışı Devlet Baba kavramıyla hâlâ yaygındır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki otoriter yenlik yerini liberal demokrasiye terk etmektedir. Spor[değiştir] Türk spor tarihi Yaşar Doğu, Tanju Çolak, Cemal Kamacı gibi milli şahsiyetlerle ifade edilmesine rağmen toplumda spor yapma yaygınlığı ve spora ayrılan bütçe çok geridir. En kabul gören spor futboldur . Geleneksel yağlı güreş ata sporu olarak sürerken avcılık, binicilik, kılıç, okçuluk, cirit, atletizm, halter de Dünya ve Olimpiyat dallarında uluslararası başarı gösterilmektedir. Türk mutfağı[değiştir] Ana madde: Türk mutfağı Türk kahvesi Lokum Türk mutfağı, Osmanlı'nın mutfağını miras almaktadır. Osmanlı mutfağı da Türk, Yunan, Balkan ve Ortadoğu mutfaklarının birleşimi ve saflaştırılması olarak tanımlanabilir. Türk mutfağı ayrıca Batı Avrupa mutfağından olduğu kadar bu mutfaklardan ve diğer komşu mutfaklardan etkilendi. Osmanlılar, Orta Asya'dan Yoğurt gibi geleneksel Türk unsurları, kendi ülkelerindeki çeşitli yemek pişirme geleneklerini ile etkilendikleri Orta Doğu mutfağıyla birleştirdiler. Osmanlı İmparatorluğu, gerçekten koskocaman bir teknik özellik dizisi yarattı. Bu durum Osmanlı İmparatorluğu'nun Osmanlı yemeklerinden küçük parçalar ve örnekler içerdiği çeşitli bölgelerinde gözlemlenebilir. Tamamı alındığında, Türk mutfağı homojen değildir. Bir taraftan ortak Türk yemekleri ülkenin boydan boya ucunda bulunabilirken, ayrıca bölgeye özgü yemekler de vardır. Karadeniz bölgesinin mutfağı (Türkiye'nin kuzeyi) mısır ve hamsi balığına dayanır. Güneydoğu-Urfa, Gaziantep ve Adana kebapları, mezeleri ve hamur işine dayalı tatlıları;baklava, kadayıf ve künefe ile. Özellikle Türkiye'nin batı kısmında zeytin ağacı bol bol yetiştirilir. Zeytinyağı, yağlar içinde pişirme işlerinde en çok kullanılandır. Ege Bölgesi, Marmara Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi sebzeler, otlar ve balık zenginliği açısından Bölgesi temel özelliklerini gösterir. Orta Anadolu, kendine özgü keşkek , mantı (özellikle Kayseri) ve gözleme gibi hamurlu yemekleriyle meşhurdur. Kaynaklar[değiştir] ^ Balaban, Ayhan. İskit, Hun ve Göktürklerde Sosyal ve Ekonomik Hayat. T.C. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eski Çağ Tarihi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi. 2006. URL:http://fef.kafkas.edu.tr/sosyb/tde/halk_bilimi/makaleler/kultur_med/kultur_med (20).pdf. Erişim tarihi: 11.12.2011. (Archived by WebCite® at http://www.webcitation.org/63rPeTJL1) Ayrıca bakınız[değiştir] Folklor Türkiye'de eğitim Turizm Türk mimarisi Türkiye'de spor Dış bağlantılar[değiştir] Flag of Turkey.svg Türkiye portali Art and Culture of Turkey Archive of Turkish Oral Narrative Texas Tech University Osmanlı Döneminde Mutfak Kültürü [gizle] g t d Türkiye Türkiye konuları Tarih (Zaman çizelgesi) Erken tarih Anadolu Selçuklu Devleti Anadolu beylikleri Osmanlı Kuruluş dönemi Fetret Devri Yükselme dönemi Duraklama dönemi Gerileme dönemi Dağılma dönemi Cumhuriyet Kurtuluş Savaşı Tek partili dönem Çok partili dönem Konusuna göre Anayasal Askerî Ekonomi Siyaset ve yönetim Cumhurbaşkanı Başbakan Bakanlar Kurulu Dış ilişkiler İnsan hakları LGBT hakları Meclis Ordu Seçimler Vicdanî ret Yargı teşkilatı Anayasa Anayasa Mahkemesi Kolluk kuvvetleri Resmî Gazete Siyaset Atatürkçülük AB süreci Derin devlet Laiklik Osmanlıcılık Siyasi partiler Demokratik açılım Coğrafya Adalar Akarsular Burunlar Büyükşehirler Coğrafi bölgeler Çevre sorunları Dağlar Göller İlçeler İller Körfezler Yarımadalar Yerleşim yerleri Yerler Anadolu Trakya Türk Rivierası Ekonomi AB Gümrük Birliği Bankalar Merkez Bankası Borsa Güneydoğu Anadolu Projesi Mevduatı Koruma Para birimi Sanayi Şirketler Turizm Ulaşım Demiryolları Havayolları Toplum Suç Eğitim Türkiye'deki diller Türkçe Kültür Resmi tatiller Adlar Müzik Edebiyat Folklor Festivaller Halk oyunları Mutfak Şarap Sanat Sinema Osmanlı mimarisi Türkiye mimarisi Üniversiteler Din İslam Yahudilik Diyanet İşleri Başkanlığı Televizyon Medya Gazeteler Radyo kanalları Televizyon kanalları Sigara Spor Tiyatro Demografi Türkler Türkler listesi Atatürk Osmanlı padişahları Türk nüfusu Diaspora Türk göçmenler Göç Muhacir Semboller Arma Bayrak Cumhurbaşkanlığı Forsu Kuruluş ilkesi Ulusal marş Hilâl ve yıldız Ayyıldız Portal · VikiProje · Kategori Türk Kültürünün kökleri, Orta Asya'daki göçebe, Gök Tanrı inanışına sahip, savaşçı halkların kültürüne dayanır. Bu atlı-göçebe kültürün gelişme tarihi taşdevrine kadar gider. Bu dönem at, kurt, koyun gibi hayvanların evcilleştirildiği ilk kültür dönemidir. Ayrıca süt ürünleri, keten ve halı dokumacılığı da ilk bu dönemde geliştirilmiştir. Türk boyları bu eski kültürden, Töre diye adlandırdıkları toplumsal hukuk anlayışlarıyla ayrılmışlardır. İnançlarından dolayı her boyun ayrı isimi var olmuş ise de bu boylar Türk halkının parçası olduklarını unutmamışlardır. Töreye uyan boylara önceleri Törük ya da Török (Türük) denmiş sonraları bu sözcük Türk biçimine dönüşmüştür. Başka bir anlatılışa göre, Türk Cümlesi Çince Tue' Kue (cesur) cümlesinden kaynaklanmıştır. 4000 yıllık Türk tarihi süresince, Türk Milleti tüm Avrasya üzerinde farklı medeniyetlerle temasa girip, bazı kültürlerden etkilenmiş bazılarını da etkilemiştir. Türk Kültür Tarihi Türk tarihinin erken çağında (M.Ö. 1000 - M.S. 1000) özellikle Çin kültürünün etkisi dikkati çekmektedir. Bu dönemde Çin etkisi, bazı Doğu Hun hükümdarlarının saraylarında Çin kıyafetleri ve Çin dilinin zorunlu kılınmasına varacak düzeylerde olabilmiştir. Artan Çin etkisine karşı Bilge Kağan, Türk halkını Orhun Kitabeleri ile; "...Çinlilerin tatlı sözleri varmış, Çinlilerin yumuşak ipekleri varmış. Tatlı sözleri ve yumuşak ipek kumaşları ile Türk halkını kandırır aralarına alırlarmış. Sonra Kagan olacak oğlunuzu uşak, hanım olacak kızınızı cariye yaparlarmış..." şeklinde uyarmıştır. Genel Türklerin fizik özellikleri olan çekik gözlülük, çıkık elmacık kemikli, esmer tipoloji tarih içinde değişmiştir. Bugünkü durumda genel olarak ortalama boy 1.70, ten rengi beyaz kumral, saçlar dalgalı siyah, sakal bıyık gür, alın geniş, uzun yüzlü ve genelde ela gözlüdürler. (bak. Türk) Türk adları en fazla Ahmet, Mehmet, Mustafa, Ali, Ayşe, Fatma şeklindedir. Arslan, Şahin gibi somut Devrim gibi soyut adlar da vardır. Dedelerin adları genellikle torunlara verilir. Pek çok yörede her adın bir sıfatı vardır. Günlük hayatta miladi takvim kullanılır. Ancak kültürel hayat İslam medeniyetiyle iç içe olduğundan hicri takvim adları yaşatılır, Recep, Şaban, Ramazan adları hem ad olarak konur hem günlük dini yaşayışta kullanılır. Türkler Avrasya denilen coğrafyaya yayılmışlardır. En eski Saka Türklerinden beri göçmen kavim olarak Batı'ya yönelmiş ve göç Anadolu'da sona ermiştir. Bugünün ulus devletler dünyasında Batı Türkleri, Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşamaktadır. Çadır yerleşiminden kent yerleşimine geçen Türkler, ahşap evlerden apartmanlara ve sitelere evrilen kent kültürüne geçmişlerdir. Ev dekorasyonunda kilimden halıya, sedirden mobilyaya, sandalyeden koltuğa, tahta pencereden pimapen pencereye evrilen ev kültürü, geniş aileden çekirdek aileye evrilmiştir. Batılı giyim kuşam yaygın olmasına rağmen, eski giyim kültürü devam etmektedir. Ocak ve mangal düzeninden kalorifer ve doğalgaz düzenine geçen ısıtma sistemi; eşek ve attan arabaya; siniden masaya; şerbetten meyva suyuna; bozadan kolaya; hamamdan saunaya; dere kenarı yıkamadan çamaşır makinesine; teldolaptan buzdolabına temizlik ve sağlık kültürü gelişmiştir. Yemek kültürü et merkezli olup, ot, süt, ekmek, bal, balık, yumurta, yoğurt temel besinlerdir. Hayvancılık at, eşek, sığır, manda, deve, koyun, keçi, arı, ördek, tavuk yetiştirmeciliğindedir. Tarım ürünleri arpa, buğday, pirinç, pamuk, kabak, bakla, nohut, fasulye, havuç, lahana, soğan, sarımsak, hıyar, turp, bamya, patlıcan, domates, biber, elma, tütün, çay, zeytin, erik, üzüm, patates, ayva, armut, kavun, karpuz, iğde, nar, kiraz, vişne, muz, çilek, fıstık gibi sebze ve meyvelerdir. Dokumacılık, ayakkabıcılık, terzilik en yaygın zenaatlerdir. Çarşı ve bedestenden marketlere, süpermarketlere günlük alışveriş kültürü gelişkindir. Semt pazarları devamlı işler. En modern iletişim sistemleri kullanılmakta, kara, hava, deniz ve demiryollarında modern araçlarla seyahat edilmektedir. Kentiçi raylı sistemler ve metro mevcuttur. Dil Türkler Göktürk, Uygur, Arap, Mani, Brahmi, Süryani, Grek, Ermeni, İbrani, Kiril, Latin alfabelerini kullandılar. Türkiye'de 1928'den beri Latin alfabesi kullanılmaktadır. Türk dili zengin bir sanat geleneğine sahiptir, ancak son yüzyıldaki kültür değişmesiyle Batı dillerinin etkisi altındadır. Küreselleşme, dünya kültürlerine Amerikan kültürü'nü hayat tarzı olarak en küçük köylere kadar benimsetmekte, ulusal kültür unsurları yabancı kültürüyle ikilik içinde yaşamaktadır. Türk dilinin zengin atasözleri ve deyimleri dahi dublaj diline feda edilmektedir. (bak. Türkçe) Sanat Mimaride dini yapılar anıtsaldır. Yakınçağa kadar temel üslup Koca Sinan'da belirginleşmiştir. Resimde ve heykelde din kültürünün etkisiyle gelişme ancak minyatür ve süsleme sanatlarında olmuştur. Türk sanatı çini, hat, ebru ve seramikte, tezhip ve halıcılıkta gelişmiştir. Müzik gerek sivil gerek askeri müzikte sanat müziğinden hafif müziğe evrilir. Dini müzik Türk müziğinin önemli unsurudur. Halk müziği, klasik ve arabesk özelliktedir. Türk sanat müziği çağdaş bir sesle, hafif müzik klasik ve pop müzikle gelişmektedir. Türk edebiyatı şiir, hikaye, roman, deneme, mizah, eleştiri dallarında eski ve yeni formatlarda dünya dillerine çevrilen eserler üretmektedir. Sözlü edebiyat geleneği, dini edebiyat formunda yaygındır ve en meşhuru kandillerde okunan mevliddir. Halk edebiyatında dünya kültürüne Nasreddin Hoca tanıtılmış, çağdaş halk danslarıyla ve seyirlik sanatlarla tarihi kültür yapıları yaşatılmıştır. (bak. Türk Sanatları, Türk Müziği, Türk Edebiyatı, Türk Mimarisi) Ahlak Türk ahlakı yiğitlik, kahramanlık üzerine kuruludur. Alp ve gazilikten, yüksek karakterli ve temiz kalpli, korkusuz, inanç ve irfanlı, milliyetperver, adalet ve iffete düşkün karakterleri Kutadgubilig'den beri sayılan özelliklerdir. Hukuk Şeriat hukukundan laik Medeni Hukuk'a geçen Türklerin toplum yaşamı Batı medeniyeti çerçevesinde anayasal hukuku benimser. Kamu hukuku ve özel hukuk, günlük yaşam kültürünü Batı ile paralel bir düzeye getirmiştir. Bununla birlikte özel hukuk alanında töre ve örf hukuku geçerli olabilmektedir. Hukuk sistemi evrensel hukuk kurallarıyla uyumludur ve AB'ye girildiğinde AB hukuku geçerli olacaktır. Günlük hukuk kültüründe adalet mekanizması ağır işlemektedir. Düşünce özgürlüğüne engel yasalar bulunmaktadır. (bak. Hukuk) Siyasi Kültür Türk siyasi kültürü; beylik, hakanlık, sultanlık ve tek partili cumhuriyetten demokratik laik çok partili cumhuriyete doğru gelişmiştir. Osmanlı merkezi siyasi yapısı ve bürokratik düzen öğelerinin etkileri cumhuriyette görülmesine rağmen Batı tarzı demokratik rejim yerleşmektedir. Sivil toplum güçlenmektedir. Siyasi kültür, askeri müdahalelerle birlikte gelişmektedir. Bunun temeli Türk kültüründe ordu - millet kavramıdır ve askeri darbelerden sonra otoriterlikten demokratik düzene geçiş sağlanmaktadır. Siyasi kültürün zayıf yönleri vesayetçilik ve hoşgörüsüzlüktür. Askerlik bir kültür unsuru olarak Türk kültüründe önemli bir işleve sahiptir. Askerlik yapmamış gençlere kız verilmemesi hâlâ yaygın bir adettir. Etnik ve dini milliyetçilikler, partizanlık, siyasi kültürde olumsuz ve acı olaylara yol açmışlardır. Halkın devlete bakışı Devlet Baba kavramıyla hâlâ yaygındır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki otoriteryenlik yerini liberal demokrasiye terk etmektedir. (bak. Türkiye) Türk spor kültürü Yaşar Doğu, Tanju Çolak, Cemal Kamacı gibi milli şahsiyetlerle ifade edilmesine rağmen toplumda spor yapma yaygınlığı ve spora ayrılan bütçe çok geridir. En kabul gören spor futboldur. Geleneksel yağlı güreş ata sporu olarak sürerken avcılık, binicilik, kılıç, okçuluk, cirit, atletizm, halter dallarında uluslararası başarı gösterilmektedir. Benzer Konular: Türk kültürü nasıldır? Türk Bozkır Kültürü Türk Giyim Kültürü Türk Mutfak Kültürü ve Türk Mutfağı Yurtdışındaki Türk Çocukları için Türkçe ve Türk Kültürü Öğretim Programı Türk Kültürü TÜRK KÜLTÜRÜ A. TARİH: TÜRK ADI “Türk” adının anlamı ile ilgili olarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Adları “Türk” sözcüğüne benzediği iddia edilen bazı toplulukların “Türk” milleti ile herhangi bir ilişkisi olmadığı bilimsel çalışmalarla ortaya konmuştur. Bu çalışmalara göre, “Türk” sözcüğü; “güç, kuvvet, güçlü, kuvvetli, cesur, türeli (kanun ve nizam sahibi) ve türeyen, çoğalan” anlamlarına gelmektedir. Tarihte “Türk” adıyla adlandırılan ilk devlet “Gök-Türk Devleti” olmuştur. Coğrafî ad olarak “Türkiye” kavramı, tarihte ilk kez Bizans kaynaklarında yer almaktadır. VI. yüzyılda “Türkiye”, Orta Asya’yı ifade etmek üzere kullanılmıştır. IX. ve X. yüzyıllarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar olan alana “Türkiye” adı verilmiş (Doğu Türkiye = Hazar ülkesi; Batı Türkiye= Macar ülkesi); XIII. yüzyılda Mısır ve Suriye de “Türkiye” olarak adlandırılmıştır. Anadolu ise XII. yüzyıldan itibaren “Türkiye” olarak tanınmıştır. İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK DEVLETLERİ Hun İmparatorlukları Asya Hunları Asya Hun Devleti, tarihte bilinen ilk Türk devletidir ve Orta Asya’da yaşayan Türk boylarını bir araya getirerek, siyasî birliği sağlamıştır. Kuruluşu hakkında kesin bilgiler bulunmamakla birlikte, M.Ö. 220 yıllarından Teoman tarafından kurulduğu ve devletin Mete tarafından bir imparatorluk hâline getirildiği, Çin kaynaklarından anlaşılmaktadır. Mete zamanında Hun İmparatorluğu; Sibirya, Çin Denizi, Japon Denizi ve Hazar Denizi arasında kalan topraklara hakim olmuştur. Mete’nin ölümünden sonra, Asya Hun İmparatorluğu, gücünü bir süre daha korumuş, ancak devlet yönetimindeki veraset sistemi, yani devletin hükümdar ailesinin ortak malı olarak kabul edilmesi ve imparatorun her çocuğunun yönetimi ele alma hakkı bulunması ve Çinli prenseslerle evlilik sonucunda yaşanan karmaşalar nedeniyle devlet, Doğu ve Batı Hun İmparatorluğu olmak üzere ikiye bölünmüştür. Hun İmparatorluğu, kurulduğu coğrafî bölgenin yapısına paralel olarak at yetiştiriciliğine ve hayvancılığa dayalı bir ekonomiye sahiptir. Bu ekonomik yapı, devletin askerî başarısını da beraberinde getirmiştir. Tarıma elverişli olmayan uçsuz bucaksız bozkırda, at yetiştiren Hunlar, Mete zamanında hem askerî, hem sosyal hem de ekonomik bakımdan oldukça başarılı bir merkeziyetçi devlet sistemi kurmuşlardır. Göktürkler Göktürkler, tarihte Türk adı ile kurulmuş ilk devlettir. Hun İmparatorluğunun zayıflaması ve dağılmasından sonra 552 yılında Türk boyları arasında hakimiyet sağlanarak Göktür Devleti kurulmuştur. 745’te Uygurlar, İkinci Doğu Göktürk (Kutluk) Kağanlığını mağlup etmesiyle, Göktürk devleti yıkılmıştır. Göktürk dönemi ile ilgili olarak, aynı dönemden Orhun-Yenisey vadisine dikilen ve Göktürk alfabesi kullanılarak yazılan Orhun abidelerinden bilgi alınabilmektedir. Uygurlar 745-840 yıllarında Orta Asya’da Uygurlar hakimiyet sürmüşlerdir. Göktürk Devletinin yıkılmasından sonra kurulan Uygur Kağanlığı, yerleşik hayata geçilmesi ve ticaretle uğraşılması bakımından Türk tarihinin en önemli dönemlerinden birini teşkil etmektedir. 840 yılında Uygur hakimiyeti sona ermiştir. İslamiyet Öncesi Türk Devletlerinde Devlet Yönetimi: İl: İslamiyet öncesi Türk devletlerinde “İl” sözcüğü, devleti ifade etmek için kullanılmıştır. Han, Hakan, Kağan, Yabgu, Tanhu: Devlet yöneticileri veya imparatorlar İslamiyet öncesi Türk devletlerinde Han, Hakan, Kağan, Yabgu veya Tanhu olarak adlandırılmıştır. Kut: Türk inanış ve düşünüş siteminde, devleti yönetme yetkisinin Tanrı tarafından Türk Kağanına verildiği kabul edilmektedir. Bu düşünceye “Kut” adı verilmektedir. Tigin: Kağan’ın erkek çocuğuna “Tigin” adı verilmektedir. Şad: Kağan’ın erkek çocuklarının, devlet yönetiminde tecrübe kazanmaları için ülkenin çeşitli bölgelerinde “Şad” adı verilen kişilerin yanında eğitilmeleri sağlanırdı. Hatun: Devlet yönetiminde Kağan’ın yanında yer alan eşi, “Hatun” olarak adlandırılır ve Hakan sefere çıktığında ülke “Hatun” tarafından yönetilir, elçiler “Hatun” tarafından kabul edilir. Bu anlayış, Türk kültüründe kadına verilen değeri göstermesi bakımından da önemli bir anlayıştır. Veraset Sistemi: İslamiyet öncesi Türk devletlerinde Kağan’ın ölümünden sonra tahta kimin geçeceği hususunda belirli bir sistem yoktur. Devlet, Kağan’ın ailesinin ortak malı olarak kabul edildiğinden, Kağan’ın erkek çocuklarından herhangi birinin tahta talip olması veya tahtı ele geçirmek için diğer kardeşleri ile mücadeleye girişmesi sık yaşanan durumlardan biriydi. Belirli bir devlet teşkilatı oluşturan Mete’den sonra bile, İmparatorluk kardeşler arasında Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu durum, Türk devletlerinin kısa sürede bölünmesine ve gücünün zayıflayarak yıkılmasına neden olmuştur. İkili Sistem: Devlet; doğu-batı veya sağ-sol olmak üzere ikiye bölünerek yönetilmiştir. Türk inanç ve düşünüş sisteminde doğu, kutsal kabul edildiğinden devletin merkezi doğuda bulunmuştur ve devletin başına da doğuda bulunan Kağan geçmiştir. Batıya ise, Kağan’ın kardeşlerinden biri veya Kağan’ın oğlu atanmış, bu kişiye de “Yabgu” ünvanı verilmiştir. Kurultay-Kengeş: Devlet, Kağan ailesinin malı olarak kabul edilmekle birlikte, devlet işleri, “Kurultay” veya “Kengeş” olarak adlandırılan danışma meclisi aracılığıyla yürütülmüş; çeşitli sosyal, askerî, siyasî ve dinî konular bu Kurultaylarda görüşülüp, karara bağlanmıştır. Toygun: Kurultaya katılma hakkı bulunan kişilere “Toygun” adı verilmektedir. Toy: Kağan tarafından düzenlenen yemekli toplantılar ve eğlenceler “Toy” olarak adlandırılmıştır. Başkentler: Hun ve Göktürk döneminde “Ötüken”, Uygur döneminde ise “Karabalgasun-Ordubalık” başkent olarak kabul edilmiştir. Aygucı: Başbakan Buyruk: Bakan Bitikçi: Sözlük anlamıyla “Yazan, yazıcı” anlamına gelen bu sözcük, İslamiyet öncesi Türk devletlerinde “Katip”lere, devletin yazışmalarını yapan kişilere unvan olarak verilmiştir. Tamgacı: Devletin dış işlerinden sorumlu olan kişiye “Tamgacı” adı verilmiştir. Tarkan: İslamiyet öncesi Türk devletlerinden ordu komutanları “Tarkan” unvanı ile anılırdı. Apa: Devlet içerisinde çeşitli görevleri olan sivil yöneticiler “Apa” olarak adlandırılır. Tudun: Devletin vergiye bağladığı diğer devletlerden vergilerin tahsili ve denetimi işi “Tudun” adı verilen memurlar tarafından yapılmıştır. Yargucı: Yargıçlar Yargu: Hakan’ın başkanlık yaptığı mahkemeler. Siyasi suçlara bakılırdı Ağılığ: Hazine görevlisi İslamiyet Öncesi Türk Toplumunda Din ve İnanış: İslamiyet öncesi Türk toplumunda “Gök Tanrı Dini” olarak adlandırabileceğimiz bir dinî inanış hakimdi. Bu inanç sistemine göre “Gök Tanrı” göğün yedinci katında oturmaktaydı. Dünya; yer, gök ve yer altı olmak üzere üçlü bir yapıda kabul edilmekteydi. “Gök Tanrı”nın Türk hakanına dünyayı idare etmesi için “Kut” verdiğine inanılırdı. Şamanizm: İslamiyet öncesi Türk toplumlarında dinî törenler “Şaman”lar (Kam, Baksı) tarafından idare edilmiştir. Atalar Kültü: Türkler, hayatın ölümden sonra da devam ettiğine inanırlardı. Bu nedenle ölen atalarını unutmazlar, onları belirli dönemlerde anarlar ve onlar için çeşitli büyüsel uygulamaları yaparlardı. Bu uygulamalar “atalar kültü” olarak adlandırılmaktadır. Tabiat Kuvvetlerine İnanma: Eski Türk inancına göre, her varlığın bir ruhu vardır. “Yer-Su” ruhları olarak adlandırılan bu inanış, eski Türk inanç sisteminin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Sadece Uygurlar, yerleşik hayata geçtikten sonra Maniheizm ve Budizm’i, Hazarlar Musevilik inancını, Bulgarlar ise Hıristiyanlık inancını kabul etmişlerdir. Eski Türklerde Aile: İslamiyet öncesi Türk toplumunda aile, toplumun temel yapı taşı olarak kabul edilmiş ve aile hayatına çok önem verilmiştir. Türklerde erkek, aile reisi olarak kabul edilmiş, ancak kadına da toplumsal yaşam içerisinde çok değer verilmiştir. Türklerde “Tek Eşli” evlilik biçimi görülmektedir. İSLAMÎ DÖNEMDEKİ İLK TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET YÖNETİMİ: 751 yılında Çinliler ve Abbasiler arasındaki Talas savaşında, Arapların yanında yer alan Karluk, Yağma ve Çiğil gibi Türk boyları, İslamiyet’i kabul etmişler ve Türkler bu tarihten X. yüzyıla kadar büyük oranda Müslüman olmuşlardır. İslamiyet’in kabulü sadece sosyal ve kültürel hayatı değil, aynı zamanda devlet yönetimini de etkilemiştir. “Türk cihan hakimiyeti mefkuresi” olarak adlandırılan ve Türklerin, Tanrı’dan “kut alarak”, dünyaya düzen vermeye gönderildiği düşüncesinden hareketle düzenlenen seferler, İslamiyet’in kabulü ve “cihat” düşüncesinin benimsenmesiyle birlikte, İslamiyet’i yaymak için düzenlenmeye başlamıştır. İlk Türk-İslam devleti “Karahanlılar”dır. Gazneli ve Selçuklu hükümdarları “Sultan” unvanını kullanmışlardır. Hükümdarlık Sembolleri: Türklerde; “Otağ, Sancak, Davul, Tuğra, Arma, Unvan, Hilat (Giysi), Taht, Asa ve Çetr (Saltanat Şemsiyesi)” hükümdarlık sembolleri olarak kullanılmıştır. Selçuklular döneminde yönetim sistemi, diğer Türk devletlerine göre daha da gelişmiş, devlet yönetimi ile ilgili meseleler “Divan-ı Saltanat” olarak adlandırılan, büyük bir divanda görüşülmüş ve karara bağlanmıştır. Sultan: Türk-İslam devletlerinde devlet başkanları “Sultan” olarak adlandırılmıştır. Veraset: İslamiyet öncesi Türk devletlerinde görülen “Veraset” anlayışı, İslamiyet’in kabulünden sonra da devam etmiştir. Melik: Sultan’ın çocukları “Melik” unvanı ile anılmıştır. Hacip: Divan üyeleri ile Sultan arasındaki ilişkiyi düzenler. Atabey: Sultan’ın çocuklarının eğitim ve öğretimlerinden sorumlu olan kişilerdir. Menşur: İslamiyet öncesi Türk toplumlarında yoktur. Herhangi bir olay veya kararla ilgili olarak halifenin onayının alınması işlemine “Menşur” denir. Vezir: Sultanın vekili olarak bütün devlet işlerinden sorumludur. Divan-ı Saltanat (Hükümet): Divanda iç ve dış işler, maliye, ordu, eğitim, genel teftiş ve yazışma işleri görüşülür. Divan-ı Arz: Askerlik, ordu işlerinden sorumludur. Divan-ı İstifa: Mali işlere bakar. Divanın sorumluluğunu da yapardı. Divan-ı İşraf: Askeri ve hukuki işler dışında tüm işler dışında her türlü denetim işine bakardı. Divan-ı Tuğra: İç ve dış yazışma işlerine bakardı. Bazı Önemli Türk Bilim Adamları: Özellikle X. yüzyıldan itibaren bazı önemli bilim adamları da Selçuklu coğrafyasında yetişmiştir. Nizamülmülk: “Siyasetnâme” adlı bir eseri olan Nizamülmülk, kurmuş olduğu ve kendi adı ile anılan medreseler ile bilimin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Farabi: Felsefe, matematik, astronomi ve fizik bilimleriyle ilgili önemli çalışmaları vardır. Gazali: Yaşadığı dönemin en önemli felsefe alimlerinden biridir. İbn-i Sina: Özellikle tıp alanındaki çalışmaları ile ün kazanmıştır. Biyoloji, fizik ve felsefe ile ilgili de çalışmaları vardır. El-Birunî: Astronomi, tarih, coğrafya ve matematik alanında çalışmaları olan dönemin en önemli bilim adamlarından biridir. B. TÜRK KÜLTÜR TARİHİNDE YAZI, DİL VE EDEBİYAT Alfabe: Tarih boyunca Türkler “Göktürk”, “Uygur”, “Arap”, “Latin” ve “Kiril” alfabelerini kullanmışlardır. Türklerin kullandığı ilk alfabe Türk yaşam biçiminin ve kültürünün etkisi ile oluşturulmuş olan Göktürk alfabesidir. Kiril harfleri ise, Türkiye Cumhuriyeti dışındaki Türk boyları tarafından kullanılmıştır. Orhun ve Yenisey Anıtları ve Yazıları: Göktürkler döneminde, Göktürk alfabesi kullanılarak Orhun-Yenisey Yazıtları veya Orhun Abideleri olarak adlandırılan Türkçenin ilk yazılı örnekleri verilmiştir. Türkçenin günümüze ulaşan ilk yazılı örnekleri olan Orhun Abidelerinin dil tarihi bakımından önemi çok büyüktür. Ayrıca, taşlara yazılan metinlerin içeriği Türk devlet yönetimi ve Türk kültürü ile ilgili de önemli bilgiler içermektedir. Bu yazıtlar içerisinde hem içerik bakımından hem de hacim bakımından en önemlileri “Kül Tigin”, “Bilge Kağan” ve “Tonyukuk” Yazıtlarıdır. Sözlü Edebiyat: İslamiyet öncesi Türk kültüründe, sözlü edebiyat ürünlerinin önemli bir yeri vardır. Bu dönemde sözlü kültür ürünlerinden “Sav”, “Sagu” ve “Koşuk”lar dikkati çekmektedir. Atasözü karşılığı olarak kullanılan “Savlar”ın ilk örneklerine Orhun Abidelerinde, Divanü Lügati’t-Türk’te ve Kutadgu Bilig’te rastlanmaktadır. “Sagu” ve “Yuğ” terimleri ölü gömme törenlerinde okunan ağıtlar için kullanılmaktadır. “Koşuk”lar ise, “Şölen” adı verilen, kutlama ve av törenlerinde okunan ezgili şiirlerdir. Bu döneme ait sözlü kültür ürünleri içerisinde “Oğuz Kağan Destanı”, “Göç” ve “Türeyiş Efsaneleri” ile “Alper Tunga Destanı”; Türk destancılık geleneğinin ilk örnekleri ve Türk kültür hayatına dair veriler içermesi bakımından önemlidir. Ancak bunların daha sonraki dönemlerde yazı geçirildiği hatırlanmalıdır. İslamî Dönemde Yazılan İlk Eserler: Türklerin İslamiyet’i kabulü ile birlikte, Türk dilinde ve kültür hayatında önemli değişiklikler olmuştur. Türkler, eski kültürel yaşam biçimlerini İslamiyet’le birleştirmişler, hatta İslamî dönem Türk edebiyatının ilk örnekleri olarak kabul edilen “Divanü Lügati’t-Türk”, “Kutadgu Bilig” ve “Atabetü’l-Hakayık”ta “Din Türkçesi” olarak adlandırılan Türkçe bir dinî terminoloji gelişmiştir. Divanü Lügati’t-Türk: Kaşgarlı Mahmut tarafından Araplara Türkçe öğretmek amacıyla yazılmış olan bu eser, bir sözlük niteliğindedir. Ancak, klasik bir sözlük olmanın ötesinde; Türk dili, tarihi, edebiyatı, kültür ve sanatı hakkında zengin ve önemli bilgiler içermesi bakımından oldukça önemli bir eserdir. Kutadgu Bilig: Eser, Yusuf Has Hacib tarafından yazılmıştır. Türk devlet anlayışı ve yönetimi, devlet ve halk ilişkisi ile ilgili önemli bilgiler içermektedir. Atabetü’l-Hakayık: Yüknekli Edip Ahmet tarafından yazılmıştır. İnsanın ahlâki gelişimi ve iyi insan olmanın özellikleri üzerine yazılmış bir kitaptır. Selçuklu Dönemi Türk Edebiyatı: Selçuklu döneminde önemli edebî şahsiyetler yetişmiştir. Yunus Emre: Şiirlerini Türkçe yazan Yunus Emre, Türk tasavvuf edebiyatının en önemli isimlerinden biridir. Hacı Bektaş-ı Velî: Bektaşilik tarikatının kurucusu olarak kabul edilen Hacı Bektaş-ı Velî, büyük bir şair ve mutasavvıftır. Mevlânâ: “Mesnevî” adlı eseri ile Türk edebiyatının en güzel örneklerinden birini vermiş olan Mevlânâ, eserlerini Farsça yazmıştır. Türk edebiyatı içerisinde sözlü edebiyat ürünleri önemli bir yer tutmaktadır. Bu ürünler hakkında bazı genel bilgiler vermek yerinde olacaktır. Türk Destanları: Destan; “Bir millet veya toplumun hayatında derin bir iz bırakmış olaylardan kaynaklanıp; çoğunlukla manzum, bazen de manzum-mensur karışık; birden fazla olayın aktarımına izin veren genişlikte; usta bir anlatıcı tarafından veyahut da ustalardan öğrendiğini aktaran bir çırak tarafından, bir dinleyici kitlesi önünde bir müzik aleti eşliğinde ya da bir melodiyle anlatılan; sözlü olarak anlatılanlarından bazıları yazıya geçirilmiş; bir milleti veya toplumu sonuçları bakımından ilgilendiren bir kahramanlık konusuna sahip; dinlendiğinde veya okunduğunda milli değerleri, şahsî değerlerin üstünde tutmayı benimseten sözlü veya yazılı edebi yaratmadır.” Türk destanları, Türk boylarında “Ozan”, “Baskı”, “Bahşı”, “Jırav”, “Akın”, “Olonhohut”, “Kayçı”, “Sasan”, “Çaçan”, “Destancı”, “Koşakçi” ve “Âşık” adı verilen destan anlatıcıları tarafından yaratılan ve aktarılan ürünlerdir. “Oğuz Kağan”, “Köroğlu”, “Dede Korkut Kitabı içindeki anlatmalar”, “Manas” ve “Alpamış” destanı Türk destancılık geleneğinin en önemli örnekleridir. Âşık Edebiyatı: Türk destancılık geleneğinin temsilcisi olan “Ozan”lar, yerleşik hayata geçilmesi ve toplumsal yaşamda meydana gelen değişmelerin ve İslamiyet’in etkisi ile yerini “Âşık”lara bırakmış, XVI. yüzyıldan itibaren cönk ve mecmualar aracılığıyla takip edebildiğimiz Türk âşıklık geleneği teşekkül etmiştir. Günümüzde Türkiye, Azerbaycan ve İran’ın kuzeyinde canlı olarak yaşamaya devam eden âşıklık geleneği, bağımsız veya özerk Türk cumhuriyetlerindeki destancılık geleneği ile bir bütünlük oluşturmaktadır. Halk Hikâyeleri: “Âşık” adı verilen şair-anlatıcılar tarafından saz eşliğinde icra edilen, aşk veya aşk- kahramanlık konulu manzum ve mensur karışık anlatmalara halk hikâyesi adı verilir. Türk Halk Edebiyatında; “Âşık Garip ile Şahsenem”, “Kerem ile Aslı”, “Tahir ile Zühre”, “Ferhat ile Şirin”, “Arzu ile Kamber” vb. gibi halk hikâyeleri vardır. C. SANAT VE MİMARİ: İlk Türk kültür ve medeniyeti, Türklerin devlet kurduğu coğrafyanın etkisi ile “Bozkır Kültürü” ve “Bozkır Medeniyeti” olarak adlandırılmaktadır. Hayvancılığa dayalı yaşam biçimi, Türk sanatında hayvan üslubu olarak adlandırılabilecek bir üslubun baskın olmasını sağlamıştır. Türk sanatının en tipik özelliği hayvan motiflerinin çok fazla kullanılmış olmasıdır. Türkler “Göçebe” ve “yarı göçebe” bir hayat tarzı sürdürdüklerinden, yani yazın “Yaylak” adı verilen yerlerde, kışın ise “Kışlak” olarak adlandırılan yerlerde yaşadıklarından “Çadır” yapma ve burada kullanılan eşyaları süslemeye dayalı bir “süsleme” sanatları gelişmiştir. Bu durum Türk sanatında “Kubbe” ve “Yuvarlak Kümbet” anlayışının ortaya çıkmasını ve bunun geliştirilmesini sağlamıştır. İslamiyet öncesi Türk devletlerinde, dinî inanışların etkisi ile mezarlara dikilen “balballar” ve “heykeller”, ölen kişinin mezarına konan eşyalar, günümüzde yapılan arkeolojik kazılarda gün yüzüne çıkarılmış ve Türk sanatının erken dönemleri hakkında önemli bilgilerin elde edilmesini sağlamıştır. İslamiyet öncesi Türk toplumunda müzik, “Kam”ların veya “Şaman”ların “Şaman Davulu” kullanarak oluşturdukları ritmik ezgi eşliğinde yönettiği dinî törenlerde icra edilmiştir. Daha sonraları “Ozan”lar, “Kopuz” adı verilen sazları eşliğinde destanları icra etmişlerdir. Özellikle Uygur döneminde yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte, sanat bakımından da önemli gelişmeler yaşanmıştır. Türk boyları arasında “Kubbeli Türbeler” ve “Köşe Üçgenlerin” yaratıcıları Uygurlardır. Ayrıca Uygurlar, minyatür sanatının İslam dünyasına yayılmasını sağlamışlardır. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra özellikle dinî mimariye büyük önem vermişlerdir. Karahanlılar döneminde ilk camiler kerpiçten yapılmış ve alçılarla kaplanmıştır. Daha sonraki dönemlerde ise tuğla kullanılarak çeşitli yapılar inşa edilmiştir. Selçuklular döneminde ise mimaride önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu dönemde Türkler; Orta Asya Türk mimarisi ile İslam mimarisini birleştirerek önemli eserler vermişlerdir. İslamiyet’in kabulünden sonra, özellikle de Selçuklu döneminde Türk mimarisinde de belirgin bir gelişme göze çarpmaktadır. Bu dönemde süsleme amacıyla bitki ve hayvan motiflerinin yanında, yazı ve geometrik şekiller de kullanılmıştır. İslamiyet’in etkisi ile insan figürleri kullanılmamıştır. Selçuklu döneminden günümüze ulaşan cami, mescit, türbe, külliye, han ve hamamlar, saray ve köşkler; Türk mimarisinin en güzel örneklerini oluşturmaktadır. BU mimari eserlerin büyük bir kısmı Türkiye’de bulunmaktadır. Bu dönemde, dinî mimaride cami, türbe, kümbet, medrese, tekke ve zaviyeler; askerî mimaride sur, kale ve hisarlar; ticarî mimaride köprü ve kervansaraylar; sivil mimaride ise saray, köşk, han ve hamam gibi eserler inşa edilmiştir. Süsleme sanatlarından “Minyatür, Çini, Halı ve Kilim” çok gelişmiştir. Selçuklu dönemindeki bu gelişme, Osmanlı döneminde zirveye ulaşmıştır. Mimar Sinan gibi bir dahi tarafından yapılan mimarî eserler, birer şaheserdir. XVIII. yüzyılda “Lale Devri”nde, Türk sosyal ve kültürel hayatında Avrupa etkisi, mimaride de görülmeye başlanmıştır. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte yaşanan hürriyet ortamında ve milliyetçilik akımının etkisi ile Türk kültür ve sanatında da millî bir tarz yaratma çabaları ağırlık kazanmıştır. Mimar Kemalettin Bey ve Vedat Beylerin öncülüğünde Türk mimarlığı yeni bir döneme girmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu yıllarda da mimaride millî bir tarz yaratma çabaları devam etmiş, 1927 ve sonrasında ise Batılı mimarların yaptığı eserler, Türk mimarisine damga vurmuştur. İkinci dünya savaşı öncesinde yaşanan siyasî gelişmelerin etkisi ile yeniden bir millî mimarî yaratma çabası başlamıştır. Türk mimarisinde, 1950’li yıllardan sonra Batı etkisine dayalı bir mimarî anlayışı görülmektedir. Mimaride yaşanan bu gelişme evreleri, Türk sanatının bütünü için geçerli bir gelişme çizgisidir. D.TÜRKLERİN KULLANDIKLARI TAKVİMLER: Türkler ilk olarak “On İki Hayvanlı Türk Takvimi”ni kullanmışlardır. İslamiyet’in kabulü ile “Hicrî”, “Celalî” ve “Rumî” takvim kullanıldıktan sonra, Cumhuriyet döneminden itibaren “Miladî” takvim kullanılmaya başlanmıştır.. E. EKONOMİ İslamiyet öncesi Türk toplumunda, temel ekonomik faaliyet olarak hayvancılık görülmektedir. Türkler bu dönemde at ve koyun yetiştirmektedirler. Yerleşik hayata geçen Uygurlar ise tarımla uğraşmışlar ve Çin ile ticaret yapmışlardır. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte, yerleşik hayata geçiş de hız kazanmıştır. Buna bağlı olarak, tarım ve ticaret de gelişmiştir. Gazneli Mahmut döneminde “İpek Yolu” ve “Baharat Yolu”nun hâkimiyeti Türklere geçmiş, böylece ticarî gelirler artmıştır. Selçuklular döneminde, I. Mesut zamanında ilk para, II. Kılıçaraslan zamanında ilk gümüş para ve I. Alaattin Keykubat zamanında ise ilk altın para bastırılmıştır. Gazneliler, tarım faaliyetlerinde ilerlemişler ve sulama kanallarını kullanarak üretimi arttırmışlardır. Büyük Selçuklu Devleti’nin ticarî merkezi “Horasan”dır. Selçuklular da ticarî faaliyetlerde başarılı olmuşlar, bu amaçla çok sayıda çarşı ve kervansaray yaptırmışlardır. 1. Ahîlik Teşkilatı: Bu teşkilatın, Ahi Baba olarak da adlandırılan Ahi Evran tarafından kurulduğu kabul edilmektedir. Selçukluların ticarî merkezî olan Horosan kökenli bir meslek birliğidir. Selçuklular döneminde, esnafın ekonomik faaliyetlerini düzenlemek ve denetlemek amacıyla kurulan Ahîlik teşkilatı, devletin askerî faaliyetlerine de destek vermiştir. “Ahi” kelimesinin Arapça, kardeşim demek olan “Ahi” kelimesinden veya Türkçe eli açık, cömert, yiğit, delikanlı anlamlarına gelen “Akı” kelimesinden geldiği kabul edilmektedir. Osmanlı döneminde ise temel ekonomik faaliyetler; tarım, hayvancılık, ticaret ve çeşitli vergilerden oluşmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunda esnaflar “Lonca” olarak adlandırılan birlik etrafında toplanmışlardır. Ayrıca, Bursa’da “İpekçilik”; Kayseri, Manisa ve Tokat’ta “Dericilik” yapılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda savaş araç gereçleri de üretilmiştir. İlk büyük Osmanlı tersanesi Gelibolu’ya Yıldırım Bayezit tarafından yaptırılmıştır. Daha sonraki dönemlerde ise İstanbul, Sinop, İzmit gibi şehirlerde de tersaneler inşa edilmiştir. İstanbul’un fethinden önce Edirne ve Bursa’da, fetihten sonra ise İstanbul’da top dökümhaneleri kurulmuştur. İlk baruthane de Gelibolu’da kurulmuştur. OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİH Osmanlı İmparatorluğu tarihi, belirli dönemlere ayrılarak incelenmekte ve değerlendirilmektedir. Bu dönemler; Beylik Dönemi (1299 ve öncesi), Kuruluş Dönemi (1299-1453), Yükselme Dönemi (1453-1579), Duraklama Dönemi (1579-1699), Gerileme Dönemi (1699-1792) ve Dağılma Dönemi (1792-1922) olarak adlandırılmaktadır. Beylik Dönemi: Osmanlı Beyliği, Kayı boyuna mensup bir beyliktir. Selçuklular döneminde, Ertuğrul Gazi, Söğüt ve civarına gelerek yerleşmiştir. Ertuğrul Gazi’nin vefatı üzerine beyliğin başına Osman Bey geçmiştir. Kuruluş Dönemi (1299-1453): Osman Bey, yaptığı fetihlerle, yıkılmak üzere olan Anadolu Selçuklu Devleti’nin varisi konumuma yükselmiştir. Bilecik, Yarhisar ve İnegöl’ün fethinden sonra Osmanlı Devleti’nin kurulduğu kabul edilmekte ve tarih araştırmalarında kuruluş tarihi olarak, 1299 yılı kabul edilmektedir. Osman Bey’den sonra başa geçen Orhan Bey zamanında fetihler hız kazanmış, Bursa ve İznik fethedilmiştir. Orhan Bey, para bastırarak, bağımsızlığını ilan etmiş ve Osmanlı Beyliği, Osmanlı Devleti hâline gelmiştir. Kuruluş Dönemi’nde Osmanlı ilerlemesi Balkanlara doğru yayılmıştır. Edirne fethedilmiş, Balkanlar’da Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan ele geçirilmiştir. Aynı zamanda Anadolu’da da Selçuklu sonrası kurulan Beylikler, Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altına girmeye başlamıştır. Kuruluş Dönemi’nde sırasıyla Osman Bey, Orhan Bey, I. Murad, Yıldırım Beyazid, I.Mehmed ve II. Murat Osmanlı Devleti’nin başına geçmiştir. Kuruluş Dönemi, İstanbul’un fethiyle sona ermektedir. Yükselme Dönemi (1453-1579): Doğuda ve Batıda önemli topraklar fethedildikten ve Devletin sınırları genişledikten sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethedilmesiyle “İmparatorluk” haline gelen Osmanlı Devleti’nin bu tarihten itibaren yükselme dönemine girdiği kabul edilmektedir. II. Murad’tan sonra tahta geçen Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u 1453 yılında fethetmiş ve İstanbul, imparatorluğun yeni başkenti ilan edilmiştir. Yükselme döneminde sırasıyla Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim tahta geçmiştir. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) İmparatorluk, en şaşaalı dönemini yaşamıştır. Duraklama Dönemi (1579-1699): Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama dönemi, Sokulu Mehmet Paşa’nın vefat etmesiyle başlamıştır. Sokulu Mehmet Paşa; Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde sadrazamlık yapmıştır. Sokulu Mehmet Paşa, 14 yıl boyunca yaptığı Sadrazamlık döneminde, devletin siyasî ve askerî başarısı için çalışmış önemli bir devlet adamıdır ve onun vefat etmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama dönemine girmesinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Deneyimsiz kişilerin tahta geçmesi ve merkezî yönetimin zayıflaması ile birlikte iç isyanlar çıkmış, özellikle Yeniçerilerin otoriteye karşı başkaldırması ile huzursuzluk iyice artmıştır. Tımar sisteminin bozulması ve İran ve Avusturya seferlerinin getirdiği ekonomik sıkıntılar da duraklamada önemli rol oynamıştır. Duraklama döneminde sırasıyla III. Murad, III. Mehmet, I. Ahmet, I. Mustafa, II. Osman, IV. Murad, I. İbrahim, IV. Mehmet, II. Süleyman, II. Ahmet ve II. Mustafa tahta geçmiştir. Gerileme Dönemi (1699-1792): Osmanlı İmparatorluğu tarihinde 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması ile 1792’de imzalanan Yaş Antlaşması arasındaki dönem gerileme dönemi olarak kabul edilmektedir. Karlofça Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı’da büyük miktarda toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Bu tarihten sonra imparatorluğun temel politikası kaybettiği toprakların geri alınması üzerine kurulmuştur. Gerileme döneminde sırasıyla, II. Mustafa, III. Ahmet, I. Mahmut, III. Osman, III. Mustafa, I. Abdülhamit ve III. Selim tahta geçmiştir. Dağılma Dönemi (1792-1922): Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş ve dağılma dönemine girdiği döneme dağılma dönemi adı verilmektedir. Bu dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kırım’ı geri almak amacıyla 1787’de Rusya’ya savaş açması, Avusturya’nın da savaşa dâhil olmasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun aleyhine gelişen olayların 1792’de Yaş Antlaşması’nın imzalanması ile başlatılmaktadır. Dağılma döneminde sırasıyla III. Selim, IV. Mustafa, II. Mahmut, I. Abdülmecit, I. Abdülaziz, V. Murat, II. Abdülhamit, Sultan Mehmet Reşat ve Sultan Mehmet Vehdettin tahta geçmiştir. 1922 yılında saltanatın kaldırılması ile birlikte Osmanlı dönemi de sona ermiştir. OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA DEVLET YÖNETİMİ: Sultan/Padişah: Osmanlı İmparatorluğunda, devlet yöneticileri ilk zamanlarda “Bey” unvanını, daha sonra “Sultan” unvanını ve 1517 tarihinden itibaren de “Halife” ve “Padişah” unvanını kullanmışlardır. Divan/ Divan-ı Humayun: Devlet işleri “Divan-ı Hümayun” olarak adlandırılan Divanda görüşülmüştür. Divan-ı Hümayun üyeleri ve görevleri şu şekildedir: Vezir-Azam (Sadrazam): Padişahtan sonraki en yetkili devlet adamıdır ve padişahın mührünü taşır. Vezir: Sadrazamdan sonraki en yetkili kişi Vezir’dir ve Sadrazam tarafından verilen görevleri yapar. Kazasker: Osmanlı İmparatorluğu’ndan “Adalet” ile ilgili işler “Kazasker”ler tarafından görülürdü. Anadolu ve Rumeli Kazaskeri olmak üzere iki ayrı Kazasker bulunurdu. Defterdar: “Maliye” ile ilgili işler “Defterdar” tarafından görülür. Anadolu ve Rumeli Defterdarı olmak üzere iki Defterdar bulunurdu. Nişancı: “Tapu” ve “Kadastro” işleri ile fethedilen yerlerin kayıt işlemlerini “Nişancı” adı verilen görevliler yerine getirirdi. Şeyhülislam: Devlet kararlarının İslam’a uygun olup, olmadığını denetleyen ve bu konuda karar veren kişi “Şeyhülislam” olarak adlandırılmıştır. Kaptan-ı Derya: Donanma ve denizcilikle ilgili işlerden sorumlu kişidir. Divan-ı Hümayun, II. Mahmut döneminde kaldırılmış ve yerine “Nazırlık (Bakanlık)”lar kurulmuştur. İdari Bölünme: Osmanlı yönetim sisteminde, devlet toprakları “Vilayet”, “Sancak”, “Kaza”, “Nahiye” ve “Karye” olarak adlandırılan idarî birimlere ayrılmıştır. DİL VE EDEBİYAT Osmanlı İmparatorluğu döneminde Arap alfabesi kullanılmıştır. Selçuklu döneminden kalma edebî miras, Osmanlı döneminde daha da gelişmiştir. Özellikle yazılı edebiyat alanında çok ciddi bir edebî ve kültürel ortam oluşmuştur. Şair ve yazarlar saraylılar tarafından korunmuş ve kollanmıştır. Özellikle bazı Osmanlı padişahlarının da şair olması bu edebî ortamın daha da gelişmesini sağlamıştır. “Klasik Türk Edebiyatı” veya “Divan Edebiyatı” olarak adlandırılan bu edebiyat, Türk edebiyatının en önemli safhalarından birini oluşturmaktadır. Divan Edebiyatı’nın dili Türkçe olmakla birlikte, bu dönem Türkçesinde Arapça ve Farsça terkip, tamlama veya kelimelerin, dönemlere göre değişmekle birlikte, yoğunluk kazandığı görülmektedir. 13. yüzyılda Hoca Dehhanî ile başlatılan Divan Edebiyatı, 16. yüzyılda Fuzulî ve Bakî gibi önemli isimlerin yetişmesiyle zirve dönemini yaşamıştır. Divan şiirinde “Aruz” ölçüsü kullanılmıştır. Bu dönemde Divan Edebiyatı’nın yanı sıra, Halk Edebiyatı da çok büyük bir gelişme göstermiştir. Âşıkların, zaman zaman saray çevrelerinde göründüğü ve sanatlarını kırsaldaki yerleşim birimlerinde olduğu kadar, başta payitaht İstanbul olmak üzere, Bursa gibi dönemin ticari ve kültürel bakımlardan gelişmiş şehirlerinde icra ettikleri de bilinmektedir. SANAT VE MİMARİ: Osmanlı İmparatorluğu’nda bilim ve sanata özel bir önem verilmiştir. Bilim adamları desteklenmiş ve böylece çağın en ileri askerî gücü Osmanlı İmparatorluğu elinde bulunmuştur. Fethedilen topraklar, her anlamda mamur edilmiştir. Buralara cami, han, hamam ve medreseler gibi dini, kültürel, bilimsel ve sosyal işlevleri olan kurumlar inşa edilmiş ve böylece askerî olarak fethedilen topraklar, kültürel anlamda da Türk kılınmıştır. Osmanlı sanatı, başlangıçta Selçuklu mimarisinin genel özelliklerini taşımaktadır. Ancak zamanla ve özellikle de XV. yüzyıldan sonra, klasik Osmanlı eserleri ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Türk kültürünün kendine has üslubu İslam kültürü ile birleştirilmiş ve özgün eserler meydana getirilmiştir. Bu dönemde özellikle Mimar Sinan ve öğrencileri tarafından yapılan eserlerin çoğu günümüzde de ayakta durmaktadır. Osmanlı kültür ve sanat hayatında 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve 1908 İkinci Meşrutiyet ilanı gibi dönemlerin önemli etkisi vardır. Tanzimat döneminde, Osmanlı kültür ve sanat hayatında Batı etkisi ve tesiri görülmeye başlanmış, Islahat Fermanı ile birlikte bu etki daha da baskın şekilde hissedilmeye başlanmıştır. Tanzimat edebiyatı olarak adlandırılan dönemde, edebiyatta ve sanatta yeni kavramlar ve yeni yaklaşımlar etkisini göstermeye başlamıştır. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte, Türkçülük ve Türk milliyetçiliği ekseninde yapılan tartışmalar, kültürel anlamda yeni bir döneme girilmesini sağlamış ve ileride kurulacak milli devletin kurulmasına zemin hazırladığı gibi, yeni devletin ilk yıllarındaki sanat anlayışının da belirleyicisi olmuştur. EKONOMİ Osmanlı İmparatorluğu, daha beylik döneminde iken sistemli bir ekonomik teşkilata sahiptir. İlk maliye teşkilatının I. Murat döneminde kurulduğu ve sistemli bir şekilde geliştiği kabul edilmektedir. Osmanlı maliyesinin başında “Defterdar” olarak adlandırılan kişi bulunurdu. Toprakların genişlemesi üzerine “Defterdar” sayısı ikiye çıkarılmıştır. Osmanlı hazinesi “Miri Hazine” ve “Enderun Hazinesi” olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. “Miri Hazine” devletin dış hazinesi olup, genel olarak yapılan masrafları, gelir ve giderleri kapsamaktadır. “Enderun Hazinesi” ise padişahın kendi hazinesidir ve iç hazine olarak da kabul edilmektedir. Osmanlı ekonomik sisteminde, vergilerin önemli bir yeri vardır. Ayrıca, tarım ve hayvancılık da ekonomik faaliyetlerin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. TÜRKİYE CUMHURİYETİ Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik ve askerî anlamda yaşadığı çöküş, I. Dünya Savaşı’nın ardından imparatorluk topraklarının işgal edilmesine neden olmuş, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuş, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türk milleti tarafından verilen milli mücadelenin ardından TBMM’de 29 Ekim 1923 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti” kuruluşu ilan edilmiştir. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, Türk kültür ve sanat hayatında da önemli değişimler yaşanmıştır. Yeni devlet, millî kültür üzerine inşa edildiğinden, Türk dili, edebiyatı ve tarihi ile ilgili çalışmalar bu dönemde hız kazanmıştır. Yeni devletin temelleri, her şeyden önce Türk kültürüne dayanmaktadır. Kültürel anlamda yaşanan bu yenilik, devlet yönetimi ve sisteminde de görülmektedir. Cumhuriyet’in ilan edilmesi, Halifeliğin ve Saltanat’ın kaldırılması, Latin harflerinin kabulü gibi yenilikler, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti devletinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli dildir, kültürdür.” sözleri ile özetlenebilecek olan Türk kültürü temeline dayalı millî devlet anlayışı, Kurtuluş Savaşı sonrasında yapılan çalışmalarda da kendini göstermektedir. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü tarafından “Halk Bilimi”ni tanıtmak amacıyla kaleme alınan yazılar ve sonrasında yapılan alan araştırmaları ile elde edilen veriler, Türk kültürü ile ilgili bilimsel çalışmaların hız kazanmasını sağlamıştır. Bu dönemde kültürel çalışmalar “Türk Yurdu”, “Türk Ocağı” ve “Türk Derneği” gibi dernekler tarafından yürütülmüştür. 1 Kasım 1927’de kurulan “Anadolu Halk Bilgisi Derneği”, bir süre sonra adını “Türk Halk Bilgisi Derneği” olarak değiştirmiştir ve bu dernek, Türk kültürü ile ilgili çalışmalar yapan ilk bağımsız bilimsel organizasyon olarak tarihe geçmiştir. Derneğin ilk yayın organı olan “Halk Bilgisi Mecmuası” ve daha sonra çıkardığı “Halk Bilgisi Haberleri”ndeki yazılar, bu dönem halk bilimi çalışmalarının akademik ve bilimsel zemine oturtulması bakımından önemlidir. 1931 yılında Türk Ocaklarının kapanmasıyla birlikte, 1932’de Halkevleri kurulur. Halkevleri, çıkardığı dergiler ve yaptığı araştırma ve eğitim faaliyetleriyle Türk kültür ve sanatının gelişmesine katkı sağlamıştır. Mustafa Kemal Atatürk döneminde, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin “millî mimari, millî sanat ve millî kültür” temeline dayalı bir devlet olması için çalışmalar yapılmıştır ve Atatürk bu dönemde dil, tarih ve kültür araştırmalarına büyük önem vermiştir. 1931’de “Türk Tarih Kurumu”, 1932’de de “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” Türk tarihi ve dili alanında çalışmalar yapmak üzere kurulmuştur. 1939’da Ankara Üniversitesi, DTCF’de Pertev Naili Boratav ve 1960’lı yıllarda Mehmet Kaplan tarafından Atatürk Üniversitesinde yürütülen çalışmalar, Türkiye’de halk kültürü ile ilgili çalışmaların bilimsel ve akademik bir zeminde yürütülmesini sağlamıştır. Türk Kültürü (Özet) Türk kültürü çok eski ve köklü bir kültürdür. Türk kültürü hem göçebe hem de yerleşik özellikler taşır. Türk kültürü karasal özelliklerin etkisinde kalmıştır. Türk kültürü, yayılış alanının coğrafi konumu nedeniyle birçok kültürden etkilenmiş ve bu kültürleri etkilemiştir. Dedelerin adları genellikle torunlara verilir. Pek çok yörede her adın bir sıfatı vardır. Türk ahlakı yiğitlik, kahramanlık üzerine kuruludur. Alp ve gazilikten, yüksek karakterli ve temiz kalpli, korkusuz, inanç ve irfanlı, milliyetperverliktir. Ayrıca cesaret,onur,gurur,şeref,misafirperverlik,dürüstlük ve merhamettir. TÜRK KÜLTÜRÜ (DETAY) Türklerin fiziki özellikleri olan çekik gözlülük, çıkık elmacık kemikli, esmer tipoloji tarih içinde değişmiştir. Dedelerin adları genellikle torunlara verilir. Pek çok yörede her adın bir sıfatı vardır. Günlük hayatta milli takvim kullanılır. Ancak kültürel hayat Müslümanlık medeniyetiyle iç içe olduğundan hicri takvim adları yaşatılır, Recep, Şaban, Ramazan adları hem ad olarak konur hem günlük dini yaşayışta kullanılır. Türkler Avrasya denilen coğrafyaya yayılmışlardır ve Anadolu'ya göç etmişlerdir. Çadır yerleşiminden kent yerleşimine geçen Türkler, ahşap evlerden apartmanlara ve sitelere çevrilen kent kültürüne geçmişlerdir. Ev dekorasyonunda kilimden halıya, sedirden mobilyaya, sandalyeden koltuğa, tahta pencereden pimapen pencereye çevrilen ev kültürü, geniş aileden çekirdek aileye çevrilmiştir. Batılı giyim kuşam yaygın olmasına rağmen, eski giyim kültürü devam etmektedir. Ocak ve mangal düzeninden kalorifer ve doğalgaz düzenine geçen ısıtma sistemi; eşek ve attan arabaya; siniden masaya; şerbetten meyve suyuna; bozadan kolaya; hamamdan saunaya; dere kenarı yıkamadan çamaşır makinesine; teldolaptan buzdolabına temizlik ve sağlık kültürü gelişmiştir. Yemek kültürü et merkezli olup, ot, süt, ekmek, bal, balık, yumurta, yoğurt temel besinlerdir. Hayvancılık at, eşek, sığır, manda, ayı, deve, koyun, keçi, arı, ördek, tavuk yetiştirmeciliğindedir. Tarım ürünleri arpa, buğday, pirinç, pamuk, kabak, bakla, nohut, fasulye, havuç, lahana, soğan, sarımsak, hıyar, turp, bamya, patlıcan, domates, biber, elma, tütün, çay, zeytin, erik, üzüm, patates, ayva, armut, kavun, karpuz, iğde, nar, kiraz, vişne, muz, çilek, fıstık gibi sebze ve meyvelerdir. Dokumacılık, ayakkabıcılık,terzilik en yaygın zanaatlardır. Çarşı ve bedestenden marketlere, süpermarketlere günlük alışveriş kültürü gelişkindir. Semt pazarları devamlı işler. En modern iletişim sistemleri kullanılmakta, kara, hava, deniz ve demiryollarında modern araçlarla seyahat edilmektedir. Kent içi raylı sistemler ve yeraltı treni mevcuttur. Dil Türkler Göktürk, Uygur, Araplar (halk) Arap, Mani, Brahmi, Süryani, Grek, İbrani, Kiril, Latin alfabelerini kullandılar. Türkiye'de 1928'den beri Latin alfabesi kullanılmaktadır. Türk dili zengin bir sanat geleneğine sahiptir, ancak son yüzyıldaki kültür değişmesiyle Batı dillerinden az buz kelime alan bir dil haline gelmiştir ve birçok yabancı kökenli kelime TDK tarafından Türkçe'ye çevrilmektedir.Örneğin kampüs kelimesi yerine yerleşke kelimesi getirilmiştir.Kendi kültürlerini çok güzel koruyan bir millettirler. TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ÖZELLIKLERI 1 - Türk kültürünün ocağı yani ilk ortaya çıktığı bölge Orta Asya'dır. (Bu bölge; kuzeyde Sibirya, güneyde Himalayalar, doğuda Kingan Dağları ve batıda Hazar Denizi ile çevrelenen geniş bir bölgedir.) 2 - Türkler, çeşitli bölgelere göç etmişlerdir. (Bu göçler sonucunda Türk boylarının önemli bir bölümü Anadolu'ya gelmiş ve yeni kültürlere komşu olmuşlardır. Bu kültürler; İslâm kültürü, Yunan kültürü ve İran - Pers kültürüdür. ) 3 - Türkler, tarih boyunca asla esaret altında yaşamayı kabul etmemiş ve 16 bağımsız devlet kurmuş bir millettir. 4 - Türklerin İslâmiyet ile şekillenen karakterinin en dikkat çeken özelliği, haksızlığa ve zulme karşı olan tepkisidir. 5 - Türk halkı, tarih boyunca birçok imparatorluklar ve süper devletler kurmuş, üç kıtaya nizam vermiştir. 6 - Tarih sahnesinde Müslüman Türkler hemen her dönemde, yönetici vasıflarıyla boy göstermişler, adaletli ve merhametli yönetimleriyle örnek teşkil etmişlerdir. 7 - Farklı kültürlere ve inançlara sahip, farklı dilleri konuşan birçok milleti aynı bayrak altında ve büyük bir hoşgörü çerçevesinde sevgi ve saygı hudutları içinde yaşatabilmişlerdir. 8 - Orta Asya'daki göçebe hayat tarzından kalma Türk kültür simgelerini günümüzde de görmek mümkündür. 9 - Çadır, at, halı ve kilim dokumacılığı o dönemlerden günümüze ait simgelerdir. 10 - Ancak daha sonraları Orta Asya'dan çeşitli bölgelere göç eden Türkler yerleşik hayata geçerek şehirler ve devletler kurmuş ve yerleştikleri bölgelerde pek çok sanat eserleri yapmışlardır. 11 - Köprüler, çeşmeler, kervansaraylar, hanlar, hamamlar, camilere yüzyıllar öncesinde yapılmış eserlere günümüzde de rastlanabilmektedir. İÇINDE YAŞADIĞIMIZ TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ÖZELLIKLERI Türkiye'nin kültürel yapısı, tarihinin derinliklerinden gelen çok zengin ve çeşitli kültürlerin birikiminden oluşmuştur.Türkiye, coğrafi konumu gereği Doğu, Batı, Ortadoğu, Akdeniz, İslam kültürü gibi farklı kültürlerin merkezindedir. Dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Anadolu, binlerce yıllık geçmişi ve tarihinde var olan bir çok farklı kültürün etkisiyle ender görülen kültürel zenginliğe sahiptir.Bu öylesine bir zenginliktir ki, birbirine çok yakın yerleşim bölgelerinde bile bu zenginliğin yarattığı kültürel farklılıkları görebiliriz. Halk Kültürleri Türkçe, Türkiye nüfusunun
Ders: 1299-1453 Osmanlı Devletinin Kuruluş Tarihi 07:46
Ders: 1299-1453 Osmanlı Devletinin Kuruluş Tarihi 9.864 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut Öğretmen Aykut ilter Osman Bey, Osman Gazi, I. Osman El Gazi ya da Ataman Bey (Osmanlı Türkçesi: , Osman Bey) mahlasıyla Fahrüddin veya Osmancık (1258, Söğüt – 1 Ağustos 1326, Bursa) Osmanlı Beyliği ve Osmanlı Hanedanı'nın kurucusu ve beyliğin ilk padişahıdır. 1299 yılında Anadolu Selçuklu Devletinin uçbeyi olmaktan çıkıp bağımsızlığını ilan etmiştir. Moğol istilalarından kaçan Müslümanların, beyliğine sığınması ile siyasi ve askeri gücü artmıştır. Çöküş döneminde bulunan Doğu Roma İmparatorluğu'ndaki karışıklıkların da etkisiyle kısa sürede Anadolu ve Doğu Roma'nın hakimi durumuna gelmiştir. Öldüğü zaman beylik, Eskişehir ile Bursa arasındaki topraklarda hüküm sürüyor, Doğu Roma İmparatorluğu'na ait İznik ve Bursa'yı abluka altında tutmaktaydı. İlk yılları[değiştir] Osman Bey (bazı kaynaklara göre Orhun Bey) [2], 1258 yılında Söğüt'te doğdu.[3] Yaşamının erken dönemleri hakkında güvenilir kayıtlar yoktur. Osman Bey'in soyuna ve boyuna ait bilgiler gelenekseldir ve en eskisi ölümünden 100 sonra yazılmıştır. Bu eserler arasında en eskiden başlayarak Ahmedî (ö. 1414), Dâstân ve Tevarih-i Mûlûk-i Âl-i Osman', Şükrullah (ö. 1464), Behçetu't-Tevarih ve Âıkpaşazade (ö. 1481), Tevarih-i Âl-i Osman adlı eserler isimlendirilebilir. Dönemine ait tüm çağdaş eserler büyük ölçüde 1422 ya da hemen sonrasında tarihlendirilen ve artık mevcut olmayan (ama özgün bir metinden türemiş oldukları iddia edilmektedir.[4]. Bazı tarihçilere göre,[3] Osman Gazi'nin yaşam ve savaşları tarihsellikten çok, masalsı destansı bir örtüntü içinde, halk söylentileri, ermişlik öyküleri ve mitolojik lejantlarla renklendirilmiştir. Babası Ertuğrul Gazi (bazı kaynaklara göre Erdoğdu Bey) Batı Anadolu’da Söğüt] Ovası ile Domaniç Yaylasında yaşayan Oğuz Türkleri'nin Bozok boyunun Kayı kolundan olan büyük kalabalık bir obaya başkanlık etmekte idi. Osman Gazi onun küçük oğlu idi. Tarihçi İbni Kemal (ö. 1534) Tevarih-i Al-i Osman adlı eserinde Ertuğrul Bey'in Anadolu'ya (Rum'a) geldiğinde iki oğlu bulunduğunu, Söğüt'te göçebe yaşamının sürdürürken 1254'de (hicri 652'de) "aslan yapılı ay yüzlü" küçük oğlu Osman'ın doğduğunu bildirir.[5] Halk söylentilerine göre annesi (ya da babaannesi), Hayma Ana'dır. [6] Yine tarihçi İbni Kemal, Osman'ın gençliğinde "yiğitler arasına girdiğini" ve "vurmada tutmada ve durmada ve oturmada herkesi kendini uydurduğunu" belirtir ve kardeşlerden en küçüğü olmakla beraber "şimşir (kılıç) ve tedbirle cümlesinden evvel olduğunu" bildirir.[5] Bu anlatımın Oğuz destanınin temalarına benzer şekilde işlenmiş olduğu barizdir. [3] 1281 yılında 23 yaşında iken Kayı Boyu'ndan Ömer Bey'in kızı Malhun Hatun ile evlendi. Bu evlilikten daha sonra Osmanlı Devleti'nin başına geçecek olan Orhan Gazi doğdu. Daha sonra Şeyh Edebali'nin kızı Bala Hatun ile evlendi. Bu evlilikten de Alaeddin Bey dünyaya geldi. Beyliği eline geçirme çabaları[değiştir] 1281 yılında babası Ertuğrul Bey 90 yaşlarında iken ölmüştür. Birçok tarihcinin anlaştığı görüşe göre, Kayı aşireti beyliği için beylik görevi değişmesi barışçıl olmamış ve beylik görevini üzerine alabilmek için Osman Gazi yakinları ile "taht mücadelesi" yapmıştır. Bu mücadelenin kimle yapıldığı ve nasıl geliştiği tartışmalı olup değişik tarihçiler değişik anlatımlarda bulunmaktadırlar. Bu anlatımlardan çokca sayıda taraflısı olan birisine göre, Osman Gazi amcası Dündar Gazi ile beylik için çatışmaya girişmiştir. Bu anlatıma gre Dündar Bey Kayı boyunun ilerigelen uluları tarafından tutulmakta ve aşiretin genç yiğitleri ise Osman Bey'i desteklemekteydi. Bu çatışmanın ne kadar sürdüğü ne türlü devam ettiği bilinmemektedir. Fakat çatışma sonunda Osman Bey galip gelmiş ve düşmana karşı yapılan akınlara karşı çıktığı bahanesi verilerek yaşlı Dündar Bey'i bir ok atımı ile öldürmüştür. Bundan sonra Osman Bey Oğuz töresine uygun olarak Kayı Aşiretine baş ve buğ olmuştur.[3] Alternatif bir anlatım olan Hacı Bektaş'ın "Vilayetname" eserinde ise Osman'ın beyliğe geçme anlatımı değişiktir.[7] Kayı boyu aşireti Sultanönü ve civarına yerleştikten sonra önce amcası Aydoğmuş ve sonra babası Erdoğdu (Ertuğrul) Bey beyliklerinden daha sonra da küçük amcası Gündüz Alp Kayı beyi olmuştur. Osman Gazi bu sırada çevresindeki aşiret yiğitleri ile yerel Bizanslı Yarhisar, Bilecik, İnegöl, İznik yörelerine akınlar düzenmeye başlamıştır. Bizanslı Bursa Tekfuru Konya'da bulunan Selçuklu sultanı III. Alaeddin Keykubad'a elçiler gönderip bu akınlardan şikayet etmiştir. Selçuklu Sultanı ise Gündüz Alp'a haber göndererek akınları düzenleyen yeğeni Osman Bey'i yola getirmesini istemiştir. Gündüz Alp Osman Beyi yakalayarak yiğitleri ile birlikte Konya'ya III. Alaeddin Keykubad'a göndermiştir. Ancak Selçuklu Sultanı Osman Gazi'yi beğenip el ve onay alması için onu Sultan Karahöyük'te bulunan Hacı Bektaş Veli'ye yollamıştır. Hacı Bektaş Osman'ı büyük bir misafirperverlikle karşılaşmış, ve tekbirle kendi tülbentini onun başına dolayıp sanki ona taç giydirmiştir. Osman Konya'ya dönerken Hacı Bektaş onunla Sultan'a hitap eden Osman'ı öven bir mektup da göndermiştir. Selçuklu Sultanı bu mektubu okuduktan sona "buna yüce bir mansıp veresuz" dediği bildirilir. Osman Gazi Sultanönü ucunun merkezi olan Söğüt'e döndükten sonra Selçuklu Sultanı ayrıca "altun başlı sancak" ve "tablhane (mehter)" gönderip onu ödüllendirmiştir. Bu öykü Vilayetname yanında Yazıcizade'nin Selçukname adlı eserinde de tekrar edilmektedir.[8] Birçok tarihçi bu ödüllendirmeyi uçbeyliğine istiklâl verilmesi olarak kabul etmektedir.[3] Hacı Bektaş Vilayetname eseri Gündüz Alp ile Osman arasındaki ilişkilerein sonradan ne olduğunu kapsamamaktadır. Birkaç tarihçi Osman Bey ile kardeşi Gündüz Alp'ın arasında çatışma olduğu ve bu çatışma sonunda Gündüz Alp'ın öldürülerek Osman Bey'in uçbeyi olduğunu kabul etmektedir. Fakat diğer bazı tarihçiler ise Gündüz Alp'ın bey olmasını ve Osman Bey ile Gündüz Alp mücadelesini tümüyle hiç olmamış gibi bir kenara bırakmaktadırlar. Yine bazı tarihçiler Gündüz Alp'ın "Domaniç Muharebesi"'nde şehit olduğunu bildirirler. Bu tarih karmaşasında bazı tarihçiler ise Osman Bey ile Dündar Bey'in mücadelesinin olmadığını ve bu mücadele anlatımının Osman Bey-Gündüz Alp mücadelesine atıf ettiğini kabul ederler. Daha yeni ve inanılır kaynak bulunmadan, bu değişik hatta birbirleri ile zıt olan anlatımlardan çıkartılabilecek en uygun sonuç Osman Bey'in babası Ertuğrul Bey'in yerine geçmesinin bir barışçıl hükümdarlığa çıkma olmayıp bir "taht mücadelesi" sonucu ortaya çıktığıdır. Bitinya bölgesinde Bizans yerel güçleri ile mücadele ile genişleme[değiştir] Osman Gazi 1280'lerden 1300'e kadar uzayan yaklaşık 20 yıllık Osmanlı devletinin doğuş süreci evresinde toplumasal düzeni çok karışık Bitinya bölgesinde (yani günümüzdeki Bursa-Bilecik-İznik yörelerinde) sanını korumak ve ufak uçbeyliğini güçlendirmek için bir dizi yerel çatışmalar yapmıştır. Bu çatışmalarda gaza yoldaşı olan Samsa Çavuş,, Konur Alp, Akçakoca, Aygüt Alp, Gazi Abdurahman gibi diğer "alp" beyler ve bunların idaresindeki akıncı birliklerden destek alıp faydalanmıştır. Osman Gazi'ye dinsel ve moral desteği ise Ahiler vermiştir. Özellikle Osman Bey'in Bala Hatun adlı kızıyla evlendiği kayınbabası Eskişehir ahılerinin İtburnu şeyhi olan Şeyh Edabalı devamlı danışmanlık ve destek sağlamıştır. [3] Osman Gazi ilkin 1283'de İnegöl tekfuru Nikola ile yaptığı "Ermenibeli Muharebesi"'de yenik düşmüştür. Bu muharebede kardeşi Saruhan'ın oğlu olan yeğeni Bay Hoca şehit olmuştur. 1284'de Osman Bey 300 kişilik bir güçle İnegöl yakınlarındaki Emirdağı eteklerinde bulunan "Kulaca Hisar"'a bir gece baskını düzenlemiş ve bu kaleyi eline geçirmiştir. Bu Osmanlıların ilk kale fethidir. [3][9] 1286'de ise Osman Bey ile Bizanslı İnegöl Tekfuru ile Karacahisar (Malachiya) Tekfuru'nın birleşik yerel kuvvetleri arasında Ekizce mevkiinde "Domaniç Muharebesi" yapılmıştır. Osman Bey bu muharebeyi de kazanmıştır ama kardeşi Saruhan (bazı kaynaklara göre Gündüz Alp) bu muharebede şehit olmuştur. Bu galibiyet sonunda Karacahisar Osman Bey eline geçmiştir. Bundan sonra Osman Gazi, müteffikleri ile birlikte akınlar yapma stratejisini uygulamaya başlamıştır
Ders: 1299 Osmanlı'da Toplum Yapısı 09:53
Ders: 1299 Osmanlı'da Toplum Yapısı 8.503 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen OSMANLI KÜLTÜR - MEDENİYETİ A. OSMANLILARDA DEVLET ANLAYIŞI Osmanlı devlet yönetiminde, Orta Asya Türk geleneğinin ve sonraki Türk - islâm devletlerinin etkileri olmuştur. Osmanlı Dev­leti, Türk gelenekleri ve islâm dininin kurallarına göre yönetilmiş­tir. Padişahlık Kurumu Osmanlı Devleti'nin başında "padişah" bulunuyordu. Padişah­lar yönetim, ordu, maliye ve hukuk konularında geniş yetkilere sahiplerdi. Devletin mutlak hakimi durumundaydılar. Padişah Osmanlı hanedanına mensuptu. Osman Gazi'nin soyundan ge­len ailenin erkek bireyleri, saltanat makamına geçiyorlardı. Sal­tanatın Osmanlı ailesine ait olduğu anlayışı, devletin yıkılışına kadar devam etmiştir. XVII. yüzyıla kadar, devletin başına kimin geçeceği konusunda bir düzenleme yoktu. Eski Türk geleneklerinden kaynaklanan "Ailenin bütün erkek bireyleri, taht üzerinde hak sahibidir." anlayışı geçerliydi.___ ____ ___ Osmanlı egemenlik anlayışında başlangıçta "Ülke, hanedan üyelerinin ortak malıdır." anlayışı geçerliydi, l. Murattan iti­baren "Ülke, hükümdar ve oğullarının malıdır." anlayışı ge­çerlilik kazandı. Osmanlılar birçok Türk devletinden ayrı ola-j rak "ülkenin ve hakimiyetin bölünmezliği ilkesi"ni bastan itibaren benimsediler. XVII. yüzyıl başlarında I. Ahmet yaptığı düzenlemeyle, tahta Osmanlı ailesinin en yaşlı ve olgun olanının geçmesi yöntemi­ni getirdi (Ekber ve Erşed sistemi). Osmanlı Devleti kurulduğunda küçük bir beylik olduğundan dev­letin başında "bey" ya da "gazi" denilen bir hükümdar vardı. "Sultan" unvanı ilk defa l. Murat tarafından kullanıldı. Bundan başka "han", "hakan", "hünkâr" gibi unvanlar da kullanılıyor­du. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'nda da ilk defa "halife" unvanı kullanıldı. II. Murat'tan itibaren hükümdarlara "padişah" denildi. Devlet yönetiminde padişahların çok geniş yetkileri vardı. Dev­let adamlarının görüşlerine başvurulsa bile, son karar padişaha aitti. Padişahın emirleri kanun sayılırdı. Ordulara komuta etmek, büyük devlet adamlarını tayin etmek ve gerekli durumlarda diva­na başkanlık yapmak padişahın görevleri arasında yer alıyordu. Padişah islâm dininin koyduğu hukuk kurallarıyla çelişmeyecek şekilde, kural koyma yetkisine sahipti. Padişahın bu yetkisi ve koyduğu kurallar örfe dayanmaktaydı. Padişahın koyduğu kural­lar, "ferman" denilen belgelerle ilgililere gönderilirdi. Örf kavra-mı, yasama ve yürütmeyi içine alıyordu.__________ XIX. yüzyılda Tanzimat Fermanı ve Meşrutiyetle padişahların yetkileri yeniden düzenlendi. Fakat padişahlar, mutlak ege­menlik hakkını kullanmayı sürdürdüler Şehzadeler Padişahların erkek çocuklarına "şehzade" deniliyordu. Şehza­deler küçük yaşlarda sancaklara gönderilir, askerlik ve yönetim alanlarında yetiştirilirlerdi. Şehzadelerin yanında "Lala" adı ve­rilen tecrübeli bir devlet adamı görev yapardı. XVI. yüzyılın son­larında şehzadelerin sancaklara gönderilmesi uygulamasına son verildi. Şehzadeler sarayda yetiştirilmeye çalışıldı. Bu yeni uygulama, şehzadelerin devlet yönetimiyle bağlantılarının kesil­mesine ve tecrübesiz bir şekilde tahta çıkmalarına yol açtı. B. MERKEZ TEŞKiLATI Osmanlı merkez teşkilatı, padişahın mutlak egemenliğini ger­çekleştirmeye yönelik olarak kuruldu. Hükümet, eyaletlerin yö­netimi ve ordu doğrudan padişahın şahsına bağlı olarak teşkilat­landırılmıştı. Osmanlı yönetim teşkilatının merkezinde padişah ve saray teşkilatı vardı. 1. istanbul'un Yönetimi Başkent olmasından dolayı istanbul'un yönetimi ayrıca düzen­lenmişti. Şehrin genel düzen ve güvenliği doğrudan sadrazamın sorumluluğundaydı. Sadrazam, sefere çıktığında istanbul'la ilgi­lenmek üzere bir Sadaret Kaymakamı bırakırdı. Şehrin güven­liği, yeniçeri ağası, subaşı ve asesbaşı tarafından sağlanırdı. Belediye hizmetlerinden şehremini, adalet işlerinden taht kadı­sı sorumluydu. Sivil kuralları çiğneyen yeniçeriler ve diğer as­kerler arasında düzeni Muhzır Ağa sağlardı, istanbul'daki her türlü ticaret faaliyetlerinin denetlenmesi "muhtesib" in göreviy­di. 2. Divan-ı Hümayun Merkez teşkilatının temeli Divan-ı Hümayun'du. Osmanlılarda ilk Divan, Türkiye Selçukluları örnek alınarak Orhan Bey zamanın­da oluşturuldu. O dönemde hükümdar, vezir ve Bursa kadısı Di­van toplantılarına katılıyordu. Fatih'e kadar, Divan toplantılarına padişah başkanlık etti. Fatih'ten itibaren Vezir-/ azamlar bu gö­revi üstlendiler. Padişahlar, Divan toplantılarını "kasr-ı adi" de­nilen pencereden izlediler. Divan'da siyasi, idari, askeri, örfi, şer'i, adli ve mali konular ile şikayet ve davalar görüşülerek karara varılırdı. Alınan kararlar sadrazam tarafından padişahın onayına sunulurdu. Divan'da, padişahın yetkilerini kullanmak üzere görevlendirilmiş olan üç kolun temsilcileri yer alıyordu. Bunlar; seytiye, ilmiye ve ka-lemiyedir. Divan Üyeleri ve Görevleri Vezir-i Azam (Sadrazam): Padişahtan sonra en yetkili kişidir. Padişahın mutlak vekili sayı­lır ve padişahın mührünü taşırdı. Orhan Bey zamanında ilk defa vezir tayin edildi. Zamanla sayıları artınca, birinci vezire "Vezir-i azam" adı verildi. Vezir-i azam, büyük devlet memurlarının tayi­ni ve görevden azlinden sorumluydu. Padişah sefere çıkmazsa "Serdar-ı ekrem" unvanıyla ordunun başında bulunurdu. Vezir-i azamlar önce Paşakapısı, daha sonra Babıali'de oturdular. Vezirler: Çeşitli devlet işlerinde yetişmiş kişilerdi. Devlet işlerinde görüş­lerine başvurulur ve vezir-i azamın verdiği işleri yaparlardı. XVI. yüzyıl sonlarında sayıları yediye çıkmıştı. Kazaskerler: 1362'de /. Murat, ilk defa kazasker tayin etti. Sayıları Fatih za­manında ikiye çıktı. Divan'da büyük davalara bakmak, kadı ve müderrislerin tayinlerini yapmak ve görevden almak kazaskerle­rin göreviydi. Defterdarlar: Osmanlı Devleti'nde maliyenin başında bulunan, gider ve gelir­lere bakan görevlidir. Başlangıçta bir tane iken, sınırların geniş­lemesiyle sayıları üçe çıktı. Bunlar başdefterdar, Anadolu def­terdarı ve şıkk-ı sanidir. Nişancı: Padişah fermanlarına tuğra çekmekle ve devletin arazi kayıtları­nı tutmakla görevliydi. Reisülküttap: Nişancıya bağlı olarak bürokrasiyi düzenlerdi. Divan üyesi olma- masına rağmen, tecrübesinden dolayı önemi büyüktü. Divanda verilen kararları tamamlamak, fermana uygun emirleri yazmak, padişah ve vezir-i azama gelen mektupları tercüme ettirerek ce­vaplar hazırlamak görevleri arasındaydı. Bütün bu işleri, kendi­sine bağlı kalemlerle yapardı. Bu kalemler beylikçi kalemi, tahvil kalemi, ruus kalemi ve amedi kalemiydi. XVIII. Reisülküttap yüz­yıldan itibaren dışişlerinin sorumlusuydu. Yeniçeri Ağası: Yeniçeri Ocağı'nın en büyük komutanıydı. Vezir rütbesinde ise Divan'daki görüşmelere katılırdı. Kaptan-ı Derya: Donanma ve denizcilikten sorumluydu. XVI. yüzyılda divan üye­si durumuna gelmiştir. Müftü (Şeyhülislam): Divan'da alınan kararların islâmiyet'e uygunluğuyla ilgili "fetva" verirdi. Müftü, XVIII. yüzyıldan itibaren Şeyhülislam adını almış­tır. Divan-* Hümayun'da alınan kararların yürürlüğe girmesi, padişahın onayına bağlıydı. Merkez Teşkilatında Değişiklikler XVI. yüzyılın sonlarına doğru Divan-ı Hümayun'un önemi azal­maya başladı. XVIII. yüzyılda devlet işleri tamamen sadrazama bırakıldı. Sadrazamların güçlenmesiyle Divan-ı Hümayun, Babı­ali'de toplanmaya başladı. Babıali artık Osmanlı Hükümeti anla­mına kullanılmaya başladı. Devletlerarası ilişkilerin artmasıyla reisülküttablık, dış ilişkileri yürüten bir makam durumuna geldi. XIX. yüzyılda merkez teşkilatında önemli gelişmeler oldu. II. Mahmut, Divan-ı Hümayun'u kaldırarak yerine Heyet-i Vüke-lâ'yı oluşturdu. Bugünkü anlamda bakanlıklar oluşturuldu. Yeni meclisler ve komisyonlar kuruldu. Tanzimat Dönemi'nde düzenlemeler devam etti. Meclis-i Vâlâ-i Ahkâm-ı Adliye yeniden düzenlendi. Yenilikler bu mecliste planlandı. 1854'te Meclis-i Âli-i Tanzimat, 1868'de Şura-i Devlet (Danıştay) kuruldu. Tanzimat döneminde kara kuvvet­leri komutanlığı durumunda olan "Seraskerlik" oluşturuldu. l. Meşrutiyetle birlikte Meclis-i Ayan ve Meclis-i Mebusan oluş­turuldu. Yürütme gücüne sahip olan padişah, sadrazam ve ba­kanları seçerdi. Hükümet de padişaha karşı sorumluydu. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla, yeniden Meclis açıldı. Kanun-u Esasi'nin meclis - hükümet ilişkilerine yeni düzenlemeler getirildi. 1912'den sonra siyasi partiler faaliyete geçti ve parti hükümetleri kuruldu. C. TAŞRA TEŞKiLAT! 1. Osmanlı Kuruluş Devri'nde Taşra Teşkilatı Osmanlı Devleti kuruluşunun ilk dönemlerinde tek merkezden yönetiliyordu. Temel idare birimi de "Sancak"tı. Sancakların başında sancakbeyi bulunuyordu. Sivil yönetici olarak kadılar görev yapıyordu. Sınırların genişlemesi sonucunda yönetim yö­nünden eyaletler oluşturuldu, l. Murat döneminde (1362 -1389) Rumeli Beylerbeyliği, Yıldırım Bayezid döneminde (1389 -1402) Anadolu Beylerbeyliği oluşturuldu. Eyaletlerin başında "beylerbeyi" denilen yöneticiler vardı. 2. XVI. Yüzyıldan itibaren Taşra Teşkilatı a. Askeri ve idari Teşkilat: XVI. yüzyılda Osmanlı Devletinin sınırları çok genişledi. Yeni eyaletlerin de oluşturulmasıyla eyaletler, yönetim bakımından üçe ayrıldı. I. Merkeze Bağlı Eyaletler: "imar sisteminin uygulandığı eyaletlerdi. Bu eyaletlere salyane->iz (yıllıksız) eyaletler deniyordu. Bu eyaletlerin gelirleri dirlikle-e ayrılarak görevlilere verilirdi. II. Özel Yönetimi Olan Eyaletler: 3unlar. tımar sisteminin uygulanmadığı, vergilerin iltizam yönte- -niyle yıllık olarak toplandığı eyaletlerdi. Bu yıllık olarak alınan sergiye, "saliyane" denirdi. III. imtiyazlı Eyaletler: iç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı Devleti'ne bağlı olan hükümetlerdi. Bunlar: Kırım Hanlığı, Eflâk Beyliği, Boğdan Bey­liği. Erdel Beyliği, Hicaz Emirliği, Raguza ve Sakız Cumhuriyet­leriydi. Bunların yöneticileri kendi soyluları arasından padişah tarafından tayin edilirdi. Bu hükümetler savaş zamanlarında kuvvetleriyle Osmanlı ordusuna katılır ve her yıl düzenli bir şe­kilde vergi öderlerdi (Hicaz ve Kırım hariç). b. Kazai - idari Teşkilat: Sancaklar "kaza" denilen idari birimlere ayrılmıştı. Kazaların başında yönetici olarak kadı bulunurdu. Kadı her türlü idari işle­mi yargı denetiminde tutuyordu, kadılar: ->V Merkezden gönderilen emirlerin halka ulaşmasını sağlarlardı. -Y Mahkemeye intikal eden davaları sonuçlandırırlar, nikah, şir­ket kurulması gibi işlemleri onaylarlardı ,Y Reayanın istek ve şikayetlerini Divana ulaştırırlardı, -Y Her türlü belgeyi onaylarlardı (noterlik). -Y Vergilerin adaletli bir şekilde toplanmasını, toplanan vergile­rin merkeze gönderilmesini sağlarlardı. c. Diğer Görevliler: Taşra teşkilatında beylerbeyi, sancakbeyi ve kadılar dışında, bunlara bağlı olarak görev yapan Muhtesip. Kapan Emini. Beytülmal Emini, Gümrük ve Bac Emini gibi gö­revliler vardı. Bu görevliler, hazineden ücret almazlardı. Reaya­ya gördükleri hizmetler karşılığında, kanunlarda belirtilen vergi, resim ve harçları alıyorlardı. d. Mahalli Teşkilat Mahalle Teşkilatı: Şehirleri meydana getiren mahalleler, genellikle dini kurumların veya pazarların etrafında oluşmuştu. Mahallede mahalle imamı, hükümetin temsilcisi olarak görev yapar, padişah emirlerini hal­ka duyururdu. Köy Teşkilatı: Osmanlı Devleti nde en küçük yerleşim ve yönetim birimi köydü. Köy, köy ihtiyar heyeti ve bu heyetin başında bulunan köy ket­hüdası tarafından yönetilirdi Köylerde bazen kadının temsilcisi, naip bulunurdu. Esnaf Teşkilatı: Osmanlı toplumunda esnaf, lonca denilen bir teşkilata üyeydiler Her esnaf kendi mesleğiyle ilgili bir loncaya üye olur, loncanın denetimine girer, imkânlarından yararlanırdı. XIII. ve XIV. yüzyıl-lardakı Ahi hareketlerinin devamı olan loncalar yönetim örgütü içinde önemli bir birim olarak yer aldı. Başlangıçta bütün din mensupları aynı loncada yer alırken, daha sonra XVI. yüzyılda loncalar ayrıldı. Loncaların Görevleri: •Ct Üye sayısını, malların kalitesini ve fiyatını belirlemek •& Esnaf ile hükümetin ilişkilerini düzenlemek "fi Üyelerinin zararlarını karşılamak ve kredi vermek •& Çalışamayacak durumdaki üyelerini korumak •& Esnaflar arasındaki haksız rekabeti önlemek Cemaat idareleri: Osmanlı Devleti'nde "cemaat" kavramı, Türk ve Müslümanlar dı­şında kalan Hristiyan ve Museviler için kullanılmış Ermeni, Rum ve Yahudi cemaati şeklinde isimler verilmiştir. Devlet bunları zımmi olarak değerlendirmiş ve can. mal güvenliklerini garanti altına almıştır. Zımmilerin kendi iç düzenleri ve geleneklerini de­vam ettirmelerine imkân sağlanmıştır. Cemaatlerin başkanı kendi din adamlarıydı. Rum Patriği, Erme­ni Patriği ve Yahudi Hahambaşısı gibi din adamları, kendi cema­atlerinin devlete karşı temsilcisi durumundaydılar. 3. Taşra Teşkilatındaki Değişmeler XVIII, yüzyıldan itibaren taşra teşkilatı bozulmaya başladı. Eya­let ve sancaklar arpalık olarak yüksek görevlilere verilmeye başladı. Bu yolla göreve gelen beylerbeyi ve sancakbeyleri gö­rev yerlerine gitmeyip vekil gönderdiler. Önceleri "müsellim" sonradan "mütesellim" denilen bu vekiller, başlangıçta beyler­beyi ve sancakbeylerinin maiyetindeki kişilerdi. Daha sonradan "ayan" ve "eşraf" tan kişiler bu görevlere getirildi. Ayanlar gi­derek güçlendiler ve yönetimle çatışmaya başladılar. Tımar sisteminin bozulmasıyla, vergiler yetersiz kaldı. Bu durum yeni vergilerin konulmasında ve eski vergilerin artırılmasında et­kili oldu. Tanzimat döneminde (1839 - 1876) 1842'de idare teşkilatı de­ğiştirildi, iltizam kaldırıldı. Kaza birimleri oluşturularak başına kaza müdürlerinin atanması kabul edildi. Kaza müdürlerinin atanmasında, halkın isteğinin de dikkate alınması kararlaştırıldı. Eyaletlerde eyalet yöneticilerinin katılımıyla "Büyük Meclis" denilen meclis kuruldu. Sonradan bu meclise "Eyalet Meclisi" denildi. Sancakların yönetimi kaymakamlara verildi. Güvenlik için zaptiye teşkilatları kuruldu. 1864 yılında Vilayet Nizamnamesi ile taşra yönetim birimleri vi­layet, liva (sancak), kaza, köy şeklinde birimlere ayrıldı. 1871'de köy ile kaza arasında nahiyeler oluşturuldu. Sancaklarda mutasarrıflar, kazalarda kaymakamlar yönetici oldular. Nahiyelerin başına seçimle belirlenen nahiye müdürle­ri getirilmesi kararlaştırıldı. OSMANLI DEVLETİ'NDE HUKUK Osmanlı Devleti'nde hukuk; Şer'i ve Örfi hukuk olmak üzere iki temele dayanıyordu. Şer'i hukukun kaynağını: Kuran, hadisler, sünnet, icma ve kıyas oluşturuyordu. Örfi hukukun kaynağını ise. anlaşmazlıklara karşı çıkarılan padişah fermanları oluşturu­yordu. Örfi hukukun Şer'i hukuk kurallarına ters düşmemesine özen gösterilmiştir. OSMANLI ASKERi TEŞKiLAT! 1. Kuruluş Devri'nde Osmanlı Asker; Teşkilatı Osmanlı askeri teşkilatında Türkiye Selçukluları, ilhanlılar ve Memlüklerin etkisi görülmektedir. Osmanlı Devleti nin ilk zaman­larında fetihler, aşiret kuvvetleri, gönüllüler, Alperenler ve akın­cılar tarafından yapılıyordu. Fakat bu kuvvetler kale kuşatmala­rında yetersiz kalıyor ve kuşatmalar çok uzuyordu. Özellikle Bursa kuşatmasının çok uzun sürmesi üzerine, düzenli orduya geçilmesi ihtiyacı doğdu. Orhan Bey zamanında ilk düzenli birlikler olarak "yaya" ve "müsellem" orduları kuruldu. Yayalar piyade, müsellemler de atlı birliklerdi Osmanlıların Rumeli'ye geçişiyle birlikte bu kuvvetler de yeterli olmadı. Bunun üzerine I. Murat döneminde "Yeniçeri Ocağı" kuruldu. 2. Yükselme Devri'nde Osmanlı Askeri Teşkilatı Osmanlı askeri teşkilatı, kara ve deniz kuvvetleri olarak iki bö­lümden oluşuyordu. Kara Ordusu Osmanlı Devleti'nin kara ordusu üç bölümden meydana geliyordu. I. Kapıkulu Askerleri Osmanlı Devleti'nde Rumeli'deki fetihlerle birlikte daha çok as­kere ihtiyaç duyulunca savaş esirlerinin alınmasıyla Yeniçeri Ocağı oluşturuldu. Savaş esirleri daha sonraki dönemlerde ihti­yacı karşılamayınca II. Murat döneminde "devşirme" yöntemi uygulanmaya başladı. Kapıkulu Ocakları zamanla hem ordu­nun, hem de yönetimin önemli bir kolu oldu. Devşirilen Hristiyan çocuklar, önce Müslüman bir ailenin yanında eğitilir, daha son­ra Acemi Oğlanlar Ocağı nda yetiştirilirdi. Devşirmeler, hem sarayda, hem de askeri birliklerde görev yapıyorlardı. Kapıkulu askerleri, istanbul'da veya sınır boylarındaki kalelerde otururlar, görevleri karşılığı devletten üç ayda bir ulufe denilen maaş alır­lardı. Kapıkulu askerleri piyade ve süvari şeklinde iki bölümden oluşuyordu: a. Kapıkulu Piyadeleri Acemi Oğlanlar Ocağı: Kapıkulu Ocaklarına asker yetiştirmek amacıyla kurulmuştu. Devşirme yoluyla toplanan Hıristiyan ço­cuklar. Türk ailelerinin yanında yetiştikten sonra Acemi Oğlanlar Ocağı'na alınırlardı Yeniçeri Ocağı: Kapıkulu askerleri içinde en çok bilinen ve en itibarlı ocaktı. Yeniçeriler, savaş olmadığı zamanlarda Divan muhafızlığı yaparlar, istanbul'da güvenliği sağlarlar ve sınır boy­larındaki kalelerde üç yıl koruyucu olarak kalırlardı Padişah, ilk defa tahta çıktığında yeniçerilere "cülus bahşişi" dağıtırdı. Ye­niçeriler, emekli olmadan evlenmezler ve askerlikten başka bir işle uğraşmazlardı Cebeci Ocağı: Yeniçerilerin, silahlarının yapımı ve onarımıyla görevliydi. Topçu Ocağı: Top dökmek ve topçuluğa gerekli malzemeleri hazırlamak görevini yerine getiriyordu Top Arabacıları: Top arabalarını yapar ve topları taşırlardı Humbaracılar: Havan denilen topları ve humbara adı verilen e! bombalarını yapar ve kullanırlardı Lağımcılar: Kale kuşatmalarında fitil döşeyerek kaleyi yıkma işini yaparlardı. b. Kapıkulu Süvarileri Kapıkulu askerlerinin atlı sınıfını oluştururlardı Yeniçeriler ara­sından seçilirler ve ulufe alırlardı Fakat derece ve ulufe yönün­den yeniçerilerden üstün idiler. Altı bölükten meydana gelen sü­varilerden sipahi ve silahtarlar, savaşta padişahın çadırını, sağ ve sol ulufeciler saltanat sancaklarını, sağ ve sol garipler de or­dunun ağırlıklarıyla hazineyi korurlardı II. Eyalet Askerleri (Tımarlı Sipahiler) Eyalet askerleri, tımarlı sipahilerden oluşuyordu. Dirlik sistemine göre, sipahiler topladıkları vergilere karşılık devlete asker yetiş­tiriyorlardı. Tımarlı sipahiler, Osmanlı ordusunun en büyük, en güçlü ve hareketli birlikleriydi. Dirlik sahiplerinin yetiştirmek zo­runda olduğu, atı ve silahı olan. savaşa hazır durumda bulunan askerlere cebelü denirdi. Tımarlı sipahiler tamamen Türklerden meydana geliyordu. Diğer zamanlarda kendi işleriyle uğraşan tı­marlı sipahiler, sefer emri geldiğinde savaşa giderlerdi. Kanuni döneminde 12 bin yeniçeriye karşılık, 100-150 bin ka­dar tımarlı sipahi vardı. III. Bağlı Beylik Ve Ülkelerin Kuvvetleri Savaş zamanlarında Kırım. Eflak ve Boğdan askerleri de Os­manlı ordusunda görev yaparlardı. Bunlar içinde en önemlisi Kı­rım kuvvetleriydi. Zamanla akıncı birliklerin yerini de alan Kırım kuvvetleri, vurucu güç olarak görev yapıyorlardı, Osmanlı Donanması Orhan Bey devrinde Karamürsel'de tersane kuruldu (1327). Osmanlı Devleti. Karesioğullarmın topraklarını aldıktan sonra bir donanmaya sahip oldu. 1350'lerde de Edincik deniz üssü kurul­du, l, Bayezid döneminde de Gelibolu tersanesi yapıldı Os­manlı denizciliği Fatih'in 400 parçalık bir donanma oluşturma-sıyla daha da güçlendi. Kanuni devrinde Barbaros Hayrettin Paşa'nın Osmanlı hizmeti­ne girmesiyle Osmanlılar. Akdeniz'de en üstün güç oldular. Os­manlı gemileri istanbul. Süveyş, Gelibolu. Basra Rusçuk, Sinop ve izmit tersanelerinde yapılıyordu VAKIF SiSTEMi Osmanlı Devleti'nde. toplumun bazı ihtiyaçlarının karşılanması zenginlerin kurdukları vakıflara bırakılmıştır Kişilerin sahip ol­dukları mallarının tamamını veya bir kısmını halkın yararına sunmasına vakıf denir. Tarihin seyri içinde vakıflar, sosyal, ekonomik, eğitim, sağlık,\ sanat, mimari, ulaşım ve bayındırlık alanında önemli rol oy namışlardır. OSMANLI TOPLUMU Toplum Yapısı Osmanlı Devleti, çok uluslu ve çok dinli bir yapıya sahipti. Ancak Türkler, devletin kurucusu olarak esas unsuru meydana getiri­yordu. Fakat yine de bütün Müslümanlar hakim unsur durumun­daydılar. Osmanlı Devleti'nde toplum, yönetenler (asken) ve yönetilenler (reaya) olarak ikiye ayrılıyordu a. Askeriler (Yönetenler) Askeri sınıf yani yönetenler, padişahın kendilerine dini adli askeri ya da idari yetki tanıdığı devlet görevlilerinden oluşmak­taydı Bunlar, saray halkı, seyfiye. ilmiye ve kalemiye grupla­rından oluşuyordu. Askeri sınıfın en önemli özelliği vergi yükümlülüğü dışında bırakılmalarıdır. Saray halkı: Osmanlı Devleti nde hem padişahların oturaukla-rı yer, hem de en yüksek devlet görevlilerinden bazılarının çalış­tığı merkez saraydı Seyfiye: Osmanlı toplumunda, yönetim görevi de bulunan askeri grup 'seyfiye" olarak adlandırılmıştır.Seyfiye. ehl-ı örf veya ümera olarak da isimlendirilmiştir. Seyfıye kapıkulu ve tımar sistemleri içinde yetişen ve görev yapan kişilerden meydana geliyordu. Vezirler, beylerbeyi, sancakbeyleri. kapıkulu askerleri tımarlı si­pahiler seyfiye sınıfına dahildi. Seyfiye sınıfı yaptıkları görev karşılığında devletten ulufe veya dirlik alırlardı. Kapıkulları, en-derun görevlileri, kale muhafızları, subaşılar ve asesler maaşla­rını hazineden nakit olarak alırlardı. Tımarlı sipahiler, sancak beyleri, beylerbeyleri ve vezirler ise hizmet karşılığında dirlik (tı­mar) alırlardı. ilmiye: ilmiye, yargıçlık, noterlik ve mahalli yönetim işlerini yürüten ka­dılardan, tıp ve müneccimlik yani astroloji alanındaki uzmanlar ile her seviyedeki eğitim ve öğretim elemanlarından meydana geliyordu. Ayrıca imam, müezzin gibi din görevlileri, tarikat şeyhleri ve Hz. Peygamber'in soyundan gelen seyyid ve şerifler de ilmiyeye dahildi. ilmiye mensuplarının büyük çoğunluğu Türk asıllıdır. Eği­timle ilgili ilmiye mensupları ücretlerini, hazineden veya vakıftan nakit olarak alırlardı. Kadılar devletten maaş almazlar, gördükle­ri dava ve yaptıkları işlemlerden aldıkları harçlarla geçimlerini sağlarlardı. ilmiyenin bir diğer üyesi de kazaskerlerdi. Divan'da büyük davalara bakarlar, kadı ve müderrisleri tayin ederlerdi. ilmiye teşkilatının başı Şeyhülislâm'dır. Din işleri, vakıflar, eğtim ve kültür müesseseleri, mahkemeler Şeyhülislâm'ın kont­rol ve denetimindedir. Şeyhülislâm'ın en önemli görevi fetva ver­mekti. ilmiye sınıfının başlıca görevleri fetva (ifta), eğitim (tedrisat) ve adaletti (kaza). Kalemiye: Osmanlı idari ve mali bürokrasisinin mensuplarından oluşuyor­du. Divan'daki temsilcileri Nişancı ve Defterdarlardı. Nişancı, tı­mar sistemini uygulayan organizasyonun başında bulunuyordu. Ayrıca Divan yazışmaları başta olmak üzere devlet merkezinde­ki bütün resmi işlemleri emrindeki katiplerle yürütüyordu. Defter­darlar da maliye ile ilgili olarak aynı işleri yapıyorlardı. Küttab sı­nıfı bu fonksiyonlarıyla örf alanındaki kuralları uygulayan gruptu. Bunlar hem kural koyarlar, hem de uygularlardı. Bu açıdan dev­letin işleyişinde önemli bir rol üstlenmişlerdi. b. Reaya (Yönetilenler) Osmanlı Devleti'nde yönetilenlere "reaya" denirdi. XIX. yüzyıl­dan sonra reaya, daha çok Müslüman olmayanlar için kullanılır­dı. Reaya ile askeri sınıfın farkı, reayanın vergi ödemesi, asker­lerin ise vergi vermemesiydi. Yönetilenler dini yönden de üçe ayrılmıştı: Müslümanlar: Müslümanlar yönetici olurlar, askerlik yaparlar ve öşür verirlerdi. Müslümanlar genellikle, tarım ve sanatla uğraşırlardı. Hristiyanlar ve Museviler: Hristiyan ve Museviler askerlik yap­mazlar, buna karşılık "Cizye" denilen vergiyi verirlerdi. Cizye ye­tişkin ve sağlıklı erkeklerden alınırdı. Genellikle ticaret ve tarım­la uğraşıyorlardı. Islahat Fermanı ile devlet memuru olma hak­kını elde ettiler. OSMANLI TOPLUMUNDA SOSYAL HAREKETLİLİK 1. Yatay Hareketlilik Ülke sınırları içinde insanların bir bölgeden başka bir bölgeye, köyden şehre göç ederek yerleşmesi olayına yatay hareketlilik denir. Bu hareketlerden bir kısmı kendiliğinden gerçekleştiği gi­bi bir kısmı da devletin imar ve iskan politikasının uygulanması sonunda gerçekleşmiştir. 2. Dikey Hareketlilik Dikey hareketlilik, bir kişinin, yönetenlerden yönetilenlere ya da yönetilenlerden yönetenler sınıfına geçiş yapabilmesidir. Yöne­tilen statüsünden yöneten statüsüne geçmenin üç şartı vardı: Müslüman olmak, üzerine aldığı vazifeleri en iyi şekilde yerine getirmek ve padişaha tam bir sadakatla bağlı olmak. •& Yönetenler sınıfına geçebilmenin yollarından biri devşirme sistemiydi. Bu sistemle toplananlar •& Acemi Oğlanlar Ocağı'nda ve Enderun'da eğitim görerek as­keri sınıfa girebilirlerdi. •& Askeri sınıfa geçmenin diğer bir yolu da medrese eğitimi gör­mekti, iyi bir medrese eğitimi görmüş bir kişi adalet, eğitim, din teşkilatları ile sivil bürokraside en üst makamlara gelebilirdi. •& Seferlerde başarı göstererek tımar sahibi olmak ya da kale- miye sınıfına katip olarak girmekte yönetenler sınıfına geçmenin yolları arasındaydı. OSMANLI EKONOMiSi A Osmanlı iktisat Anlayışı Osmanlı ekonomisi, büyük ölçüde tarıma dayalıydı. Bu nedenle Osmanlı iktisat anlayışı da, toprağın iyi değerlendirilmesi, boş bırakılmaması, iyi bir vergilendirme sistemine dayanıyordu. Sı-~ nırların genişlemesi sonucu, ticaret faaliyetleri de Osmanlı ikti-u: sat anlayışına yeni bir değişiklik getirdi. Ticari faaliyetler Osman­lı fetihlerini de yönlendirdi. Amasra, Trabzon ve Kırım'ın fethiyle ipek Yolu, Mısır'ın fethiyle Baharat Yolu Osmanlı kontrolüne geçti. Coğrafi Keşifler sonunda ticaret yollarının değişmesi, kapitülasyonların etkisi ve dış ticaretin yabancıların eline geçmesi gide­rek Osmanlı ekonomisini olumsuz yönde etkiledi. Bu olumsuz gelişmeler karşısında devlet, bazı alanlarda himayeye ve müdahaleye gerek duydu. III. Selim'den itibaren yerli malı kullanılma­sı, paranın dışarıya çıkmaması, güçlü bir para oluşturulması. Türk tüccarların korunması, Osmanlı iktisat anlayışına hakim olmaya başladı B. Osmanlı Ekonomisinin Tabii Kaynakları a. insan : Osmanlı Devleti'nde, üretici kitlelere genel olarak re-© aya deniyordu. Bu nedenle Osmanlı ekonomisinin temel insan kaynağı reaya idi. ilk nüfus sayımı 1831 'de yapıldı. Ancak, daha m önceki dönemler için Osmanlı ülkesindeki nüfus durumunu be-o_ lirten önemli belgeler vardır. Bu belgeler tahrir defterleridir. Os­manlı Devleti, bir bölgeyi ilk fethettiğinde, ya da belirli zaman-w larda bir sayıma tabi tutardı. Tahrir defterleri vergi yükümlüsü er-K kek nüfusu ve ödenmesi gereken vergileri belirlemek amacıyla tutulurdu. -j b. Toprak : Osmanlı Devleti, toprağın büyük bir kısmını miri toprak olarak 2 kendi mülkiyetinde tutuyordu. Devlet toprakların işlenmesini re­ayaya bırakmış ve ekonomik hayatı düzenlerken, her köylü aile­sinin geçimini sağlayacak toprağa sahip olmasına dikkat etmiş­tir. Tımar sistemi içinde bu topraklar çift diye isimlendirilmiştir. Osmanlı Devleti'nde ülke toprakları mülkiyet hakkı bakımından Mülk, Miri ve Vakıf olmak üzere üçe ayrılmıştır. 1. Mülk Arazi: Halkın elinde bulunan, tamamıyla halka ait olan topraklardı. Bu tür topraklar kendi aralarında iki kısma ayrılıyordu: Öşriyye : Müslümanlara ait olan topraklar Haraciyye : Gayri müslimlerin sahip olduğu topraklar 2. Vakıf Arazi: Gelirleri cami. medrese, hastane gibi topluma hizmet veren ku­ruluşların masrafları için ayrılmış olan arazilerdir. Vakıf arazileri­nin alınıp satılması kesinlikle yasak olup devlet tarafından da vergiden muaf tutulmuştur. 3. Miri Arazi: Devlet mülkiyetine geçirilen topraklardır. Mülkiyeti devlete ait olan topraklar ekilip biçilmesi ve işlenmesi amacıyla çeşitli kişile­ re bırakılmıştı. Miri arazi çeşitli bölümlerden meydana gelmiştir. ŞEKİL GİRECEK Osmanlı Devleti dirlik sistemini uygulamakla birçok kazanç elde etmiştir. Dirlik arazisini ekip biçenler (reaya) devlete vermeleri gereken vergiyi devletin göstereceği askerlere, memurlara veya sosyal kurumlara ödemekteydi. Böylece devlet memurlaıı ve as­kerlerin maaşları halk tarafından ödenen vergilerle karşılanıyor­du. Çok düzenli olarak işleyen bu sistem, sürekli kontrol edil­mekteydi. Dirlikleri alıp satma imkanı yoktu. Dirlik sisteminin uygulanmasıyla; & Devlet, üretimi denetimi altına almış ve sürekliliğini sağla­mıştır. "A Eyalet askerleri bu sistem sayesinde yetiştirilmiş, devamlı savaşa hazır bir ordu bulundurulmuştur. •& Ülkenin bayındır hale gelmesi, araziden daha iyi faydalanıl­ması, askeri masrafların azaltılması, böylece gelirlerin artırılma­sı sağlanmıştır. "& Tımar sistemiyle devlet vergi toplama külfetinden kurtulmuş­tur. •& iç ve dış güvenlik sorunu çözülmüştür. Bu sistemle ülkenin her tarafına yayılan askerler sayesinde köylerde bile güvenlik sağlanmıştır. Has ve zeametler, ilgili kişilere görevde kaldığı süre içinde tah­sis edilir, görevlerinin bitiminde dirliği geri alınırdı. Tımarlar ise kanunlara aykırı bir hareketi olmadığı taktirde, sipahilere ömür boyu verilirdi. Sipahinin ölümü üzerine bazı şartlarla mirasçıları­na kalırdı. Topraklar devletin malıydı. Dirlik sahipleri ve sipahi­ler, bölgenin yönetiminden sorumluydu. Dirlik sahibi, dirliğin en önemli temsilcisidir ve kadı denetiminde burayı yönetir, çağrıldı­ğında savaşa giderdi. Dirlik sistemiyle, askerin ihtiyaçlarının bir kısmının karşılan­ması, tarımda yüksek verimlilik, toprağın vergilendirilmesi, toprağın boş bırakılmaması sağlanıyordu. XVI. yüzyılın son­larından itibaren tımar sistemi belirli kişilerin elinde toplanma­ya başladı. 1858 Arazi Kanunnamesi'yle, uzun süre toprağı elinde bulunduran ve işleyenler, onun sahibi oldular. iltizam sistemi: Osmanlı Devleti'nde tımar sistemi içine yerleştirilemeyen faali­yetlerin gerektirdiği parayı sağlayabilmek için tımar sistemi ya­nında birde iltizam usulü uygulanıyordu. XVI. yüzyılda bazı eya­letlerin vergilerinin açık artırma yoluyla belirli bir bedel karşılığı peşin olarak mültezim adı verilen kişilere bırakılmasına iltizam denirdi. Bu sistem ilk defa Kanuni zamanında, Sadrazam Rüstem Paşa tarafından uygulandı. Devlet, uzak bölgelerin vergi gelirlerini açık artırmayla nakit olarak satmış, eyaletlerdeki askerler ve yö­neticilerin maaşlarını ödemiştir. C. Üretim a. Tarım Osmanlı ekonomisinin en önemli kolu tarımdır. Osmanlı toplu­mu genelde bir köylü toplumuydu. Tarım politikasını belirleyen en önemli uygulama, tımar sistemiydi. Bu sistemde toprağın mülkiyeti devlete, işleme hakkı köylüye, vergisi sipahiye aitti. Köylü, toprağı sürekli işleme, miras bırakma hakkını devam etti rebilmek için bazı yükümlülükleri yerine getirmek zorundaydı: 1. Sebepsiz olarak toprağını terk edemezdi. 2. Toprağını sebepsiz olarak üç yıl üst üste boş bırakamazdı. Eğer bırakırsa, toprak kendisinden alınırdı. 3. Öşür ve diğer vergileri sipahiye ödemek zorundaydı. Bu yükümlülüklere karşı devlet de halkın güvenliğini korumak ve düzeni sağlamakla görevliydi. Vergiyi toplamakla görevli olan sipahinin de reayaya karşı yükümlülükleri vardı: 1. Köylünün güvenliğini sağlamak, 2. Üretim araçlarını temin etmek, 3. Tohum ve gübre ihtiyaçlarının karşılanmasında köylüye yar­dımcı olmak, 4. Köylünün vergisini en kolay şekilde ödemesini sağlamaktı. b. Hayvancılık Hayvancılık tarım ekonomisinin ve genel ekonominin önemli unsurlarından biridir. Osmanlı döneminin teknolojik seviyesi içinde hayvan, ulaşım ve üretimin en önemli güç kaynağıdır. Hayvancılık, daha çok Doğu, Orta ve Batı Anadolu'daki göçebe­ler tarafından yapılmaktaydı. Adet-i Ağnam adıyla önemli bir miktar teşkil eden hayvanlar için vergi alınıyordu. c. Sanayi 1. Esnaf Teşkilâtı: Esnaf ve zanaatkarların, çalışma ve pazar sorunlarını çözmek, mesleğe yeni eleman yetiştirmek amacıyla Lonca Teşkilâtı ku­rulmuştur. Loncaların dışında, esnaflık ve zanaatkârlık yapmak mümkün değildi. Loncalar, devletçe belirlenen kurallara uymak zorundaydı. 2. Üretim Dalları: En gelişmiş sanayi dalı dokumacılık ve deri işlemeciliğiydi. Bu­na paralel olarak sanayide boyacılık gelişmişti. Avrupa sarayla­rından bile kumaşlarını boyatmak için Osmanlı ülkesine gönde­renler oluyordu. D. Ticaret a. Osmanlılarda Ticaret ve Tüccar ipek ve Baharat yollarıyla gelen mallar, Türk tüccarları tarafın­dan Avrupa'ya nakledilirdi. Karadan yapılan ticaret, kervanlarla gerçekleştiriliyordu. Ticaret, devlet tarafından teşvik edilir ve ti­caret eşyasından alınan vergiler son derece düşük tutulurdu. b. Ticaret Yolları Osmanlı toprakları, ipek ve Baharat yolları üzerinde bulunuyor­du, istanbul - Halep, istanbul - Diyarbakır ve istanbul - Erzin­can - Erzurum - Kars arasındaki yollar en önemli ticaret yollarıy­dı. Bu yollar üzerinde, kervansaraylar ve hanlar bulunuyor, bu­ralarda güvenlik derbentçiler tarafından sağlanıyordu. Ticaret merkezleri arasındaki posta ve haberleşme, menzil teşkilâtı ta­rafından yapılıyordu. Ticaret yolları üzerindeki köy ve kasabalar­da, haberleşmede hız sağlamak için dinlenmiş binek hayvanla­rı bulunuyordu. Bu görevlerine karşılık, o köy ve kasabalar bazı vergilerden muaf tutuluyordu. Ticaret yollarının geçtiği yerlerde, taşımacılığı meslek edinmiş mekkari taifesi bulunuyordu. Bun­lar üzerine aldıkları görevi yerine getiremediğinde cezalandırılı­yordu. Ticari hayatın canlı olduğu yerlerde kapan hanları bulu­nuyordu. Buralarda temel ihtiyaç maddeleri toptan satılırdı. Ka­panda satılan mal sadece un ise, ''un kapanı" adını alırdı. c. Ticari Emtia Üretim yapılıp pazarda belli bir değer karşılığı satılan eşyaya mal veya çoğulu olan emtia denir. Osmanlı Devleti. XVI. yüzyı­lın sonlarına kadar ekonomik yönden kendine yeterliydi. Bu ne­denle dışarıya mal satma veya dışarıdan mal alma ihtiyacı duy­mamıştı. Bazı yıllarda fiyatların yükselmesini engellemek için dı­şarıya mal satmak yasaklanıyordu, ihraç edilen başlıca mallar: Buğday, pamuk, yün, deri, balmumu, tuz, çeşitli madenler, ke­reste, ipekli ve pamuklu kumaşlardı. E. Kamu Ekonomisi (Osmanlılarda Bütçe) Osmanlı Devleti'nde ilk mali teşkilât, I. Murat zamanında kurul­muştu. Bu durum, Osmanlıların ilk yıllarından itibaren bütçe dü­zenlemesine önem verdiklerini gösterir. a. Şer'i vergiler: Dini kaynaklı vergilerdir. 1. Öşür: Müslüman üreticilerden. 1/10 oranında alınan arazi ve ürün vergisidir. 2. Haraç: Gayr-i müslimlerden alınan arazi ve ürün vergisidir. 3. Cizye: Baş vergisi de denilen bu vergi sadece askerlik yapa­cak durumda olan Gayr-i müslim erkeklerden alınan sosyal gü­venlik ve himaye vergisidir. Kadın, çocuk, ihtiyar ve düşkünler­den alınmazdı. b. Örfi vergiler: Padişahın iradesiyle toplanan vergilerdir. Ra-iyyet Rüsumu da denilen bu vergiler üreticinin konumuna göre toplanırdı. 1. Resm-i Çift: Çiftçinin elinde bulunan toprakların karşılığında alınan bir vergidir. Vergi miktarı arazinin büyüklüğü ve çiftçinin evli - bekâr oluşuna göre belirlenirdi. 2. Çift Bozan: Toprağını mazeretsiz olarak terkeden ya da üç yıl üst üste boş bırakan köylüden alınan vergidir. 3. Adet-i Ağnam: Hayvan vergisidir. Sipahiler tarafından topla­nan bu verginin miktarı, hayvan sayısı ile orantılı olarak belirle­nirdi. 4. Bâc-i Bâzari: Pazar yerlerinden alınan bir vergidir. 5. Resm-i Mücerret: Bekârlardan alınan vergidir. 6. Resm-i Bennak: Evlilerden alınan bir vergidir. 7. Resm-i Ispençe: Gayr-ı müslim halkın erişkin erkeklerinden alınan bir vergidir. Müslümanlardan alınan Resm-i çift karşılığı­dır. 8. Resm-i Arus: Sipahiler tarafından, tımar arazilerinde yaşa­yan kadınların evlenmeleri esnasında kocalarından alınan ver­gilerdir. 9. Niyabet Rüsumu: Yöneticilerin halktan aldığı bir vergi çeşi­didir. Suçlulardan alınan Cerimeler de bu vergiye dahil edilen vergidir. Bu vergilere Bâd-ı Hava vergileri de denilmiştir. Bu ve benzeri vergilerin dışında bir de olağanüstü durumlarda toplanan Avarız vergisi vardır. Fiyat artışlarının nedenleri : 1. Savaşların uzun sürmesi, 2. Köylülerin topraklarını terketmesi, ' . 3. Tımar sisteminin bozulması ve bunların sonucunda üretimin tüketimi karşılayamamasıdır. Böylece paranın satın alma gücü azaldı ve enflasyon ortaya çık­ tı. Fiyatların artmasının bir başka nedeni de, devletin yasakla­ masına rağmen kaçak yollardan Avrupa ülkelerine mal satmak olmuştur. __ Fiyat artışlarını engellemek için devletin aldığı önlemler: 1. Ham gümüşün kullanımı sınırlandırıldı ve dışarı çıkışı ya­saklandı. 2. Yeni paraların piyasaya çıkması üzerine eski paralar ve gümüşler toplandı. 3. Sahte para basımı engellenmeye çalışıldı. 4. Sarraflara işleyebilecekleri kadar gümüş verildi. Ancak bu tedbirler sonucunda da istenilen sonuçlar alınamadı. Osmanlı parası 1580'lerden itibaren büyük bir değer kaybına uğradı ve ilk para düzeltmesi yapıldı. XVIII. yüzyılda Osmanlı para birimi olan akçe, değer kaybından dolayı piyasada görülmez hale geldi. XIX. yüzyılda Osmanlı para sisteminde bazı değişiklikler yapıla­rak, ilk kez 1839'da "Kaime-i nakdiyye-i mutebere" adıyla kâğıt para basıldı. Bu kâğıt paranın karşılığı olmayıp, bono gibi kul­lanılması düşünülmüştü. 1844'te Devlet Darphanesi para bas­ma konusunda tek yetkili kılındı. Bu düzenlemelerden sonra te­mel para birimi Mecidiye ve Guruş oldu. OSMANLILARDA KÜLTÜR VE SANAT Klasik Osmanlı Türk toplumu ve kültürünün temelini; •& 1071 Malazgirt Zaferi'nden bu yana Türkleşen Anadolu, •£ Ahiler, gaziler, esnaf ve sanatkârlar, •& islâm dini, & Padişahların izledikleri temel kültür politikası, •& Türk örfü ve geleneği meydana getirmektedir. Osmanlı Devleti; askeri, adli, sivil ve idari teşkilatının en önemli unsurlarını Selçuklulardan almıştır. Osmanlı müesseselerinde kısmen ilhanlılar ve Memlüklerin de etkisi olmuştur. Osmanlı dö­nemi Türk kültürü, genel itibariyle coğrafyaya hakim, dış kültür değerlerini kendi bünyesinde birleştiren ve onları geliştirerek ye­ni bir mana kazandıran özellik taşır. Osmanlı hazinesinde toplanan bu gelirler jr Devlet adamları, askerler ve bilim adamlarının maaşları­nı ödemede, "ur Bayındırlık hizmetleri ve askeri harcamalarda kullanılıyordu ilk resmi Osmanlı bütçesini hazırlayan Tarhuncu Ahmet Paşa kısmen başarılı olmuşsa da bu durum uzun sürmemiştir. F. Osmanlılarda Para ve Fiyat Hareketleri Osmanlı tarihinde ilk para Osman Bey zamanında ilk gümüş ak­çe Orhan Bey, ilk altın para Fatih Sultan Mehmet tarafından bastırıldı. Bu arada Osmanlı parasının yanı sıra yabancı altın ve gümüş paralar da kullanılıyordu. Bunun nedeni ise, Osmanlı ülkesinde altın ve gümüş madenlerinin az bjlunmasıydı. Coğ­rafi Keşiflerin sonunda Avrupa'dan gelen çok miktardaki altın ve gümüşün Osmanlı topraklarına girmesi XVI. yüzyıl sonlarında Osmanlı parasının değer kaybetmesine neden oldu. Fiyat artış­larının iç ve dış nedenleri vardır. OSMANLILARDA EĞiTiM VE ÖĞRETiM Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde, temel bilim kurumu med­reseydi. Burada hem akli, hem de nakli ilimler okutuluyordu. Nakli ilimler, islâm dinine ilişkin bilgilerdir. Bunlar; Kur'an, Tef­sir, Hadis, Fıkıh ve Kelam'dı. Akli ilimler ise; bir yönüyle Allah'ın varlığını ve yüceliğinin delillerinden, diğer yönüyle dünya düze­nini açıklayan bilimlerdir. Bunlar; Felsefe, Matematik, Astrono­mi, Fizik, Kimya, Biyoloji, Coğrafya gibi ilimlerdir. Medreselerin dışında, tekke, dergah, cami. lonca, sıbyan mektepleri, saray okulları ve konaklarda da eğitim yapılırdı. OSMANLILARDA EĞiTiM VE ÖĞRETiM KURUMLARI a. Enderun Devlet memuru, idareci, komutan ve sanatkâr yetiştirmek ama­cıyla kurulan bu saray okulu ilk olarak II.Murat döneminde Edir­ne Sarayfnda açılmıştı, istanbul'un fethinden sonra Topkapı Sarayı'nda faaliyetlerine devam etti. 1833'te yeni düzenlemeler yapılan okul 1910'da kapatıldı. Devşirme sistemiyle toplanan çocuklar, burada iyi bir Müslü­man, güvenilir ve nitelikli bir devlet adamı veya usta sanatkâr olarak yetiştirilirdi. Osmanlılara tâbi olan ülkelerin rehine olarak gönderdiği çocuklar da Enderun'da eğitilirdi. Daha sonraları En­derun'a Müslüman çocukları da alındı. b. Medrese Osmanlı Devleti'nin dayandığı sistemlerin temel düşüncesini ve­ren eğitim ve öğretim sisteminin temel kurumu medresedir. Eği­timin ilk basamağı Sıbyan Mektebi (mahalle mektebi) idi. He­men hemen her mahallede ve cami yanında Sıbyan Mektebi vardı. Burada öğrencilere Kur'an okutulur, islâm dininin ilk bilgi­leri verilirdi. Yeteneklilere okuma-yazma öğretilirdi. Medreseler, XVI. yüzyılın sonlarına doğru bozulmaya başladı. Bozulmanın nedenleri şunlardır: 1% Müsbet bilimlerin giderek okutulmaması & Kanunlara aykırı olarak medreselere müdahale edilmesi "A Medrese ile ilgisi olmayanlara müderrislik verilmesi ve ule­ma çocuklarına daha beşikte iken müderrislik payesi verilmesi­dir. c. Askeri Eğitim Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde askeri kuvvetler aşiret as­kerlerinden oluşuyordu. Kapıkulu ordusuna, önceleri savaşlarda esirlerin gençleri ve askerliğe elverişli olanları alınıyordu. Anka­ra Savaşı'ndan sonra Pencik oğlanı bulma zorlukları ortaya çık­tı ve Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyan ailelerden alına­rak "devşirme usulü" uygulanmaya başladı. Kapıkulu Ocağı'na alınacak kişiler, Türk ailelerin yanında Türk-lslâm kültürüne gö­re yetiştirilirdi. Bu gelişmelerden sonra Acemi Oğlanlar Oca-ğı'nda eğitilen devşirmeler, Kapıkulu ocaklarına ve Enderun'a gönderilirdi. XVII. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı Devleti'nde başlıca tophane, kılıçhane, cambazhane ve kumbarahane gibi kurumlarda askeri eğitim ve öğretim veriliyordu. EĞiTiM VE ÖĞRETİMDE GELiŞMELER YENİLİKLER Eğitim ve öğretim XIX. yüzyılda Osmanlı eğitim kurumlarını dört bölümde inceleyebiliriz: /. Eskiden beri devam eden medreseler. Buralarda programlar dünyadaki ilmi ve teknolojik gelişmelerden habersiz bir şekilde devam ediyordu. 2. XVIII. yüzyılda kurulmaya başlayan önce askeri ve XIX. yüz­yılda kurulan yeni tarz sivil okullar 3. Azınlık ve yabancı okulları 4. Osmanlı vatandaşlarının açtığı okullar Islahat Fermanı eğitim alanında yenileşmede önemli bir dönüm noktası oldu. 1857'de Maârif-i Umûmiye Nezareti (Genel Eğitim Bakanlığı) kurularak Milli Eğitim Bakanlığı'nın temeli atıldı. Bu gelişmeden sonra ilk defa Eğitim Bakanı kabineye girdi. 1861'de Nizam-nâme çıkarılarak Harbiye, Bahriye ve Tıbbiye dışındaki okullar Maârif-i Umûmîye Nezâreti'ne bağlandı. Böylece askeri ve sivil okullar birbirinden ayrıldı. a. Askerî Kurumlar 1845'te Harp Okulu'na öğrenci yetiştirmek için Askerî Liseler açıldı. Günümüze kadar devam eden istanbul'da Kuleli, Bur-sa'da Işıklar ve izmir'de Maltepe Askeri Liseleri bu dönemde ku­ruldu. 1849'da Harbiye Mektebi'nde Veteriner bölümü açıldı. 1875'te Askeri Ortaokullar açıldı. Ayrıca ord'jnun kurmay subay ihtiyacını karşılamak için kurmaylık bölümü açıldı (1845). b. Sivil Kurumlar II. Mahmut tarafından zorunlu hale getirilen ilköğretim istanbul dışında uygulanamadı, ilköğretim Sıbyan Mektebi (Anaokulu), iptidaiye (ilkokul) ve Rüşdiye (Ortaokul) şeklinde üç kademeli düşünüldü. 1861'de istanbul'da ilk Kız Rüşdiyesi açıldı. Bu tari­he kadar kızların yaygın olarak okula gitmedikleri görülmektedir. 1867 den sonra bu okullara Müslüman öğrencilerin yanında Hrisliyan öğrencilerde alındı. Rüşdiye'yi bitirenlerin gittiği idadi­ler 1872'de kuruldu. idadilerin üstünde eğitim verecek Sultaniler ilk kez 1868'de Ga­latasaray Sultani'si adıyla açıldı. Bu okulun yönetimi ve progra­mı Fransızlara verildi. Rüşdiyeler ile Darülfün'un (Üniversite) arasında eğitim vermek üzere 1849'da DarülmaarifOkulu açıldı. Bu okul devlet memuru da yetiştirecekti. 1876'da Darül mualli-mat (Kız Öğretmen Okulu) açıldı. 1873'te yetim Müslüman ço­cukların eğitimi için Darüşşafaka, 1850'de Encümen-i Daniş (ilimler Akademisi) açıldı. c. Meslekî Kurumlar 1874'te Sultani Mektebi'nde bir sınıf ayrılarak Hukuk Mektebi açıldı. 1860'da Ticaret Okulu açılmak istendi. Ancak başarılı olu-namadı. Tarım alanında ilk okul Ameli/ Ziraat Mektebi oldu (1847). Orman Mektebi (1870) ve Bursa'da Koza Okulu açıldı. Tanzimat döneminde önem kazanan Telgrafçılık Okulu açıldı. Mithat Paşa'nın girişimleriyle Niş ve Rusçuk'ta yetim çocuklara sanat öğretmek için Islahhaneler açıldı, ilk Sivil Tıp Okulu 1866'da, Eczacı Okulu 1867'de açıldı. Heybeüada'da Kaptanlık Okulu açıldı (1870). Mithat Paşa'nın çalışmalarıyla Sanayi Mektebi kuruldu (1868). Ayrıca Kız Sana­yi Mektebi de kuruldu. d. Azınlık ve Yabancı Okulları Azınlıklara kültür, eğitim ve inanç özgürlüğü tanıyan Osmanlı Devleti, okul açma izni de verdi. Azınlık okulları, Patrikhaneler ve Hahamhaneler aracılığıyla yönetildi. Bu okullarda bağlı bu­lunduğu kilisenin papazı veya havranın hahamı ders veriyordu. Bağımsız ilk Ermeni Okulu 1790'da Kumkapı'da açıldı. 1824'ten sonra Ermeni Patrikhanesi'nin emriyle Ermeniler Anadolu'nun en küçük yerleşim birimlerine kadar okullar açtılar. Yahudi Cemaati'ne ait havraların dışında ilk modern okul 1854'te istanbul'da Musevi Asri Mektebi adıyla açıldı. 1875'ten sonra Alyans Israilit'in gayretleriyle birçok okul açıldı. Kapitülasyonlardan faydalanarak Osmanlı ülkesinde okul açma imtiyazını elde eden yabancı ülke misyonerleri akın akın toprak­larımıza gelerek çalışmalara başladılar. Önceleri dini nitelik taşı­yan kiliselere bağlı olarak kurulan okulların yanında Elçilik Okul­ları da açıldı. Bu okullar zamanla amacından saparak yabancı devlet okulları haline geldi ve Osmanlı Devleti aleyhine çalışma­ya başladılar. Katoliklerin koruyucusu olan Fransa ülkemizde ilk okulu 1583'te açtı (Saint Benoit). Bu okul Osmanlı topraklarında açılan ilk yabancı okuldur. ingilizler, Suriye ve Lübnan'da okullar açtı. Değişik yerlerde açı­lan ingiliz okullarından Nişantaşı'nda ingiliz Erkek Lisesi (1905), Beyoğlu'nda açılan ingiliz Kız Ortaokulu (1857) Türkiye Cumhu-riyeti'ne devredilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri, 1830'da Osmanlı Devleti'yle yaptığı antlaşmayla en ayrıcalıklı yabancı devlet haline geldi. Ermeni­lerle işbirliği yapmayı kendisi için daha uygun gören ABD, Erme­nileri kullanarak Anadolu'da etkinlik kazanmak için birçok okul açtırdı. 1863'te Robert Koleji açıldı. Bu okul Türk eğitimi için mo­dern bir örnek teşkil etti. ABD, Osmanlı topraklarında sayı itiba­riyle şaşırtıcı miktarda okul açmıştır. 1904 itibariyle 465 Ameri­kan okulunda 22.867 öğrenci bulunuyordu. italya kendi soydaşları için 1861'de istanbul'da ve 1863'te Ha­tay'da okul açtı. Osmanlı ülkesinde yaşayan Alman azınlıklar Avusturya eğitim kurumlarından faydalandı. Ancak 1871'de birliğini sağladıktan sonra kendi kültürünü yaymak için Almanlar da okullaraçtı. e.Darulfunun(Üniversite)1862’de burada halka açık dersler verilmeye başlandı.1870’te Darulfunun İstanbul’da resmen açıldı.Ancak Darulfünun 1871’de kapatıldı ve tekrar 1900’de açıldı. XIV. ve XVI. Yüzyıl Osmanlı Kültür ve Uygarlığı Devlet Yönetimi Padişah Osmanlı Devleti'nin yönetimine Al-i Osman diye adlandırılan Osmanlı ailesi dışında başka bir sülaleden hükümdar getirilmemiştir. Devletin ve milletin devamı ilkesine uyularak, bir isyan çıkmasının önüne geçmek amacıyla diğer şehzadeler öldürülürdü. Bu nedenle yıkılışına kadar, Osmanlı Devleti'nde Roma ve Bizans'ta olduğu gibi bir çok sülale iş başına geçmemiştir. I. Ahmet Dönemi'nden itibaren, kardeş katli kaldırılarak, oda hapsi uygulaması başlamıştır. Padişah, törelere göre, bütün güç ve kudreti elinde bulunduran ve memleketin sahibi sayılırdı. Padişah, şer'i hukuka aykırı olmamak şartıyla, birtakım hükümler verir, bunlar örf olarak adlandırılırdı. Padişahlar aynı zamanda ordunun başkomutanı idi. XVI. yüzyıla kadar padişahlar, şehzadelikleri döneminde savaşlara katılır, ülke idaresi ve savaş teknikleri konusunda tecrübe kazanırlardı. Padişahlar, dini anlamda yetkilere de sahiptiler. Bu yetki Yavuz Sultan Selim'in, Mısır'ı alması ile Halife-i Müslimin, yani Müslümanların halifesi sanı ile belirtilmişti. Padişah çocuklarına, çelebi veya şehzade denir, şehzadeler, babalarının sağlığında büyük bir sancağa tayin edilirdi. Buralarda, başlarında da "Lala" denilen devlet adamları olmak üzere, devlet yönetimi konusunda yetiştirilirlerdi. Her şehzade hükümdar olma hakkına sahipti. Tahta çıkma konusunda herhangi bir veraset sistemi yoktu. Osman Bey ve Orhan Bey döneminde padişahlık hakkı hanedanın bütün erkek üyelerine aitti. Ancak, I. Murat döneminden itibaren padişahlık, padişah ve oğullarına bırakılmış, bu durum şehzadeler arasında zaman zaman taht kavgalarına sebep olmuştu. Fatih Kanunnamesi'nde bu durum; "şehzadelerin hangisine saltanat nasip olursa onun tahta geçeceği" şeklinde belirtilmiş, böylece bu kanunname ile kardeş katli yasallaşmıştır. I. Ahmet dönemi ile birlikte, ekber ve erşad yani en akıllı ve en yaşlı kişinin tahta geçmesi kuralı getirilerek veraset sistemi belirgin bir duruma gelmişti. Osmanlı padişahları Halifelik yetkilerini ilk defa 1774'te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması'nda Kırım Müslümanlarını dini açıdan kendilerine bağlıyarak kullanmışlardır. Merkez Yönetimi Saray XV. yüzyılla birlikte Osmanlı Devleti giderek gelişmiş ve büyümüş, buna paralel padişahların oturduğu saraylar da büyümüş ve ihtişamı artmıştı. Bursa'nın başkent olduğu dönemlerde, burada bir saray yapılmış, ardından Edirne'nin alınması ile buraya da saraylar yapılmaya başlanmıştı. Fatih'in İstanbul'u fethi ile, önce bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu alana, Saray-ı Amire yani "büyük saray" diye bilinen bir saray yapılmış, zamanla bu sarayın yetersiz kaldığına inanılarak, yine Fatih döneminde Topkapı Sarayı'nın yapımına başlanmıştı. Dört tarafı duvarlarla çevrili olan bu saray,değirmenleriyle, fırını ve bostanıyla, silah depolarıyla, ahırlarıyla, mescidleriyle adeta bir kasabayı andırmaktaydı. Bu dönemde saray, padişahın ailelerine ayrılan harem, devşirmelerden ve savaşlarda esir alınıp yetiştirilen gençler ve gönüllülerden oluşan Enderun ile sarayın dış hizmetlerine bakanlar için ayrılan Birun olmak üzere üç ana bölümden oluşurdu. Birun Osmanlı Devleti'nin zamanla gelişip büyümesi sonucu, başlangıçta basit ve sade olan saray teşkilatı yetersiz kalmış, sınırların hızla büyümesi ile devlet memurlarının sayısı artmıştı. Bu durum saraya da yansımış, saray görevlilerinin sayıları da artmıştı. Bu durumda iki terim ortaya çıkmıştı; Enderun ve Birun. Farsça bir kelime olan ve "dış" analamına gelen Birun, Osmanlı sarayında dış hizmetlere bakan, sarayda yatıp kalkmak zorunda olmayan padişah hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı, hünkar imamı gibi kişilerin bağlı olduğu kısımdı. Bu insanlara "Birun Halkı" ya da "Dış Halkı" denirdi. Birun Halkı, Enderun Halkı'na göre daha üst seviyede idi. Birun terimi Tanzimat'ın ilanı ile kullanılmamaya başlanmıştı. Enderun Farsça bir kelime olan Enderun "iç" anlamına gelir. Enderun ve Enderun'a mensup halk, devşirme denilen hristiyan çocukları ile savaşlarda esir alınıp yetiştirilen gençler ve gönüllülerden oluşurdu. Devşirme kanununa göre sekiz ve on sekiz yaşları arasında toplanan ve daha sonra boy, gösteriş, ahlak ve zeka olarak seçilen bu bu gençler, önce Edirne Sarayı, Galat Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı gibi saraylarda Türk-İslam adet ve geleneklerine göre yetiştirilir, ardından Enderun'daki ihtiyaca göre buraya alınıp, kendilerine birer oda tahsis edilir, saray adabını öğrendikten sonra, yeteneklerine göre devlet memurluklarına atanırlardı. Bu odaların en önemlisine Hasoda denirdi. Kısaca Enderun, Osmanlı Devleti'ne, devlet memuru yetiştiren bir okuldu. Harem Arapça'da girilmesi yasak ve kutsal olan yer anlamına gelen harem, Osmanlı saray yapısında önemli bir yer tutar. Harem-i Humayun veya Harem Dairesi adı verilen bu kısım da tamamen padişah kadınlarına ayrılmıştı. Haremde bulunan kadınlar, Harem Ağası denilen, erkekliği yok edilmiş kişilerin kontrolündeydiler. Hareme alınacak kadınlar itina ile seçilir, bunlar ya değişik ırklardan seçme güzel kadınlar, ya da padişaha bazı devlet adamlarının göndermiş olduğu kadınlardan oluşurdu. Bununla birlikte bir takım cariyeler, yani savaşlarda esir alınan kadınlar da, Harem Ağası'nın seçimi ile hareme girebilirlerdi. Harem-i Humayun aynı zamanda bilinenin aksine, padişahın giyim ve kuşamı dahil tüm özel işlerinin düzenlendiği bir kurumdu. İstanbul Yönetimi İstanbul, Osmanlı Devleti için kuruluş yıllarından itibaren hem siyasi hem de ticari açıdan önemini korumuştu. 1453 yılında İstanbul'un fethi ile, Osmanlı Devleti'ne başkentlik yapmaya başlayan şehir, Osmanlı tarihinde "payı taht-ı saltanat", yani "saltanatın başkenti" olarak anılmıştır. İstanbul, ülke yönetiminde özel bir yere sahipti. Bütün merkez teşkilatının bulunduğu İstanbul'a özel memurluklar vardı. Bunlardan bazıları; İstanbul Ağası, İstanbul Kadısı, Şehremini idi. Yeniçeri Ağası'nın bir gmrevi de İstanbul'un güvenliğini sağlamaktı. İstanbul Kadısı, şehirdeki şer'iyye mahkemelerinin başında bulunan, yani adalet işleri ile uğraşan kişi idi. Bu arada şehirde bulunan saray ve hükümete ait binaların onarım ve tamir işlerine bakan kişiye "Şehremini" denirdi. Divan-ı Hümayun Osmanlı Devleti'nde bugünkü anlamda Bakanlar Kurulu, Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi gibi devlet kurumlarının görevlerini yerine getiren ve bizzat padişahın başkanlık yaptığı, birinci derecede devlet işlerinin görüşüldüğü divana Divan-ı Hümayun denir. Selçuklu, İlhanlı gibi Türk Devletlerinden örnek alarak oluşturulan Divan Teşkilatı ilk defa Orhan Bey zamanında kurulmuştu. Fatih Sultan Mehmet'e kadar divana padişahlar başkanlık ederken, Fatih'ten sonra divana sadrazamlar başkanlık etmeye başlamıştı. Divan, padişah nerde ise orda kurulurdu. Fatih devrine kadar Divana padişahlar başkanlık ederken, bu tarihten itibaren Vezir-i Azamlar başkanlık yapmış, padişah divan toplantılarını kafes arkasından dinlemişti. Divan toplantılarında, birinci veya ikinci derecede siyasi, idari, askeri, örfi, şer'i, adli, mali işlerle birlikte, halkın şikayetleri ve davaları görüşülüp karara bağlanırdı. Divan hangi din ve mezhepten olursa olsun herkese açıktı. Divan üyelerinin başında, asli üye olarak kabul edilen; Vezir-i Azam, Vezirler, Kadıaskerler, Defterdarlar ve Nişancı sayılabilir. Bunlardan başka, Rei'sü'l Küttab, Kaptan-ı Derya, Yeniçeri Ağası da toplantılara katılırdı. Şeyhülislam Divan üyesi değildi. Seyfiyye Divanda padişaha ait yetkileri kullanmak üzere görevlendirilen sınıflardan biri olan Seyfiyye (ehl-i Örf), yürütme gücünü elinde bulunduran sınıftı. Seyfiyye; Sadrazamdan, en alt rütbedeki kapıkulu ve tımarlı sipahiye kadar uzunan bir sınıftı. Bu sınıfın Divan-ı Hümayun'daki temsilcileri vezirlerdi. Sadrazam Bugünkü anlamda başbakana eş olan Vezir-i Azam, Osmanlı Devleti'nin başlangıçta sayısı bir olan vezirlerin giderek sayısının artması üzerine, birinci vezire verilen addır. Vezir-i Azam, diğer Vezirler ve devlet ileri gelenlerinin başı ve hepsinin en ulusu sayılırdı. Vezir-i Azam, padişahın da mutlak vekiliydi. Vekilliğin işareti ise padişah tarafından kendisine verilen mühü, yani Mühr-ü Hümayun idi. Fatih devri ile birlikte divana başkanlık etmeye başlayan Vezir-i Azamlar, padişah savaşa gitmediği zamanlarda da ordu komutanı olarak sefere çıkar ve Serdar-ı Ekrem ünvanı alırdı. Vezir-i Azamlar XVI. yüzyılla birlikte, en büyük vezir anlamına gelen Sadr-ı Azam diye anılmaya başlanmış, sadrazamların yönetimdeki ağırlığı XVII. yüzyılla birlikte giderek artmıştı. Bu dönemde sadrazamlar devlet işlerini kendi saraylarında yönetir olmuş, bu nedenle sadrazam sarayı, "yüksek kapı" anlamında olan "Bab-ı Ali" denmeye başlanmıştı. Vezirler Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında vezir sayısı birdi. Zamanla vezirlerin sayıları artarak, Orhan Bey döneminde iki, Fatih döneminde dört, Kanuni döneminde yedi olmuştur. Vezir sayısının çoğalması ile birinci vezire Vezir-i Azam denmiştir. Kaynaklara göre ilk Vezir-i Azam, Çandarlı Halil Hayrettin Paşa'dır. Vezirler Divan-ı Hümayun'da Kubbe Altı'nda toplanıp kendilerine verilen görevlerle uğraştıkları için, Kubbe Veziri veya Kubbenişin diye de adlandırılmışlardır. Divanın doğal üyeleri olan Vezirler, üç tuğ taşır, maaş yerine kendisine tahsis edilen Has gelirlerinden faydalanırlardı. Kaptan-ı Derya Osmanlı Devleti'nde donanmanın başında bulunan kişiye Kaptan-ı Derya denirdi. Kaptan-ı Derya, divan üyesi olmakla birlikte, sadece İstanbul'da olduğu zamanlarda toplantılara katılırdı. Osmanlı Devleti, kuruluş yıllarında sınırları denizlere ulaşıp, denzi ötesi fetihlere başlanınca, gemiler yapmak ihtiyacı doğmuş, yapılan gemilerin her birine de "reis" ünvanı ile birer kaptan atanmıştı. Bu resilerin başındaki kişiye de "Derya Beyi" denmişti. Donanma büyüdükçe, donanmanın başında bulunan komutana Kapan-ı Derya denmeye başlanmıştı. Osmanlı Devleti'nde ilk Kaptan-ı Derya, Orhan Bey zamanında atanmış, bu göreve ilk gelen kişi de Karasioğulları kökenli, "Karamürsel Paşa" olmuştu. Tanzimat'ın ilanı ile birlikte Kaptan-ı Derya, Bahriye Nazırı olarak anılmaya başlandı. Yeniçeri Ağası Divan üyelerinden biri olan Yeniçeri Ağası, Yeniçeri Ocağı'nın en üst kademedeki komutanıydı. Yeniçeri Ağası, hem Yeniçeri Ocağı hem de Acemi Ocağı işlerinden sorumluydu. Ayrıca İstanbul'un asayişinden de sorumlu olan Yeniçeri Ağası, padişahın Cuma Selamlığı'na çıkışında, emrindeki Yeniçeriler ile namaz çıkışında selamlıkta bulunurlardı. Savaşlarda padişahın koruyucusu ve en yakın askeri olan Yeniçeri Ağası, Yeniçeri Ocağı'nın komutanı olması ve padiaşhın tahtta kalmasının çoğu zaman Yeniçerilerin elinde olması nedeniyle, padişahın bir numaralı adamı idi. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması ile Yeniçeri Ağalığı da tarihe karışmıştır. İlmiyye Divanda padişaha ait yetkileri kullanmak üzere görevlendirilen diğer bir sınıftı. Ehl-i Şer olarak da bilinen İlmiyye sınıfı, medrese eğitimi almış alimlerden oluşurdu. Bu sınıfın devlet içindeki görevleri; tedris (bilgi aktarma), kaza (İslam hukukuna göre hüküm verme) ve ifta (yapılan işlerin şeriata uygun olup olmadığını kontrol etme) idi. İlmiyye sınıfının Divan-ı Hümayun'daki temsilcisi Şeyhülislam yani müftüydü. Şeyhülislam Şeyhülislam; kendisine sorulan genel veya özel konulardaki şeriata veya hukuka ait noktalara, Hanefi Mezhebi'ne göre cevap veren kişiydi. Verdiği bu cevaba da "feta" denirdi. Şeyhülislam'ın ilk defa ne zaman görevlendirildiği bilinmemektedir. Bazı kaynaklara göre şeyhülislam veya müftü tabiri ilk defa II. Murat zamanında kullanılmaya başlanmıştır. Yine kaynaklarda geçen ilk şeyhülislam, II. Murat dönemindeki Molla Şemseddin Fenari'dir. Osmanlı Devleti'nde, 1920'de bu göreve getirilen son Şeyhülislam, Medeni Mehmet Nuri Efendi'ye kadar toplam 129 kişi bu makama geçmiştir. Osmanlı tarihinde birçok Şeyhülislamın padişaha ters düştüğü veya ona sert söz söylediği görülmüştür. Örneğin, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi, kendisine görüşme teklif eden II. Bayezit'in teklifini reddetmişti. XVIII. yüzyıl ile birlikte bir ülkeye savaş ilan edilip edilmemesi Şeyhülislam'ın fetvasına göre belli olmaya başlamıştı. Önceleri Divan üyesi olmayan Şeyhülislamlar, XVI. yüzyıl ile birlikte Divan'a katılmaya başlamışlar, protokolde Kazaskerlerden sonra gelmişlerdi. Kazasker Kaynaklara göre, Osmanlı Devleti'nde, 1362'de I. Murat zamanında kurulan Kazaskerlik makamı, ilk defa Abbasiler döneminde görülmüştür. Anadolu Selçuklu Devleti'nde de benzer bir makam göze çarpar. Yine kaynaklara göre Osmanlı Devleti'nde Kazaskerlik makamına ilk kez Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil getirilmiştir. Kazasker'in anlamı; asker kadısı, ordu kadısıdır. 1480'e kadar Kazasker sayısı birken, bu tarihden itibaren Anadolu ve Rumeli Kazaskeri olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Rumeli Kazaskeri, derece ve rütbe olarak Anadolu Kazaskerinden daha üstündü. Bu arada Kazasker, rütbe ve protokol bakımından vezirlerden hemen sonra gelirdi. Divan üyelerinden olan Kazasker, Divan'da büyük davalara bakarlardı. Kazasker aynı zamanda, padişah sefere çıktığında onunla birlikte sefere çıkmaya mecburdurlar. İlmiye sınıfından olan Kazasker, XIX. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti'nin en önemli memurlarındandı. Kalemiyye Ehl-i Kalem olarak da adlandırılan bu sınıf, Osmanlı Devleti'nin idari ve mali bürokrasisini oluşturur. Kalemiyye sınıfının Divan-ı Hümayun'daki temsilcisi Reis-ül Küttap'tır. Nişancı Türklerde hükğmdar ferman ve beratlarına "nişan", bu işle sorumlu kişiye de Nişancı denirdi. Divan-ı Hümayun üyelerinden olan Nişancı, derece ve protokole göre vezirlerden sonra gelirdi. Osmanlı Devleti'nde ilk Nişancı'nın ne zaman görevlendirildiği bilinmemektedir. İlmiyye sınıfından seçilen Nişancı, birinci dereceden memur sınıfına girerdi. Nişancı'nın asıl görevi, padişah adına yazılan fermanlara, beratlara ve namelere, padiaşhın imzası demek olan tuğra çekmekti. Padişah mektuplarının yazım işi XVI. yüzyılla birlikte Reis'ül Küttablar'a devredilince, Nişancılar sadece tuğra çekmekle görevlendirilmişlerdi. Nişancının bir başka görevi de Tahrir Defterleri'ni düzenlemek, yani fethedilen toprakları Has, Zeamet ve Tımar olmak üzere gelirlerine göre ayırarak defterlere kaydedip, bu toprakların dağıtımını yapmaktı. Reis-ül Küttap Katiplerin reisi anlamına gelen Reis-ül Küttap, XVII. yüzyıla kadar, Divan-ı Hümayun Katipleri'nin şefi pozisyonunda olmasına rağmen, Divan'ın asıl üyesi değildi. Bu dönemde Nişancı'ya bağlı bir memur olarak çalışırlardı. XVI. yüzyılda Divan üyesi olarak kabul edilmiş ve dış işlerinden sorumlu hale gelmişlerdi. Reis-ül Küttap'ın görevleri kanunnamelerde şu şekilde tanımlanmıştı; Padişah tarafından verilen hüküm ve kararları düzeltmek ve tamamlamak, fermana uygun olarak emirler yazmak ve padişah ve Vezir-i Azam'a gelen mektupları tercüme ederek cevap yazmak idi. Defterdar Osmanlı Devleti'nde mali işlerin başında bulunan, bugünkü anlamda Maliye Bakanı görevini yerine getiren kişiye Defterdar denirdi. Kaynaklara göre Osmanlı Devleti'nde ilk Defterdar, I. Murat'ın son zamanlarında veya I. Bayezit'ın ilk yıllarında göreve getirilmiştir. Diğer devlet memurluklarında da olduğu gibi, Osmanlı Devleti'nin büyümesine paralel olarak, başlangıçta bir olan Defterdar sayısı, Fatih devrinde Anadolu ve Rumeli Defterdatı olmak üzere ikiye çıkarılmıştı. Divandaki yerleri Kazaskerler'den sonra gelen Defterdarlar, devletin gelir ve giderlerini yani bütçesini hazırlarlardı. Taşra Yönetimi Taşra yönetiminin temeli tımar sistemi denilen, bir kısım asker ve devlet görevlilerine belli bölgelerde vergi kaynaklarının tahsis edilmesi, ve buna karşılık onlardan devlet için hizmet beklenmesi sistemine dayanırdı. Tımar sistemi sayesinde devlet, hem tahsis ettiği, miktarı belirlenmiş vergileri toplamak gibi ikinci bir iş yapmıyor, hem de çağrıldığında askere gelecek hazır bir kuvvet oluşturuyordu. Taşra Teşkilatı, küçükten büyüğe; köy (karye), nahiye, kaza, sancak (liva) ve eyaletlerden oluşmakta idi. Nahiyelerin köylerle birleşmesinden kazalar, kazaların birleşmesinden sancaklar, sancakların birleşmesi ile de eyaletler ortaya çıkmıştı. Bunlar arasında en fazla toprağa sahip birim kazalar ve sancaklardı. Kzalarda yönetici olarak, kadı, alaybeyi ve subaşı bulunurdu. Kadılar adli işlere, subaşılar ise asayişle ilgili işlere bakarlardı. Sancakları ise Sancak Beyi denen kişi yönetir, bu kişi askeri ve idari işlerin tümünden sorumlu olurdu. Sancakların birlşemesi ile oluşan eyaletlerde ise başta Beylerbeyi denilen yönetici birisi bulunurdu. Beylerbeyi bulunduğu bölgede, padişahın temsilcisi olarak bütün yönetimden sorumlu idi. Bunlar Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi olarak ikiye ayrılmıştı. Özel Yönetimli (Saliyaneli) Eyaletler Tımar sisteminde, devlet tarafından tahsis edilmiş ve miktarı belirlenmiş olan vergiye dirlik denirdi. Saliyaneli eyaletlerde tımar sistemi uygulanmadığı için, buralardan yıllık vergi alınır, bu vergiye de yıllık anlamına gelen "saliyane" denirdi. İl kez Kanuni Sultan Süleyman zamanında oluşturulan bu birimlerin toprakları kesinlikle dirliklere ayrılmaz, yıllık gelirleri, iltizam denilen, verginin peşin olarak alınması , şeklinde toplanırdı. Bu vergileri toplayan kişilere de "mültezim" denirdi. Saliyaneli eyaletlerin başında; Trablusgarp, Tunus, Cezayir, Mısır, Bağdat, Basra, Yemen ve Habeşistan geliyordu. Merkeze Bağlı (Saliyanesiz) Eyaletler Osmanlı Devleti'nde taşra teşkilatı üç bölümden oluşmuştu. Bunlar; Merkez bağlı Eyaletler, Bağlı Beylik ve Hükümetler ile Özel yönetimi olan eyaletlerdi. Tımar sistemi üzerine kurulmuş Osmanlı taşra teşkilatında, XVI. yüzyılla birlikte sınırların genişlemesi ile, ülkenin her yanında tımar sistemi uygulanamamış, bazı bölgeler bu uygulamanın dışında tutulmuştu. Tımar sisteminin uygulandığı eyaletlere, "saliyanesiz", tımar sisteminin uygulanmadığı yerlerede "saliyaneli" eyalet denirdi. Saliyane, yıllık demektir. Tımar sisteminin uygulanmadığı eyaletlerden alınan yıllık vergiye de bu ad verilir. Saliyanesiz eyaletlerin bazıları; Rumeli, Bosna, Temeşvar, Budin, Eğri, Anadolu, Zülkadinye, Trabzon, Şam, Halep, Raka, Diyarbakır, Van, Kars ve Kefe idi. Eyalet Osmanlı Devleti'nde şimdiki anlamda "il" olarak bilinen idari birimdi. Eyaletlerin başındaki yöneticiye "beylerbeyi" denirdi. Fakat beylerbeyi, bugünkü validen daha fazla yetkilere sahipti. Eyalet valileri, sadece idari memur olmayıp aynı zamanda savaş durumunda mahiyetindeki adamları ve askerleri ile savaşa katılırdı. Eyaletler sancaklara ayrılmıştı. Sancakların başında da "sancak beyi" bulunurdu. Sancak Osmanlı Devleti'nde idari bir birim olan sancak, kazaların birleşmesi ile oluşurdu. Sancak, liva olarak da isimlendirilirdi. Sancakların başında "sancak beyi" yani "mutasarrıf" bulunurdu. Sancakların bir araya gelmesi ile eyaletler oluşurdu. Kaza Osmanlı mülki yapılanmasındaki kaymakam idaresinde bulunan idari birime verilen addır. Klasik dönemde taşra yönetiminde önemli bir yer tutan kazalar, kadıların idari yargı fonksiyonunun azalmasından dolayı XVIII. yüzyılda önemini yitirmiştir. Nahiye Osmanlı taşra yönetiminde, en alt birimdir. Daha çok bir kaç köyden oluşurdu. Günümüzde "bucak" olarak bilinen bu idari birimin başında "nahiye müdürü" bulunurdu. Bağlı Beylik ve Hükümetler Osmanlı Devleti idari teşkilatında, eyalet teşkilatı dışında kalan ve iç işlerinde serbest ancak Osmanlı Devleti'nin hakimiyetini kabul etmiş, imtiyazlı, yani özel statülü beylik ve hükümetler de vardı. Bunların başlıcaları Kırım Hanlığı, Sırbistan, Eflak, Boğdan, Erdel ve Hicaz Emirliği idi. Bunların kralları veya beyleri kendi asilzadeleri arasından, Osmanlı Devleti tara
Ders: 1453-1579 Osmanlı Yükselme Dönemi 39:56
Ders: 1453-1579 Osmanlı Yükselme Dönemi 8.246 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET AYkut İlter Aykut Öğretmen Osmanlı İmparatorluğu Yükselme Dönemi ya da Olgunluk Dönemi (29 Mayıs 1453 - 11/12 Eylül 1683) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş döneminden sonra geldiği kabul edilen dönem. İstanbul'un Fethi ile başladığı kabul edilen bu olgunluk döneminin genellikle II. Viyana Kuşatması'na kadar devam ettiği kabul edilir. Katip Çelebi, imparatorluğun bu döneminin 1593'te Celalilerin ortaya çıkmasına kadar sürdüğünü belirtirken, Naima 1683'teki Viyana bozgununu bu dönemin bitişi ve yeni bir dönemin başlangıcı olarak ilan eder. Naima'nın İbn-i Haldun'un tarih anlayışına göre yapmış olduğu bölümlendirme sonraki dönem Osmanlı tarihçileri tarafından da benimsenmiştir.[1][2] İmparatorluk bu dönemde tüm kuzey Afrikaya yayılmış, Doğu Avrupa'nın önemli kısmını kontrol altına alarak, Viyana kapılarına dayanmıştır. Doğuda ise yeniden ortaya çıkan Safevi Devleti ile savaşmıştır. Bu dönemi imparatorluğun duraklama dönemi izler. Konu başlıkları [gizle] 1 Yayılma ve doruk noktası (1453–1566) 1.1 II. Mehmed (1451-1481) 1.2 II. Bayezid (1481-1512) 1.3 Yavuz Sultan Selim (1512-1520) 1.4 Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) 1.5 II. Selim (1566-1574) 1.5.1 Güney Azerbaycan seferi 1.5.2 Hint Deniz Seferleri (1538-1669) 2 İsyanlar ve yeniden canlanma (1566–1683) 3 Kaynakça 3.1 Genel 3.2 Özel Yayılma ve doruk noktası (1453–1566)[değiştir] II. Mehmed (1451-1481)[değiştir] Ana madde: II. Mehmed Fatih Sultan Mehmet İstanbul'un 1453'teki fethinden sonra tüm Yunanistan birkaç yıl içinde kontrol altına alındı. Rodos, Girit ve Kıbrıs gibi önemli adalar bunun dışındaydı. Rodos'ta Hospitalier şövalyeleri 16. yüzyılına başına değin tutunabildiler. Kıbrıs 16. yüzyılda kadar, Girit ise 17. yüzyıla kadar Venediklilerin kontrolünde kaldı. Trabzon da 1461 yılında düşünce bağımsız hiçbir Rum devleti kalmamış oldu. Kısa süre içinde Tuna'nın güneyindeki Slav devletler de ortadan kaldırıldı. Son direniş İskender Bey adı verilen Georges Castriota'nın birkaç yıl sürdürmeyi başarabildiği Arnavutluk'taki direniş oldu. Böylece imparatorluğun Avrupa yakasında hiçbir çatlak kalmadı.[3] Osmanlılar, Adriyatik kıyılarında, Venedik dalmaçyası sınırlarında görülmeye başladılar ve 1480 yılından itibaren bir Osmanlı gücünün Otranto'ya ayak bastığı görülür. Ancak Orta Avrupa'daki Osmanlı ilerleyişi bir dizi yerel sorunla karşılaştı. Osmanlı'nın bu sorunlarla başetme yolu yerel özerklikler tanımaktı, ancak devletin gücü yerel idareyi doğrudan üstlenebilecek noktaya geldiğinde Slav prensliklerinin özerklikleri derhal ortadan kaldırılıyordu. Giderek Karadeniz de bir Osmanlı gölüne dönülmeye başladı.[3] II. Mehmet, yeniçeri ordusunu aşama aşama yeniden düzenledi. Ordunu silahlarını yeniledi, sayısını artırdı ve merkezi kontrolünü güçlendirdi. İstanbul'un fethinden sonra dikkatini Anadolu'ya yöneltti. II. Mehmet'ten 50 yıl önce Sultan I. Bayezid Anadolu'yu önemli ölçüde politik bir birlik haline getirmeyi başarmıştı ancak, 1402'deki Ankara Savaşı'ndan sonra bu birlik yeniden dağılmıştı. Bu yüzden Türklerin kontrolündeki diğer Anadolu beylikleri ile Rum Trabzon İmparatorluğu'nu topraklarına katmak ve Kırım Hanlığı ile ittifak yapmayı amaçladı. Bu hedefinde başarılı oldu ve Anadolu'daki diğer beylikler üzerinde Osmanlı kontrolünü sağladı. İmparatorluğun Asya cephesindeki sorunlar Avrupa cephesinden daha derindi. Gerçi Anadolu'daki hiçbir beylik Osmanlı ile boy ölçüşebilecek güçte değildi ama dinsel ve etnik duyguların öne çıktığı başka sorunlar vardı. İran, Azerbaycan ve Ermenistan'da politik bir güç haline gelen Akkoyunlular bir sorun oldu. Asya Türkmenleri, kendilerinden uzakta Balkan sınırlarında doğmuş Osmanlı'ya nazaran kendilerini Akkoyunlulara daha yakın hissediyorlardı. Ayrıca Türkmen oymakların hemen hepsi Şii olmasının da rolü önemliydi.[4] Fatih, Akkoyunluların hükümdarı Uzun Hasan'ı Otlukbeli savaşında bozguna uğrattı. Ancak tarikatların ve sufilerin büyük saygınlığa sahip olduğu bu halklar arasında bir süre sonra, Erdebil'de doğan yeni bir Şii hanedanı kolan Safevi devleti kurulacaktı.[4] Oral Sander'e göre II. Mehmet döneminin siyasi tarih açısından en önemli özelliği "milletler sistemi"nin geliştirilmesidir.[5] İstanbul'un fethinden sonra Avrupa'daki baskılardan kaçan çok sayıda Yahudi bir müslüman devletin hükümranlığı altına sığındı. Ayrıca hıristiyan ve diğer dinlerden topluluklar kendi dinsel önderlerinin yönetimi altında merkezi otoriteye karşı bir tür özerklik elde etmişlerdi. Kendi yasalarını ve yaşam biçimlerini koruyan "milletler" olarak varlıklarını sürdürebildiler. Diğer "milletler"den olanlar belki fethedilmiş bir halk olarak birinci sınıf yurttaş sayılmasalar da, varolan sınırlamalara rağmen benliklerini sürdürme ve barış içinde yaşama hakkına sahiptiler. Zamanla müslümanların fazla itibar etmediği ticaret alanına da el atarak zenginliklerini artırdılar. Böyle bir yönetim anlayışı, o dönem Avrupa'sındaki diğer çok-uluslu devletlerde görülmemektedir.[5] II. Bayezid (1481-1512)[değiştir] Ana madde: II. Bayezid II. Bayezid, babasının aksine barışsever eğilimli idi. Buna karşın Avrupa diplomasisinin manevralarına girmek zorunda kalmıştır. II. Bayezid yeni haçlı seferlerini engelleyebilmek için babasının başlattığı deniz gücü kurma çabasını devam ettirdi. Bunun sonunda İtalya'daki şehir devletleri birbirlerine karşı koz olarak Osmanlı'nın desteğini sağlamaya çalışacaklardır. Venedikle girilen deniz savaşlarında Akdeniz'deki Venedik deniz üstünlüğü sona erdirildi. Artık Osmanlı denizcileri Batı Akdeniz'de de seferlere girişeceklerdir.[5] II. Bayezid, imparatorluğun ticari ve ekonomik ilişkilerinin gelişmesini teşvik etmiş ve İtalyan kent devletleriyle karlı ticari ilişkilere girmiştir. 15. yüzyılın sonundan başlayarak, İspanya'dan sürülen Yahudiler'i Osmanlı topraklarına kabul etmiştir.[5] Yavuz Sultan Selim (1512-1520)[değiştir] Ana madde: Yavuz Sultan Selim Babası II. Bayezid'in tahtına oldukça sorunlu şekilde, hatta bir tür darbe ile oturan I. Selim önce kardeşleri Şehzade Ahmet ve Şehzade Korkut tehditlerinden kurtuldu ve sonra yeniden yükselen Safevi devleti tehdidini bertaraf etmeye girişti. Şah İsmail'in üzerine yürüyerek onu 1514'te Çaldıran'da bozguna uğrattı ve sonra Tebriz’e kadar ilerledi. Dönüşünde Dulkadiroğulları Beyliği ile Turnadağ Muharebesi yapıldı(1515). Bunu gören Ramazanoğulları Beyliği savaşmadan teslim oldu ve Anadoluda Türk birliği sağlandı. Devletin Doğu Anadolu yüksek bölgesini de içerecek biçimde genişlemesi doğudan gelebilecek (Timur saldırısı gibi) bir saldırıya karşı ülkenin savunmasını kolaylaştırıyordu.[6] Çaldıran seferinden hemen sonra gündeme gelen Mısır seferi ve burada Memlukların yönetimine son verilmesi ile Sultan Selim halifeliğin Osmanlı sülalesine geçmesini sağlamış oldu. Kutsal emanetlerin İstanbul'a getirilmesi, Mekke, Medine gibi kutsal kentlerin ve Hicaz haç yolunun denetimi de artık Osmanlı imparatorluğu tarafından yapılır oldu. Böylece Osmanlı, artık tüm İslam dünyasının koruyucusu olduğunu göstermişti.[6] Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566)[değiştir] Ana madde: Kanuni Sultan Süleyman Kanunî Sultân Süleyman, Yavuz döneminde duraklayan Batı’ya karşı gazâ siyâsetini yeniden yürürlüğe koydu. Belgrad’ın zaptı (1521) Orta Avrupa’da; Rodos’un zaptı (1522) ise Akdeniz’deki etkinlikleri için Osmanlı Devleti’ne elverişli bir konum kazandırdı. Macar ordusunu Mohaç’ta yok eden (1526) Kanunî Sultân Süleyman, Macaristan’ın başkenti Buda’ya (Budin) girdi ve Macaristan'ı Zapolya'nın krallığında himâyesine aldı. Mohaç Şavaşı (Meydan Muharebesi) tarihin en kısa süren şavaşıdır. Bu, Osmanlı Devleti’ni Macaristan egemenliği için Habsburglar’la karşı karşıya getirdi. Kanuni, Zapolya’yı korumak için 1529’da Viyana’nın kuşatılmasıyla sonuçlanan seferi, 1532'de de Alman Seferi'ni yaptı. 1541’de ise Osmanlı egemenliğindeki Macaristan topraklarını bir Osmanlı eyaleti (Budin Eyaleti) yaparak ilhâk etti; ölen Zapolya’nın oğluna, kendisine bağlı olması koşuluyla Erdel Prensliği’ni verdi. 1543’teki Macaristan seferi sırasında ise Estergon Kalesi’ni zapt etti. 1534 de piri reis himayesindeki cezayir Osmanlılara geçti. 1551 de trablusgarb ı turgut reis komutasındaki donanma ile aldı. II. Selim (1566-1574)[değiştir] Ana madde: II. Selim II. Selim,tahta çıktığında ilk seferini Yemen'e yaptı. Yavuz Sultan Selim döneminde alınamayan Yemen onun döneminde alındı (1568). Yemen'den sonra Cenevizlilerden Sakız Adası alınarak boğazların güvenliği sağlanmış oldu. Döneminde sadece tek bir veziriazam atamıştır. Bu veziriazam Sokullu Mehmed Paşa idi. II. Selim, yönetimi kızı Esmehan Sultan'ın kocası olan Sokullu Mehmed Paşa'ya bırakarak çok isabetli bir karar vermiştir. Osmanlı Devleti, II. Selim döneminde de gücünü korumuştur. Sakız Adası'ndan sonra Tunus, Endonezya, Astrahan, Kıbrıs gibi toprakları da imparatorluğa katmıştır. İnebahtı Deniz Savaşı'nda ise Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğratılmıştır. Kanuni]] döneminde Don-Volga nehirleri arasında bir kanal açılmış ancak kesin bir sonuca ulaşılamamıştır. II. Selim döneminde Sokullu Mehmed Paşa sayesinde bu nehirler arasında bir kanal açılarak boğazlar güvenliği sağlanmıştır. Süveyş Kanal Projesi de diğer bir kanal projesidir. Güney Azerbaycan seferi[değiştir] Kanuni döneminde önemli mücadele alanlarından biri de Azerbaycan oldu. Yavuz Sultan Selim zamanında Azerbaycan’a karşı kazanılan Çaldıran zaferine, Osmanlı ordularının Tebriz’e kadar ilerlemesine ve tüm Doğu Anadolu’nun Osmanlı egemenliğine geçmesine karşın Sefeviler ile kesin bir barış antlaşması imzalanmamıştı. Gerek Sefeviler, gerekse Osmanlı İmparatorluğu, birbirlerine kuşku ile bakıyorlardı. Güney Azerbaycan, Anadolu’yu ele geçirme planlarından vazgeçmediği gibi, Osmanlılar da Hint Okyanusu’na kuzeyden açılan iki körfezden biri olan Basra Körfezi'ne açılan Irak topraklarını ele geçirme emelleri besliyorlardı. Bu arada iki devlet arasında sınır olayları da eksik değildi; bir takım sınır görevlileri durmadan taraf değiştirmekteydiler. Bütün bu olaylar bir araya gelince 1533'te Sadrazam İbrahim Paşa, Sefevi seferiyle görevlendirildi, arkasından da padişah Safevi seferine çıktı (1534). "Irakeyn Seferi"denilen bu seferin en önemli ve kalıcı etkisi Bağdat dahil olmak üzere Irak topraklarının Osmanlılar’ın eline geçmesi oldu (1535). Böylece Hint Okyanusu'na açılan önemli körfezlerin ikisi de Osmanlılar'ın eline geçmiş oldu. Güney Azerbaycan savaşları 1555’teki Amasya Antlaşması ile sona erdi; antlaşma sonucu Azerbaycan ile merkezi Tebriz, bir kısım Doğu Anadolu toprakları Osmanlılar'ın eline geçti. Bu barış 1576 yılına kadar sürdü. Hint Deniz Seferleri (1538-1669)[değiştir] Akdeniz'de Osmanlılar'la Hıristiyan Akdeniz devletleri arasında her iki taraf için de yıpratıcı deniz savaşları yapılırken, Osmanlı Devleti, 1538'den başlayarak Hint Okyanusu’nda Portekizliler ile mücadeleye girişti. Osmanlı Devleti’nin Hint Okyanusu için mücadelesi 1669’a kadar sürdü. Bu süre içinde birkaç kez Hindistan’a, bir kez de Sumatra Adası’na donanma gönderildi; Yemen, Habeşistan ve bazı Afrika ülkeleri Osmanlı Devleti’ne katıldı. Hint Okyanusu'nda Portekizlilere karşı bazı deniz başarıları elde edildi ise de, Osmanlılar Hint Okyanusu’nda kesin bir üstünlük sağlayamadılar. Osmanlılar’ın Hint Okyanusu’ndaki başarısızlığı daha sonra hem Osmanlı Devleti hem de tüm doğu ulusları için son derece olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Osmanlı donanması nın okyanus şartlarına uygun olmaması, Hint deniz seferlerine gereken önemin verilmemesi ayrıca Gucerat hükümdarlarının Osmanlılar'a yardım etmemesi başarısızlığın diğer nedenlerindendir. İsyanlar ve yeniden canlanma (1566–1683)[değiştir] Bu alt başlık {{{1}}} tarihinden beri geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor. Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor. Kanuni'den sonra tahta geçen padişahların çoğu devlet işlerine fazla bir ilgi göstermemişlerdir. Devlet işleri bu dönemde Sokullu (görev süresi 1565-1579) ve Köprülüler (görev süreleri 1656-1683) gibi yetenekli sadrazamların eline geçmiş ve zayıf padişahlar ve güçlü sadrazamlar dönemi başlamıştır.[7] Bu dönemde tahta gelen birçok sultan zaten çocuk yaşta idi. I. Ahmet (1604-1617) ve II. Osman (1618-1621) iktidara geldiklerinde 14 yaşında idiler; IV. Murat (1623-1640) 12, IV. Mehmed (1648-1687) ise 7 yaşındaydı. Bu durumda naiplik devreye giriyor ve kadınların büyük rol oynadığı bu durum bir dizi karışıklığa yol açıyordu. Bu sultanların kadınlara ve içkiye düşkünlükleri de dikkat çeker boyutta idi. Örneğin III. Murad 102 kez baba oldu ve sonra da sara hastalığına tutuldu. I. İbrahim cinsel saplantılar içindeydi ve düpedüz deliydi, sonunda da boğularak öldürüldü.[8] Bu sultanlar, çoğu kez yeteneksizdiler. Saraydan çıkmıyor, hiçbir işe el sürmüyorlar, bizzat adalet dağıtmıyorlar, ne vezirlerini ne diğer yöneticileri denetlemiyorlardı. Kanuni'den sonra sadece III. Mehmet ve II. Osman birer sefere çıktı. İçlerinde ordunun başına geçen ve savaş adamı niteliğini hakeden sadece IV. Murat idi. Yeniçeriler de artık sultanlara saygı duymaz oldular ve ilk kez bir sultanı II. Osman'ı tahttan indirip öldürerek, yerine bir zavallıyı, I. Mustafa'yı tahta geçirdiler.[9] # Sultan Tahtta olduğu dönem 1 III. Murad 1574-1595 2 III. Mehmed 1595-1603 3 I. Ahmed 1603-1617 3 I. Mustafa 1617-1618 4 II. Osman 1618-1622 5 I. Mustafa 1622-1623 6 IV. Murad 1623-1640 7 I. Mustafa 1622-1623 Kaynakça[değiştir] Genel[değiştir] Tanilli, Server (1986), Yüzyılların Gerçeği ve Mirası II. Cilt, Ortaçağ, Cem Yayınevi Tanilli, Server (1987), Yüzyılların Gerçeği ve Mirası III. Cilt, 16. ve 17. yüzyıllar, Cem Yayınevi Sander, Oral (1989), Siyasi Tarih, İlkçağlardan 1918'e, İmge Yayınevi Özel[değiştir] ^ Osmanlı Tarihinde Dönemler, Prof. Dr. Halil İnalcık, Erişim: 26 Şubat 2013 ^ Osmanlı Tarihinde Dönemler, Ferhan Kırlıdökme-Mollaoğlu, Erişim: 26 Şubat 2013 ^ a b Tanilli 1986, sayfa 562 ^ a b Tanilli 1986, sayfa 564 ^ a b c d Sander 1989, sayfa 34 ^ a b Sander 1989, sayfa 35 ^ Sander 1989, sayfa 85 ^ Tanilli 1987, sayfa 452 ^ Tanilli 1987, sayfa 453 a)II. MEHMET (FATİH SULTAN MEHMET) (1451-1481) Siyasi Olayları: II. Mehmet döneminin en önemli olay 1453 İSTANBUL’UN FETHİdir. a)İSTANBUL’UN FETHİ: Sebepleri: 1.Osmanlı’nın Anadolu ve Rumeli’deki topraklarının arasında bütünlüğün sağlanmak istenmesi. 2.İstanbul’un coğrafi konumu ve ticaret merkezi olması İSTANBUL: Tüm uluslar ve devletler bu kenti almak için uğraşmıştır. Ancak birçok ulus kuşatsa da alınamadı. Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi padişahlarından olan Yıldırım Beyazıt ve Mehmet Çelebi bunlara örnektir. 3.Avrupa’da ilerleyebilmek için Rumeli’ye asker sevkıyatının zorlaşması. 4.Avrupalıları sürekli Osmanlı’ya karşı kışkırtan ve iç işlerine karışan Bizans devletini yok etmek. 5.Hz. Muhammed’in İstanbul’u fethedecek kişiyi övmesi.(hadis-i şerif-i) 6.Boğazları ele geçirmek. *FETİHİ KOLAYLAŞTIRAN ETKENLER 1.Bizans’ın eski gücünün olmaması. 2.Bizans’ta taht mücadelelinin yaşanması 3.Bizans’ta mezhep çatışmalarının yaşanması. 4.Osmanlı ordusunun ve donanmasının güçlenmesi. *FETİH İÇİN YAPILAN HAZIRLIKLAR: 1.Yeniçeri Ocağına düzen verildi. 2.K.deniz’den gelecek yardımı önlemek için RUMELİ HİSARI yaptırıldı. 3.Donanma güçlendi.(400 parçalık donanma hazırlandı.) 4.Şahı adı verilen büyük toplar yaptırıldı. 5.Bazı kaleler alındı. -Hazırlıklar 6 NİSAN 1453’TE tamamlandı.- Sonuç:BAŞARILI. *TÜRK TARİHİ AÇISINDAN SONUÇLARI: 1.Anadolu ve Rumeli’deki toprakların bütünlüğü sağlandı. 2.Balkan fetihlerinde engel ortadan kalktı. 3.Başkent Edirne’den İstanbul’a taşındı. 4.Bu olaydan sonra II. Mehmet’e fetheden anlamına gelen “fatih” unvanı verildi. 5.Osmanlı devleti yükselme dönemine girdi. 6.Boğaz ticareti, deniz ticareti gelişti. 7.coğrafi keşifler hızlandı. 8.Osmanlı’nın İslam dünyasındaki itibarı arttı. 9.Osmanlı imparatorluk karakteri kazandı. 10.Ticaret yollarından önemli bir merkeze sahip oldu. DÜNYA TARİHİ AÇISINDAN SONUÇLARI: 1.Bizans (Doğu Roma) yıkıldı. 2.Orta çağ kapandı. Yeniçağ başladı. 3.İstanbul’dan İtalya ya kaçan Bizanslı bilginler orada Rönesanssı başlattılar. NOT: Rönesans: Edebiyat, sanat, bilim ve düşünce alanındaki gelişmeler. 4.Deniz ticaretinin Osmanlı’ya geçmesiyle Avrupalılar yeni ticaret yolları aramaya başladılar. Bu olay da coğrafi keşiflerin başlamasına zemin hazırladı. 5.Fatih, patrikhanelerin açık kalmasını emretti.(Ortodoksların koruyuculuğunu üslenmiştir.)Fatih, böylece başka dinlere saygı gösterdiğini de ortaya koyar. Aynı zamanda bununla birlikte haçlı birliğini de bozmak istiyordu. FATİH DÖNEMİNDE YAPILAN DİĞER FETİHLER: BATIDAKİ GELİŞMELER: 1.Belgrat hariç Sırbistan alındı.(1459) 2.Eflak ve Boğdan alındı.(1462) 3.Arnavutluk fethedildi 4.Mora alındı. ANADOLU’DAKİ GELİŞMELER: 1.1459’da Cenevizlilerden Amasra alındı. 2.1460’da Kastamonu ve Sinop alındı. 3.1461 Trabzon Rum İmparatorluğuna son verildi. Önemi:K.DENİZ’İN Anadolu yakasında tam bir egemenlik kurdu. 4.Karamanoğullarına son verildi. 5.1473 OTLUKBELİ SAVAŞI AKKOYUNLAR ile yapıldı. Sebepler: 1.Akkoyunlu,Karamanoğulları’nın iç işlerine karışması. 2.Trabzon Rum kralını korumaları Akkoyunluların. Önemi: DOĞU ANADOLU’NUN güvenliği sağlandı. Sonuç: Akkoyunlular yıkılma sürecine girdi. DENİZLERDEKİ GELİŞMELER: 1.İtalya’da Otranto allındı.(Güney İtalya’da önemli bir üs) 2.Arnavutluk’un fethine engel olmak için Venedik’in başlattığı savaş 1463-1479 arası devam etti.Bu savaş sonucu İMROZ,TAŞOZ,MİDİLLİ,LİMNİ,EĞRİBOZ,SEMADİ REK adaları Venedik’ten alındı. 4.Rodos kuşatıldı. Ancak alınamadı. 5.Osmanlı Devleti’nin Venedik deniz ticaretine darbe vurması üzerine Venedik Osmanlı savaşları başlamıştır. Savaşlar sonucunda yapılan ant. göre Osmanlı Venedik’e kapitülasyonlar vermiştir. Bu sayede OSM.: a.Ticari kazanç elde etmiştir. b.Haçlı birliğini önlemiştir. ÖNEMİ: Osmanlı ilk defa bir Avrupa devletine kapitülasyonlar vermiştir. OSM.-MEMLÜK İLİŞKİLERİ: Mısır’da ki kurulan bu devlet: 1.Hicaz suyollarını meselesi.(Bu yolların onarımı dini itibarı arttıracaktı.) 2.Memlükler’in Dulkadiroğulları beyliğinin içişlerine karışması. SONUÇ: Savaş yok. Fatih Döneminde Diğer Gelişmeler: *Örfi hukuka dayanan kanunname hazırlandı. (Egemenliği Osmanlı ailesinin nasıl kullanacağını belirlemiştir. Kızlara egemenlik hakkı verilmedi. Kardeş katli uygulamasını getirdi. Merkezi otoriteyi güçlendirdi.) *Divan örgütü geliştirildi.(Kazasker ve Defterdar sayısı ikiye çıkarıldı. Divana sadrazamın başkanlık yapması usulü getirildi. Vezir sayısı 6ya çıktı. *Şehzadelerin sancağa çıkması resmileştirildi. *Enderun genişletildi. Sahn-ı Seman medresesini kurdu. *İlk altın parayı bastırdı. **Ticaret yollarını denetlemek için: İstanbul, Trabzon, Kırım, Ege ve Yunan adaları **Anadolu’nun siyasal birliğini sağlamak için: Amasra, Sinop, Trabzon, Karaman, Otlukbeli **Doğu ve Batı Roma İmp. miras olarak: İstanbul, Trabzon, Mora, Otranto Fatih dönemindeki fetihlere ve seferlere bakılınca, belirgin amaçlar görülür: Ticaret yollarının denetimini sağlamak (İstanbul, Sinop, Amasra, Trabzon, Kırım, Ege adaları) .Anadolu'nun siyasal birliğini sağlamak (Amasra, Sinop, Trabzon, Karaman, Otlukbeli seferleri) Doğu Roma ve Batı Roma imparatorluklarının mirasına sahip olarak büyük bir Akdeniz imparatorluğu kurmak (İstanbul, Trabzon, Mora Rum despotlukları, Otranto) Fatih aydın bir padişahtır. Sanatçılara ve bilginlere büyük değer vermiştir. İtalyan ressam Centile Bellini'ye kendi portresini çizdirmiş, İstanbul’la ilgili tablolar yap¬tırmıştır. Bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin temeli sayılan ilk yüksek okul olarak "Sahn-ı Seman'' medresesini açtır¬mış, ilk altın parayı bastırmıştır. Devletin düzenli işlemesi için Osmanlı Devleti'nin anayasası niteliğinde olan "Ka¬nunname(Fatih Kanunnamesi)''yi çıkarmıştır. b)II.BEYAZID (1482-1512) Siyasi olayları: Cem Sultan olayı bir iç sorun olarak başlamış dış sorun olarak devam etmiştir. Bu olay nedeniyle içeride Devşirmeler, Türkmenler ile iktidar mücadelesine girişmişler bu mücadeleyi devşirmeler kazanmıştır. Türkmenler yönetimdeki etkinliklerini kaybetmeye başlamıştır. *İspanya’da zulme uğrayan Müslüman ve Yahudileri Osmanlı topraklarına getirmiştir. Askerin desteğiyle tahta çıkan Bayezid’e karşı kardeşi Cem de Bursa'ya gelerek adına hutbe okuttu, para bas¬tırdı. Devletin paylaşılması Anadolu'nun kendisine veril¬mesi önerisi Bayezit tarafından kabul edilmedi. Bayezid’e bağlı kuvvetlere yenilen Cem, Mısır’a kaçtı. Karaman oğullarının çağrısından cesaretlenerek yeniden Anadolu'ya geldiyse de yine yenilerek Rodos Şövalyeleri'ne Sığındı. Cem şövalyelerin yardımıyla Ru¬meli'ye geçerek saltanat mücadelesine devam etmek istiyordu. Bayezit şövalyelere para vererek Cem'in Av¬rupa'ya götürülmesini sağladı. Böylece Rodos şövalyeleri taht kavgasından yararlanmışlardır. Cem yıllarca Avrupa'da şatodan şatoya gezdirildi. Kralların ve Papa'nın kendisinden İslam dünyası ve Osmanlı Devleti aleyhine yararlanmak isteklerine karşı geldi. II. Bayezit Cem'in yaşamasından kaygı duyduğun¬dan Papa'ya para vererek Cem'in zehirlenerek öldürül¬mesini sağladı. NOT: II. Beyazıd savaştan hoşlanmayan, okumaya ve iba¬dete düşkün bir padişahtır. Kendisine "Sofu Beyazıd'' de denilir, Devlet işlerine ilgisizliği nedeniyle bu dönemde Osmanlı Devleti'nin genişlemesi durmuştur denilebilir. II. Beyazıt zamanı "Yükselme dönemi içinde durgunluk dönemi''olarak adlandırılmıştır. Aynı zamanda padişahlığı boyunca cem sultan olayı ile ilgilendiği için: Sönük geçen bir dönemdir. OSMANLI-MEMLÜK İLİŞKİLERİ: İlişkilerin bozulma sebepleri: 1.Memlükler’in Cem Sultan’ı korumaları. 2. Dulkadiroğulları beyliklerinin iç işlerine karışması. 3.Ramazanoğullarını egemenlikleri altına almak istemesi. 4.Hindistan’dan gelen hediyelere Memlükler’in el koyması. SONUÇ: Savaşlar sonuçsuz kaldı. OSMANLI-VENEDİK İLİŞKİLERİ: Cem Sultan Fatih döneminde Venedik’e ayrıcalıklar tanınsa Venedik Mora’yı Osmanlı’ya karşı kışkırtmaya başlamış ve bu yüzden iki devlet arasında savaş başlamıştır. Venedik savaşı kaybetmiş ve bunun sonucunda MODON, KORON,İNEBAHTI,NAVARİN alınmış ve Venedik Mora’dan çıkarılmıştır. OSMANLI-İRAN (SAFEVİ) İLİŞKİLERİ: İran Devletinin hükümdarı olan Şah İsmail Anadolu’da Şiiliği yaymak istemesi üzerine iki devlet ilişkileri bozulmuştur. İran, Anadolu’daki Şiilerle bağlantı kurmak için propagandacılar gönderdi. Bunlardan Şahkulu bir ayaklanma çıkarmıştır.Çıkan ayaklanma güçlükle bastırılmıştır. II. Beyazıd’ın gelişen Şİİ tehlikesi karşısında pasif bir politika izlediği için oğlu YAVUZ SULTAN SELİM yeniçerilerin desteği ile başa geçmiştir. c) YAVUZ SULTAN SELİM (1512-1520) OSMANLI-İRAN İLİŞKİLERİ: ÇALDIRAN SAVAŞI SEBEBİ:Şah İsmail’in Anadolu’da Şiiliği yaymak istemesi. SONUÇLARI: 1.Tebriz alındı.Doğu Anadolu Osmanlı denetimine girdi. 2.İran geçici olarak saf dışı edildi. 3.Ayrıca Yavuz savaş dönüşü Maraş’taki Dulkadiroğulları ile TURNADAĞ SAVAŞInı yaparak Osmanlı Devletinin topraklarına kattı. ÖNEMİ:Bu beyliğin alınmasıyla Türk siyasi birliği KESİN olarak sağlandı. MISIR SEFERLERİ (1517) SEBEPLERİ: 1.Osmanlıların Dulkadiroğluları Beyliğini alması. 2.Fatih, zamanında başlayan anlaşmazlıkları. 3.Memlukların Safevi devletlerinin Osmanlı’ya karşı ittifak kurması. 4.Hicaz yollarını almak istenmesi. 5.Safevi devletinin üzerine gönderilen Osmanlı ordusuna Memlukların Suriye’den izin vermemesi. 1516 MERCİDANİ SAVAŞI-SURİYE VE FİLİSTİN 1517 RİDANİYE SAVAŞI-MISIR ALINDI. SONUÇLARI: 1.Memluk Devleti yıkıldı. 2.Halifelik unvanı Osmanlıya geçti. Devlet teokratik nitelik kazandı. 3.Baharat yolu Osmanlı denetimine geçti. 4.Kıbrıs için Venediklilerin Memluklara verdiği vergiyi Osmanlı Devletine vermeye başlamıştır. 5.Mısır hazinesi Osmanlı’ya geçti. 6.Kutsal emanetler İstanbul’a getirildi. NOT: Coğrafi keşiflerle Akdeniz ticareti önemini kaybettiği için Baharat Yolu Osmanlı’ya bir kazanç sağlayamadı. d) I.SÜLEYMAN (KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN) (1520-1566) Kanuni Sultan Süleyman OSM. Devletinin başında en uzun süre kalan padişahtır. Onun döneminde: *Suriye’de Canberdi Gazeli *Mısır’da Ahmet Paşa *Yozgat’ta Baba Zünnun *Karaman, Maraş yöresinde Kalender Çelebi isyanları çıkmış. Ancak kolaylıkla bastırılmıştır.(Bu dönem devletin zirvede olduğu bir dönemdir.) BATIDAKİ GELİŞMELER BELGRAD’IN FETHİ : (1521) SEBEPLER: *Osmanlı için Avrupa’ya yapılacak olan seferler için bir üs durumunda olacaktı. *Osmanlı için Avrupa’ya açılan kapı durumundadır. Bu sebeple Belgrad fethedildi. MOHAÇ MEYDAN SAVAŞI: (1526) OSM.X MACARLAR SEBEP:*Osmanlı’nın Belgrad’ı alması. *Şarlken’e esir düşen Fransız kralının Kanuni’den yardım istemesi. SONUÇ: Osmanlı kazandı. Macaristan Osmanlı denetimine girdi. Ancak Kanuni tampon bölge oluşturmak amacıyla Macaristan’ı Osmanlı Devleti’ne katmayıp bağlı krallık haline getirdi. I.VİYANA KUŞATMASI (1529): SEBEP: Avusturya’nın Şarklken (Almanya kralı)den destek alarak Budin’in iç işlerine karışması. Kanuni bunun üzerine sefere çıkması. SONUÇ: Viyana kuşatılmasına rağmen Viyana’nın güçlü savunması karşısında yenik düştü. Ve ağır kış şartları nedeniyle. AVUSTURYA-ALMANYA SEFERİ (1533) SEBEP:Yine Avusturya kralının Budin’e saldırması üzerine Kanuni sefere çıkıyor ve başarılı bir savaş yaparak Avusturya’yı ant. istemek zorunda bırakıyor. İSTANBUL ANTLAŞMASI (1533) ANT. göre Avusturya arşüdikası Osmanlı sadrazamına denk sayılacaktı. ÖNEMİ:Bu ant. ile Avusturya Osmanlı’nın siyasi üstünlünü kabul etmiştir. OSMANLI-FRANSIZ İLİŞKİLERİ: Şarlken’e esir düşen Fransa kralının Osmanlı’dan yardım istemesiyle ilişkiler bozulur. Ayrıca Fransa’ya kapitülasyonlar vermiştir. Kanuni’nin böyle bir politika izlemesindeki amaçlar: 1.Kanuni’nin Fransa’yı kendi tarafına çekip Hristiyan birliğini parçalamak istenmesi. (SİYASİ) 2.Coğrafi keşifler sonucunda önemini yitiren Akdeniz ticaretini yeniden canlandırmak istemesi.(EKO.) NOT: Bu kapitülasyonlar iki hükümdar sağ kalana kadar sürecekti. Bu da Kanuni’nin ileri görüşlüğünü gösterir. OSMANLI-İRAN İLİŞKİLERİ SEBEP: Sınır anlaşmazlıları, sınırdaki bazı beyler ve emirlerin Osmanlıya veya İran’a sığınarak iki devletin arasını açmaları. SONUÇ: Kanuni İran’a 3 sefer düzenleyip BAĞĞDAT,VAN,TEBRİZ,AZERBEYCAN,ERİBAN,,NAHCİVA N’I alması üzerine İran antlaşma istemek zorunda kaldı.Yapılan AMASYA ANTLAŞMASI ile BAĞDAT,DOĞU ANADDOLU VE AZERBEYCAN Osmanlılarda kaldı. ÖNEMİ: Osmanlı’nın İran’la yaptığı İLK RESMİ (YAZILI) ANTLAŞMADIR. DENİZLERDEKİ GELİŞMELER PREVEZE DENİZ SAVAŞI (1538) OSMANLI X HAÇLILAR SEBEP: *Osmanlının denizlerde güçlenmesi *Osmanlının Akdeniz ticaretini güvenlik altına almak istemesi. SONUÇ: Akdeniz bir Türk gölü haline geldi. NOT: Barboros Hayrettin Paşa’nın Osmanlı himayesine girmesiyle CEZAYİR Osmanlı devletine katıldı. Trablusgarp Turgut Reis tarafından ele geçirilmiştir. HİNT DENİZ SEFERLERİ: SEBEPLERİ: 1.Portekizlileri bölgeden çıkarmak. 2.Bölgedeki bazı Müslüman tüccarların Kanuni’den yardım istemesi.(Müslüman tüccarların gemilerine zarar veriliyordu.) SONUÇ: BAŞARISIZ.Osmanlı sefere gerekli önemi vermedi.Dayanıklı gemiler yoktu.Gerekli destek alınamadı.Osmanlı okyanus hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Ancak Osmanlı seferden YEMEN, ADEN,HABEŞİŞTAN’I aldı.(Bu sayede Kızıldeniz denetim altına alındı.) ZİGETVAR SEFERİ: Kanuni’nin son seferidir. Avusturya’nın ERDEL’in iç işlerine karışması nedeniyle Kanuni sefere çıkmıştır. SONUÇ: Kanuni seferde hayatını kaybetmiştir. Ölümünden sonra Zigetvar Kalesi alınmıştır. SOKULLU MEHMET PAŞA (1564–1579) Sokullu Mehmet Paşa I. Süleyman (1564-1566)- II. Selim (1566-1574) ve III. Murad (1574-1579) zamanında sadrazamlık yapmıştır. Sokullu Mehmet Paşa devşirme olup, Sırbistan'ın Sokul kasabasındandır. Enderun okulunu bitirip çeşitli görevlerde başarı göste¬rerek Kanuni'nin son yılları, II. Selim ve III. Murat dönemlerinde padişahlardan daha etkili olmuştur. Bu nedenle sadrazamlık dönemine kendi adı verilmiştir. SAKIZ ADASI-CENEVİZLİLERDEN ALINDI KIBRIS’IN ALINMASI: SEBEP: 1.Akdeniz ticaretini tam olarak ele geçirmek. 2.Venediklilerin Osmanlı gemilerine zarar vermesi. SONUÇ:Kıbrıs alındı. İNEBAHTI DENİZ SAVAŞI (1571) SEBEP: Kıbrıs’ı Osmanlı’nın alması. SONUÇ: Osmanlı Donanması yenildi. ÖNEMİ:OSMANLI’NIN AKDENİZ’DEKİ ÜSTÜNLÜĞÜ SARSILDI. TUNUS-İSPANYOLLARDAN FAS-PORTEKİZLİLERDEN LEHİSTAN-ALINDI YEMEN-ALINDI. Sokullu Dönemi Projeleri: a) Don-Volga kanalı projesi: Sokullu İran savaşlarında donanmadan yararlanmak, Kafkasya'yı Osmanlı egemenliğine almak, Orta Asya Türkleriyle ilişkileri geliştirerek İpek Yolu'nu canlandırmak, güçlenmekte olan Rusya'ya karşı doğal bir set oluştur¬mak gibi amaçlarla Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirerek Karadeniz'i Hazar Denizi'ne bağlamak istemiştir. Bu proje yarım kalmıştır. b) Süveyş kanalı projesi: Sokullu Akdeniz'deki donanmayı Hint Okyanusu'na geçirip Baharat Yolu üzerinde üstünlük sağlamak, Hin¬distan ve Endonezya Müslümanlarıyla ilişki kurmak için Süveyş Kanalı'nın açılmasını istemiştir. Kanal projeleri, gereken önem verilmediğinden başarılı Olamamıştır. Bu proje yarım kalmıştır. c) Marmara Denizi- Sapanca Gölü Kanal projesi: Marmara Denizi ile Karadeniz’i birleştirmek için ikinci bir su yolu projesi. Hazırlandı. Amacı Akdeniz kıyılarındaki tersaneleri daha güvenli olan sapanca Gölüne toplamaktır. Düşünce aşamasında kalmıştır. Uygulamaya konulamadı.
Ders: 1494-1566 Kanuni Sultan Süleyman Kimdir? 02:39
Ders: 1494-1566 Kanuni Sultan Süleyman Kimdir? 7.468 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET AYkut İlter Aykut Öğretmen Osmanlı Sultanlarının onuncusu ve islam halifelerinin yetmişbeşincisi. 1509´da Kefe sancakbeyliğine gönderilinceye kadar babasını yanında kalmış ve bu müddet içinde iyi bir öğrenim ve eğitim görmüştür. Babası Yavuz Sultan Selim´in 1514 İran ve 1516 Mısır seferleri sırasında Rumeli´nin muhafazasıyla görevlendirildi ve Edirne´de oturdu. Babasını vefatı ile de 30 Eylül 1520 tarihinde 26 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı. Kanuni Sultan Süleyman, Belgrad´ın fethi(1521) ile Orta Avrupa´nın, şovalyelerin üssü olan Rodos´un zaptı (1522) ile de Akdeniz hakimiyetinin kapılarını devletine açtı. 1526´da yüzbin kişilik ordusu ve 300 kadar top ile Mohaç ovasında Macar ordusuyla karşılaştı. Bu durumda sancaklarını açıp ellerini semaya doğru kaldıran Sultan; "Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, hazreti Muhammed´in ümmetine yardımını niyaz ediyorum." diye yalvardı. Tarihin bu en büyük meydan savaşında düşman ordusunu yok eden Kanuni, 20 Eylül´de Macaristan´ın başşehri Budin´e girdi.1529 da Viyana muhasara edildi ise de, kuşatma vasıtalarının getirilmemesi ve kış mevsiminin yaklaşması üzerine neticesiz kaldı. 1532´de Alman seferine çıkan Kanuni, Viyana´yı arkada bırakarak Gratz, Marburg, Gunss ve daha bir çok Alman şehirlerini zaptetti. Yedi ay Avrupa içlerin- de dolaştığı halde imparator karşısına çıkmağa cesaret edemeyince geri döndü. 1534´de Safeviler üzerine sefere çıkan sultan, Bağdat ve Basra´yı zaptetti. Bağdad´da evliya kabirlerini ve Kerbela´ da hazret-i Ali ve hazreti Hüseyin´in makamlarını ziyaret eden Kanuni, Abdülkadir-i Geylan´i hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imaret yaptırdı. Fetih hareketlerine devam eden Kanuni, 1535´de Tebriz´i zaptetti. 1537´de İtalya seferine çıkarak, Otranto´ya kadar ilerledi. Karalarda cihan hakimiyetini eline geçiren Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayreddin Paşa vasıtasıyla denizlerde de Osmanlı Devleti´nin gücünü gösteriyordu.Nitekim bu büyük deniz komutanı haçlı donanmasını 27 Eylül 1538´de Preveze´de imha ederek, müstesna bir zaferle Akdenizde tam bir Türk hakimiyeti kurdu. Kanuni süveyş´te kurduğu donanma ile de Kızıldeniz´i ve Arabistan sahillerini emniyet altına aldı ve Avrupalıları Hindistan sahillerinden uzaklaştırmaya başladı. Bu fetihleri; 1543´de Estergon,Nis ve İstolni-Belgrad, 1551´de Trablusgarb´ın zaptı ve 1553´de Nahcıvan seferi takib etti. İhtiyar ve hasta bir halde iken 1566´da yine cihada çıkan bu büyük Türk sultanı, Sigetvar kalesinin zaptı sırasında top sesleri arasında 72 yaşında iken vefat etti. Naşı Süleymaniye´deki türbesine defn edilmiştir. Türklerin kendisine Kanuni ve Gazi, Avrupalıların ise "Muhteşem" dedikleri Süleyman Han, babasından devraldığı 6.557.000 km2 Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14.893.000 km2 ye ulaştırdı. Bulunduğu yüzyıl, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti. Bu asırda her sahada dahi devlet ve ilim adamları yetişti. Nitekim Sadrazamı İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Sokullu Mehmed Paşa; Şeyhülislamı Kemalpaşazade, Ebüssü´ud Efendi, şairi Baki, Fuzuli; san´atkarı Mimar Sinan; Kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa olan bir devletin padişahı Kanuni olurdu. Sultan Süleyman Han´ın asıl adından daha fazla bilinip, şöhreti olan Kanuni ünvanı, önceki Osmanlı kanunnamelerini ve devri icabı lüzumlu hükümleri Kanunname-i Al-i Osman adı altında, islam hukuku esasları dahilinde toplattırıp tanzim ettirme- sinden ileri gelmektedir. Kanuni hareket ve sözleri güzel, aklı kamil, nezaketli, irfan sahibi, sözleri tatlı, alim, hakim ve şairlere dost, bütün maddi-manevi iyilikleri şahsında toplamış emsalsiz bir padişahtı. Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kanuni, imar faaliyetleriyle de uğraştı. Memleketin hemen heryerinde camiler, mescid- ler, medreseler, hamamlar ve çeşmeler inşa ettirdi. Mimar Sinan´ın yaptığı Süleymaniye Camii de bu devirde Türk azameti devrinin tacını teşkil etmiştir.Koca Mimar Sinan büyük Hakan´a; "Padişahım sana öyle bir cami inşa ettimki, kıyamete değin ayakta duracak bir metanete sahiptir." diyerek bu eserini takdim etmiştir. Pek çok özellikleri yanında büyük bir şair olan Kanuni Sultan Süleyman´ın hastalığında yazdığı şu beyti yüzyıllardır dillerde söylenmektedir. Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. I. Süleyman (Osmanlı Türkçesi: , Sultan Süleyman.-ı evvel; 6 Kasım 1494, Trabzon - 7 Eylül 1566, Zigetvar), Osmanlı İmparatorluğu'nun onuncu padişahı ve 89. İslam halifesi. Batıda Muhteşem Süleyman,[2][3] Doğuda ise adaletli yönetimine atfen Kanunî Sultan Süleyman (Osmanlı Türkçesi ile ) olarak da bilinmektedir. 1520'den 1566'daki ölümüne kadar, yaklaşık 46 yıl boyunca padişahlık yapan ve toplamda 13 kere sefere çıkan Süleyman saltanatının toplam 10 yıl 1 ayını seferlerde geçirmiştir.[4] Süleyman böylece devletin hem en uzun süre görev yapan hem en çok sefere çıkan hem de en uzun süre sefer yapan padişahı olmuştur. I. Süleyman 1520 yılında, babası I. Selim'in vefatının ardından tahta çıktı. Batıda Belgrad, Rodos, Boğdan ve Macaristan'ın büyük kısmını imparatorluk topraklarına kattı. 1529 yılında Viyana'yı kuşatsa da çeşitli sebeplerden ötürü bu kuşatma başarısızlıkla sonuçlandı. Doğuda, Safevîlerle yapılan savaşlar sonrasında Orta Doğu'nun büyük kısmını ele geçirdi. Afrika'da imparatorluğun sınırları Cezayir'e kadar uzanırken; Osmanlı Donanması ise Akdeniz'den Kızıldeniz'e kadar olan sularda hakimiyet kurmuştu.[5] I. Selim'den 6.557.000 km2 olarak devraldığı Osmanlı İmparatorluğu'nu,[6] padişahlığı döneminde 14.893.000 km2'ye ulaştırdı.[7][8] Zigetvar Muharebesi'nin sonlanmasından yaklaşık bir gün önce, 6 Eylül 1566 tarihinde hayatını kaybetti ve yerine oğlu II. Selim geçti. Konu başlıkları [gizle] 1 İlk yılları 2 Askeri ve siyasi gelişmeler 2.1 1520-1529 2.2 1530-1539 2.3 1540-1552 2.4 1553-1561 2.5 1562-1566 3 Kültür ve sanat alanındaki gelişmeler 3.1 Mimari gelişmeler 3.2 Sanatsal gelişmeler 3.3 Eğitim 4 Özel hayatı 4.1 Edebî kimliği 5 Popüler kültüre etkileri 6 Kaynakça İlk yılları[değiştir] 1579 yılında, Nakkaş Osman'ın Şemâilnâme adlı eserinde yer alan ve I. Süleyman'ı gençlik yıllarında resmeden bir minyatür I. Süleyman, 6 Kasım 1494 tarihinde, Trabzon'da doğdu.[9] Babası, Süleyman doğduğu zaman Trabzon valisi olan, 1512 yılında ise padişah olarak tahta geçen I. Selim, annesi ise valide sultan Ayşe Hafsa Sultan idi.[10] Yedi yaşında bilim, tarih, edebiyat, din ve askeri eğitim almak için İstanbul'da yer alan Topkapı Sarayı'ndaki Enderun'a gönderildi. 1508 ile 1512 yılları arasında Şebinkarahisar, Bolu ve Kefe'de sancakbeyi olarak görev yaptı.[6][11] Babası I. Selim'in 1512'de tahta çıkmasından önce İstanbul ve Edirne'de oturdu.[11] 1513 yılında Saruhan sancakbeyliğine atandı.[12] Burada, sonraları baş danışmanlarından biri olacak olan Pargalı İbrahim ile yakın bir arkadaşlık kurdu.[13][14][11] Yaklaşık yedi yıllık Manisa sancakbeyliğinin ardından, Eylül 1520'de babası I. Selim'in ölümü üzerine İstanbul'a geldi ve 30 Eylül 1520 tarihinde onuncu Osmanlı padişahı olarak tahta çıktı.[11] Tahta geçişinden birkaç hafta sonra Venedik elçisi Bartolomeo Contarini Süleyman'ı "Yirmi altı yaşında, uzun fakat sırım gibi ve kibar görünüşlü. Boynu biraz fazla uzun, yüzü zayıf, burnu kartal gagası gibi kıvrık. Gölge gibi bıyığı ve küçük bir sakalı var. Cildi biraz soluk olsa da yüzü oldukça hoş. Derisi solgunluğa meyilli. Akıllı bir hükümdar olduğu söyleniyor ve herkes onun saltanatının hayırlı olacağını umuyor." şeklinde tanımlamıştır.[15] Askeri ve siyasi gelişmeler[değiştir] 1520-1529[değiştir] I. Süleyman'ın tahta geçmesinden kısa bir süre sonra Şam Beylerbeyi Canberdi Gazali, Süleyman'ın padişahlığını tanımadı ve hükümdarlığını ilan ederek isyan başlattı. Merkezden gönderilen Ferhad Paşa komutasındaki birlikler, Zülkadriye Eyaleti'nde bulunan kuvvetler ve Şam'daki kuvvetlerin etkinlikleri sonucunda Şam yakınlarındaki Mastaba adlı bölgede, 27 Ocak 1521 tarihinde yapılan çarpışmalar sonucunda Gazali'nin yenilmesi ve öldürülmesiyle isyan bastırıldı.[16][17] Süleyman ilk seferini 19 Mayıs 1521'de, Macaristan Krallığı'nın yönetimindeki Belgrad (o dönemdeki ad
Tarih Kpss Eğitim Videoları 46:50
Tarih Kpss Eğitim Videoları 4.813 izlenme - 2 yıl önce Kpss sınavında çıkan Tarih konularının anlatıldığı eğitim videosu. Zorlu Eğitim farkıyla anlatılan Kpss tarih eğitim konuları karşınızda.
Tarih Kpss Eğitim Videoları 50:07
Tarih Kpss Eğitim Videoları 5.629 izlenme - 2 yıl önce KPSS Video Dersleri Tarih konu anlatımı videoları Zorlu Eğitim Kpss uzaktan eğitim canlı ders videoları
Tarih Kpss Eğitim Videolari Zorlu Eğitim 02 48:47
Tarih Kpss Eğitim Videolari Zorlu Eğitim 02 3.700 izlenme - 2 yıl önce Kpss Video Dersleri Tarih
DERS: 1524-1574 Sultan İkinci Selim (Sarı Selim) Kimdir? 01:30
DERS: 1524-1574 Sultan İkinci Selim (Sarı Selim) Kimdir? 5.124 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen II. Selim (Osmanlı Türkçesi: Selm-i sn), Sarı Selim olarak anılır (28 Mayıs 1524, İstanbul – 15 Aralık 1574, İstanbul), 11. Osmanlı padişahı ve 90. İslam halifesidir. Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan'ın oğludur.[1][2][3] (1566-1574) yılları arasında Osmanlı Devleti’ni idare etti. Babasının ölümü üzerine, onun tek oğlu olarak 1566 tarihinde on birinci padişah olarak tahta geçti. Dedesi I. Selim, gibi 8 yıl taht’a kalarak kısa bir iktidar dönemi yaşadı. Padişah olur olmaz ilk seferini Batı’ya yaptı. Ülke sınırlarını Orta Avrupa’ya kadar genişletti. Ülkesinin Doğu bölümünde gelişen olaylar sebebi ile Tatarlarla, Özbeklerle, Çerkezlerle ve Gürcülerle savaştı. Basra, Bağdat, Kıbrıs, Tunus kayıtsız şartsız teslim olanlar arasındaydı. Babası gibi ülkesinin denizlerde de egemenliğini genişleterek, deniz egemenliğine önem verdi. Oruç Reis, Turgut Reis gibi kaptanlar onun zamanında yetişti. Sokullu Mehmed Paşa gibi çok güçlü bir vezire sahipti, devlet işlerinde en önemli yardımcısı idi. İyi silah kullanmasını bilir, aynı zamanda usta bir okçu idi. Halkına karşı adil davranırdı. İlme açık ve alimleri korurdu. Onun zamanında İstanbul ve ülkenin çok değişik alanlarında birçok mimari eseri yapıldığı gibi, önemli onarım faaliyetlerini de gerçekleştirdi. Devrinin usta mimarı, Mimar Sinan’a Edirne’de Selimiye Camii'ni yaptırdı. Babasından 14.892.000 km2 olarak devraldığı imparatorluk topraklarını, 15.162.000 km2 olarak bırakmıştır. 15 Aralık 1574 günü vefat etmiş, Ayasofya'daki türbesine gömülmüştür. Ölümüne kadar padişahlığını sürdürmüştür. Konu başlıkları [gizle] 1 Çocukluğu ve tahta geçişi 2 Saltanatı sırasında savaşlar ve barışlar 2.1 Yemen'in yeniden fethi 2.2 Avusturya ile barış 2.3 Açe Seferi 2.4 Don-Volga Kanal Projesi 2.5 Astrahan Seferi 2.6 Kırım Hanlığı'nın Moskova seferleri 2.7 Kıbrıs'ın Fethi 2.8 İnebahtı Savaşı 2.9 Donanmanın yeniden inşası ve Venedik ile barış 2.10 Tunus Seferi 2.11 Edebî kimliği 2.12 Yaptıdığı Hayratlar 3 Eserleri 4 Ailesi 4.1 Eşleri 4.2 Erkek Çocukları 4.3 Kız çocukları 5 Kronoloji (1566-1574) 6 Dipnotları 7 Ayrıca bakınız 8 Dış kaynaklar Çocukluğu ve tahta geçişi[değiştir] Vikikaynak'ta II. Selim'in Alaattin Şah'a fermanı makalesi ile ilgili metin bulabilirsiniz. Vikikaynak'ta Kıbrıs'ın hukuki durumuna ilişkin II. Selim'in fermanı makalesi ile ilgili metin bulabilirsiniz. 1567 senesinde Sultan Selim, Edirne'de iken Safevi elçisini huzuruna kabul ederken Şehzade Selim'in çocukluğu İstanbul'da Eski Saray'da geçmiştir. 27 Haziran 1530'da kardeşleri Şehzade Mustafa ve Mehmed ile birlikte At Meydanı'nda bir hafta boyunca süren eşsiz bir eğlence ve törenle sünnet edildi. 16 yaşına kadar sarayda kalıp derin bir saray eğitiminden geçirildi. 1542'de 16 yaşında iken Konya Sancak beyi olarak atandı. 1544'de Manisa Sancak beyi olarak tayin edildi ve Manisa Sancak beyi olarak 1558'e kadar görev yaptı. Manisa'da zamanını eğlence ve av partileri ile geçirdiği bildirilir. 1558'de tekrar Konya Sancak beyliği'ne ve 1562'ye kadar orada kaldı.[3] Şehzade Selim babası Kanuni Sultan Süleyman hayatta iken, özellikle 1553'den sonra, babasına varis olabilecek diğer şehzadelerle taht mücadelesine girişti. Kanuni'nin şehzadelerinden Mustafa, Mahmud, Murad, Mehmed, Abdullah ve Cihangir, babaları sağken ölmüşlerdi. Kanuni'nin çok bağlı olduğu karısı Hürrem Sultan kendi oğullarından Selim veya Beyazid'in taht varisi olmasını istemekteydi. Ağustos 1553'de Kanuni Nahcivan Seferi'nde iken Konya Ereğlisi'nde o sefere katılan Şehzade Mustafa, Hürrem Sultan'ın yakın adamı olan Sadrazam Rüstem Paşa'nın tavsiyesine uyan, babası Kanuni tarafından idam ettirildi. Tahta varis olarak Hürrem Sultan'in iki oğlu Şehzade Beyazıd ve Selim kaldı. 1558'de Hürrem Sultan ölünce bu iki kardeş birbirleriyle açık mücadeleye giriştiler. Amasya Sancak beyi olan Şehzade Beyazıd daha atak ve isyancıydı. Sabırlı ve sağduyulu davranışlı görünen Şahzade Selim babasının desteğini kazandı. 29 Mayis 1559da iki şehzade taraftarları ve kendi sancak orduları ile birlikte Konya yakınlarında bir muharebeye giriştiler. Babasının desteğini almış olan Şehzade Selim bu çarpışmadan galip çıktı. Selim kaçan Beyazid'ı Hınıs'a kadar kovalayıp Konya'ya geri döndü. Beyazıd, oğulları ile birlikte, önce Amasya'ya ve sonra babasının kendi üzerine gelmek üzere Üsküdar'da ordugaha geçtiği haberini alınca, 2.000 kişilik ordusuyla İran'a Safavi devletine sığındı. Kanuni, Şah Tahmasp ile yapılan yazışmalarla isyankar oğlunun geri verilmesini istedi. 25 Eylül 1561'de Şah Tahmasp elinde bulunan şehzadeleri Kazvin'de boğdurtup naaşlarını geri gönderdi ve bu cenazeler Sivas'a getirilip gömüldüler. Boylece 1561'de, Konya Sancak beyi olarak bulunan Şehzade Selim, Kanuni'nin rakipsiz tek veliahtı olarak kaldı. Bu nedenle 1562de devlet başkentine daha yakın olan Kütahya Sancak beyliğine atandı. Şehzade Selim babasının son seferi olan 1566 son Avusturya Seferi'ne katılmadı. Selim Kütahya yakınlarında Sıçanlı sahrasında avda iken, babası'nın Sigetvar kusatması sırasında 7 Eylul'de öldüğünü, bu ölümü herkesden gizleyen Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa'nin güya fetihname olarak gönderdiği, gizli mektubundan öğrendi. Hemen lalaları Huseyin Paşa, Hoca Attaullah ve muhasibi Celal Bey ile birlikte bir alayla İstanbul'a hareket etti. 30 Eylul'de Üskudar'a vardı. Herkes babasının ölümünden habersizdi. Üskudar İskelesi'ne saltanat kayığı ile gelen Bostancıbası Davut Ağa Sultan Selim'in padişahlığını ilk tanıyanlardan biri olarak, onu saltanat kayığı ile Topkapı'ya geçirdi. O sırada Tersane ve Tophane'den saltanat topları atılıp yeni sultanın tahta geçtiği halka ilan edildi. Sultan Selim Köşk İskelesinden şehir kapısına kadar özel murassa giyimle at üzerinde alayla geçti ve yolda etraftan gelen halka paralar saçıldı. Saraya gelen Selim tahta oturtuldu ve İstanbul'da bulunan devlet ricali (İstanbul Muhafızı İskender Paşa, Şeyhülislam Ebussuud Efendi vb) tarafından egemenliği tanındı. Bu sırada yapılan harcamaları karşılamak için, özel tören isteyen devlet hazinesi açılması yapılmadı ve ablası Mihrimah Sultan tarafından borç verilen 50.000 altın kullanıldı.[3] Sultan Selim hemen iki gün sonra orduyu ve babasının cenazesini karşılamak üzere İstanbul'dan ayrıldı. Edirne, Filibe, Sofya üzerinden (genellikle 30 gün çeken yolu) çok hızla geçerek 15 günde Belgrad'a ulaştı. Kanuni'nin ölümü seferden geri dönmekte olan orduya Belgrad'a dört menzil kala açıklandı ve Sultan Selim üzüntüden perişan orduyu Belgrad'da karşıladı. Belgrad'da kılınan cenaze namazından sonra Kanuni'nin naaşı acele İstanbul'a gönderildi. Belgrad'da kalan Sultan Selim orada yeniden bir cülus (tahta çıkma töreni) yapılmasını reddetti. Askere dağıttığı cülus bahşişi de kapıkulu askeri tarafından az görülüp kızgınlıkla karşılandı. Sultan Selim Kasım ayında Edirne'ye vardı ve orada bekledikten ve yollarda kapıkullarının yaptıkları isyankar hareketler altında Aralık'ta İstanbul'a gelebildi. II. Selim'i tasvir eden bir Türk minyatürü Saltanatı sırasında savaşlar ve barışlar[değiştir] II. Selim Osmanlı tarihinde devlet yönetimiyle fazla ilgilenmeyen ve ordusunun başında sefere gitmeyen ilk padişahtı. Yönetimi kızı Esmehan Sultan'ın kocası olan ve çok başarılı sadrazam olan Sokollu Mehmed Paşa'ya bıraktı.[2] Ayrıca Cülûs bahşişinin ilmiye sınıfına da verilmesi âdetini ilk defâ II. Selim çıkarmıştır. Yemen'in yeniden fethi[değiştir] Ana madde: Yemen İsyanı (1568) Yemen 1517 yılında Osmanlı egemenliğine girmiş, Hadım Süleyman Paşa'nın 1538 tarihli Hint deniz seferi ile kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştı. 1567 yılında bölgede Zeydi İmamı Topal Mutahhar önderliğinde isyan çıkınca bölgedeki Türk egemenliğini yeniden tesis etmek amacıyla Özdemiroğlu Osman Paşa ve Şam Beylerbeyi Lala Mustafa Paşa Yemen Serdarlığına tayin edildiler. 1568 tarihli Yemen Seferi'nde Taiz ve Kahire kalelerinden sonra 15 Mayıs'ta Aden'i, 26 Temmuz'da da Sana'yı fetheden Türk ordusu ülkeyi tekrar Osmanlı topraklarına kattı.[4] Avusturya ile barış[değiştir] Ana madde: Edirne Antlaşması (1568) Kanuni Sultan Süleyman döneminde imzalanan 1562 tarihli barış 1566 yılında boz
M.Ö 4000 Tarih İlk Çağ Uygarlıkları Anadolu Mezopotamya Asya Medeniyetleri 20:21
M.Ö 4000 Tarih İlk Çağ Uygarlıkları Anadolu Mezopotamya Asya Medeniyetleri 4.819 izlenme - 2 yıl önce M.Ö 4000 Tarih İlk Çağ Uygarlıkları Anadolu Mezopotamya Asya Medeniyetleri
Ders: M.Ö 1000 Islam Öncesi Türk Tarihi 1 09:00
Ders: M.Ö 1000 Islam Öncesi Türk Tarihi 1 5.698 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen 187 madde ile islamiyet öncesi Türk tarihi 1- İslamiyet'inin Hindistan'a yayılmasında etkili olan Türk-İslam devleti Gaznelilerdir. 2- İslamiyet'ten Önceki Türk Devletlerinde, ölen kişinin silahı ve eşyalarıyla birlikte gömülmesi, ölümden sonra da hayat olduğuna inandıklarını göstermektedir. 3- Macaristan'da yapılan kazılarda Avarlar'a ait pek çok tunç, gümüş ve altın ziynet eşyası bulunmuştur. Bu bilgiye bakılarak Avarlar'ın değerli madenleri tanıdıkları söylenebilir. 4- İslamiyet'ten Önce kurulan Türk Devletlerinde, devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı yere Kurultay denir. 5- Türklerin Orta Asya'dan göç etmelerinin en önemli nedeni, Kuraklık nedeniyle ekonomik sıkıntı içinde olmalarıdır. 6- Orta Asya'da Türklerin takvim düzenlemiş olmaları, Gökbilim ile ilgilendiklerini göstermektedir. 7- Türkler önceleri göçebe bir yaşam sürdükleri için, yaptıkları sanat eserleri taşınabilir nitelikteydi. Sanat eserleri arasında halıların yaygın olması buna bir kanıt olarak gösterilebilir. 8- Anadolu Selçuklu paralarını, Osmanlı paralarından ayıran özelik; paralarının üzerinde Sultanların portreleri ve aslan resimleri bulunmasıdır. 9- Uygurların Budizm ve Maniheizm dinlerini kabul etmeleri, sanat alanında gelişmelerinde etkili olmuştur. 10- Türk Devletlerinde, önceki dönemlerde ekonomik etkinlikler yalnız hayvancılığa dayanıyordu. Daha sonra bu durum değişmiş, tarım önem kazanmıştır. Tarım Uygurlar zamanında önem kazanmaya başlamıştır. 11- Karahanlılar Devletinin Türk tarihindeki önemi; İlk Müslüman Türk devleti olmasıdır. 12- Anadolu Selçuklu döneminde esnaflar, Ahi topluluğu olarak örgütlenmiştir. 13- Selçuklular bölge veya eyaletlerin başına idareci olarak atadıkları şehzadelerin yanına ''Atabey'' ünvanlı kişileri de verirlerdi. Bu uygulamadaki temel amaç şehzadeleri devlet yönetimiyle ilgili konularda yetiştirmek. 14- Türk Denizciliğinin Anadolu Selçukluları Dönemine kadar gelişmemesinde başlıca etken, Ülke topraklarının coğrafi konumudur. 15- Çin'den başlayarak Ön Asya'ya ulaşan İpek Yolu'nun geçtiği yerler zaman zaman değişmiştir. Güçlü devlet ve kabilelerin tutumlarında değişme olması bu durumun oluşmasında etkili olmuştur. 16- Türk adının millet olarak geçtiği, Türk Edebiyatı ve Tarihinin ilk yazılı örnekleri olan edebi metinler, Orhun Anıtlarıdır. 17- İslamiyet öncesi Türklerde her türlü devlet işlerinin görüşülüp, karara bağlandığı kuruma Toy (Kurultay) denir. 18- Malazgirt savaşından sonra Anadolu'da kurulan ilk Türk Beyliklerin, Artukoğulları, Saltukoğulları, Danişmentliler, Mengücekoğulları dır. 19- Selçuklularda ve Osmanlılarda gelişemeyen sanat dalı heykelciliktir. 20- Türkiye Selçuklu devletinde İznik ve Konya başkentlik yapmış şehirlerimizdir. 21- İslâmiyet öncesi Türk tarihinin ve edebiyatının en önemli Türkçe kaynaklarından biri olan Orhun Yazıtları, Kutluk (II. Göktürk) devleti dönemine aittir. 22- Türk devlet yöneticileri İslâmiyet öncesi dönemde, Kağan ünvanını kullanmışlardır. 23- Uygurlara ait destanlar, Türeyiş ve Göç destanlarıdır. 24- Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kelam, İslami bilimlerdir. 25- Öğrenimin vakıflar sayesinde ücretsiz olarak sürdürülmesi ve İslâm dünyasına yayılması, Selçuklular döneminde gerçekleşmiştir. 26- Nizamülmülk, Alparslan'dan aldığı yetki ile hangi kurumun açılmasında Türk İslâm tarihinde ilk olmuştur? Bağdat Nizamiye Medresesi 27- Anadolu Selçuklu Devletinde ticareti geliştirmek için gerekli ana yollar üzerinde, Kervansaraylar inşa edilmiştir. 28- Edirne ilinde, Anadolu Selçuklu devletinden kalma eser bulunmaz. 29- Türk İslam devletlerin de Sultanın Müslüman halkının gözünde meşru bir egemen güç olarak kabul edilmesi, Hutbe ile sağlanırdı. 30- Orta Asya Türklerinde varlığı sürekli olmayan toplumsal ve siyasal birime Budun denir. 31- Yenisey Yazıtları ve Manas Destanı, Kırgızlara aittir. 32- İslamiyet öncesi Türk Devletlerinin ortak özellikleri; Devlet boyların birleşmesiyle kurulur, Temel ekonomik yapı hayvancılığa dayalıdır, Önemli kararlar Kurultay tarafından alınır, Yerleşik yaşam biçimi yaygın değildir 33- İslamiyet öncesi kurulan Türk devletlerinden Uygurlar bir çok yönüyle diğerlerinden farklı özelliklere sahiptir. 34- Orta Asya Türklerinde ceza infaz sisteminde uzun süreli hapis cezalarının uygulanmamış olmasının temel nedeni, Göçebe yaşam biçiminin egemen olmasıdır. 35- Malazgirt Savaşı'ndan sonra başlayan Anadolu'nun Türkleşmesi sürecinin başlarını araştıran bir kişi dönemin mimari eserlerini öncelikle, Erzurum yöresinde araştırması gerekir. 36. Anadolu Selçuklularında yer alan mimari yapılardan kervansaray ve Bedesten doğrudan ticari faaliyetlerle ilgilidir. 37- Anadolu Selçuklu plastik sanatında en çok işlenen konu, İnsan-Hayvan-bitki 38- İslam öncesi Türk Devletlerinde; I. Önemli kararlarda Kurultaya danışırlar II. Yönetimde öncelik hanedana aittir.III. Hakanların yetkileri töre tarafından sınırlandırılmıştır.IV. Hakanların önemli dini törenleri doğrudan yönetmeleri istenirdi. 39-Anadolu Selçukluları ve Osmanlılarda birçok hizmeti bir arada vermek için inşa edilen külliyelerin ana yapısı Camidir. 40- Anadolu Selçuklu dönemine ait eserler; Sivas Gök Medrese - Eşrefoğlu Camii - Sultan Han 41-Anadolu Selçuklularında dini, sosyal, kültürel etkinliği bir arada verilmesini sağlayan mimari yapılara Külliye denir. 42- Türk-İslam devletlerinde Saltanatın Müslüman halk tarafından meşru görülmesi için Sultan adına hutbe okutulur, Para bastırılırdı. 43- İslam öncesi Orta Asya'da heykel sanatının geliştiğini söyleyen biri Orhun Anıtlarını görüşlerine kanıt olarak gösterebilir. 44- Orhun yazıtlarının özellikleri; Türk adının geçmesi, Türkçe yazılmış olması, İlk Türk alfabesinin kullanılması, İlk milli yazılı kaynak olması, Göktürkler Hakkında bilgi vermesi. 45- Gök-Medrese, Sultan Han, Gevher Nesibe Külliyesi, Keykavus Şifahanesi Anadolu Selçuklu dönemine aittir. 46- İslam Öncesi Türk devletlerinde boy beylerinden oluşan Kurultay, hakanın seçiminde etkili rol oynardı. Kurultay başarılı olamayan halkına refah sağlayamayan töreye aykırı hareket eden hakanı görevden alabilirdi. Bu bilgilere dayanarak; Hükümdarlar yasalara uymak zorundadır, Hakanların halka karşı sorumlulukları vardır, Hükümdarların yetkileri sınırlıdır, Kurultay devlet yönetiminde etkilidir. Yargılarına ulaşabiliriz. 47- Uygurlarda; I. Ticaret ve tarımın gelişmesi II. Şehir kültürünün yaygınlık kazanması III. Kütüphanelerin açılması Uygurların yerleşik yaşama geçtiklerinin kanıtlarıdır. 48- İslam Öncesi Türk Devletlerinden, - Büyük Hun İmparatorluğu döneminden kalan kurganlarda bulunan taşınabilir malzemeden yapılmış silahlar, eyerler ve elbiselerin hayvan resimleriyle süslendiği görülmüştür. - Göktürkler döneminden kalan kurganlarda ise, altın ve gümüşten yapılmış süs eşyaları, demirden yapılmış kılıç ve mızrak gibi silahlara rastlanmıştır. Bu bilgilere dayanarak Türklerle ilgili olarak Savaşçı özellik taşıdıklarının, Madenlerden yararlandıklarının, Ölümden sonraki yaşama inandıklarının, Sanatı yaşam biçimine göre geliştirdiklerinin göstergesi olarak değerlendirilebilir. 49- -Atabeyler Selçuklular döneminde Şehzadeleri eğitmekle görevlidir. - Bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle Selçuklu Devletinin yıkılışını hızlandırmışlardır. 50- Sivas'ta bulunan Keykavus Şifahanesi Anadolu Selçuklu döneminde yapılmıştır. 51- Orta Asya devlet ve toplum hayatını düzenleyen törenin en temel özelliği yazısız olmasıdır. 52- II.Göktürk Devleti bazı özellikleri; İlk Türk alfabesini yaratmışlardır.Sosyal devlet anlayışını sürdürmüşlerdir. Uygurlar tarafından varlıklarına son verilmiştir. 53- Uygurların Budizm ve Maniheizm dinlerini kabul etmeleri Sanat alanında gelişmelerinde etkili olmuştur. 54- Karahanlılar; Devletin resmi dili Türkçe'dir, Kutadgu Bilig bu dönemde yazılmıştır, Devlet ailenin ortak malıdır, İlk Türk-İslam devletidir. 55- Selçuklu Devletinde, din ve ırk ayrımı yapmadan halka boş araziler üretim artışına ulaşmaya çalışılmıştır. 56- Anadolu Selçukluları, Kervansaraylar ve Loncalar ile üretim ve ticaret hayatını düzenlemeyi ve geliştirmeyi amaçlamışlardır 57- Türkler tarihte pek çok devlet kurmuşlardır. Bu devletler belli bir zaman sonra yıkılmışlardır. Büyük Selçukluların yıkılma nedenlerinden en önemlisi; Ülkenin hanedan üyeleri arasında paylaşılmasıdır. 58- Orta Asyada kurulan Türk Devletlerinin kısa sürede parçalanıp yıkılmasında Ülkenin hanedana ait olması etkili olmuştur. 59- Orta Asya'da Uygurlara ait şehirlerde Kervansarayların yanında Hristiyan, Budist ve Maniheist mabetlerinin kalıntılarının yan yana bulunmuş olması; İnanç özgürlüğünün olduğunun, Ticari faaliyetlerin yaygın olduğunun, Hoşgörülü bir toplumun yaşadığının, Yerleşik yaşama geçildiğinin göstergesidir. 60- Karahanlılar İslamiyeti kabul ettikten sonra da ülkeyi eski Türk geleneklerine göre doğu-batı olarak ikiye ayrılmışlardır. Bu durum Geleneklere bağlılığın devam ettiğinin göstergesidir. 61- Anadolu Selçukluları tarafından Karadeniz'de Sinop, Akdeniz'de Alanya alındıktan sonra tersaneler kurulmuştur. Bu uygulamanın temel amacı öncelikle deniz ticaretini geliştirmektir. 62- Anadolu Selçuklularında Ahi örgütlenmesi içinde zanaatkarlar yer almıştır. 63- Uygurlardan önce Türk Tarihinde tapınak ve saray gibi yapılar azdı. Bu durum Türklerin yerleşik yaşama geçmemelerinden kaynaklanmaktadır. 64- Göktürk anıtları Türkçe yazılan ilk belgelerdir. Uygurlarda dinsel metinlerinde Türkçe'yi kullanmışlardır. Karahanlılarda edebi dil Türkçedir. Bu durum Eski Türklerin Milli bilinci koruduklarının göstergesidir. 65-İslamiyetten önce Türk Sanatında daha çok metal, ahşap ve deri gibi malzemeler ve taşınabilir küçük boyutta eserler yapılmıştır. Göçebe yaşam sürdüklerinden malzeme ve sanat eserleri bu şekilde yapılmıştır. 66- Türk-İslam edebiyatının ilk örnekleri Karahanlılar zamanında ortaya konulmuştur. 67- Gaznelilerin İslam tarihindeki en önemli özelliği Hindistanı İslamlaştırmalarıdır. 68- Selçuklular ve Harzemşahlar İkta sistemini kullanmışlardır. 69- İlk Türk Devletlerinden Uygurlar Şehirler kurarak, günümüze kadar gelen evler, tapınaklar, saraylar inşa etmişlerdir. 70- Türklerin göçebe bir hayat tarzından yerleşik toplum düzenine geçmeleri, beraberinde pek çok değişiklik getirmiştir. Ekip biçme aletlerine sahip olmaları bu değişiklikten biri olduğu savunulabilir. 71- İslamiyetten Önce Türk Devletlerinde Kağanın eşine ''Hatun'' denirdi. Elçileri kabul etme yetkisinin olması, kağanı temsil etme yetkisinin olduğunu gösterir. 72- İslamiyetten Önceki Türk Devletlerinin gelenekleri arasında; Siyasi, ekonomik, kültürel işlerin kurultayda görüşülüp karara bağlanması ve kimin kağan olacağının belirlenmesinde bazı özelliklerin ölçüt alınması ''demokratik'' yönetim özellikleri ile bağdaşmaktadır. 73- İlk Türk Devletlerinde hükümdarlar devleti yönetmenin kutsal bir görev olduğuna ve bu görevin kendilerine Tanrı tarafından verildiğine inanırlardı. Devleti yönetirken töreye uygun davranmak zorundaydılar. Töre ise Türk gelenek ve göreneklerinden meydana geliyordu. Bu bilgilere dayanarak hükümdarların yetkilerinin sınırsız olmadığı sonucuna varılabilir. 74-Orta Asya'da Türklerin yaşadıkları bölgelerde yapılan arkeolojik kazılarda sulama kanallarına rastlanmıştır. Hunlar ve Göktürkler devrine ait tahıl ambarları bulunmuştur. Göktürklerin, Çinlilerden ziraat aletleri ve tohumluk tahıl istedikleri bilinmektedir. Uygurların kurduğu sebze ve meyve bahçeleri hakkında Çin kaynaklarında bilgiler mevcuttur. Bu bilgilere göre Orta Asya Türkleri Tarımsal Faaliyetlerde bulunmuşlardır. 75- Orhon alfabesi Türklere özgü alfabedir. 76-Anadolu Selçukluları mimari yapıların iç ve dış süslemelerinde çini, taş, ahşap kullanmışlardır. 77-Batman Yakınlarındaki Hasankeyf'te Artuklular'a ait eserler bulunmaktadır. 78-Uygurların, hayvan ve toprak vergisi almaları onların yerleşik hayata geçtiklerinin kanıtıdır. 79- Eski Türk Devletlerinde,Devlet meselelerinin karara bağlandığı yer Kurultay (İl veya Toy) denir. 80-Orhun kitabeleri, Göktürkler dönemine aittir. 81-Orta Asya'da Hunlarla ilgili yapılan kazı çalışmalarında mumyalanmış cesetler, at iskeletleri ve halılar bulunmuştur. Bu bilgiler Hunları'nn Ahiret hayatının vargına inandıklarını göstermektedir. 82-Orhun abideleri ;I- İlk siyasi yapıtımızdır., II- Türk tarihi ile ilgili bilgi vermektedir. II- İlk yazılı Türk kaynaklarıdır. 83-Orta Asya Türk devletlerinde sosyal hayatı düzenleyen ve yazılı olmayan kurallara Töre denir. 84-Türk-İslam dünyasında pozitif bilimler Farabi ile başlamıştır. 85-Kayseride bulunan Gevher Nesibe Şifahanesi Anadolu Selçukluları dönemine aittir. 86-İslamiyet'ten önceki Türk Devletlerinde hükümdarın egemenlik hakkı ile ilgili olarak hangisine inanılırdı? Tanrı tarafından verildiğine 87- Orhun kitabelerinin tarih açısından önemini belirleyen özellikler ; a) Türk adının geçmesi ve Türkçe yazılmış olması Göktürkler ile ilgili ayrıntılı bilgi vermesi) Türk yazısının en eski alfabesi ile yazılması d) Siyasi bir beyanname olması e) VIII. yüzyılda yazılmış olması 88-Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah döneminde; :Bağdat'a Nizamiye medresesinin kurulması, .Medreselerde din bilimlerinin yanında pozitif bilimlerinde okutulması Yeni bir takvim düzenlenmesi sosyal hayatı olumlu yönde etkilemiştir. 89- Anadolu Selçuklu Devletinde 1. Mesut zamanında ilk kez basılan para bakır, 2. Kılıçarslan zamanında basılan para gümüş, 13. yüzyılda basılan para ise altındır. Bu duruma dayanılarak, Anadolu Selçuklu Devleti ekonomik ve siyasal gücü giderek artmıştır yargılarına varılır. 90-Orta Asya'da belirli tarihlerde kurulan Türk Devletlerinin kısa sürede yıkılmalarının sebebi nedir? Birçok boyun birleşmesinden meydana geldiği için 91-İslamiyet Öncesi Türk Devlet Geleneklerinde, hükümdar eşleri hükümdarın yanında Kurultay'a katılırlar ve elçi kabullerinde bulunurlardı. Bu durum kadınların da devlet yönetiminde söz sahibi olduğunu gösterir. 92-Orta Asya Türk Birliğini İlk defa Büyük Hun İmparatoru Mete Han Kurmuştur. 93-İslamiyetten Önceki Türk devletlerinde ordu tamamen Türklerden oluşturulurdu. 94-İslamiyetten Önceki Türk Devletlerinde inanış olarak genelde Göktanrı dini esastır. 95-Göktürkler ; 552 tarihinde Ötüken'de kuruldular. Devlet sorunlarının çözüm yeri Kurultay'dı. Devlet düzeni ve toplum ilişkileri Törelere göre düzenlenirdi. Ordu, Onlu sisteme göre kurulmuştur. 96-Eski Türk Devletlerinde en büyük yetki hükümdara aitti. 97-İslamiyet'ten Önce Orta Asya'da kurulan Türk Devletlerinde ekonomik hayatın temeli hayvancılığa dayalıdır. Uygurlar'da ise ekonomik hayatta tarım ve ticaret ön plana çıkmıştır. 98-Asya'da birbirlerinden ayrı yaşayan Türk Boylarını Birleştirip tek bayrak altında toplayan İlk Türk Kağanı Mete Handır. 99-Selçuklularda resmi yazışmalar Farsça idi. Medreselerde eğitim Arapça yapılıyordu. Halk ve Ordu kesimi ise Türkçe konuşuyordu. Bu durum Selçuklularda Türk dilindeki gelişmenin yavaşlamasına sebep olmuştur. 100-Anadolu Selçuklularının, Anadolu'nun imarına özen göstererek özellikle yollar, hanlar, kervansaraylar ve karakollar yapmalarının amacı, Ticareti geliştirmek ve güvence altına almak. 101-Türk-İslam uygarlığında Resim ve Heykelciliğin yasaklanması,. Oymacılık, kakmacılık, ve nakkaşlık gibi süsleme sanatlarının gelişmesini engellemiştir. 102-Günümüzde de kullanılmakta olan Orduda Onlu sistemi Hunlar günümüze kazandırmışlardır. 103-Türk İslam Devletlerinde, köyde yaşayanlar ile ilgili olarak; ürün üzerinden vergi verme, elindeki toprağa ona işleyebildiği sürece sahip olma,, ölüm halinde, erkek evlada toprağı işleme olanağı tanıma gibi uygulamalar yapılmıştır. 104-Türkler'in İslamiyet'e hizmetleri Abbasiler döneminde önem kazanmıştır. 105-Uygurlar, Orta Asya'daki diğer Türk Devletlerine göre Tarım, Resim ve Heykel alanlarında daha başarılı olmuşlardır. 106-Türklerin Orta Asya'da dış tehlikelerle karşı karşıya kalmaları ve topraklarının doğal sınırlarla korunmamış olması, Askerlik alanında yeteneklerinin gelişmesine neden olmuştur. 107-Yazıyı kullanan İlk Türk Devleti Göktürkler'dir. 108-Türklerin geleneksel dini olan Şamanizm'in diğer dinlerin etkilerine açık olması, Türkler arasında çeşitli dinlerin yayılmasına ortam hazırlamıştır. 109-Türk-İslam sanatında, çeşitli amaçlara hizmet eden yapı topluluğuna Külliye denir. 110-Türk –İslam devletlerinde kişiler, bahçe yapabilme hakkına sahipti 113-Orta Asya'da kurulan Türk Devletlerinde yönetimin özellikleri; Ülke bölümler halinde yönetilirdi, Devlet Yönetiminde ''töre'' lere uyma zorunluluğu vardı, Hatun (hükümdarın eşi) kurultay'a katılırdı, Devlet yönetme yetkisinin hükümdara Tanrı tarafından verildiğine inanılırdı. 114- Türklerin tarih boyunca değişik ülkelerde yerleşmeleri, çeşitli alanlarda farklı boyutlarda gelişmeler göstermelerine neden olmuştur. Türkler askerlik alanında diğer ülkelerden en az etkilenmiştir. 115- Türk devletinin başında bulunan kimselere "Tanhu, Kağan, Han, Yabgu, İlteber" gibi çeşitli isimler verilmiştir. 116-Orhun Yazıtlarında; Göktürkler'de devlet adamlarının millete hesap vermesi, devlet ve halkın karşılıklı olarak görevlerinin belirtilmesi konuları belirtilmektedir. 117-İslamiyet'ten Önceki Türk devletlerinin dini anlayışları; Gök Tanrıya inanılması, Ölümden Sonra yaşama inanılması, Dinsel İnançlara saygı gösterilmesi, Ölen kişinin mezarının yanına, öldürdüğü düşman sayısı kadar balbal (heykel) dikilmesi. 118-Hunlar ve Avarlar, Orta Asya'da teşkilatlı devlet kurmuşlardır. 119-Türk devletinin resmî adı olarak ilk defa kullanan, yedi ve sekizinci yüzyıllarda hüküm süren (681-745) Göktürk Devletiydi. 120-Eski Türklerde, Boylar birleşerek siyasî bir birlik haline gelirse, buna "budun" denirdi. Budunun başına geçen kimseye "han" adı verilirdi. 121-Talas Savaşı (751) ; Türk ve İslam orduları ile Çin ordusu arasında yapılan meydan savaşıdır. Bu savaşın en önemli sonuçları Araplarla Türklerin arasındaki düşmanlığın azalması 2. Çin'in batıya doğru ilerleyişi durdu. 122-Dandanakan Savaşı (1040), Selçuklular ile Gazneliler arasında yapılan, Selçukluların başarısıyla sonuçlanan savaş (1040). Dandanakan Savaşıdır. Dandanakan Savaşı, İki Türk devleti arasında yapılmıştır. Bu savaş,Büyük Selçuklu İmparatorluğu 'nun kuruluşuna temel oldu. 123-Malazgir Savaşı (1071) , Türklere Anadolu'yu kazandıran, Selçuklu-Bizans Savaşıdır. 1071 yılında yapılmıştır. Malazgirt Savaşı Haçlı Seferlerinin Temel Nedenidir. 124-Miryokefalon Savaşı (1174) , Anadolu Salçukluları ile Bizans arasında yapılan savaştır. Miryokefalon savaşı, Selçuk ve Bizans tarihinin dönüm noktalarından biridir. Türklerin, Malazgirt Savaşından sonra Bizans İmparatorluğuna karşı kazandıkları ikinci savaştır. Bizans, Anadolu'da üstünlüğünü kaybetti. 125-Kösedağ Savaşı (1241), Anadolu Selçuklularının, Moğollara yenilmesiyle sonuçlanan ve 1 Temmuz 1243 tarihinde meydana gelen savaş. Türk-İslâm tarihinde, önemli bir dönüm noktası teşkil eden bu savaş, Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılmasına sebep olmuştur. 126-İslamiyetten Önce Alfabeyi Kullanan Türk Devletleri Göktürler ve Uygurlardır, Göktürk Alfabesi ve Uygur Alfabesini kullanmışlardır. 127 Anadolu Selçuklu Devletinde, Devletin, hanedan mensupları arasında bölüşülmesinin; bölünmeye ve saltanat mücadelesine sebep olduğu görüldü. 128-Anadolu Selçukluların Ticareti Geliştirmek için yaptıkları faaliyetler: Türkiye Selçukluları, Anadolu'yu Müslüman ve gayrimüslim kavimler arasında bir köprü haline getirdiler. Dünya ticaret yollarını açıp, tedbirler aldılar. Ticarî ilişkileri zorlaştıran engelleri kaldırıp, ülkenin bir çok yerinde kervansaraylar yaptırdılar. Yolcuların, buralarda hayvanları ile birlikte üç gün ücretsiz kalma ve yemek yeme hakları vardı. Buralara gelen Müslüman ve gayrimüslim, zengin-fakir, hür-köle bütün misafirlere aynı yemeğin verilmesi ve eşit muamele yapılması esastı. Kervansaraylar ve hanlar külliye halinde olup, hepsinin cami ve kütüphanesi vardı. 129-Anadolu Selçuklularında Medreseler, eğitim amacı ile oluşturulmuştur. 130-Hakan; Eski Türk ve Moğol imparatorlarına verilen unvan 131-Büyük Selçuklu İmparatorluğu , İslamî ilimlerin eğitim ve öğretiminin yapıldığı ve zamanın fen bilimlerinin öğretildiği çeşitli fakültelere sahip, üniversite mahiyetinde büyük medreseler yaptırdılar. En büyüğü, Bağdat'taki Nizamiye Medresesidir. 132- Orta Asya Türklerinde Kurultaya katılanlara, Toygun denir. 133-Türk Tarihinde denizcilik çalışmaları ilk kez Anadolu Selçuklu Devleti döneminde başlamıştır. Bunun temel nedeni Kurulduğu yerin üç tarafının denizlerle çevrili olmasıdır. 134- 375 Kavimler Göçü sonunda Roma İmparatorluğunun gücünü yitirmesi, merkezi otoritenin bozulması ile Feodalite Rejimi ortayı çıkmıştır. 135-Orta Asya'da kurulan Türk Devletlerinde Ülkenin hükümdar ailesinin ortak malı sayılması ve hanedan üyeleri arasında paylaştırılması, Taht kavgaları sonucu devletlerin kısa sürede yıkılmasına sebep olmuştur. 136-Orta Asya Türk Devletlerinde din adamlarına, Şaman (Kam) denir. 137-İslamiyet Öncesi Orta Asya Türk Devletlerinde, İlk Düzenli Ordu teşkilatı Hunlar tarafından kurulmuştur. 138-Türk adını devlet adı olarak ilk kez Göktürkler kullanmıştır. 139-İlk Yerleşik hayat Uygurlar tarafından benimsenmiştir. 140-Anadolu Selçukluları ticari geliştirmek için, Kervansaraylar yapmışlardır. 141- Göktürklerin Türk Tarihindeki Önemi Nedir? Türk Adıyla Kurulan ilk devlettir. Orta Asya'da bulunan en geniş topraklara sahip olan Türk devleti olarak tarihe geçmiştir. 142-Oğuz Kağan Destanı-Hunlar , Alp Er Tonga Destanı- Sakalar, Türeyiş ve Göç Destanları- Uygurlar, Ergenekon ve Bozkurt Destanları-Göktürkler, Manas Destanı-Kırgızlar 143-Konya Karatay Medresesi, Anadolu Selçukluları zamanında yapılmıştır. 144- Anadolu Selçukluları 1075-1308 tarihleri arasında Anadolu'da hüküm süren müslüman bir Türk devletidir. 145-Anadolu Selçukluları'nda tümüyle devletin mali olan topraklar dirlik,vakif ve mülk olarak üçe ayrilirdi.Dirlik sultanin,kendisi için asker besleyip yetiştirmeleri koşuluyla Türkmen beylerine ve komutanlarına verdiği topraklardı.Mülk denen topraklar üstün hizmetlerde bulunanlara sultan tarafindan verilirdi.Vakıf ise han,hamam,medrese gibi kurumların giderlerini karşılaması için ayrılmış topraklardı 146-Büyük Selçuklular Döneminde Yetenekli öğrencilerin okutulmasının ve topluma kazandırılması için Selçuklu sultanları, medreseleri kurup yaygınlaştırmışlardır. 147-Konya'da bulunan; İnce Minareli Medresesi , Karatay Medresesi, Sırçalı Medrese Türk sanatının hangi dönemine aittir? Anadolu Selçukluları Dönemine aittir. 148-Kuraklık, şiddetli kış, hayvanlar arasında bulaşıcı hastalıkların yayılması ve kendi aralarındaki iç mücadeleler nedeniyle Asya (Büyük) Hun Devleti yıkılmıştır. Buna rağmen çeşitli yönlere göç eden Türkler gittikleri yerlerde birçok yeni Türk devleti kurmuşlardır. Buna göre, Türklerin gittikleri yerlerde yeni Türk devletleri kurmaları Türklerle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisinin göstergesidir? Teşkilatçı bir özelliğe sahip olunduğunun 149- Uygurlar ; I. Bugünkü matbaanın temeli olan hareketli matbaayı kurup kitap basmışlardır.II. Mani dinini kabul ettikten sonra birçok tapınak yapmışlardır. III. Buğday, arpa, darı gibi tarım ürünleri yetiştirmişlerdir. IV. Basmil ve Karluklarla anlaşarak Kutluk (II.Göktürk) Devletini yıkmışlardır. 150- Uygurlar; Mani dinini kabul ettikten sonra birçok tapınak yapmaları ve Buğday, arpa darı gibi tarım ürünlerini yetiştirmeleri, yerleşik yaşama geçtiklerinin kanıtıdır. 151- İlk Türk devletleri merkeziyetçi özelliğe sahip değillerdi. Türk töresine göre "ülke, hanedan üyelerinin ortak malıdır" anlayışı benimsenmişti. Bundan dolayı devlet doğu - batı olarak ikiye ayrılarak idare edilir ve hanedan üyeleri arasında paylaştırılırdı. Türk devletlerinde hükümdarın bütün erkek çocuklarının tahta çıkma hakkı vardı. Türk devlet yönetimindeki bu durumun Devletlerin kısa sürede zayıflayıp dağılmasına neden olduğu söylenebilir. 152- İlk Türk devletlerinin sanatında,- Hayvanların birbirleriyle mücadelelerini konu alan motiflere yer verilmesi - Sosyal ve ekonomik yaşamda atın binek ve taşıma hayvanı olarak kullanılması - Daha çok eyer, çadır, halı, kilim gibi kolaylıkla taşınabilir ürünlere yer verilmesi durumu hangisinin kanıtı olarak gösterilebilir? Göçebe yaşam biçiminin benimsendiğinin 153- Uygurlar ve Göktürkler yaşamları boyunca farklı topluluklarla karşılaştıkları halde milli benliklerini yitirmemişler ve Türkçe'yi kullanmaya devam etmişlerdir.Yukarıda verilen bilgilere göre hangisine ulaşılabilir? Ulusal kültürün korunduğuna 154- İlk Türk devletlerine ilişkin bazı bilgiler şunlardır;.1. Yerleşik hayata geçen ilk Türk devletidir.(Uygurlar) 2. Alfabeyi kullanan ilk Türk devletidir.(Göktürkler) 155- Hazar ülkesinde Musevi, Şamanist, Müslüman ve Hristiyanların ibadetlerini serbestçe yapabilmeleri - Uygurlarda Mani dinine, Hristiyanlığa ve Budizme ait tapınakların yanyana bulunmaları durumları göz önüne alındığında ilk Türk devletleri için? Farklı görüşlere hoşgörü ile yaklaştığı 156- İlk Türk devletlerinde, Halı, kilim ve çadır dokumacılığına önem verilmesi, Koyun, kuzu, sığır ve tilki derisinden giyim eşyaları yapılması, Yaz kuraklığı başladığında hayvanlara su bulabilmek için göç edilmesi durumlarını destekleyen en önemli yargının hangisi olduğu söylenebilir? İklim ve çevre koşulları yaşam biçiminde etkili olmuştur. 156-Göktürkler; I. Orta Asya'daki Türkleri bir çatı altında toplamışlardır. II. Tarihte "Türk" adıyla bilinen ilk devletini kurmuşlardır. III.Halı, kilim ve çadır dokumacılığında ileri gitmişlerdir. IV.Kurgan adı verilen mezar mimarisinin gelişmiştir. 157- Tarihte "Türk" adıyla bilinen ilk devleti kurmaları ve Orta Asya'daki Türkleri bir çatı altında toplamaları Göktürklerin ulusal özellik taşıyan bir devlet kurduklarının kanıtıdır. 158- Uygurların,- 18 harften oluşan bir alfabe geliştirmeleri- Çinlilerden aldıkları kağıdı kullanmaları- Bugünkü matbaanın esası olan hareketli harflerle matbaayı kurup, kitap basmaları gelişmeleri daha çok alanlardan hangisinde ilerlenmiş olduğunun kanıtıdır? Kültürel yapıda 159- Ülkenin ileri gelenleri ve boy beylerinden oluşan bir meclis olan Kurultay, yönetim işlerinde etkili olup hükümdara yardımcı olmuştur. Orta Asya Türk devletlerine ilişkin verilen bilgiler demokratik bir özellik taşıdığı söylenebilir. 160- Türkler İslamiyet'ten önce On iki Hayvanlı Türk Takvimi'ni kullanırken, İslam dinine girdikten sonra sırasıyla Hicri Takvim, Celali Takvim, Rumi Takvim ve Miladi Takvimi kullanmışlardır. 161- İslamiyet öncesi Türk devletlerinde Kurultay adı verilen ülkenin ileri gelen boy temsilcilerinden oluşan bir meclis vardı. Kurultay'da ülkenin kaderini etkileyen, savaş, barış gibi konularda kararlar alınırdı. Kurultay'da herkes sözünü açıkça söyler, gerektiğinde hakanın uygulamaları eleştirilirdi. Fakat tüm bunlara rağmen yine de son karar Türk hakanına aitti.Bu bilgilere göre, ilk Türk devlet anlayışıyla ilgili olarak, Kurultayın kararlarının tavsiye niteliği taşıdığı, Demokratik bir yönetim anlayışının var olduğu, Kurultay'ın danışma meclisi niteliğinde olduğu 162- Ahilik, Türkiye Selçuklu Devleti döneminde (XIII. yüzyılda) ortaya çıkmış, esnaf ve zanaatkarların ticari hayatını şekillendiren sosyal bir teşkilattır. Bu teşkilat Esnaflar arasında dayanışmayı sağlamıştır, Mesleki eğitim sonucunda çırak, kalfa ve usta yetiştirerek bunlara diploma vermiştir. 163-Orta Asya Hun Türklerinin Kültürel Özellikleri göz önüne alındığında yaşadıkları bölgede yapılacak kazılarda tapınak kalıntılarının bulunması beklenmez. 164-Kavimler Göçü sonunda Vizigotlar İspanya'ya, Franklar Fransa'ya, Slavlar Balkanlara, Saksonlar'da İngiltere'ye yerleşmişlerdir. Bu durum Avrupa'da bugünkü milletler topluluğunun oluşmasına yol açmıştır. 165-Anadolu Selçukluları döneminde, Anadolu kentlerinin gelişerek han, hamam,cami ve kervansaraylarla donandığı ve zenginleştiği görülür.Bu eserler, Ticaret yolları üzerinde bulunan kentlerde daha çok yapılmıştır. 166-Hun Türkleriyle Çinliler arasındaki çatışmalar Mete Hanın ölümünden sonrada devam etti. Çinliler, Türkleri savaşlarla yenemeyeceklerini anlamışlardı. Bunun üzerine Türkleri birbirine düşürmek için propaganda yaptılar, Sonunda Büyük Hun Devleti ikiye ayrıldı. Bir süre sonra da varlıkları sona erdi. Parçaya göre bir devletin devamlılığı öncelikle Toplumda dayanışmanın güçlü olmasına bağlıdır. 167-Anadolu Selçuklularında ''Atabey'' adı verilen devlet adamlarının görevleri, Melikleri devlet yönetimine hazırlamaktı. 168-Büyük Selçuklularda eyaletlerdeki adalet işlerine kadılar bakardı. 169-Türklerin İslamiyeti Kabul etmeden önce kullanmış oldukları Takvim, 12 Hayvanlı Türk Takvimidir. 170- Hunların Avrupa topraklarına ilerlemesi, M.S. 375 yılında Kavimler Göçünün başlamasına neden olmuştur. 171-Türk Tarihinin ve Edebiyatının bilinen ilk yazılı belgesi, Orhun kitabeleridir. 172-Orta Asya Türk Kültürü ile İslam Kültürünün birleştirilerek, Türk-İslam Kültür ve Medeniyetinin kurulması Karahanlılar ile başlamıştır. 173-Tarihte İlk kez bütün Türkleri bir bayrak altında toplayan Türk topluluğu Hunlardır. 174-Türklerin, Abbasiler döneminde ilk hizmetleri daha çok askerlik alanında olmuştur. 175-Gaznelilerin Türk-İslam tarihindeki en önemli özelliği, Hindistan'a İslamiyeti yasak kelimeürmeleridir. 176-Anadolu Selçuklularında İkta toprakları gelirleri hizmet ve maaş karşılığı olarak komutanlara, askere ve devlet adamlarına verilen topraklardır, Bu sistemle hazineden para harcamadan ordu oluşturma amaçlanmıştır. 177-Türklerin Avrupa içlerine kadar ilerlemelerinin başlangıcı olan Kavimler Göçü Büyük Hun devletinin, dağılmasından sonra başlamıştır. 178-Anadolu Selçuklu devletinde eyaletlerdeki askerlik işlerinden Subaşı sorumluydu. 179- Orta Asya'da Avar egemenliğinin sona ermesinden sonra 552 yılında kurulmuş olan devlet aşağıdakilerden hangisidir? Göktürkler 180- Anadolu Selçukluları döneminde çiftçilere işleyebilecekleri kadar toprak verilir, topraklar ekilip biçildikleri sürece babadan oğula kalırdı.Bu durumun aşağıdakilerden hangisine karşı bir önlem niteliği taşıdığı savunulabilir? Toprakların devletin denetimi dışında el değiştirmesine 181- Asya Hunları ile Çinliler arasında yaşanan en büyük sorun aşağıdakilerin hangisinden kaynaklanmıştır? Hunlarla Çinliler arasında İpek Yoluna egemen olma mücadelesi 182- İslam dünyasında önemli bir eğitim öğretim kurumu olan Nizamiye Medresesi'ni hangi Türk devleti kurmuştur? Selçuklular 183- Büyük Selçuklularda, fethedilen toprağın fethedenin malı olması, hangisinde etkili olmuştur? Feodal beyliklerin ortaya çıkmasında 184- Anadolu Selçuklularımda ikta adı verilen toprak yönetim sistemi Osmanlılarda geliştirilerek düzenli bir şekilde uygulanmıştır.Osmanlılarda uygulanan bu toprak yönetim sistemi hangisidir? Dirlik 185- Karahanlılar Devleti, hangi özellikleri ile Göktürk Devleti'nden ayrılır? İslam dinini kabul etmesi. 186- İlk Türk devletlerinde Kurultayın savaş, barış gibi önemli konularda aldığı kararlar kağanı bağlamazdı.Buna göre, Kurultay Danışma meclisine benzemektedir. 187- İslamiyet'ten önceki Türklerde, savaştan dönen yiğitlerin ağırlandığı, yoksulların donatıldığı, dini ve milli bakımdan önemli günlerin hep birlikte kutlandığı şölenler yapılırdı.Bu şölenlerin hangisini sağladığı savunulabilir? Toplumsal Dayanışmayı İSLÂM ÖNCESİ TÜRK TARİHİ Türk adının güçlü, kuvvetli ya da türeyen çoğalan anlamında olduğuna dair iki görüş yaygındır. Türklerin ilk ana yurdu Orta Asya'dır. Hazar Denizi Sibirya ORTA ASYA Kingan Dağlan (Çin) Himalaya Dağ Sırası Orta Asya'da Türkler yüksek bir uygarlık seviyesine yükselmişler, ancak göç etmek zorunda kalmışlardır. Göç etmeyip ana yurtta kalan Türkler Hun, Göktürk ve Uygur devletlerini kurmuşlardır. Göçlerin Nedenleri Orta Asya iklim ve toprak koşullarının tarım ve hayvancılığa elverişsiz hâle gelmesi. Nüfus artışı ile geçim kaynaklarının yetersiz kalışı. Türk toplulukları arasındaki anlaşmazlıklar sonucu çıkan savaşlar. * Moğol ve Çin başta olmak üzere, dış baskılar. Dünya hakimiyeti düşüncesi, yeni ülkeler fethetme ve yurt edinme düşüncesi. * Hayvan hastalıkları. Başa geçmek için Han'ın çocukları arasında yaşanan mücadeleler. Göçler milât öncesinden başlar, Milâttan sonra da sürer. Milattan Önceki Göçler: Çin'in Kansu ve Or-dos bölgelerine Mezopotamya, Anadolu ve Ege Bölgesine, Yakut ve Çuvaşlar Sibirya'ya göç ettiler. Bazı boylar Hindistan'ın indus ve Pencap bölgelerine gittiler. Türkler gittikleri yerlerin halklarını Cilâlı Taş ve Maden Devrine çıkarmış, hayvan evcilleştirmeyi, ekip biçmeyi, maden işlemeyi öğretmişlerdir. Kendi adlarıyla yerleşim yeri kuran Türk kültürü geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Milâttan Sonraki Göçler: Güneye ve batıya devam etti. Batıya göç edenlerin bir kısmı Hazar Denizi ve Karadeniz'in kuzeyinden Orta Avrupa ve Balkan Yarımadası'na geldiler. XI. yy.'da ise İran üzerinden Anadolu'ya geldiler. Türk Tarihinin Özellikleri Atlı ve göçebe hayat yaşamışlardır. Çoğunlukla hayvan figürleri ile eserler yapmışlardır. Ruhban sınıfı, kölelik, sömürge ve derebeylik anlayışı ve uygulaması yoktur. »* Değişik coğrafî alanlarda ve değişik ülkelerde devletler kurmuşlardır. İklim şartlarının zorluğu ve atlı göçebe olmaları bağımsızlık duygusunu ortaya çıkarmış, teşkilatçılık ve savaşçı karakter kazandırmıştır. Çoğunlukla ikili teşkilât kullanmışlardır. Bu da doğu ve batı olmak üzere ülkenin ikiye ayrılmasıdır. Doğu her zaman kutsal sayıldığından yönetimde tahta çıkma şansı yüksek velihat vardır. Batıyı askerî nitelikli kişiler yabgu unvanıyla yönetir. Merkezde hakan vardır. İslamiyet öncesi ilk kurulan Türk Devletlerinin en büyükleri 5 tanedir. 1. ASYA HUN (BÜYÜK HUN) DEVLETİ Merkezi Ötüken olarak Orhun ve Selenga nehirleri kenarında kuruldu. Türkler tarafından kurulduğu bilinen ilk devlettir. Bilinen ilk hükümdar, Teoman'dır. Çinliler Hun saldırılarını önlemek için Çin Seddi'ni yaptılar. Mete Döneminde devlet en güçlü dönemini yaşamıştır. Bölgedeki kavimleri bir bayrak altında toplamış ve Türk ordu teşkilatının temeli olan onlu sistemin temelini atmıştır. Toprak devletin temeli ve köküdür, milletin malıdır anlayışını getirdi ve yerleştirdi. Hunlar onun zamanında imparatorluk hâline geldiler. Mete Han'ın ölümünden sonra Çin baskısı ve entrikaları ile İpek Yolu Çin'e kaptırılmış, taht kavgaları ve askeri bakımdan Çinliler'in Türkleri taklit etmeleri ile baş edemeyen Hunlar önce doğu - batı, sonra kuzey - güney olarak ikiye ayrılmışlardır. Bir kısmı yerinde kaldı. Ardından Çin'e Katıldı. • Çin'e Katılmak istemeyenler Batı'ya göç ettiler. • Kavimler Göç'üne sebep oldu. • Avrupa Hun Devletini Kurdu. Kuzey Hun ASYA HUN Güney Hun Bir kısmı yerinde kaldı Ardından Çin'e katıldı. Çin'e Katılmak istemeyenler Güney'e inip Ak-hun (Eftalit) Devletini Kurdu. (Afganistan'da) KAVİMLER GÖÇÜ Hakanları Balamir komutasındaki Kuzey Hun larından bir kısmının Karadeniz'in kuzeyinden ge çerek buradaki Barbar kavimleri göçe zorlamaları dır (375). Sonuçları Roma İmparatorluğu Doğu ve Batı Roma olarak ikiye ayrıldı (395). Bugünkü Avrupa milletleri oluştu. • Avrupa 100 yıl kadar karışıklık içinde kaldı. Avrupa'da 14. yüsyûûm 1i» yötv.la tedlar sür
Ders: 1299 Osmanlı'da Eğitim Ve Öğretim Sistemı (Enderun Medreseleri) 11:21
Ders: 1299 Osmanlı'da Eğitim Ve Öğretim Sistemı (Enderun Medreseleri) 3.573 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen Enderûn Mektebi, (Osmanlı Türkçesi: ) II. Murat zamanında kurulup, zamanla çeşitli değişikliklere uğramakla beraber Osmanlı Devleti'nin son zamanlarına kadar (1908) varlığını sürdüren bir saray okuludur. Hıristiyan ailelerden devşirilen çocukların zekî ve gösterişlileri saraya alınarak özel bir şekilde yetiştirilirlerdi. Fatih Sultan Mehmet döneminde geliştirilmiştir. Enderûn mektebine alınan çocuklara, Kur'an-ı Kerim, tefsir, hadis, kelâm gibi dini dersler, edebiyat, inşa (şiir), dil bilgisi, Arapça, Farsça gibi dil ve edebiyat dersleri ve matematik, coğrafya, mantık gibi müspet ilimler dersleri okutulurdu. Bir taraftan da Osmanlı saray geleneği ve görgüsüyle, protokol kaideleri ve bürokratik işler öğretilirdi. Bunların yanında çeşitli sanat kollarında beceriler kazandırıldığı gibi sportif faaliyetlere de yer verilirdi. İç oğlanı denilen Enderûn talebesi ortak bir kültürü özümseyerek, saray ve padişah hizmetlerinin yürütülmesini sağlarlar, böylece Osmanlı Devleti'nin sarayda, yönetimde, ordu ve bürokraside ihtiyaç duyulan kadrolarının bir kısmı bu şekilde yetiştirilmiş olurdu. Sarayda kademe kademe yükselerek sancakbeyi rütbesiyle taşrada görev alırlardı. Osmanlı Devleti, kendinden önceki Türk devletlerine göre daha merkeziyetçi bir yapıya sahiptir. Bu sebepten dolayı kendi kurumlarından yetişmeyen kimselere görev vermemiştir. Bu durum, bazı çevreler tarafından Türkleri dışlamak şeklinde yorumlanmıştır. Osmanlı bürokrasisi sadece devşirmelerden ibaret değildir. Divan ve taşra teşkilatında da yükselme olup buralar genelde Türklerin hakim oldukları kurumlardır. Esasen Kanunî Devrinden itibaren Türk çocukları da Enderûn Mektebi'ne alınmıştır. Osmanlı devrinde Türkçenin devlet dili olarak hâkim olmasının bir başka sebebi de Enderûn Mektebi'dir. Enderûn, saray içinde bir okuldur. Sarayda, orduda ve hükûmet işlerinde çalışacak memurları ve hizmetlileri yetiştirmek bu okulun görevi idi. Fatih tarafından açıldığı bilinen bu okula, acemi oğlanlar arasından öğrenci seçilirdi. Enderunda eğitim dört konu üzerinde toplanmıştı: Fen, matematik ve coğrafya eğitimi Beden eğitimi Uygulamalı idari işlerin eğitimi Yeteneklerine uygun bir sanat eğitimi Teorik olarak islamî bilgiler ve dil eğitimi (Osmanlıca, Arapça ve Farsça)[1] Enderûndan sadrazamlar, kaptan paşalar, yeniçeri ağaları, eyalet valileri, sancak beyleri, daha başka hizmetler için ünlü kişiler, ayrıca şairler, edipler, ressamlar, mimarlar, müzikçiler, tarihçiler, fen ve matematik bilginleri (ve öğretmenleri) ve daha bunlar gibi medresenin yetiştirmediği bilginler de yetişmiştir. Askerlik, siyaset ve teknik konuların ağırlıklı olarak okutulduğu Enderûn okulunun temel özelliği, saray içinde bulunması ve bütün derslerin Türkçe okutulmasıdır. Fatih Kanunnamesi ve Enderûn mektebinin durumu da gösteriyor ki, Osmanlı devrinde Türkçeye devlet dili olarak önem verilmiştir. Enderûn mektebinden eğitim ve öğretim sultan II. Mahmud devrine kadar sistemli bir şekilde devam etti. 18. yüzyılın sonlarında devşirme sisteminin bozulmasıyla darbe yiyen okul, 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra Asâkîr-i Mansûre-i Muhammediyye ordusu için yetiştirilmesi gereken küçük ve büyük rütbeli subayların büyük bir kısmının Enderûn mektebinden seçilmesi ile sarsıldı. Daha sonra batı metodları ile harp okullarının açılması ve bunların gitgide çoğalmasıyla mektebin önemi iyice azaldı. Modern eğitimin gittikçe yerleşip yayılması karşısında, Enderûn mektebi de modern eğitimin ilkelerini uygulamaya başladı. Ancak şehirde Türk ve ecnebi olmak üzere çeşitli genel kültür kurumlarının ve meslek okullarının açılması, özellikle Enderûn mektebinden çıkanların, Tanzimât'tan önceki devirde olduğu gibi, devlet görevlerine tâyinlerdeki üstün durumlarını kaybetmeleri, halk arasında özellikle devlet ileri gelenleri katındaki değerini sarstığından, Enderun 1908 İkinci Meşrutiyetin îlânını tâkip eden günlerde tamâmen kapatıldı. Referanslar[değiştir] ^ Corlu, M. S., Burlbaw, L.M., Capraro, R. M., Han, S., & Corlu, M. A. (2010). The Ottoman palace school and the man with multiple talents, Matrakçı Nasuh. Journal of the Korea Society of Mathematical Education Series D: Research in Mathematical Education, 14(1), 19-31. http://tamu.academia.edu/SencerCorlu/Papers/471488/The_Ottoman_Palace_School_Enderun_and_the_Man_with_Multiple_Talents_Matrakci_Nasuh [gizle] g t d Osmanlı Devlet Teşkilâtı Hanedan Osmanlı Hanedanı Harem Kafes Saray Okulları Halifelik Osmanli-nisani.svg Divan-ı Hümayun Sadrazam Şeyhülislam Kazasker Nişancı Reis-ül Küttab Defterdar Bâb-ı Âli Son Dönem Hükümetler Hariciye Nazırlığı Harbiye Nazırlığı Bahriye Nazırlığı Dahiliye Nazırlığı Adliye Nazırlığı Maarif Nazırlığı Nafıa Nazırlığı Ticaret ve Ziraat Nazırlığı Evkaf Nazırlığı Maliye Nazırlığı ayrıca bakınız: Partiler listesi Meclis-i Umumî 1877 Mart-Haziran 1877-1878 1908-1912 1912 Nisan-Ağustos 1914-1918 1920 Ayan Meclisi Yönetim Alt Bölümleri Bey Paşa Millet Osmanlı Eğitim Sistemi A- Resmi Öğretim Kurumları Acemi Oğlanlar Ocağı I. Murad Han (1362-1389) döneminde sistemleşmeye başlayan Devşirme yöntemi Osmanlı Devletinin askerî ihtiyacını karşılamak üzere geliştirilmiş bir yöntemdir. Buna göre savaş esirlerinden veya Osmanlı Hristiyan tebasından seçilen çocuklar 3-8 sene Türk ailelerinin yanında hizmet edip yetiştikten sonra Acemi oğlanlar ocağına alınırlardı. Gelibolu’da ve İstanbul’da bulunan Acemi ocakları asker yetiştirirlerdi. Burada askerlik sanatını öğrenen acemiler ihtiyaca ve yeteneklerine göre diğer ocaklara gönderilirlerdi. Acemi ocağının sıkı bir disiplinin yanında belli görevlileri ve çalışma usulleri vardı. Osmanlı Kapıkulu ocaklarının ilk kademesini meydana getirmesi bakımından önemliydi. Enderûn Mektebi II. Murad zamanında kurulup, zamanla çeşitli değişikliklere uğramakla beraber Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına kadar (1909) varlığını sürdüren bir saray okuludur. Hristiyan ailelerden devşirilen çocukların zekî ve gösterişlileri saraya alınarak özel bir şekilde yetiştirilirlerdi. Enderûn mektebine alınan çocuklara, Kur’an-ı Kerim, tefsir, hadis, kelâm gibi dini dersler, edebiyat, inşa (şiir) gramer, Arapça, Farsça gibi dil ve edebiyat dersleri ve matematik, coğrafya, mantık gibi müsbet dersler okutulurdu. Bir taraftan da Osmanlı saray geleneği, protokol kaideleri ve bürokratik işler öğretilirdi. Bunların yanında çeşitli sanat kollarında beceriler kazandırıldığı gibi sportif faaliyetlere de yer verilirdi. İç oğlanı denilen Enderûn talebesi ortak bir kültürü özümseyerek, saray ve padişah hizmetlerinin yürütülmesini sağlarlar, böylece Osmanlı Devletinin sarayda, yönetimde, ordu ve bürokraside ihtiyaç duyulan kadrolarının bir kısmı bu şekilde yetiştirilmiş olurdu. Sarayda kademe kademe yükselerek sancakbeyi rütbesiyle taşrada görev alırlardı. Burada bir iki hususa açıklık kazandırmak gerekiyor: 1. Osmanlı Devleti, kendinden önceki Türk devletlerine göre daha merkeziyetçi bir yapıya sahiptir. Bu sebepten dolayı kendi kurumlarından yetişmeyen kimselere görev vermemiştir. Bu durum, bazı çevreler tarafından Türkleri dışlamak şeklinde yorumlanarak konu yanlış bir yöne çekilmiştir. 2. Osmanlı Bürokrasisi sadece devşirmelerden ibaret değildir. Divan ve taşra teşkilatında da yükselme olup buralar genelde Türklerin hakim oldukları kurumlardır. Esasen Kanunî Devrinden itibaren Türk çocukları da Enderûn Mektebine alınmıştır. 3. Böylece Devşirme zamanla uzaklaşarak devletin mülkî ve idarî kimliğinden kadrolarının yetiştirildiği yüksek seviyeli bir okul haline gelmiştir. Bürokrasinin kaynağı olması bakımından Divân-ı Hümâyûn’dan da biraz bahsetmemiz gerekecektir. Osmanlılarda Divan idarî ve hukukî bir meclis olmasının ötesinde bürokrasinin merkezi ve beyni idi. Devletin her türlü yazışmaları, Divân kararları, sicilleri, defterleri, malî kayıtları Divan’da tutulur ve saklanırdı. Bu sebepten dolayı Divan birçok büroların bulunduğu ve yüzlerce görevlinin çalıştığı bir kurum idi. Kâtiplik, usta-çıraklık ilişkisi içinde zamanla kazanılırdı. Divandan yetişen pek çok ünlü devlet adamı olduğu gibi ilim-edebiyat tarih vb. alanlarında yetişen Kâtip Çelebi, Gelibo
Ders: 1299 Osmanlı Kültür Ve Uygarlığı - Devlet Kurumları 40:55
Ders: 1299 Osmanlı Kültür Ve Uygarlığı - Devlet Kurumları 4.152 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen Osmanlı İmparatorluğu kültürü, Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayanların ortak kültürüdür. Osmanlı Türkleri, kuruluş öncesi yüzyıllardan beri birlikte getirdikleri Arap ve Pers İslam kültürlerinin geleneklerinden ve dillerinden büyük ölçüde etkilenmişlerdi. Anadolu'ya yerleştikten sonra başta Yunan, Ermeni ve Yahudi olmak üzere yerli halkların kültürleriyle bir ölçüde kaynaştılar. Böylece eklektik tarzda bir Osmanlı kültürü ortaya çıktı. Özellikle İmparatorluk haline geldikten sonra diğer kültürlerle değişim süreklilik kazandı. Osmanlılar farklı kültür ve dinlere karşı -o çağlara göre- büyük bir toleransa sahipti. Osmanlı Hanedanını yöneten erkekler, eşlerini çeşitli etnik gruplardan aldılar ve bu nedenle sultanlar karışık ırk ve kültürel mirasa sahip oldular. Hattatlık[değiştir] Sultan II. Mahmud 'un tuğrası. Diwani elyazısı Arap hattatlık yazısı olup, erken Osmanlı döneminde (16. ve 17. yüzyıllarda) geliştirilmiştir. Bu yazı, Housam Roumi tarafından bulunmuş ve en üst seviyesine Kanuni Sultan Süleyman idaresi altında (1520–66) erişmiştir. Süsleme sanatı olarak kullanıldığı kadar, hislerin açıklanmasında da kullanılır. Ayrıca bakınız Tuğra Hat Sanatı dış bağlantılar: calligraphy manuscript illumination from the Turkish Ministry of Culture. Karagöz (gölge oyunu)[değiştir] Hacivat (solda) ve Karagöz (sağda) Ana madde: Karagöz Türk gölge tiyatrosu, ayrıca Karagöz olarak da bilinir. Karagöz, ana karakterlerinden birinin adı olup, oryantal gölge tiyatrosundan gelmektedir. Bugün bilim adamları genel olarak elle idare edilen kukla oyununda diyalog için sesin yaratıldığını ve şarkı söylemenin bile mümkün olduğunu kabul ederler. Bu oyunun kaynağının Endonezya, Çin olduğu üzerinde görüşler vardır.[1] Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gölge oyunu ustaları, Karagöz'e Yunan hikâye söyleme yapısını eklediler. Türk gölge tiyatrosunun, Roma toplumundan ve Türklerin göçebe olduğu dönemde Çin'den etkilendiğine dair iki görüş vardır. Osmanlı kahvehanesinde gösterisini yapan bir meddah. Meddah[değiştir] Ana madde: Meddah Osmanlı mutfağı[değiştir] Harem'de kahve Ana madde: Türk Mutfağı Şerbet Loğusa Şerbeti Meyve Şerbetleri Türk Kahvesi Nargile (Narguile / Hookkah) Lokum (Turkish Delight) Şeker (Candies) Akide Şekeri Macun (Majoon) Pestil Sucuk Kebap Çörek Lahmacun Sporlar[değiştir] Yağlı güreş Türkler'in ata sporu tabir edilen eski bir sporudur. Güreş Cirit Okçuluk Kaynakça[değiştir] ^ Karagöz tarihi Dış bağlantılar[değiştir] Wikimedia Commons'ta Osmanlı kültürü ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur. Osmanlı Devletinde Kültür ve Sanat: İnsan topluluklarından her birinin, hayatları boyunca yaptıkları ve yarattıkları her türlü maddi ve manevi unsurlar bütünlüğüne kültür adı verilir. Mesela. Türk milletinin tarih sahnesine çıkışından günümüze kadar, nesilden nesile aktardığı hayat tecrübesine, bilgi ve gücüyle doğal olanın dışında ortaya koyduğu her şeye Türk kültürü denir. * Osmanlı Dönemi Türk Kültürünün özellikleri: Osmanlı Türk toplumu ve kültürünün temelini, 1071'den bu yana Türkleşen Anadolu coğrafyası, Türk gelenek ve görenekleri ve islâm dini oluşturmuştur. Osmanlılar daha sonra egemen oldukları topraklardaki kültürlere de yabancı kalmamış, onlardan aldıkları yeni kültür değerlerini kendi kültürleri içinde bütünleştirmiş ve yeni anlamlar kazandırmıştır. Böylece klâsik yapısına kavuşan Osmanlı kültürü. XVII.yy.dan itibaren değişen dünya şartları karşısında yeni görünümler kazanmaya başlamıştır. Nihayet, XIX.yy.da yeni tarzlar, yeni değerler gündeme gelmiştir. Bu değişmede batı kültürü ağırlıklı olarak etkili olmuştur. Klasik dönem Osmanlı kültürünün bir unsuru olan düşünce hayatı, eski Türk geleneği, Osmanlı öncesi Türk düşünce hayatı, islâm hukuku ve yaşanılan bölgenin özelliklerinin birleşmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu dönem bilim adamları arasında fieyh Bedrettin, Mercimek Ahmet, Kemalpaşa-zâde ve Ebussud Efendi birkaç örnek olarak gösterilebilir. Klâsik dönem Osmanlı kültürünün oldukça önemli unsurlarından biri de din'dir. Osmanlı ülkesi başta Müslümanlık olmak üzere çok din ve mezhep gruplarını bünyesinde toplamıştı. Türkler, tarihleri boyunca çeşitli dinlerle tanışmışlar ve son olarak büyük çoğunluğu Müslümanlığı kabul etmiştir. Bu dinin esasları XIX.yüzyıla kadar Osmanlılara belli bir zihniyet ve dünya görüşü vermiştir. Kuşkusuz, din-kültür ilişkileri her zaman ve her yerde aynı şeklide olmaz. Çünkü, diğer kültür unsurları gibi din de hem etkileyen hem de etkilenen bir kurumdur. Osmanlı Devleti'nde de böyle olmuştur. Osmanlılar, yönetimleri altındaki topraklarda, din gereği olduğuna inanarak pek çok toplum hizmeti veren eserler yapmışlardır. Bunların başında camiler, medreseler, darüşsifalar (hastaneler), çeşmeler, hanlar, hamamlar, imaretler (yoksullara yardım eden yerler) ve kervansaraylar gelir. islâm dinine dayandırılan bu anlayış, eski Türk gelenek ve görenekleriyle yoğurulmuş ve sonuçta daha akılcı, daha gelişmiş, daha çağdaş kurumlar yaratılmıştır. * Osmanlı Dönemi Türk Kültürü Klâsik Dönem: Bilim ve teknoloji de kültürün önemli unsurlarından biridir. Bilim genel olarak insan aklını kullanıp plânlı ve programlı çalışmalarla elde edilen değerler ve sonuçlardır. Osmanlılar bilimi dinî yönden algılamışlar ve bu açıdan tasnif etmişlerdir. Buna göre bilimler, aklî ve nakli olmak üzere iki kısımdır. Her iki grup bilim de yoğun olarak medreselerde öğretilmiştir. Aklî bilimler, insanın akıl ve mantığıyla araştırarak, deneyerek ve gözlemleyerek ulaştığı bilgilerdir. Bu grupta tarih, coğrafya, felsefe, mantık gibi sosyal bilimler, matematik, tıp. astronomi gibi fen bilimleri vardır. Fen ve sosyal bilim dallarında değerli bilginler yetişmiştir. Bunlardan bazıları Kayserili Davut, Kadızâde-i Rumî. Hacı Paşa, Ali Kuşçu, Sinan Paşa, Sabuncuoğlu fierafettin, fiükrullah, Tursun Bey, Aşıkpaşazâde, Hoca Saadettin ve Pirî Reis'dir. Nakli bilimlere islamî bilimler de denirdi. islâm dini ile ilgili bütün çalışmalar bu gruba yerleştirilmişti. XVII.yüzyıldan itibaren bilim hayatında bir durgunluk başladı. Bu durgunluk XIX.yüzyıla kadar sürdü. Aynı yüzyılda batıdan bilim ve teknoloji alınmaya çalışıldı ise de yeterli olmadı. Klâsik dönemde teknoloji bilime paralel bir gelişme gösterdi. Özellikle savaş sanayii dalında Osmanlıların gelişmiş bir teknolojileri vardı. istanbul surlarını yıkan büyük toplar Osmanlı teknolojisinin ürünüdür. Kılıçhane, tüfekhane, tophane, baruthane gibi atölyelerde dönemin en gelişmiş tezgâhları kullanılırdı. Başta istanbul olmak üzere birçok yerde gemi yapan tersaneler vardı. Teknolojide mimarlık ise adetâ harikalar yaratmıştır. Bu konunun en ünlü ismi Mimar Sinan'dır. Türkler, Müslüman olduktan sonra Kuran'ın yazıldığı Arap alfabesini kullanmayı, dinin gereği sandılar. Kendi milli alfabelerini bıraktılar. 1928 yılına kadar Arap alfabesini kullandılar. Fakat denilebilir ki bu yazıyı Türkler, Araplardan daha çok geliştirdiler. Osmanlı Devleti'nde resmi dil Türkçe idi. Din ve bilim dili olarak Arapça, edebiyat dili olarak da Farsça çok yaygındı. Bunun doğal sonucu olarak Türkçe, Arapça ve Farsça'nın boyunduruğu altına girdi. Sonuç olarak."Osmanlıca" denilen değişik bir Türkçe ortaya çıktı. Bu dönemin edebiyat ürünleri Divan Edebiyatı, Halk Edebiyatı ve Tekke (Tasavvuf )Edebiyatı olmak üzere üç grupta toplanabilir. Divan Edebiyatı dalında Bakî, Fuzulî Ruhî, Nedim, Nefî ve Yahya Bey çok ünlüdür. Halk Edebiyatı dalında Pir Sultan Abdal. Kul Mehmet, Öksüz Dede, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu öncelikle sayılabilir. Tasavvuf Edebiyatı ise Osmanlılardan önce Yunus Emre ve Mevlâna Celâleddin Rumî ve Hacı Bektaş Veli ile başlamış, Osmanlı döneminde Hacı Bayram Veli, Kaygusuz Abdal, Akşemsettin, Eşrefoğlu Rumî, Kemal Ümmî ve ibrahim Gülşeni gibi isimlerle devam etmiştir. * Güzel Sanatlar: Osmanlı klasik döneminde önemli bir gelişme göstermiştir. XVII.yüzyıldan itibaren devlet teşkilatı, politika, bilim ve eğitim alanlarında sürekli bir çöküşe rağmen, güzel sanatlar dalında gelişme sürmüştür.Özellikle minyatür, seramik, çinicilik, ciltçilik, güzel yazı (hat sanatı), müzik gibi dallarda olağanüstü eserler verilmiştir. Osmanlı Mimarisi, daha kuruluşundan itibaren kendine özgü bir üslup ve sürekli bir gelişme göstermiştir.Başlangıçta Selçuklu ve Beylikler dönemi mimarî özellikleri taşımıştır. XV.yüzyıldan itibaren klâsik Osmanlı mimari eserleri ortaya çıktı. Bu eserler evrensel değerde olağanüstü eserlerdir. Osmanlı mimari kültürü Hindistan'da Taç Mahal'e kadar uzanmıştır. Daha önce sözü edilen Mimar Sinan bu konuda en büyük ustadır. Osmanlı mimari eserleri dini sivil ve askerî, mimarî olmak üzere üç grupta toplanabilir. Mimarî XVIII.yüzyıldan itibaren batı tarzının etkisi altında kalmıştır. Türklerin çok değişik eğlence ve spor türleri vardı. Osmanlılarda dinlenme ve eğlence biçimlerinden birisi mesire yerlerine gitmekti. Türk hamamları, hem yıkanma ve rahatlama hem de sohbet yerleriydi. Kahvelerde tavla ve satranç oynanıp, müzik dinlenir, sohbet edilirdi. Meddah, orta oyunu ve karagöz gibi seyirlik oyunlar Türk tiyatrosunun başlangıcı sayılabilir. Osmanlılarda spor, daha çok gözü pek savaşçılar yetiştirmek amacıyla gelişmişti. Sürek avları bir tür spordu. Ağırlık kaldırma, güreş gibi çeşitli dallarda spor yapılırdı. * Kültür Değişmeleri XVIII. yüzyıl başından itibaren Osmanlı kurumları Batı örneklerine göre düzenlenmeye başladı. ilk kez Avrupa başkentlerine elçiler gönderildi. 1727 yılında ilk Türk matbaası açıldı. Osmanlılar adetâ Avrupa'yı yeniden tanımaya başladılar. En yoğun değişiklikler III. Selim ve II. Mahmut döneminde oldu. Harbiye ve Tıbbiye gibi Batı tarzında yüksek okullar açıldı. "Takvim-i Vekâyi adıyla ilk gazete çıkarıldı. Avrupa'ya öğrenci gönderildi.Osmanlı Devleti'nde yeni bir düşünce ortamı doğdu. Devlet teşkilâtı yeniden düzenlendi. 1876'da anayasal ve parlamenter hayata geçildi. Yeni düşünce akımlarını Osmanlıcılık, islamcılık ve * Türkçülük başlıkları altında toplamak mümkündür. XIX. yüzyılda dini anlayışta da değişmeler oldu. islam Hukukuna göre Müslümanlarla gayrimüslimler farklı durumdaydı. Avrupa, Osmanlı Devleti'ne bu yüzden sürekli müdahale ediyordu. 1839 yılında ilân edilen Tanzimat Fermanı, Müslümanlar gibi gayrimüslimlerin de temel haklarını güvence altına aldı. 1856'da ilân edilen Islahat Fermanı ise her alanda eşitlik tanıdı. Tanzimatla birlikte islâm Hukuku dışında Avrupa kanunları alınarak yürürlüğe konuldu. Adalet teşkilâtında değişiklikler yapıldı. Dil ve edebiyat alanında önemli değişikliklerden biri dilde sadelik ve edebiyatta millileşme anlayışının başlamasıdır. Nesir alanında önemli eserler verildi. Tanzimat hareketi, edebiyatı da etkiledi. Gazeteler çoğaldı. Özellikle, ikinci Meşrutiyetin ilânından sonra yazı hayatı daha çok canlandı. Güzel sanatlar, mimarî, eğlence ve spor, yeni hayat tarzına göre değişmeye ve yeni bir şekil almaya başladı. Bütün bunların sonunda Osmanlı toplumu ile Batı toplumu arasında bir köprü kurulmaya çalışıldı. Bu çabalar bazan gerçekçi, bazan da körü körüne taklit şeklinde oldu.
Ders: 1453-1579 Yükselme Dönemi 08:23
Ders: 1453-1579 Yükselme Dönemi 4.047 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET AYkut İlter Aykut Öğretmen Osmanlı İmparatorluğu Yükselme Dönemi ya da Olgunluk Dönemi (29 Mayıs 1453 - 11/12 Eylül 1683) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş döneminden sonra geldiği kabul edilen dönem. İstanbul'un Fethi ile başladığı kabul edilen bu olgunluk döneminin genellikle II. Viyana Kuşatması'na kadar devam ettiği kabul edilir. Katip Çelebi, imparatorluğun bu döneminin 1593'te Celalilerin ortaya çıkmasına kadar sürdüğünü belirtirken, Naima 1683'teki Viyana bozgununu bu dönemin bitişi ve yeni bir dönemin başlangıcı olarak ilan eder. Naima'nın İbn-i Haldun'un tarih anlayışına göre yapmış olduğu bölümlendirme sonraki dönem Osmanlı tarihçileri tarafından da benimsenmiştir.[1][2] İmparatorluk bu dönemde tüm kuzey Afrikaya yayılmış, Doğu Avrupa'nın önemli kısmını kontrol altına alarak, Viyana kapılarına dayanmıştır. Doğuda ise yeniden ortaya çıkan Safevi Devleti ile savaşmıştır. Bu dönemi imparatorluğun duraklama dönemi izler. Konu başlıkları [gizle] 1 Yayılma ve doruk noktası (1453–1566) 1.1 II. Mehmed (1451-1481) 1.2 II. Bayezid (1481-1512) 1.3 Yavuz Sultan Selim (1512-1520) 1.4 Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) 1.5 II. Selim (1566-1574) 1.5.1 Güney Azerbaycan seferi 1.5.2 Hint Deniz Seferleri (1538-1669) 2 İsyanlar ve yeniden canlanma (1566–1683) 3 Kaynakça 3.1 Genel 3.2 Özel Yayılma ve doruk noktası (1453–1566)[değiştir] II. Mehmed (1451-1481)[değiştir] Ana madde: II. Mehmed Fatih Sultan Mehmet İstanbul'un 1453'teki fethinden sonra tüm Yunanistan birkaç yıl içinde kontrol altına alındı. Rodos, Girit ve Kıbrıs gibi önemli adalar bunun dışındaydı. Rodos'ta Hospitalier şövalyeleri 16. yüzyılına başına değin tutunabildiler. Kıbrıs 16. yüzyılda kadar, Girit ise 17. yüzyıla kadar Venediklilerin kontrolünde kaldı. Trabzon da 1461 yılında düşünce bağımsız hiçbir Rum devleti kalmamış oldu. Kısa süre içinde Tuna'nın güneyindeki Slav devletler de ortadan kaldırıldı. Son direniş İskender Bey adı verilen Georges Castriota'nın birkaç yıl sürdürmeyi başarabildiği Arnavutluk'taki direniş oldu. Böylece imparatorluğun Avrupa yakasında hiçbir çatlak kalmadı.[3] Osmanlılar, Adriyatik kıyılarında, Venedik dalmaçyası sınırlarında görülmeye başladılar ve 1480 yılından itibaren bir Osmanlı gücünün Otranto'ya ayak bastığı görülür. Ancak Orta Avrupa'daki Osmanlı ilerleyişi bir dizi yerel sorunla karşılaştı. Osmanlı'nın bu sorunlarla başetme yolu yerel özerklikler tanımaktı, ancak devletin gücü yerel idareyi doğrudan üstlenebilecek noktaya geldiğinde Slav prensliklerinin özerklikleri derhal ortadan kaldırılıyordu. Giderek Karadeniz de bir Osmanlı gölüne dönülmeye başladı.[3] II. Mehmet, yeniçeri ordusunu aşama aşama yeniden düzenledi. Ordunu silahlarını yeniledi, sayısını artırdı ve merkezi kontrolünü güçlendirdi. İstanbul'un fethinden sonra dikkatini Anadolu'ya yöneltti. II. Mehmet'ten 50 yıl önce Sultan I. Bayezid Anadolu'yu önemli ölçüde politik bir birlik haline getirmeyi başarmıştı ancak, 1402'deki Ankara Savaşı'ndan sonra bu birlik yeniden dağılmıştı. Bu yüzden Türklerin kontrolündeki diğer Anadolu beylikleri ile Rum Trabzon İmparatorluğu'nu topraklarına katmak ve Kırım Hanlığı ile ittifak yapmayı amaçladı. Bu hedefinde başarılı oldu ve Anadolu'daki diğer beylikler üzerinde Osmanlı kontrolünü sağladı. İmparatorluğun Asya cephesindeki sorunlar Avrupa cephesinden daha derindi. Gerçi Anadolu'daki hiçbir beylik Osmanlı ile boy ölçüşebilecek güçte değildi ama dinsel ve etnik duyguların öne çıktığı başka sorunlar vardı. İran, Azerbaycan ve Ermenistan'da politik bir güç haline gelen Akkoyunlular bir sorun oldu. Asya Türkmenleri, kendilerinden uzakta Balkan sınırlarında doğmuş Osmanlı'ya nazaran kendilerini Akkoyunlulara daha yakın hissediyorlardı. Ayrıca Türkmen oymakların hemen hepsi Şii olmasının da rolü önemliydi.[4] Fatih, Akkoyunluların hükümdarı Uzun Hasan'ı Otlukbeli savaşında bozguna uğrattı. Ancak tarikatların ve sufilerin büyük saygınlığa sahip olduğu bu halklar arasında bir süre sonra, Erdebil'de doğan yeni bir Şii hanedanı kolan Safevi devleti kurulacaktı.[4] Oral Sander'e göre II. Mehmet döneminin siyasi tarih açısından en önemli özelliği "milletler sistemi"nin geliştirilmesidir.[5] İstanbul'un fethinden sonra Avrupa'daki baskılardan kaçan çok sayıda Yahudi bir müslüman devletin hükümranlığı altına sığındı. Ayrıca hıristiyan ve diğer dinlerden topluluklar kendi dinsel önderlerinin yönetimi altında merkezi otoriteye karşı bir tür özerklik elde etmişlerdi. Kendi yasalarını ve yaşam biçimlerini koruyan "milletler" olarak varlıklarını sürdürebildiler. Diğer "milletler"den olanlar belki fethedilmiş bir halk olarak birinci sınıf yurttaş sayılmasalar da, varolan sınırlamalara rağmen benliklerini sürdürme ve barış içinde yaşama hakkına sahiptiler. Zamanla müslümanların fazla itibar etmediği ticaret alanına da el atarak zenginliklerini artırdılar. Böyle bir yönetim anlayışı, o dönem Avrupa'sındaki diğer çok-uluslu devletlerde görülmemektedir.[5] II. Bayezid (1481-1512)[değiştir] Ana madde: II. Bayezid II. Bayezid, babasının aksine barışsever eğilimli idi. Buna karşın Avrupa diplomasisinin manevralarına girmek zorunda kalmıştır. II. Bayezid yeni haçlı seferlerini engelleyebilmek için babasının başlattığı deniz gücü kurma çabasını devam ettirdi. Bunun sonunda İtalya'daki şehir devletleri birbirlerine karşı koz olarak Osmanlı'nın desteğini sağlamaya çalışacaklardır. Venedikle girilen deniz savaşlarında Akdeniz'deki Venedik deniz üstünlüğü sona erdirildi. Artık Osmanlı denizcileri Batı Akdeniz'de de seferlere girişeceklerdir.[5] II. Bayezid, imparatorluğun ticari ve ekonomik ilişkilerinin gelişmesini teşvik etmiş ve İtalyan kent devletleriyle karlı ticari ilişkilere girmiştir. 15. yüzyılın sonundan başlayarak, İspanya'dan sürülen Yahudiler'i Osmanlı topraklarına kabul etmiştir.[5] Yavuz Sultan Selim (1512-1520)[değiştir] Ana madde: Yavuz Sultan Selim Babası II. Bayezid'in tahtına oldukça sorunlu şekilde, hatta bir tür darbe ile oturan I. Selim önce kardeşleri Şehzade Ahmet ve Şehzade Korkut tehditlerinden kurtuldu ve sonra yeniden yükselen Safevi devleti tehdidini bertaraf etmeye girişti. Şah İsmail'in üzerine yürüyerek onu 1514'te Çaldıran'da bozguna uğrattı ve sonra Tebriz’e kadar ilerledi. Dönüşünde Dulkadiroğulları Beyliği ile Turnadağ Muharebesi yapıldı(1515). Bunu gören Ramazanoğulları Beyliği savaşmadan teslim oldu ve Anadoluda Türk birliği sağlandı. Devletin Doğu Anadolu yüksek bölgesini de içerecek biçimde genişlemesi doğudan gelebilecek (Timur saldırısı gibi) bir saldırıya karşı ülkenin savunmasını kolaylaştırıyordu.[6] Çaldıran seferinden hemen sonra gündeme gelen Mısır seferi ve burada Memlukların yönetimine son verilmesi ile Sultan Selim halifeliğin Osmanlı sülalesine geçmesini sağlamış oldu. Kutsal emanetlerin İstanbul'a getirilmesi, Mekke, Medine gibi kutsal kentlerin ve Hicaz haç yolunun denetimi de artık Osmanlı imparatorluğu tarafından yapılır oldu. Böylece Osmanlı, artık tüm İslam dünyasının koruyucusu olduğunu göstermişti.[6] Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566)[değiştir] Ana madde: Kanuni Sultan Süleyman Kanunî Sultân Süleyman, Yavuz döneminde duraklayan Batı’ya karşı gazâ siyâsetini yeniden yürürlüğe koydu. Belgrad’ın zaptı (1521) Orta Avrupa’da; Rodos’un zaptı (1522) ise Akdeniz’deki etkinlikleri için Osmanlı Devleti’ne elverişli bir konum kazandırdı. Macar ordusunu Mohaç’ta yok eden (1526) Kanunî Sultân Süleyman, Macaristan’ın başkenti Buda’ya (Budin) girdi ve Macaristan'ı Zapolya'nın krallığında himâyesine aldı. Mohaç Şavaşı (Meydan Muharebesi) tarihin en kısa süren şavaşıdır. Bu, Osmanlı Devleti’ni Macaristan egemenliği için Habsburglar’la karşı karşıya getirdi. Kanuni, Zapolya’yı korumak için 1529’da Viyana’nın kuşatılmasıyla sonuçlanan seferi, 1532'de de Alman Seferi'ni yaptı. 1541’de ise Osmanlı egemenliğindeki Macaristan topraklarını bir Osmanlı eyaleti (Budin Eyaleti) yaparak ilhâk etti; ölen Zapolya’nın oğluna, kendisine bağlı olması koşuluyla Erdel Prensliği’ni verdi. 1543’teki Macaristan seferi sırasında ise Estergon Kalesi’ni zapt etti. 1534 de piri reis himayesindeki cezayir Osmanlılara geçti. 1551 de trablusgarb ı turgut reis komutasındaki donanma ile aldı. II. Selim (1566-1574)[değiştir] Ana madde: II. Selim II. Selim,tahta çıktığında ilk seferini Yemen'e yaptı. Yavuz Sultan Selim döneminde alınamayan Yemen onun döneminde alındı (1568). Yemen'den sonra Cenevizlilerden Sakız Adası alınarak boğazların güvenliği sağlanmış oldu. Döneminde sadece tek bir veziriazam atamıştır. Bu veziriazam Sokullu Mehmed Paşa idi. II. Selim, yönetimi kızı Esmehan Sultan'ın kocası olan Sokullu Mehmed Paşa'ya bırakarak çok isabetli bir karar vermiştir. Osmanlı Devleti, II. Selim döneminde de gücünü korumuştur. Sakız Adası'ndan sonra Tunus, Endonezya, Astrahan, Kıbrıs gibi toprakları da imparatorluğa katmıştır. İnebahtı Deniz Savaşı'nda ise Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğratılmıştır. Kanuni]] döneminde Don-Volga nehirleri arasında bir kanal açılmış ancak kesin bir sonuca ulaşılamamıştır. II. Selim döneminde Sokullu Mehmed Paşa sayesinde bu nehirler arasında bir kanal açılarak boğazlar güvenliği sağlanmıştır. Süveyş Kanal Projesi de diğer bir kanal projesidir. Güney Azerbaycan seferi[değiştir] Kanuni döneminde önemli mücadele alanlarından biri de Azerbaycan oldu. Yavuz Sultan Selim zamanında Azerbaycan’a karşı kazanılan Çaldıran zaferine, Osmanlı ordularının Tebriz’e kadar ilerlemesine ve tüm Doğu Anadolu’nun Osmanlı egemenliğine geçmesine karşın Sefeviler ile kesin bir barış antlaşması imzalanmamıştı. Gerek Sefeviler, gerekse Osmanlı İmparatorluğu, birbirlerine kuşku ile bakıyorlardı. Güney Azerbaycan, Anadolu’yu ele geçirme planlarından vazgeçmediği gibi, Osmanlılar da Hint Okyanusu’na kuzeyden açılan iki körfezden biri olan Basra Körfezi'ne açılan Irak topraklarını ele geçirme emelleri besliyorlardı. Bu arada iki devlet arasında sınır olayları da eksik değildi; bir takım sınır görevlileri durmadan taraf değiştirmekteydiler. Bütün bu olaylar bir araya gelince 1533'te Sadrazam İbrahim Paşa, Sefevi seferiyle görevlendirildi, arkasından da padişah Safevi seferine çıktı (1534). "Irakeyn Seferi"denilen bu seferin en önemli ve kalıcı etkisi Bağdat dahil olmak üzere Irak topraklarının Osmanlılar’ın eline geçmesi oldu (1535). Böylece Hint Okyanusu'na açılan önemli körfezlerin ikisi de Osmanlılar'ın eline geçmiş oldu. Güney Azerbaycan savaşları 1555’teki Amasya Antlaşması ile sona erdi; antlaşma sonucu Azerbaycan ile merkezi Tebriz, bir kısım Doğu Anadolu toprakları Osmanlılar'ın eline geçti. Bu barış 1576 yılına kadar sürdü. Hint Deniz Seferleri (1538-1669)[değiştir] Akdeniz'de Osmanlılar'la Hıristiyan Akdeniz devletleri arasında her iki taraf için de yıpratıcı deniz savaşları yapılırken, Osmanlı Devleti, 1538'den başlayarak Hint Okyanusu’nda Portekizliler ile mücadeleye girişti. Osmanlı Devleti’nin Hint Okyanusu için mücadelesi 1669’a kadar sürdü. Bu süre içinde birkaç kez Hindistan’a, bir kez de Sumatra Adası’na donanma gönderildi; Yemen, Habeşistan ve bazı Afrika ülkeleri Osmanlı Devleti’ne katıldı. Hint Okyanusu'nda Portekizlilere karşı bazı deniz başarıları elde edildi ise de, Osmanlılar Hint Okyanusu’nda kesin bir üstünlük sağlayamadılar. Osmanlılar’ın Hint Okyanusu’ndaki başarısızlığı daha sonra hem Osmanlı Devleti hem de tüm doğu ulusları için son derece olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Osmanlı donanması nın okyanus şartlarına uygun olmaması, Hint deniz seferlerine gereken önemin verilmemesi ayrıca Gucerat hükümdarlarının Osmanlılar'a yardım etmemesi başarısızlığın diğer nedenlerindendir. İsyanlar ve yeniden canlanma (1566–1683)[değiştir] Bu alt başlık {{{1}}} tarihinden beri geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor. Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor. Kanuni'den sonra tahta geçen padişahların çoğu devlet işlerine fazla bir ilgi göstermemişlerdir. Devlet işleri bu dönemde Sokullu (görev süresi 1565-1579) ve Köprülüler (görev süreleri 1656-1683) gibi yetenekli sadrazamların eline geçmiş ve zayıf padişahlar ve güçlü sadrazamlar dönemi başlamıştır.[7] Bu dönemde tahta gelen birçok sultan zaten çocuk yaşta idi. I. Ahmet (1604-1617) ve II. Osman (1618-1621) iktidara geldiklerinde 14 yaşında idiler; IV. Murat (1623-1640) 12, IV. Mehmed (1648-1687) ise 7 yaşındaydı. Bu durumda naiplik devreye giriyor ve kadınların büyük rol oynadığı bu durum bir dizi karışıklığa yol açıyordu. Bu sultanların kadınlara ve içkiye düşkünlükleri de dikkat çeker boyutta idi. Örneğin III. Murad 102 kez baba oldu ve sonra da sara hastalığına tutuldu. I. İbrahim cinsel saplantılar içindeydi ve düpedüz deliydi, sonunda da boğularak öldürüldü.[8] Bu sultanlar, çoğu kez yeteneksizdiler. Saraydan çıkmıyor, hiçbir işe el sürmüyorlar, bizzat adalet dağıtmıyorlar, ne vezirlerini ne diğer yöneticileri denetlemiyorlardı. Kanuni'den sonra sadece III. Mehmet ve II. Osman birer sefere çıktı. İçlerinde ordunun başına geçen ve savaş adamı niteliğini hakeden sadece IV. Murat idi. Yeniçeriler de artık sultanlara saygı duymaz oldular ve ilk kez bir sultanı II. Osman'ı tahttan indirip öldürerek, yerine bir zavallıyı, I. Mustafa'yı tahta geçirdiler.[9] # Sultan Tahtta olduğu dönem 1 III. Murad 1574-1595 2 III. Mehmed 1595-1603 3 I. Ahmed 1603-1617 3 I. Mustafa 1617-1618 4 II. Osman 1618-1622 5 I. Mustafa 1622-1623 6 IV. Murad 1623-1640 7 I. Mustafa 1622-1623 Kaynakça[değiştir] Genel[değiştir] Tanilli, Server (1986), Yüzyılların Gerçeği ve Mirası II. Cilt, Ortaçağ, Cem Yayınevi Tanilli, Server (1987), Yüzyılların Gerçeği ve Mirası III. Cilt, 16. ve 17. yüzyıllar, Cem Yayınevi Sander, Oral (1989), Siyasi Tarih, İlkçağlardan 1918'e, İmge Yayınevi Özel[değiştir] ^ Osmanlı Tarihinde Dönemler, Prof. Dr. Halil İnalcık, Erişim: 26 Şubat 2013 ^ Osmanlı Tarihinde Dönemler, Ferhan Kırlıdökme-Mollaoğlu, Erişim: 26 Şubat 2013 ^ a b Tanilli 1986, sayfa 562 ^ a b Tanilli 1986, sayfa 564 ^ a b c d Sander 1989, sayfa 34 ^ a b Sander 1989, sayfa 35 ^ Sander 1989, sayfa 85 ^ Tanilli 1987, sayfa 452 ^ Tanilli 1987, sayfa 453 a)II. MEHMET (FATİH SULTAN MEHMET) (1451-1481) Siyasi Olayları: II. Mehmet döneminin en önemli olay 1453 İSTANBUL’UN FETHİdir. a)İSTANBUL’UN FETHİ: Sebepleri: 1.Osmanlı’nın Anadolu ve Rumeli’deki topraklarının arasında bütünlüğün sağlanmak istenmesi. 2.İstanbul’un coğrafi konumu ve ticaret merkezi olması İSTANBUL: Tüm uluslar ve devletler bu kenti almak için uğraşmıştır. Ancak birçok ulus kuşatsa da alınamadı. Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi padişahlarından olan Yıldırım Beyazıt ve Mehmet Çelebi bunlara örnektir. 3.Avrupa’da ilerleyebilmek için Rumeli’ye asker sevkıyatının zorlaşması. 4.Avrupalıları sürekli Osmanlı’ya karşı kışkırtan ve iç işlerine karışan Bizans devletini yok etmek. 5.Hz. Muhammed’in İstanbul’u fethedecek kişiyi övmesi.(hadis-i şerif-i) 6.Boğazları ele geçirmek. *FETİHİ KOLAYLAŞTIRAN ETKENLER 1.Bizans’ın eski gücünün olmaması. 2.Bizans’ta taht mücadelelinin yaşanması 3.Bizans’ta mezhep çatışmalarının yaşanması. 4.Osmanlı ordusunun ve donanmasının güçlenmesi. *FETİH İÇİN YAPILAN HAZIRLIKLAR: 1.Yeniçeri Ocağına düzen verildi. 2.K.deniz’den gelecek yardımı önlemek için RUMELİ HİSARI yaptırıldı. 3.Donanma güçlendi.(400 parçalık donanma hazırlandı.) 4.Şahı adı verilen büyük toplar yaptırıldı. 5.Bazı kaleler alındı. -Hazırlıklar 6 NİSAN 1453’TE tamamlandı.- Sonuç:BAŞARILI. *TÜRK TARİHİ AÇISINDAN SONUÇLARI: 1.Anadolu ve Rumeli’deki toprakların bütünlüğü sağlandı. 2.Balkan fetihlerinde engel ortadan kalktı. 3.Başkent Edirne’den İstanbul’a taşındı. 4.Bu olaydan sonra II. Mehmet’e fetheden anlamına gelen “fatih” unvanı verildi. 5.Osmanlı devleti yükselme dönemine girdi. 6.Boğaz ticareti, deniz ticareti gelişti. 7.coğrafi keşifler hızlandı. 8.Osmanlı’nın İslam dünyasındaki itibarı arttı. 9.Osmanlı imparatorluk karakteri kazandı. 10.Ticaret yollarından önemli bir merkeze sahip oldu. DÜNYA TARİHİ AÇISINDAN SONUÇLARI: 1.Bizans (Doğu Roma) yıkıldı. 2.Orta çağ kapandı. Yeniçağ başladı. 3.İstanbul’dan İtalya ya kaçan Bizanslı bilginler orada Rönesanssı başlattılar. NOT: Rönesans: Edebiyat, sanat, bilim ve düşünce alanındaki gelişmeler. 4.Deniz ticaretinin Osmanlı’ya geçmesiyle Avrupalılar yeni ticaret yolları aramaya başladılar. Bu olay da coğrafi keşiflerin başlamasına zemin hazırladı. 5.Fatih, patrikhanelerin açık kalmasını emretti.(Ortodoksların koruyuculuğunu üslenmiştir.)Fatih, böylece başka dinlere saygı gösterdiğini de ortaya koyar. Aynı zamanda bununla birlikte haçlı birliğini de bozmak istiyordu. FATİH DÖNEMİNDE YAPILAN DİĞER FETİHLER: BATIDAKİ GELİŞMELER: 1.Belgrat hariç Sırbistan alındı.(1459) 2.Eflak ve Boğdan alındı.(1462) 3.Arnavutluk fethedildi 4.Mora alındı. ANADOLU’DAKİ GELİŞMELER: 1.1459’da Cenevizlilerden Amasra alındı. 2.1460’da Kastamonu ve Sinop alındı. 3.1461 Trabzon Rum İmparatorluğuna son verildi. Önemi:K.DENİZ’İN Anadolu yakasında tam bir egemenlik kurdu. 4.Karamanoğullarına son verildi. 5.1473 OTLUKBELİ SAVAŞI AKKOYUNLAR ile yapıldı. Sebepler: 1.Akkoyunlu,Karamanoğulları’nın iç işlerine karışması. 2.Trabzon Rum kralını korumaları Akkoyunluların. Önemi: DOĞU ANADOLU’NUN güvenliği sağlandı. Sonuç: Akkoyunlular yıkılma sürecine girdi. DENİZLERDEKİ GELİŞMELER: 1.İtalya’da Otranto allındı.(Güney İtalya’da önemli bir üs) 2.Arnavutluk’un fethine engel olmak için Venedik’in başlattığı savaş 1463-1479 arası devam etti.Bu savaş sonucu İMROZ,TAŞOZ,MİDİLLİ,LİMNİ,EĞRİBOZ,SEMADİ REK adaları Venedik’ten alındı. 4.Rodos kuşatıldı. Ancak alınamadı. 5.Osmanlı Devleti’nin Venedik deniz ticaretine darbe vurması üzerine Venedik Osmanlı savaşları başlamıştır. Savaşlar sonucunda yapılan ant. göre Osmanlı Venedik’e kapitülasyonlar vermiştir. Bu sayede OSM.: a.Ticari kazanç elde etmiştir. b.Haçlı birliğini önlemiştir. ÖNEMİ: Osmanlı ilk defa bir Avrupa devletine kapitülasyonlar vermiştir. OSM.-MEMLÜK İLİŞKİLERİ: Mısır’da ki kurulan bu devlet: 1.Hicaz suyollarını meselesi.(Bu yolların onarımı dini itibarı arttıracaktı.) 2.Memlükler’in Dulkadiroğulları beyliğinin içişlerine karışması. SONUÇ: Savaş yok. Fatih Döneminde Diğer Gelişmeler: *Örfi hukuka dayanan kanunname hazırlandı. (Egemenliği Osmanlı ailesinin nasıl kullanacağını belirlemiştir. Kızlara egemenlik hakkı verilmedi. Kardeş katli uygulamasını getirdi. Merkezi otoriteyi güçlendirdi.) *Divan örgütü geliştirildi.(Kazasker ve Defterdar sayısı ikiye çıkarıldı. Divana sadrazamın başkanlık yapması usulü getirildi. Vezir sayısı 6ya çıktı. *Şehzadelerin sancağa çıkması resmileştirildi. *Enderun genişletildi. Sahn-ı Seman medresesini kurdu. *İlk altın parayı bastırdı. **Ticaret yollarını denetlemek için: İstanbul, Trabzon, Kırım, Ege ve Yunan adaları **Anadolu’nun siyasal birliğini sağlamak için: Amasra, Sinop, Trabzon, Karaman, Otlukbeli **Doğu ve Batı Roma İmp. miras olarak: İstanbul, Trabzon, Mora, Otranto Fatih dönemindeki fetihlere ve seferlere bakılınca, belirgin amaçlar görülür: Ticaret yollarının denetimini sağlamak (İstanbul, Sinop, Amasra, Trabzon, Kırım, Ege adaları) .Anadolu'nun siyasal birliğini sağlamak (Amasra, Sinop, Trabzon, Karaman, Otlukbeli seferleri) Doğu Roma ve Batı Roma imparatorluklarının mirasına sahip olarak büyük bir Akdeniz imparatorluğu kurmak (İstanbul, Trabzon, Mora Rum despotlukları, Otranto) Fatih aydın bir padişahtır. Sanatçılara ve bilginlere büyük değer vermiştir. İtalyan ressam Centile Bellini'ye kendi portresini çizdirmiş, İstanbul’la ilgili tablolar yap¬tırmıştır. Bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin temeli sayılan ilk yüksek okul olarak "Sahn-ı Seman'' medresesini açtır¬mış, ilk altın parayı bastırmıştır. Devletin düzenli işlemesi için Osmanlı Devleti'nin anayasası niteliğinde olan "Ka¬nunname(Fatih Kanunnamesi)''yi çıkarmıştır. b)II.BEYAZID (1482-1512) Siyasi olayları: Cem Sultan olayı bir iç sorun olarak başlamış dış sorun olarak devam etmiştir. Bu olay nedeniyle içeride Devşirmeler, Türkmenler ile iktidar mücadelesine girişmişler bu mücadeleyi devşirmeler kazanmıştır. Türkmenler yönetimdeki etkinliklerini kaybetmeye başlamıştır. *İspanya’da zulme uğrayan Müslüman ve Yahudileri Osmanlı topraklarına getirmiştir. Askerin desteğiyle tahta çıkan Bayezid’e karşı kardeşi Cem de Bursa'ya gelerek adına hutbe okuttu, para bas¬tırdı. Devletin paylaşılması Anadolu'nun kendisine veril¬mesi önerisi Bayezit tarafından kabul edilmedi. Bayezid’e bağlı kuvvetlere yenilen Cem, Mısır’a kaçtı. Karaman oğullarının çağrısından cesaretlenerek yeniden Anadolu'ya geldiyse de yine yenilerek Rodos Şövalyeleri'ne Sığındı. Cem şövalyelerin yardımıyla Ru¬meli'ye geçerek saltanat mücadelesine devam etmek istiyordu. Bayezit şövalyelere para vererek Cem'in Av¬rupa'ya götürülmesini sağladı. Böylece Rodos şövalyeleri taht kavgasından yararlanmışlardır. Cem yıllarca Avrupa'da şatodan şatoya gezdirildi. Kralların ve Papa'nın kendisinden İslam dünyası ve Osmanlı Devleti aleyhine yararlanmak isteklerine karşı geldi. II. Bayezit Cem'in yaşamasından kaygı duyduğun¬dan Papa'ya para vererek Cem'in zehirlenerek öldürül¬mesini sağladı. NOT: II. Beyazıd savaştan hoşlanmayan, okumaya ve iba¬dete düşkün bir padişahtır. Kendisine "Sofu Beyazıd'' de denilir, Devlet işlerine ilgisizliği nedeniyle bu dönemde Osmanlı Devleti'nin genişlemesi durmuştur denilebilir. II. Beyazıt zamanı "Yükselme dönemi içinde durgunluk dönemi''olarak adlandırılmıştır. Aynı zamanda padişahlığı boyunca cem sultan olayı ile ilgilendiği için: Sönük geçen bir dönemdir. OSMANLI-MEMLÜK İLİŞKİLERİ: İlişkilerin bozulma sebepleri: 1.Memlükler’in Cem Sultan’ı korumaları. 2. Dulkadiroğulları beyliklerinin iç işlerine karışması. 3.Ramazanoğullarını egemenlikleri altına almak istemesi. 4.Hindistan’dan gelen hediyelere Memlükler’in el koyması. SONUÇ: Savaşlar sonuçsuz kaldı. OSMANLI-VENEDİK İLİŞKİLERİ: Cem Sultan Fatih döneminde Venedik’e ayrıcalıklar tanınsa Venedik Mora’yı Osmanlı’ya karşı kışkırtmaya başlamış ve bu yüzden iki devlet arasında savaş başlamıştır. Venedik savaşı kaybetmiş ve bunun sonucunda MODON, KORON,İNEBAHTI,NAVARİN alınmış ve Venedik Mora’dan çıkarılmıştır. OSMANLI-İRAN (SAFEVİ) İLİŞKİLERİ: İran Devletinin hükümdarı olan Şah İsmail Anadolu’da Şiiliği yaymak istemesi üzerine iki devlet ilişkileri bozulmuştur. İran, Anadolu’daki Şiilerle bağlantı kurmak için propagandacılar gönderdi. Bunlardan Şahkulu bir ayaklanma çıkarmıştır.Çıkan ayaklanma güçlükle bastırılmıştır. II. Beyazıd’ın gelişen Şİİ tehlikesi karşısında pasif bir politika izlediği için oğlu YAVUZ SULTAN SELİM yeniçerilerin desteği ile başa geçmiştir. c) YAVUZ SULTAN SELİM (1512-1520) OSMANLI-İRAN İLİŞKİLERİ: ÇALDIRAN SAVAŞI SEBEBİ:Şah İsmail’in Anadolu’da Şiiliği yaymak istemesi. SONUÇLARI: 1.Tebriz alındı.Doğu Anadolu Osmanlı denetimine girdi. 2.İran geçici olarak saf dışı edildi. 3.Ayrıca Yavuz savaş dönüşü Maraş’taki Dulkadiroğulları ile TURNADAĞ SAVAŞInı yaparak Osmanlı Devletinin topraklarına kattı. ÖNEMİ:Bu beyliğin alınmasıyla Türk siyasi birliği KESİN olarak sağlandı. MISIR SEFERLERİ (1517) SEBEPLERİ: 1.Osmanlıların Dulkadiroğluları Beyliğini alması. 2.Fatih, zamanında başlayan anlaşmazlıkları. 3.Memlukların Safevi devletlerinin Osmanlı’ya karşı ittifak kurması. 4.Hicaz yollarını almak istenmesi. 5.Safevi devletinin üzerine gönderilen Osmanlı ordusuna Memlukların Suriye’den izin vermemesi. 1516 MERCİDANİ SAVAŞI-SURİYE VE FİLİSTİN 1517 RİDANİYE SAVAŞI-MISIR ALINDI. SONUÇLARI: 1.Memluk Devleti yıkıldı. 2.Halifelik unvanı Osmanlıya geçti. Devlet teokratik nitelik kazandı. 3.Baharat yolu Osmanlı denetimine geçti. 4.Kıbrıs için Venediklilerin Memluklara verdiği vergiyi Osmanlı Devletine vermeye başlamıştır. 5.Mısır hazinesi Osmanlı’ya geçti. 6.Kutsal emanetler İstanbul’a getirildi. NOT: Coğrafi keşiflerle Akdeniz ticareti önemini kaybettiği için Baharat Yolu Osmanlı’ya bir kazanç sağlayamadı. d) I.SÜLEYMAN (KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN) (1520-1566) Kanuni Sultan Süleyman OSM. Devletinin başında en uzun süre kalan padişahtır. Onun döneminde: *Suriye’de Canberdi Gazeli *Mısır’da Ahmet Paşa *Yozgat’ta Baba Zünnun *Karaman, Maraş yöresinde Kalender Çelebi isyanları çıkmış. Ancak kolaylıkla bastırılmıştır.(Bu dönem devletin zirvede olduğu bir dönemdir.) BATIDAKİ GELİŞMELER BELGRAD’IN FETHİ : (1521) SEBEPLER: *Osmanlı için Avrupa’ya yapılacak olan seferler için bir üs durumunda olacaktı. *Osmanlı için Avrupa’ya açılan kapı durumundadır. Bu sebeple Belgrad fethedildi. MOHAÇ MEYDAN SAVAŞI: (1526) OSM.X MACARLAR SEBEP:*Osmanlı’nın Belgrad’ı alması. *Şarlken’e esir düşen Fransız kralının Kanuni’den yardım istemesi. SONUÇ: Osmanlı kazandı. Macaristan Osmanlı denetimine girdi. Ancak Kanuni tampon bölge oluşturmak amacıyla Macaristan’ı Osmanlı Devleti’ne katmayıp bağlı krallık haline getirdi. I.VİYANA KUŞATMASI (1529): SEBEP: Avusturya’nın Şarklken (Almanya kralı)den destek alarak Budin’in iç işlerine karışması. Kanuni bunun üzerine sefere çıkması. SONUÇ: Viyana kuşatılmasına rağmen Viyana’nın güçlü savunması karşısında yenik düştü. Ve ağır kış şartları nedeniyle. AVUSTURYA-ALMANYA SEFERİ (1533) SEBEP:Yine Avusturya kralının Budin’e saldırması üzerine Kanuni sefere çıkıyor ve başarılı bir savaş yaparak Avusturya’yı ant. istemek zorunda bırakıyor. İSTANBUL ANTLAŞMASI (1533) ANT. göre Avusturya arşüdikası Osmanlı sadrazamına denk sayılacaktı. ÖNEMİ:Bu ant. ile Avusturya Osmanlı’nın siyasi üstünlünü kabul etmiştir. OSMANLI-FRANSIZ İLİŞKİLERİ: Şarlken’e esir düşen Fransa kralının Osmanlı’dan yardım istemesiyle ilişkiler bozulur. Ayrıca Fransa’ya kapitülasyonlar vermiştir. Kanuni’nin böyle bir politika izlemesindeki amaçlar: 1.Kanuni’nin Fransa’yı kendi tarafına çekip Hristiyan birliğini parçalamak istenmesi. (SİYASİ) 2.Coğrafi keşifler sonucunda önemini yitiren Akdeniz ticaretini yeniden canlandırmak istemesi.(EKO.) NOT: Bu kapitülasyonlar iki hükümdar sağ kalana kadar sürecekti. Bu da Kanuni’nin ileri görüşlüğünü gösterir. OSMANLI-İRAN İLİŞKİLERİ SEBEP: Sınır anlaşmazlıları, sınırdaki bazı beyler ve emirlerin Osmanlıya veya İran’a sığınarak iki devletin arasını açmaları. SONUÇ: Kanuni İran’a 3 sefer düzenleyip BAĞĞDAT,VAN,TEBRİZ,AZERBEYCAN,ERİBAN,,NAHCİVA N’I alması üzerine İran antlaşma istemek zorunda kaldı.Yapılan AMASYA ANTLAŞMASI ile BAĞDAT,DOĞU ANADDOLU VE AZERBEYCAN Osmanlılarda kaldı. ÖNEMİ: Osmanlı’nın İran’la yaptığı İLK RESMİ (YAZILI) ANTLAŞMADIR. DENİZLERDEKİ GELİŞMELER PREVEZE DENİZ SAVAŞI (1538) OSMANLI X HAÇLILAR SEBEP: *Osmanlının denizlerde güçlenmesi *Osmanlının Akdeniz ticaretini güvenlik altına almak istemesi. SONUÇ: Akdeniz bir Türk gölü haline geldi. NOT: Barboros Hayrettin Paşa’nın Osmanlı himayesine girmesiyle CEZAYİR Osmanlı devletine katıldı. Trablusgarp Turgut Reis tarafından ele geçirilmiştir. HİNT DENİZ SEFERLERİ: SEBEPLERİ: 1.Portekizlileri bölgeden çıkarmak. 2.Bölgedeki bazı Müslüman tüccarların Kanuni’den yardım istemesi.(Müslüman tüccarların gemilerine zarar veriliyordu.) SONUÇ: BAŞARISIZ.Osmanlı sefere gerekli önemi vermedi.Dayanıklı gemiler yoktu.Gerekli destek alınamadı.Osmanlı okyanus hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Ancak Osmanlı seferden YEMEN, ADEN,HABEŞİŞTAN’I aldı.(Bu sayede Kızıldeniz denetim altına alındı.) ZİGETVAR SEFERİ: Kanuni’nin son seferidir. Avusturya’nın ERDEL’in iç işlerine karışması nedeniyle Kanuni sefere çıkmıştır. SONUÇ: Kanuni seferde hayatını kaybetmiştir. Ölümünden sonra Zigetvar Kalesi alınmıştır. SOKULLU MEHMET PAŞA (1564–1579) Sokullu Mehmet Paşa I. Süleyman (1564-1566)- II. Selim (1566-1574) ve III. Murad (1574-1579) zamanında sadrazamlık yapmıştır. Sokullu Mehmet Paşa devşirme olup, Sırbistan'ın Sokul kasabasındandır. Enderun okulunu bitirip çeşitli görevlerde başarı göste¬rerek Kanuni'nin son yılları, II. Selim ve III. Murat dönemlerinde padişahlardan daha etkili olmuştur. Bu nedenle sadrazamlık dönemine kendi adı verilmiştir. SAKIZ ADASI-CENEVİZLİLERDEN ALINDI KIBRIS’IN ALINMASI: SEBEP: 1.Akdeniz ticaretini tam olarak ele geçirmek. 2.Venediklilerin Osmanlı gemilerine zarar vermesi. SONUÇ:Kıbrıs alındı. İNEBAHTI DENİZ SAVAŞI (1571) SEBEP: Kıbrıs’ı Osmanlı’nın alması. SONUÇ: Osmanlı Donanması yenildi. ÖNEMİ:OSMANLI’NIN AKDENİZ’DEKİ ÜSTÜNLÜĞÜ SARSILDI. TUNUS-İSPANYOLLARDAN FAS-PORTEKİZLİLERDEN LEHİSTAN-ALINDI YEMEN-ALINDI. Sokullu Dönemi Projeleri: a) Don-Volga kanalı projesi: Sokullu İran savaşlarında donanmadan yararlanmak, Kafkasya'yı Osmanlı egemenliğine almak, Orta Asya Türkleriyle ilişkileri geliştirerek İpek Yolu'nu canlandırmak, güçlenmekte olan Rusya'ya karşı doğal bir set oluştur¬mak gibi amaçlarla Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirerek Karadeniz'i Hazar Denizi'ne bağlamak istemiştir. Bu proje yarım kalmıştır. b) Süveyş kanalı projesi: Sokullu Akdeniz'deki donanmayı Hint Okyanusu'na geçirip Baharat Yolu üzerinde üstünlük sağlamak, Hin¬distan ve Endonezya Müslümanlarıyla ilişki kurmak için Süveyş Kanalı'nın açılmasını istemiştir. Kanal projeleri, gereken önem verilmediğinden başarılı Olamamıştır. Bu proje yarım kalmıştır. c) Marmara Denizi- Sapanca Gölü Kanal projesi: Marmara Denizi ile Karadeniz’i birleştirmek için ikinci bir su yolu projesi. Hazırlandı. Amacı Akdeniz kıyılarındaki tersaneleri daha güvenli olan sapanca Gölüne toplamaktır. Düşünce aşamasında kalmıştır. Uygulamaya konulamadı.
Ders: 1579-1699 Osmanlı Duraklama Dönemi 39:05
Ders: 1579-1699 Osmanlı Duraklama Dönemi 4.660 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen Osmanlı'da Duraklama Dönemi, Sokullu Mehmet Paşa'nın ölmesiyle başlamıştır. Deneyimsiz kişilerin tahta geçmesi ile merkezi yönetimin bozulması sonucu, devlet yönetiminde otoritenin sarsılması, halkın devlete olan güveninin azalmasına ve iç isyanların çıkmasına neden olmuştur. Özellikle yeniçeriler padişaha karşı gelmekteydi ve yeniçerilerde 'Ocak, devlet içindir.' anlayışı yerine 'Devlet, ocak içindir.' anlayışı gelişmiştir.[kaynak belirtilmeli]Avusturya ve İran seferleri sonucu oluşan ekonomik sıkıntılar, tımar sisteminin bozulması ve nüfus artışının yarattığı sosyal hayattaki sıkıntılar ve çağın gerisinde kalınması ile eğitim alanındaki bozulmalar sonucu devlet duraklama dönemine girmiştir. Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının önem kaybetmesi, sık padişah değişmeleriyle çok verilen cülus bahşisi ve yeniçerilerin artmasıyla verilen ulufe miktarının da artması Osmanlı ekonomisini yıpratmıştır. Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirmiş, ağır vergiler yüzünden ya da “Büyük Kaçgun” sırasında yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçmiştir. Vergiler yüzünden borca giren köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin belkemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan yaşamını yitirdi ve pek çok yerleşim yeri yıkıma uğradı. Osmanlıda eğitim(ilmiye)nin bozulması da Osmanlıyı geriletmiştir. Avrupadaki gelişmeleri (Rönesans, Reform) Osmanlı'nın takip etmemesi Osmanlı için bir dezavantaj olmuştur. OSMANLI DEVLETİ'NİN DURAKLAMA DÖNEMİ 1. III.Murat (1574-1595), 7. III.Mehmet (1595-1603), 2. I.Ahmet (1603-1617), 8. I.Mustafa (1617-1618), 3. II.Osman(Genç) (1618-1622), 9. I.Mustafa (1622-1623), 4. IV.Murat (1623-1640), 10. I.İbrahim (1640-1648), 5. IV.Mehmet (1648)-1687), 11. II.Süleyman (1687-1691), 6. II.Ahmet (1691-1695) ve 12. II.Mustafa (1695-1703)'dır. Köprülüler Devri(1656-1683): Padişah IV.Mehmet zamanında sırasıyla Köprülü Mehmet Paşa, Fazıl Ahmet Paşa, Fazıl Mustafa Paşa ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sadrazam olmuştur. Osmanlı Devleti İstanbul'un fethinden itibaren "Yükselme Devri" ni yaşadı. Bu parlak devir 1453'ten 1579'a kadar devam etti. 1579 yılında Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa'nın ölümüyle baş¬layan "Duraklama Devri" 1699'daki Karlofça Antlaşması'na kadar sürdü. 16. yüzyıl sonlarında başla¬yan hafif bir duraklama 17. yüzyılda daha da arta¬rak devam etti. Gerçi bu yüzyılın sonuna kadar Osmanlı İm¬paratorluğu dünyanın en büyük güçlerinden biridir. Devletin sınırları daha da genişlemiş, dış görünüşü eski özelliğini ve görkemini korumuştur. Fakat iç ya¬pısında çok önemli bozukluklar ortaya çıkmıştır. A. OSMANLI DEVLETİ'NİN DURAKLAMA NEDENLERİ Osmanlı Devleti'nin Duraklama Devri'ne gir¬mesinde etkili olan faktörler iç ve dış nedenlerden oluşmuştur. I. İÇ NEDENLER a. Merkez Yönetiminin Bozulması 1. İmparatorluğun Karakteri: Osmanlı impa¬ratorluğu değişik ırk, dil, din ve kültürde olan millet¬lerden meydana gelmişti. Müslüman halk impara¬torluğu yönetiyor ve yeni topraklar fethediyordu. Fa¬kat zamanla yeni fethedilen yerlerde düzenli bir sis¬tem kurulamadı. Merkezden uzak yerlerin yöneti¬minde problemler ortaya çıktı. Sınırların genişleme¬si de aynı hızla devam etmedi. Devletin kuvvetli ve adaletli yönetimi devam ettiği sürece çeşitli milletler bir arada huzur içinde yaşıyordu. Fakat devlet dü¬zeninin bozulması ve kanunların tam olarak uygu¬lanmaması hoşnutsuzluklara neden oldu. 2. Padişahların Durumu : Merkeziyetçi mut¬lak imparatorluk karakterine sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nda bütün güç padişahlarda toplan¬mıştı. Dolayısıyla onların durumu ülkeyi doğrudan etkiliyordu. Osmanlı padişahları genellikle ülkeyi kendileri yönetir ve sefere ordunun başında gider¬lerdi Duraklama Devri’nde bu durum ortadan kalktı. Sokullu Mehmet Paşa öldüğünde padişah III. Murat idi (1574-1595). Bu hükümdar zayıf iradeli bi¬risiydi. III. Murat devrinde devlet yönetimine saray kadınları karışmaya başladı, l. Ahmet (1603-1617) çocuk yaşta, 14 yaşında, hükümdar oldu. Bu zama¬na kadar şehzadeler sancağa çıkıp tecrübe kaza¬nırken l. Ahmet bundan mahrum kalmıştı, l. Mustafa (1617-1618) ve (1622-1623) yıllarında iki defa padişah olmasına karşılık hükümdarlık yapacak durumda değildi. II. Osman (1618-1622) iyi niyetli olmasına karşılık devlet yönetimi konusunda tecrü¬besizdi. II. Osman'da 14 yaşında hükümdar olmuş¬tu. IV. Murat (1623-1640) XVII. yüzyılın en değerli padişahı olmasına karşılık yeterli devlet adamları¬na sahip değildi. l. İbrahim (1640-1648) uzun yıllar sarayda ka¬fes hayatı yaşadığından hükümdarlık konusunda çok eksikti. IV. Mehmet (1648-1687) yedi yaşında padişah oldu. Devlet işlerini tamamen Köprülülere bıraktı. Bu devrin Osmanlı padişahları devlet yönetimini kendi ellerinde tutmuyorlar ve ordunun başın¬da sefere gitmiyorlardı. 3.Veraset Usûlünün Değişmesi : Osmanlı Devleti'nin veraset yönetimi Duraklama Devrinde değişikliğe uğradı. Osmanlı klasik devrinde farklı olarak, l. Ahmet zamanında (1603-1317) padişahlı¬ğın babadan oğla değil, Osmanlı hanedanı içinde "ekber ve erşad" yani en büyük ve en akıllısına geçmesi esası benimsenmiştir. Bu sistemin kabu¬lünden sonra şehzadelerin sancağa çıkma usûlü kaldırılmış, onun yerine kafes usulü getirilmiştir. Sancağa çıkma usulünün kaldırılmasıyla şehzade¬ler saraya hapsedilmiş, yönetim konusunda tecrü¬be kazanmadan padişah olmuşlardır. Sancağa çıktıktan sonra hükümdar olan son padişah III. Mehmet'tir. Kafesten tahta çıkan ilk hükümdar da l. Ahmet'tir. {OSMANLI VERASET SİSTEMİDEKİ DEĞİŞMELER: * Osman ve Orhan Beyler zamanında ülke hükümdar ailesinin ortak malı idi. * I.Murat'tan itibaren ülke sadece padişah ve oğullarının sayıldı. * Fatih Sultan Mehmet en güçü olanın tahta geçme anlayışını getirdi. (Kardeş katliyle amaç ülkenin birliğini sağlayarak bölünmesini önlemek ve en güçlü olanın başa geçmesini sağlamaktı.) * I. Ahmet(Duraklama Devri) döneminde yapılan değişiklikle Osmanlı Hanedanı içinde en yaşlı ve akıllı olanın (EKBER ve ERŞED) padişah olması esası benimsendi.} 4.Devlet Adamlarının Yetersizliği : Bu dö¬nemde devlet adamlarının pek azı makamlarının gerektirdiği tecrübe ve bilgiye sahiptir. Önceki de¬virlerdeki gibi devlet adamlarında tecrübe ve bilgiye bakılmadan rüşvet ve iltimasla devlet makamları dağıtılmıştır. Sadrazamlar görevlerinde fazla kala¬mıyorlar ve azlediliyorlardı. XVII. Yüzyılda bu göre¬ve 61 kişi gelmiştir. Bunlar içinde sadrazamlık göre¬vinde dört saat kalanlar bile vardı. Halbuki bu za¬mana kadar geçen üç yüzyılda Osmanlı Devleti'nde 55 sadrazam görev yapmıştır. S.Saray Kadınlarının Yönetimde Etkili Ol¬maları: Padişahların çocuk denilecek yaşta hüküm¬dar olmaları anneleri yani Valide Sultanların devlet yönetiminde etkili olmalarına neden olmuştur. Vali¬de Kösem Sultan ve Turhan Sultan bu dönemin meşhur şahsiyetleridir. Ayrıca padişah hanımlarının ve cariyelerin de yönetimde etkileri görülmüştür. b) Eyalet Yönetiminin Bozulması : Eyaletlere iltimas (kayırma) ya da rüşvetle ta¬yin edilen valiler, kadılar ve diğer görevliler bilgi ve tecrübe bakımından yeterli değillerdi. Bunlar gittik¬leri yerlerde halkı soyuyorlar, merkeze iyi görünmek için de bol bol hediyeler gönderiyorlardı. Her tarafta eşkıyalar türedi. Geniş ölçüde ayaklanmalar mey¬dana geldi. Halkın can, mal ve namus güvenliğinin kalmaması Osmanlı yönetiminde yeni problemlere neden oluyordu. XVII. yüzyılın başında I. Ahmet ta¬rafından çıkarılan "Adaletnâme" de bu durumun ön¬lenmesi için gerekli tedbirler belirtilmiştir. c) Ordu ve Donanmanın Bozulması(Seyfiyenin Bozulması): 1- Devşirme Sisteminin Bozulması : Bu dö¬nemde Kanun-u Kadim'e aykırı olarak Yeniçeri Ocağı'na rast gele kişiler alındı. Yeniçerilerin sayısı artarken değerleri azaldı. III. Murat oğullarının sün¬net düğününde halkı eğlendiren bazı Hıristiyan hokkabaz ve cambazları Yeniçeri
1299 Osmanlı Kültür ve Medeniyeti 1  40:55
1299 Osmanlı Kültür ve Medeniyeti 1 3.058 izlenme - 2 yıl önce 1299 Osmanlı Kültür ve Medeniyeti 1 Ordu Toprak Devlet Kurumları
Ders: 1281 1360 Orhan Bey Kimdir? (Orhan Gazi) 01:48
Ders: 1281 1360 Orhan Bey Kimdir? (Orhan Gazi) 3.538 izlenme - 3 yıl önce Orhan veya Orhan Gazi (Osmanlı Türkçesi: , Orhan Bey; 1281, Söğüt – Mart 1362, Bursa), Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci padişahı. 1326 ile 1359 yılları arasında beylik yapmıştır.[1][2] Babası Osman Gazi'den 16.000 km2 olarak aldığı devleti, oğlu I. Murad'a 95.000 km2 olarak bırakmıştır. Osmanlı Beyliği'nin kurucusu Osman Gazi ve Malhun Hatun'un oğludur. Sarışın, uzun boylu ve mavi gözlü, halk tarafından çok sevilen, ulemaya saygılı, merhametli bir hükümdar olarak tanımlanır. Sık sık halkın arasına karıştığı, ve dertlerini dinlediği söylenir. Babası Osman Gazi'nin vefatı üzerine 1324'te bey olmuştur. Orhan Gazi'ye dinin kahramanı manasına gelen Şücaeddin lakabı verilmiştir. Ölüm tarihini 1359, 1360, 1361 ve 1362 gösteren kaynaklar da vardır. Konu başlıkları [gizle] 1 Bey olmadan yaşamı ve Bey olması 2 Anadolu'da fetihler 3 Rumeli'ye geçiş 4 Yenilikleri ve düzenlemeleri 4.1 Devlet alanında 4.2 Askerlik alanında 5 Kişiliği ve fiziki yapısı 6 Son yılları ve ölümü 7 Ailesi 7.1 Eşleri 7.2 Erkek çocukları 7.3 Kız çocukları 8 Kaynakça 9 Dış bağlantılar Bey olmadan yaşamı ve Bey olması[değiştir] Doğum tarihi 1281 olarak verilmekle beraber, bu tarihi 1274, 1279, 1287 olarak veren kaynaklar da bulunmaktadir.[3] Osmanoğullarının en uzun ömürlüsü olan Orhan Bey'in çocukluğu ve gençliği bilinmemektedir. Nasıl yetitiği, nasıl eğitim aldıği, hatta okur yazar olup olmadığı bilinmemektedir. Osmanlı tarihlerinde adının ilk geçişi 1298'de Nilüfer Hatun (Yarhisar Tekfuru kızı Holofira) ile evlendirilmesi nedeniyle olmuştur. 1300'de Köprühisar'in fethinde bulunmuş ve Karacahisar uçbeyliği verilmiştir. Osman Bey oğlunu emir-i kebir (beylerbeyi) rütbesi ile küçük beylik ordusuna komutan atamış ve bundan sonraki babasının her askerî eylemine katılmıştır. [3] Beyliğe babasının sağlığinda mi yoksa õlümünden sonra mı geçtiği konusu tartışmalıdır.[3] Bizans tarihçisi Laonikos Chalkokondyles, kaynak göstermeden, babası ölünce oğlu Orhan'ın Uludağ'a çekildiğini ve sonra yanına asker toplayarak kardeşlerini alt ettiğini bildirir.[3] [4] İlk Osmanlı tarihçilerinden İbni Kemal tarihinde Orhan Bey'in ahi liderlerinin kararı ile bey olduğunu ve Ru'us-i hadem ve vücuh, Uluğ oğlu Orhan'i riyasete lâyik gördler. demektedir.[3] Aşıkpaşazade, Oruç Bey, Nesri gibi ilk Osmanli tarihçileri ve geleneksel kabul edilen anlatıma göre Beylik ileri gelenleri ve Osman Bey'in çocukları Osman Bey'in ölümü ardından bir toplantı yapmışlar; bu toplantıda Orhan Bey kardeşi Alaaddin'in Bey olmasını önermiş ama Aleaddin bunu kabul etmeyip, kardeşi Orhan'ın askerî başarılarınından dolayi, devlet ileri gelenlerinin uygun gördüğü gibi küçük kardeşi Orhan'ı Beylik tahtınamü nasip gördüğünü ifade etmiş ve böylece Orhan tahta geçmiştir. [5] Adına kesilen ilk Osmanlı akçe sikkesi Rebievvel 724 (Şubat 1324) tarihi taşımakta ve Orhan'in en geç bu tarihte Bey olduğuna kanıt sağlamaktadır. [6] Osmanlı'nın ilk tapu senedini Miladi 1301 yılında Orhangazi; Şeyh İzzeddin İsmail'e Sakarya Akova'daki Çalıca ve Şehler Köyü vakıf tapusunu vermiştir. Orhan Gazi'ye bey olduktan sonra "Şücaeddin", "İhtiyareddin" ve "Seyfeddin" sanlari verilmiştir. Adına tuğra çekilen ilk Osmanli beyidir. [3] Anadolu'da fetihler[değiştir] Orhan Bey'in beylik yıllarının ilk dönemi Anadolu'da fetihlerle geçmiştir. Beyliği sırasında bütün diğer Anadolu beylikleri gibi İran'da kurulu İlhanlılar'ı metbu sayıp yıllık vergi ödemekte devam etmiştir. Diğer yandan da Bizans topraklarına yönelik akınlar ve fetihlerle Osmanlı Beyliği daha güç kazanmıştır. Orhan Bey 1321'de Mudanya'yı fethederek beyliğini Marmara Denizi kıyısına erişmiştir. 1323 yılında Gebze de kendi adında camii yaptırmıştır. 1321 ve 1326'ya kadar Gazi komutanlar emri altında Osmanlı beylik birlikleri beylik sınırlarina sevkedilmiş; Konur Alp Batı Karadeniz dolaylarına, Akça Koca İzmit dolaylarına, Abdurrahman Gazi Yalova (Yalakabad) dolaylarına akınlar yaparak Yalova, Akyazı, Mudurnu, Pazaryeri (Ermenipazarı), Sapanca (Ayangölü), Kandıra, Samandra fetihleri yapılmıştır. 1326'da hedef, bölgenin en büyük merkezi olan ve yıllardır abluka altında tutulan Bursa kenti olmuştur. Önce Orhaneli (o zaman Atranos) kalesi alınmış ve yıkılmış; sonra Bursa hisarını kuşatmak üzere Pınarbaşı mevkininde karargah kurulmuştur. Fakat Köse Mihal Bey'in diplomatik çabaları sonucu kale muhafızı Evranos kaleyi savaşsız teslim etmiştir. Köse Mihal Bey ve Evranos Bey'in müslüman olup Orhan Bey'in hizmetinde akıncı beyleri olarak görev yapmaları ve bu misyonu kendi soydaşlarına devretmeleri Osmanlılık kimliği yaratma siyasetinin ilk başarılı sonuçlarıdır. Bir vekayiname Bursa alınışını 2 Cemazievvel 726 (6 Nisan 1326) olarak vermektedir. Fakat elde bulunan bazı, Orhan Gazi adına Bursa'da basılı olduğu gösterilen akçe sikkeleri daha önceki tarihleri göstermektedir. Genel olarak Osmanlı tarihçiler Bursa'nın alınması ile Orhan Gazi tarafından başkent yapıldığı bildirirler.[7] Sonraki yillarda Orhan Bey'in gazi komutanları akıncıları ile Kocaeli topraklarında ilerlemişler; Kartal ve Aydos kalelerini fethetmişler ve Boğaz kıyılarında görülmüşlerdir. Mayıs 1329'da Bizans imparatoru olan III. Andronikos ve yakın danışmanı (sonra imparator olan) Yannis Kantakuzenos 2.000 paralı asker ile takviyeli bir Bizans ordusu ile Kocaeli'nde ilerlemiş; İzmit kuşatması yapan ise Orhan Gazi ivedi yürüyüşle Darıca üzerinden gelmiş; ve ilk defa bir meydan savaşı olarak Bizans ve Osmanlı orduları 11 Haziran 1329da Maltepe (Palekanon) Savaşı'na girişmişlerdir. Bu savaşta Bizans ordusu Osmanlı ordusuna yenik düşüp bozguna uğramış ve Bizans İmparatoru III. Andronikos yaralı olarak kurtulmuştur. Böylece III. Andronikos'un Bizans Anadolu topraklarını geri alma planları suya düşmüştür ve Bizanslılar bir daha böyle planlara girişmemişlerdir.[8] Orhan Bey'in bu askerî zaferi sonucu olarak bütün Hristiyanlar için ana itikat prensibi sağlayan Nicea İtikadı'in 325'de kabul edildiği şehir olan ve Bizans Konstantinopolis'i Latinlerin elinden alıp kurtaran İznik Rum İmparatorluğu'nun başkenti olmuş olan İznik (Nicea) 2 Mart 1331'de hiç direniş görünmeden fethedilmiştir. Orhan Bey ve yakınları tarafından yapılan imar çalışmaları çok kısa bir zamanda İznik bir Osmanlı kültür, ticaret ve sanat merkezi olan bir İslam şehrine döndürmüştür. Özellikle Orhan Bey İznik büyük katedralini camiye ve bir manastırı medreseye çevirtmiş; eşi Nilüfer Hatun bir imaret yaptırmış; oğlu Süleyman Paşa ise yeni bir medrese inşa ettirmiştir. Bu çalışmalar sürerken Kara Timurtaş Paşa Marmara'nın Gemlik ve Armutlu kıyılarını Osmanlı sınırlarina katmış. Sonra daha eski klasik Roma İmparatorluğu'nun (284 ve civarında) başkentliğini yapmış olan ve 6 yıldır Osmanli ablukası altında bulunan İzmit (Nikomedia) 1337'de Bizans tarafından savunulamaz duruma gelmiş; son Bizans valisi Prenses Marika Paleialogos tarafından terkedilip Osmanlı orduları tarafından fethedip yönetimi Süleyman Paşa'ya verilmiştir. Bunun üzerine III. Andronikos 1333de Osmanlı hükümdarı Orhan Beye bir barış anlaşması teklif etmiş ve yıllık 12.000 Bizans altını haraç karşılığında Bitinyada Bizans elinde kalmış olan arazilere Osmanlı'ları hücum etmemesini teklif etmiştir. Böylece Orhan Bey'in Anadolu'da küffardan fethedeceği önemli bir yer kalmamıştır. Orhan Bey bu nedenle 1340'lı yıllarda beyliğini yeni bir strateji olan komşu Türkmen beyliklerin fethine yöneltmiştir. Bu ülkeler İslam siyaset felsefesine göre dar-ül harp olmadığı için bu yeni stratejinin uygulaması için sudan nedenler yaratılmıştır. Önce Karesi Beyliğinde hükümdarlık kavgasına geçen Demirhan Bey ile Dursun Bey'in arasını bulmak nedeniyle Orhan Bey 1342'de Ulubad, Karacabey (Mihaliç) ve Mustafakemalpaşa (Kırmastı) kalelerini işgal etmiştir. Bununla da yetinmeyerek önemli bir askerî kuvvetle 1345'te Karesi Seferi'ne çıkmıştır. Bu iki kavgalı bey Bergama'da sıkıştırılmış; Dursun Bey kuşatma sırasında ölmüş; Demirhan Bey esir olarak alınmıştır. Böylelikle Karesi Beyliğine ait geniş topraklar ve Balıkesir, Manyas, Edincik ve Erdek kentleri Orhan Bey idaresine geçmiştir. Sonra İç Anadolu'ya akınlar başlamıştır. Bu akınlar 1354'te Gerede ve Osmanlılara kuruluştan beri destek s
Ders: 1326 1389 1. Murat (Hüdavendigar) Kimdir? 02:13
Ders: 1326 1389 1. Murat (Hüdavendigar) Kimdir? 3.305 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen I. Murad, Murad Hüdavendigâr veya Gazi Hünkar (Osmanlı: , Murad Bey, 29 Haziran 1326, Bursa – 28 Haziran 1389, Kosova), Osmanlı Devleti’nin üçüncü padişahı. Babası Orhan Gazi, annesi Nilüfer Hatun'dur.[1][2] Babası Orhan Gazi döneminde 95.000 km² olan devlet toprakları onun döneminde yaklaşık 500.000 km² kadar genişlemiştir. "Hükümdar", "bey" anlamına gelen hüdavendigâr (Osmanlı: ) unvanı verilmiştir. Tuğrası Sultan Murad bin Orhan olarak istiflenmiştir. Bazı kitabelerde Melikû'l-Âdil İl Gazi es-Sultan Giyâsû'd-Dünya ve'd-Din sanı ile anılmıştır. Adına kesilmiş olan gümüş ve bakır sikkelerde ve bazı diğer kitabelerde Murad bin Orhan el-Melik, el-Adil, es Sultanü'l Gaalib ad ve unvanları kullanılmıştır. Bazı kaynaklara göre, bu Osmanlıların İlhanlılara olan bağımlılığının sona erdiğini göstermektedir. Böylece Sultan unvanı ilk kez I. Murad zamanında kullanılmıştır. Batı kaynaklarında Amourad I olarak anılmaktadır. Edirne'yi alarak Balkanlara geçmiştir ve Balkanlar'da fetihler yapmaya başlayarak Osmanlı Devleti'nin sınırlarını genişletmiştir. 40'ın üzerinde savaşı yönettiği ve hiç yenilmediği çeşitli kaynaklarda söylenmektedir. I. Kosova Savaşı'ndan sonra savaş alanını gezerken bir Sırp askeri olan Milos Obilic tarafından hançerlenerek öldürülmüştür. Konu başlıkları [gizle] 1 Padişahlık öncesi 2 Saltanatı 2.1 Savcı Bey isyanı 2.2 Anadolu'da kazanılan yeni yöreler 2.3 Balkanlarda yeni fetihler 2.4 Karamanoğulları ile savaş 2.5 Balkanlarda yeni müttefikler, Kosova Meydan Muharebesi ve ölümü 3 Saltanatının değerlendirilmesi 4 Ailesi 5 Kaynakça Padişahlık öncesi[değiştir] Şehzadelik yılları hakkında elimizde hiç bilgi bulunmamaktadır. Annesi Rum asıllı Yarhisar tekfurunun kızı olduğu için, bundan ne kadar etkilendiği, örneğin Rumca bilip bilmediği, meçhuldur. Çocukluğu ve gençliğinde İznik ve Bursa'da medreseler açıldığı bilinmekle beraber I. Murad'ın bu kurumlarda veya bunlarda bulunan değerli hocalardan İslamî eğitim görüp görmediği; yahutta babası ve dedesi gibi geleneksel Türkmen eğitimi mi gördüğü bilinmemektedir. Babası Orhan Bey Bursa'yı aldığı zaman (1326'da veya bazı kaynaklara göre 1324'te),Aşıkpaşazade tarihine göre bu şehir "Bey Sancağı" olarak örgütlenmiş ve Şehzade Murad sancak beyi olarak atanmıştır.[3] Diğer kaynaklara göre ise Bursa doğrudan doğruya devlet merkezi yapılmıştır. I. Murad'a Hüdavendigar unvanı verildiği bilindiği; bu unvanın daha çok Bursa Sancağı'nda kullanıldığı; sonradan II. Murad'a da verildiği göz önüne alınırsa, Bursa Sancak beyi olarak görev yaptığı çok olasıdır. Olasılıkla Bursa Sancak Beyi iken, ağabeyi Süleyman Paşa'nın maiyetinde Rumeli fetihlerine katılmıştır. Süleyman Paşa'nın Çorlu'da bir sürek avı sırasına 1359'da ölümünden sonra üç yıl kadar (1359-1362) Beylerbeyi olarak Rumeli fetihlerine devam etmiştir. Ancak bazı kaynaklar oğlu Süleyman Paşa'nın beklenmedik ölümüne çok üzülen ve çok yaşlı olan Orhan Bey'in son günlerini inzivaya çekilip sessiz geçirdiğini, devlet idaresini oğlu Murad Bey'e bıraktığını yazarlar.[4]Aşıkpaşazade ise Orhan Bey'in Süleyman Paşa ile aynı yılda öldüğünü bildirmektedir.[3] Saltanatı[değiştir] 1362'de Orhan Bey ölünce, kendisi Rumeli'de bir muharebe ortamında iken, Bursa ahilerinin kararıyla, hükümdar ilan edilmiş ve Bursa'ya çağrılmıştır. Murad Bey tahtına geçtikten hemen sonra Aşıkpaşazade'nin deyişiyle [3] kendi vilayetinden ve Karesi'den eyi leşker cem edip hemen Rumeli'ye dönme hazırlığı yapmaya başlamıştır. Fakat komşu devletler ve diğer düşmanlar bu hükümdar değişikliğinden faydalanmak için hemen harekete geçmişlerdir. Bizanslılar Çorlu, Burgaz ve Malkara'yı geri almışlardır. Kısa bir zaman önce Osmanlılara katılmış olan Ankara'nın Ahileri şehirlerinden Osmanlı kale muhafızlarını kovmuşlardır. Büyük şehzade İbrahim ayaklanmıştır. Bizanslılar, anne tarafından VI. Yannis Kantakuzenos'un torunu olan ve imparator V. Yannis Palaiologos'un kızıyla nişanlı olan küçük şehzade Halil'i kışkırtarak ağabeyinin hükümdarlığını kabul etmemesine neden olmuşlardır. Karamanoğulları da Osmanlılara hücum için ordusunu hazırlamaktaydı. Murad Bey önce deneyimli komutanlar, ulema mensupları ve diğer ileri gelenler ile bir görüşme yapmış ve bu sorunların hepsine o yıl çare bulmuştur. Önce Ankara'ya hücum edip kaleyi ve şehri eline geçirmiş ve bozguncuları elimine etmiştir. Sonra Sultan Höyüğü (Eskişehir) almış ve Bursa'ya dönüp biraz daha savaş hazırlığı yapıp yapamadan Karamanoğulları üzerine yönelmiştir. Tarihçi Şükrullah'ın deyimiyle[5] Karaman Beyi de ileri gelip iki ordu karşılaştılar... Kargılar kırıldı, kılıçlar çentik çentik, kalkanlar paramparça oldu. Kişiler güz yaprağı gibi döküldü... Karamanlılar çerisinden Varsak, Tatar ve Türkmenden sayısız kişiler toprağa düştü... Karaman Beyi takımlarını, ağırlıklarını bırakıp kaçtı. Bu sırada Eskişehir ve Bilecik taraflarında ayaklanma hazırlıkları içinde bulunan kardeşleri İbrahim ve Halil'i yakalattırdı ve boğdurdu. O zamana kadar devlet göreneğine göre beylerbeylikleri ve sancak beylikleri hükümdarın kardeşlerine veya oğullarına verilmekteydi. Fakat Murad Bey kardeşlerini boğdurduğu ve çocukları da çok küçük yaşda olduğu için hanedan dışı atamalar yapmak zorunda kaldı: Lala Şahin Paşa beylerbeyi unvanı ile ordu komutanı; Bursa Kadısı Cendereli (Çandarlı) Kara Halil Hayreddin'i de "kadı-asker" olarak atadı. Sultan I. Murad Anadolu'da durumu dengeli hale soktuktan sonra I. Murad Rumeli'ye hemen 1361'de dönüp Bizanslıların tekrar ellerine geçirdikleri Lüleburgaz ve Çorlu'yu yeniden eline geçirdi. I. Murad Lüleburgaz'da bir savaş meclisi topladı ve burada Edirne'nin alınması kararlaştırıldı. Hacı İl-Beyi ve Gazi Evrenos idaresi altında akıncı kolları Malkara, Keşan, İpsala ve Dimetoka doğrusu üzerinde ilerleyip hem buraları ele geçirip hem de Balkanlardan yardım gelmesini önlediler. Lala Şahin Paşa komutasında Osmanlı birlikleri bir karmaşık Bizans-Bulgar ordusuna karşı Sazlıdere Savaşı'nda galibiyet kazanıp; Edirne'nin fethine yol açtı. Böylece I. Murad Bizans'in Trakya'daki merkezi ve imparatorlukta üçüncü büyük şehir olan Edirne'yi (Adrianople) 1362'de ele geçirdi.[6] Balkanlar'da genişleme startejisi uygulamak ve bunun daha kolay başarılmasını sağlamak için Edirne'yi devletin ikinci başkenti olarak seçti. Edirne, İstanbul ile Tuna yalıları arasındaki yolda en güçlü kaleydi; Bizans başkenti ve Balkan Dağlarından giden yolun önemli menzili olarak bu yolu kontrol etmekteydi ve Bizans'ın Balkanlardaki ordu ve idari merkezi idi. Edirne yeni kurulan Rumeli Beylerbeyliği'nin de merkezi oldu. Bu stratejik avantajını kullanan I. Murad 1363'te Filibe (Philippolis/Plovdiv)'i ve Gümülcine'yi de eline geçirip İstanbul'a hem çok önemli vergi geliri, hem de hububat, pirinç gibi yiyecek maddeleri sağlayan ana yolların geçtiği Meriç Irmağı vadisini idaresine aldı. Bu aynı zamanda Bulgar Çarı John Aleksander'a Bizans aleyhinde Osmanlılara destek sağlaması için bir baskı yolu oldu.[7] Artık hedef Bizans değil Balkanlar olmuştu. Bu yeni stratejik durum Bulgar, Bosna, Sırp, Macar ve Eflak devletlerini etkiledi ve Papa V. Urbanus'ın teşvikiyle yeni bir bağdaşıklık kuruldu.Hıristiyan devletlerin birliklerinden oluşan ve Macaristan Kıralı I. Layos komutanlığında bir Haçlı ordusu toplandı ve 1364 yazında bu ordu Balkanlar üzerinden Meriç vadisine inip Meriç Irmağı kenarından ilerlemeye başladı. Bu sırada I. Murad Anadolu'da Bursa'da devlet reformları ile uğraşmakta idi. Lala Şahin Paşa Edirne'yi korumak niyetiyle orada kalıp Hacı İl-Beyi komutasında bir süvari birliğini keşfe gönderdi. Haçlılar zaferlerinden emin olup Meriç kıyısında rahatlık içinde kampta bulunmaktaydılar. 26 Eylül 1364'te Hacı İl-bey'in birliği gün ağarırken aniden bir baskın hücumuna geçip bu Haçlı kuvvetini paniğe kaptırdı ve binlerce Bulgar, Sırp, Boşnak, Macar ve Eflaklı Haçlı asker öldürüldü veya Meriç'te boğuldu. Osmanlı tarihçileri bu müthiş baskını Sırp Sındığı olarak anmaktadırlar.[8] 1366'da Savoy Kontu olan Amedeus, yakın akrabası olan Bizans İmparatoru V. Yannis Palaiologos'a destek sağlamak için denizden küçük bir Haçlı seferine girişti. Venedik
Ders: Türk İran Tarihi Ve İlişkileri İran Türkolojisi İle Türkler Ve İranlılar 15:13
Ders: Türk İran Tarihi Ve İlişkileri İran Türkolojisi İle Türkler Ve İranlılar 4.567 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Ayklut İlter Aykut Öğretmen DERS 800 Türk İran Tarihi ve ilişkileri İran Türkolojisi ile Türkler Ve İranlılar Ders, tarih,türk,türkler, iran,iranlılar,ilişkileri, tarihte, türk iran, ilişkisi, dünü bugünü, tarihsel gelişimi, kültürü Türkiye-İran ilişkileri Türkiye Cumhuriyeti'nin İran İslam Cumhuriyeti'yle süregelen uluslararası politikaları içerir. Konu başlıkları [gizle] 1 İlişkilerin tarihçesi 1.1 Selçuklu ve Osmanlı dönemi 1.2 Cumhuriyet dönemi 1.2.1 Cumhuriyet’in ilk dönemleri 1.2.2 Soğuk Savaş’ın müttefikleri 1.2.3 İslam Devrimi’nin ardından 1.3 Ağustos 2008 1.4 Mayıs 2010 2 Ticari İlişkiler 3 Terörizme Karşı İşbirliği 4 Dipnotlar 5 Dış bağlantılar İlişkilerin tarihçesi[değiştir] Selçuklu ve Osmanlı dönemi[değiştir] 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'ndan bu yana ik ülkenin devlet sınırları. Türklerle İranlıların ilişkileri bu iki ulusun İslamiyeti kabul etmeleriyle başladı. Türkler bu dönemde Orta Asya'dan batıya akın ederek İranlılarla karşılaştılar. Bu karşılaşma her iki kültürü de çok derin bir şekilde etkiledi. 20. yüzyıla kadar İran'da kurulmuş olan hemen hemen her devlet bir Türk hanedanı tarafından yönetildi. Bir yandan da Türk dili çok sayıda Farsça kelimeyi benimseyerek İran kültüründen derin bir şekilde etkilendi. Sanat, bilim ve devlet yönetimi konusunda Türkler İranlılardan çok şeyler öğrendiler. İran İslamiyet dönemindeki tarihi boyunca sürekli bir şekilde Türk hanedanları tarafından yönetilmiş olsa da Anadolu'ya yerleşmiş olan Türklerle, Türkler tarafından yönetilen İranlılar arasındaki çekişmeler hiçbir zaman sona ermedi. İran'ı yöneten Timur Devleti ve Akkoyunlular devamlı Osmanlılarla savaştılar. Ancak Türk-İran ilişkilerindeki en önemli dönüm noktası yine bir Azeri asıllı Türk hanedanı olan Safevilerin işbaşına geçmesiyle meydana geldi. Safeviler 16. yüzyılda İran'da işbaşına geçtiler ve Şiiliği kabul ederek Doğu Anadolu'da Oniki İmam inancını yayıp Alevi Türkmenleri ve Kızılbaşları kışkırtıp İran'ı dünya Şiiliğinin odak noktası haline getirdiler. Osmanlılar ise hilafeti ele geçirerek Sünniliğin önderleri haline geldiler. Bu tarihten sonra Osmanlı-İran çekişmesi aynı zamanda Sünni-Şii ve Sünni-Alevi çekişmesinin de bir parçası haline geldi. Safevilerle Osmanlılar 16. ve 17. yüzyıllarda defalarca savaştılar. Bağdat, Tebriz, Karabağ, Gürcistan gibi bölgeler defalarca el değiştirdi. Hiçbir taraf kesin bir üstünlük sağlayamadı. Ancak iki ülkenin de büyümekte olan Avrupa tehditine karşı birbirlerini zayıflattıkları söylenebilir. Sonunda 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'yla Türk-İran sınırı belirlendi. Günümüzde dahi geçerliliğini sürdüren Ortadoğu'da emperyal cetvelle çizilmemiş yegâne sınırdır. Eski Türkçede "tat" sözcüğü hem "Fars", hem de "silah üzerindeki pas" anlamına gelir.[1] 11. yüzyıl leksikografı Kâşgarlı Mahmud ayrılmaz Türk-Fars ilişkilerini esprili bir şekilde şöyle özetlemiştir:[1] başsız börk bolmas (Başsız şapka olmaz) tatsız türk bolmas (Fars'sız/passız Türk olmaz) Cumhuriyet dönemi[değiştir] Cumhuriyet’in ilk dönemleri[değiştir] Rıza Pehlevi ile Mustafa Kemal Atatürk Çankaya Köşkü'nde, 16 Haziran 1934 İran şahı Rıza Şah'ın Ankara ziyaretinden bir görünüm. Sağda Mustafa Kemal Atatürk, Haziran 1934. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra Türkiye'yle İran arasındaki ilişkilerde düzelme gözlendi. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı'ndan 3 gün önce 26 Ekim 1923 tarihinde Rıza Şah Pehlevi kendini şah ilan etti. İran'daki en son Türk hanedanı olan Kaçarlar'a son vererek Pehlevi hanedanını kurdu. Görece iyi ilişkilere rağmen hayli uzun ve sorunlu bir geçmişin ağırlığını üzerinden atamayan iki ülke arasında azımsanamayacak sorunlar da vardı. Bu sorunların en önemlilerinden biri, iki ülkenin sınır bölgesinde yaşayan Kürt aşiretlerinin yarattığı sorunlardı. Sınırın bir tarafında güvenlik problemine yol açan aşiretler, kolayca sınır geçerek takibattan kurtuluyorlardı. Sınırın arazi üzerinde tam olarak belirlenmemesi de güvenlik güçleri arasında sınır ihlaline dayanan gerginlikler çıkmasına neden oluyordu. Özellikle Ağrı İsyanları sırasında Türkiye’nin bu konuyla ilgili rahatsızlığı had safhaya ulaştı. 1932 yılında sınır değişikliği yapılarak, başka bir toprak verip Küçük Ağrı Dağı’nın tamamen Türk sınırları içine alınmasıyla büyük ölçüde çözülen bu sorun daha sonra sınırın da kesin olarak tespit edilmesiyle ortadan kalktı. Rıza Şah Atatürk'le yakın bir ilişki kurdu. 2 Temmuz 1934'de Türkiye'ye bir ziyaret yaptı. 8 Temmuz 1937 tarihinde de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabat Paktı imzalandı. Sınır sorunun çözülmesini hemen ardından 1937 yılında Sadabad Paktı kuruldu. Fakat o yıllarda giderek Almanya güdümüne giren İran’la Türkiye’nin yolları çok geçmeden ayrıldı ve bu paktın ömrü kısa oldu. 1941 yılında İran’ın müttefiklerce işgali, Türkiye’nin bölgede Sovyet nüfuzunun artmasından endişe duymasına neden oldu. İşgal döneminde iki ülke ilişkileri fiilen askıya alındı. Zaten karar sahibi olan merci işgal güçleriydi; bu noktada Türkiye İngiltere ile bağlantı kurmayı seçti. Türkiye’nin İran’la ilgili olarak İngiltere ile ilişki kurduğu iki mesele İran’ın Türk asıllı etnik grubu Kaşkaylara yönelik baskının sona erdirilmesine ilişkin talep ve Sovyet işgalinin devam etme olasılığına karşı Türkiye’nin duyduğu kaygı oldu. Rıza Şah Atatürk Devrimlerini İran'a örnek aldı. Oğlu Muhammed Rıza Pehlevi de babasının izini takip etti. Pehleviler döneminde Türkiye-İran ilişkileri olumlu bir düzeyde gelişti. 3 Kasım 1955'te İran Türkiye'nin de üyesi olduğu Bağdat Paktı'na katıldı. Soğuk Savaş’ın müttefikleri[değiştir] Sovyet işgalinin sona ermesiyle birlikte iki ülke ilişkileri tekrar normalleşmeye başladı. Gitgide gerilimi artan Soğuk Savaş’ta seçimini batı Bloğu’ndan yana yapan Türkiye ve İran’ın kaderi bir kez daha, bu kez Sovyet tehlikesi ekseninde kesişmekteydi. Fakat bu durum da uzun sürmedi. 1950’lerin başında Musaddık’ın iktidara gelmesi Türkiye’de büyük rahatsızlık yarattı. Musaddık rejiminin Batı’ya karşı mesafeli bir politika izlemesi ve bu dönemde İran’da etkinliğini artıran solcu Tudeh’le işbirliği yapması Türkiye’nin rahatsızlığının sebeplerini oluşturuyordu. Türkiye bu dönemde batılı devletlerin İran’a yönelik her türlü önlemini destekledi, hatta Musaddık’a karşı düzenlenen operasyon için ABD ve İngiltere’yi teşvik etti. Musaddık’ın devrilmesi ve Şah’ın ülkede iktidarını sağlamlaştırmasının ardından iki ülke ilişkileri kaldığı yerden devam etti. Ortak Sovyet tehdidi algılaması daha önce Sadabat Paktı’nda iyi bir sınav veremeyen Türkiye ve İran’ı yeni bir ittifaka yöneltti. ABD’nin Sovyetler’in yayılmasına karşı ortaya attığı Kuzey Kuşağı (Northern Tier) projesi çerçevesinde 1955 yılında Irak ve Türkiye’nin ortaklığı ile Bağdat Paktı kuruldu. İran’ın bu pakta sonradan ve ülkedeki sol muhalefetin tepkisinden çekinerek biraz gönülsüzce katılması Türkiye’de başta bir rahatsızlık yarattı fakat bu durum kısa sürede aşıldı. Irak’ın 1958’deki darbenin ardından pakttan çekilmesi sonucunda Bağdat paktı feshedilerek yerine CENTO (Central Treaty Organisation) kuruldu ve merkezi Ankara olarak belirlendi. Fakat bu kez işler tersine dönmüştü. NATO üyesi olmayan İran, Irak örneğini de göz önünde bulundurarak CENTO’nun güçlendirmesini istiyor; fakat NATO’ya da üye olmanın rahatlığını taşıyan, ayrıca askeri birliklerinin tamamını NATO’ya tahsis etmiş olan Türkiye bu kez isteksiz davranıyordu. Bu durum, önce dönemin başbakanı Adnan Menderes’in Moskova ziyaretiyle, ardından gerçekleşen 27 Mayıs Darbesi ile Şah’ın iyice telaşlanmasına neden olmuştur. Darbeden sonra yönetimi eline alan Milli Birlik Komitesi’nin NATO ve CENTO’ya bağlıyız açıklaması Şah’ı kısmen rahatlatsa da CENTO emrine asker verilmesi meselesi yine çözümsüz kalmıştır. 1962’de Türkiye’nin İran ve Yunanistan’la ilişkilerini geliştirme yönündeki kararı ilişkileri giderek daha sıkı hale getirdi. Karşılıklı açıklamalarla pekiştirilen bu süreç 1964’te Pakistan’ı da içeren Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği’nin (RCD) kurulmasıyla sonuç verdi. Böylece o güne dek genellikle askeri ve siyasi işbirliği alanında tutulan ilişkiler ticaret, ulaşım ve iletişim gibi alanlara da taşınmış oldu. 1960’lı yıllarda Türkiye’de özellikle sol hareketin büyümesine paralel olarak Şah karşıtı söylemin güçlenmesi İran’da rahatsızlık yaratan bir durum oldu. Ayrıca bu dönemde, CENTO’ya asker tahsisinin hâlen çözülmemiş olması, ekonomik işbirliği çabalarının beklenen başarıyı göstermemesi İran açısından; İran’ın Irak’taki Kürt grupları desteklemesi ve bölgedeki askeri nüfuzunu giderek artırması da Türkiye açısından ortaya konan sorunlar olarak göze çarpmaktadır. Bu sorunlar 1970’lerde de varlığını sürdürür; 1973 petrol krizleriyle birlikte Türkiye’nin önce ekonomik, ardından siyasi krize girerken İran’ın ekonomik, askeri ve siyasi etkinliğinin artması da ilişkilerin durgunlaşmasına sebep olur. İslam Devrimi’nin ardından[değiştir] 1979 yılında İran devrimi meydana geldiğinde Türk-İran ilişkilerinin geçmişine bakan herkes ilişkilerin kötüye gideceğini tahmin ediyordu. Ancak ilişkiler kötüye gitmedi aksine daha da iyi bir seyir takip etti. İran'ı terk ederek Sovyet Rusya'nın nüfuzuna girmesine yol açmak istemeyen Türkiye, açıkça İran karşıtı bir tutum içine girmedi. Bu yüzden, Tahran'da bulunan ABD büyükelçilerinin rehin alınmasının ardından, Kasım 1980'de İran'a ambargo koyan ABD'nin uygulamalarını takip etmeyi kabul etmedi. Türkiye’de 1980 Darbesi’nin gerçekleşmesiyle bir ara bozulur gibi olan ilişkiler, İran-Irak Savaşı’nın çıkmasıyla tekrar rayına oturdu. Bu dönemde Türkiye’nin izlediği tarafsızlık siyaseti sonucunda Türkiye, İran’ın en önemli ticari partnerlerinden biri hale geldi. Bu dönemde Türkiye, İran-Irak Savaşı’nın Türkiye ile ticari ilişkilere zarar vermemesi ve PKK’nın desteklenmemesi yönündeki isteklerini İran’a iletti. İran bu konularda hassasiyet gösterdi, hatta savaş döneminde Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının bulunduğu bölgeleri ele geçirmekten özellikle kaçındı. Fakat savaşın sona ermesiyle, ticari kaygıların gölgesinde sırasını bekleyen kimi sorunlar bir anda patlak vermiştir. Hem ticari ilişkiler önemli bir ölçüde gerilemiş hem de siyasi ilişkiler ciddi bir krize girmiştir. Krizin patlak vermesi, 10 Kasım’da İran’ın Ankara Büyükelçiliği’nde bayrağın yarıya indirilmemesiyle başlar, Türkiye’deki İranlı rejim muhaliflerinin kaçırılmak istenmesi, karşılıklı açıklamalarla tırmanır. Kriz, Başbakan Turgut Özal’ın gönderdiği dostluk mesajıyla aşılır. Humeyni’nin ölümüyle birlikte ideolojik çelişkiler bir ölçüde yumuşar. 1990’ların başındaki iki gelişme Türk-İran ilişkilerini de etkiler. Bunlardan bir Körfez Savaşı’dır. Savaş sırasında önemli bir fikir ayrılığı yaşamayan Türkiye ve İran savaşın ardından Saddam Hüseyin’in müdahalesinden kaçan Kürt nüfusun güvenliği için Türkiye’nin sınır bölgesine yerleşen ABD güçlerinin (Çekiç Güç) varlığı İran’ı rahatsız etmişti. Diğer olay ise Sovyetler Birliği’nin dağılması olmuştur. Orta Asya ve Kafkaslarda ortaya çıkan yeni devletlerin kimin nüfuz alanına gireceği sorunu iki ülke arasında kısa süreli de olsa bir rekabet içine sokmuştur.[kaynak belirtilmeli] 1990’ların ortasında ilişkiler yine bozulmuştur. Bunun başlıca nedeni Türkiye’de yaşanan siyasi cinayetler ve bu cinayetlerde İran’ın parmağı olduğuna yönelik iddialardır. Yine bu dönemde Türkiye ile İsrail arasında imzalanan askeri işbirliği anlaşması rahatsızlığı artırır. Necmettin Erbakan’ın Başbakan olması ve ilk gezisini İran’a yapması Rafsancani’nin Türkiye’yi ziyaret etmesi, Müslüman ülkeleri kapsayan işbirliği projesi D-8’in gündeme gelmesiyle düzelen ilişkiler; Sincan’daki Kudüs Gecesi’ne İran Büyükelçisi’nin katılması, İran sınırından PKK üyelerinin sızması, İslami silahlı örgütlerine karşı yürütülen operasyonlarla ilgili spekülasyonlar gibi konularla gerilimini korudu.[kaynak belirtilmeli]1990'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetlerinde hangi ülkenin daha fazla etki sahibi olacağı konusunda İran'la Türkiye arasında bir rekabet dönemi yaşandı. İki ülke Ekonomik İşbirliği Örgütü'nü kurarak Orta Asya'daki Türk devletleriyle ortak bir işbirliğine girdiler.[kaynak belirtilmeli] Günümüzde Türkiye ve İran arasında geniş bir ekonomik işbirliği ve yüksek bir ticaret hacmi mevcuttur. Ayrıca her yıl çok sayıda İran vatandaşı turist olarak Türkiye'yi ziyarete gelmektedir. İki ülke arasındaki ticaret hacmi ise yıllık 10 milyar dolardan fazladır.[kaynak belirtilmeli] Ağustos 2008[değiştir] 13 Ağustos 2008 - İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hüseyin Kaşkavi, Türkiye ve İran’ın ikili ilişkileri geliştirme azmi olduğunu söyledi. Haftalık basın toplantısında yerel ve yabancı basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Kaşkavi, İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’ın Türkiye ziyaretine değinerek, bu ziyaretin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün resmi daveti üzerine yapıldığını söyledi.Ziyaretin çok önemli olduğunu ifade eden Kaşkavi , ziyarette ikili ilişkjilerin gelişmesi yollarının araştırılmasının ön planda olacağını belirtti.Ziyarette gündeme gelecek diğer önemli konunun da bölgesel sorunlar hakkında görüş alışverişi olduğunu belirten Kaşkavi, İran nükleer konusunun da gündeme gelebileceğini fakat bunun Türkiye’nin arabuluculuk yaptığı anlamına gelmediğini söyledi.Ziyaretin İstanbul’da yapıldığını ifade eden Kaşkavi, her iki cumhurbaşkanının programlarının dolu olmasından dolayı bu tarihlere denk geldiğini ve Türkiye Cumhurbaşkanı’nın bu tarihte İstanbul’da olacağından ziyaretin istanbu’a yapılacağını ifade etti.[2] 15 Ağustos 2008 - İran'la enerji anlaşması yok İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, üç yıl önce bu göreve seçilmesinden sonra ilk kez Türkiye'yi ziyaret ediyor. İki ülke heyetlerinin görüşmelerinde, uyuşturucu kaçakçılığı, organize suçlar ve terörizmle mücadele ile diğer bazı konularda işbirliği anlaşması imzalandı.[3] 15 Ağustos 2008 - Guardian, Ankara'nın Tahran ile doğal gaz anlaşması imzalamaması karşılığında, Washington'un da İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın ziyaretine göz yumduğunu yazıyor.[4] 16 Ağustos 2008 - Ahmedinejad umutlu İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Türkiye'yle en kısa sürede enerji anlaşmaları imzalamayı umduğunu söyledi.[5] Mayıs 2010[değiştir] İran üzerinde nükleer programından dolayı baskının arttığı bir dönemde Ankara sürpriz bir çıkış yaparak arabulucu olabileceğini açıkladı. Benzer bir açıklama Brezilya'dan da geldi. Bu süreçte Brezilya'ya daha yakın duran İran, 16 Mayıs 2010'da iki ülkenin Dışişleri Bakanlarını Tahran'a davet etti. Yaklaşık 16 saat süren görüşmelerin ardından 3 ülke arasında Tahran Deklarasyon'u imzalandı. Anlaşma Batı tarafından değerli bulunmadı ancak özellikle Türkiye ve İran anlaşmanın hala masada olduğunu savunuyor. İki komşu ülke, anlaşmanın ardından ikili ilişkilerin sadece nükleer sorun çevresinde değil, ekonomik ve sosyal alanda da artırılacağı sözü verdi. Ticari İlişkiler[değiştir] Türkiye ile İran'ın kara sınırı 560 kmdir. Karadan Gürbulak sınır kapısı iki ülkeyi birbirine bağlar. Ekonomik İşbirliği Örgütü kurucu üyelerinden olan Türkiye ve İran arasındaki ticaret hacmi 2000 yılında 1 milyar dolarken 2005 yılında 4 milyar dolara 2011 yılında ise 14,9 milyar dolara yükselmiştir.[6] Türkiye 0'u bulan yaklaşık 10 milyar metreküp doğalgaz ihtiyacını İran'dan Tebriz-Ankara boru hattı ile karşılamaktadır. Ayrıca İran petrolünün Avrupa pazarına açılması için Türkiye üzerinden geçecek olan Pers Boru Hattı projeside 2010 yılında atılan imzalarla onaylanmıştır. Terörizme Karşı İşbirliği[değiştir] Bu alt başlık {{{1}}} tarihinden beri geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor. Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor. İran'ın kuzeyi Türkiye'nin ise güney doğusunda varlığını sürdüren PKK'nın bir diğer kolu PJAK zaman zaman iki ülkenin topraklarında eylemler gerçekleştirmektedir. Dipnotlar[değiştir] ^ a b Johanson, Lars, Christiane Bulut. Turkic-Iranian Contact Areas: Historical and Linguistic Aspects. sf 17 ^ http://www2.irna.ir/tr/news/view/line-117/0808138976125229.htm ^ http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2008/08/080814_gul_ahmadinejad.shtml ^ http://www.bbc.co.uk/turkish/pressreview/story/2008/08/080815_pressreview.shtml ^ http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2008/08/080815_iranturkey.shtml ^ Türkiye İiran Ticaret Hedefi 30 Milyar Dolar [göster] g t d İran İran'ın dış ilişkileri [göster] g t d Türkiye Türkiye'nin dış ilişkileri Dış bağlantılar[değiştir] Makale: Anıtkabir’e Yine Gerçekleşmeyen Ziyaret, Kravatsız Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, İran ve Aklıma Takılanlar Makale: İran'da Türk Etkisi Türkiye - İran Siyasi İlişkileri İran’la ikili ilişkilerimizin tarihi yüzyıllara dayanmaktadır. İran’daki ilk daimi temsilcimiz 1835 yılında Fevkalade Büyükelçi olarak atanan Esad Efendi’dir. Halihazırda Büyükelçiliğimizin yanı sıra Tebriz ve Urumiye’de de Başkonsolosluklarımız bulunmaktadır. Meşhed’de de bir Başkonsolosluk açma çalışmalarımız sürmektedir. 1979’dan itibaren Türk-İran siyasi ilişkileri genel olarak istikrarlı bir yükseliş çizgisi izlemiştir. Bu hususta, iki ülkenin ortak tarihi ve kültürel paydaları kadar ortak çıkarları ve iyi komşuluk ilişkileri de rol oynamıştır. Türkiye ile İran ikili ilişkilerinde, özellikle son yıllarda olumlu yönde gelişme kaydedildiği görülmektedir. İkili siyasi, ekonomik, ticari ve kültürel ilişkilerin yanı sıra bölgesel ve uluslararası konular iki ülke ilişkilerinde sürekli gündemde olan ve ele alınan konulardır. Türkiye-İran ticari ve turizm ilişkilerinde son dönemde kaydadeğer bir artış yaşanmıştır. 2001 yılındaki 1,2 milyar Dolarlık ticaret hacmimiz 2011 yılında 16 milyar Dolar’a ulaşmıştır. 2012 yılı ticaret hacmimiz ise 22 milyar Doları bulmuştur. İki ülke makamları, ticaret hacminin 2015 yılı itibariyle 30 milyar Dolara çıkarılması yönünde niyet beyan etmişlerdir. Ülkemizin İran’dan ithal ettiği ürünlerin büyük çoğunluğunu petrol, doğalgaz ve yan ürünleri oluşturmaktadır. İhracatımızda başlıca ürünleri ise endüstriyel makine ve cihazlar, tekstil elyafı, demir-çelik ve ürünleri, motorlu taşıtlar ve mobilyadır. 2011 yılında ülkemizi ziyaret eden yabancıların milliyetlere göre dağılımında İran (yaklaşık 1,9 milyon turist), sırasıyla Almanya, Rusya ve İngiltere’nin ardından 4’üncü sırada yer almaktadır. 2012 yılında bu rakam İran’ın mevcut ekonomik koşulları çerçevesinde 1,1 milyona düşmüştür. Ülkemizden İran’a giden turist sayısı ise henüz arzu edilen ölçüde değildir. İki ülke arasında kültürel alanda da ilişkiler hızla gelişmektedir. Bu çerçevede “Kültür Haftaları”, “Film Haftaları” gibi karşılıklı olarak gerçekleştirilen faaliyetlerle iki ülke halkının yakınlaşmaları amaçlanmakta, üniversiteler, müzeler, kütüphaneler ve sivil toplum örgütleri arasında geliştirilen ilişkilerle de iki toplum arasında daha sağlam temeller oluşturulmaya gayret edilmektedir. Türkiye- İran ilişkisini dört ana başlıkta değerlendirmek mümkündür. Ayrıca belirtmek gerekir ki Türkiye- İran ilişkileri ideolojik kutuplaşma ( Sunni- Şii) ekseninde tanımlanabilir. Bir; Osmanlı imparatorluğu 16. Yüzyılda Ortadoğu’ya yerleşmesiyle Sünni coğrafyanın tek siyasi lideri konumuna gelmiştir. Safevi İmparatorluğu, Sunni coğrafyanın Osmanlının bünyesinde birleşmesine Şii bir devlet kurmakla cevap vermiştir. Bu durum 1514 yılından Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar devam etmiştir. Hatta iki imparatorluğun batıyla ilişkilerine dahi bu mücadele yansımış, Katolik Vatikan’a karşı Protestanları destekleyen Osmanlı’ya karşılık, Vatikan- Şii (safevi) ittifakı ortaya çıkmıştır. (1) İki; Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla birlikte İran- Türkiye ilişkileri farklı bir zemine kaymıştır. İmparatorlukların çökmesinden sonra seküler ve modernleşme hareketleri çerçevesinde Atatürk ve Rıza Şah Pehlevi Türkiye- İran ilişkilerini yeni ve farklı bir boyuta taşımıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarda Modernizm ve Sekülerizm temelinde başlayan Türkiye- İran ilişkileri ilerlemiş, İran- Türkiye arasında ‘dostluk paktı’ imzalanmıştır. Bu beraberliğin en temel noktası şudur; iki ülkede dış politikalarında laik prensipleri esas almış, iki ülkeden herhangi birinin yönetim tarzının siyasal İslam’a kayması durumunda mezhepsel aidiyetlerin ortaya çıkacağı düşüncesi ve fikir birliği oluşmuştur. Sonrasında Rıza Şah Pehlevi 1934 yılında Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştirip İmparatorluğun çöküşünden sonra kurulan Cumhuriyetin gelişimini gözlemlemiş ve Türkiye’de ki uygulamaların İran’da uygulanması üzerine Atatürk ile müzakerelerde bulunmuştur. Üç; 1979 İslam Devrimi sonrası İran- Türkiye ilişkileri değişmiş, ezeli rekabet tekrar neşv-ü nema bulmuştur. Bu çerçevede İran, 1980 ve 1990’larda PKK’ya destek vermiştir. Ayetullahların başında olduğu İran, Türkiye’de ki Kemalizm’i büyük tehdit olarak görmüş, bu yaklaşım Türkiye’de ki laikleri İran’ı kökten dinci ve gerici olarak tanımlamaya sevk etmiştir. Türkiye’de ki laik kesimin İran’a yaklaşımı bu iken İslamcı kesimin bakış açısı ‘İslam Birliği’ söylemi çerçevesinde şekillenmekteydi. Mezhepsel farklılıkların sorun oluşunun ‘İslam Birliği’ şemsiyesi altında aşılacağı temel kanıydı. Dört; Ak Parti’nin, Suriye meselesine kadar olan dönemde İran ile olan ilişkileri yalın bir bakışla ‘İslam Birliği’ çerçevesinde değerlendirilebilir. Fakat Ak Parti’nin İran ve Suriye ile ilişkilerinin temel nedeni, ABD ve İsrail ile bozulan ilişkiler ve 1 Mart Tezkeresinin reddi meselesidir. Bir diğer husus ise, ABD ve Batının İran ve diğer İslam ülkeleri ile arasında Türkiye’nin arabuluculuk yapma arzusudur. (2) Arap Baharının alevleri Suriye’yi dört bir yandan sarması Türkiye –İran ilişkilerini eski noktaya taşımıştır. Suriye meselesi üzerinden safların yeniden belirlenmesinde mezhepsel aidiyetin ve mezhepsel yayılmacılık ve hakimiyetin büyük rolü vardır. İran, tarihi boyunca Şii yayılmacılığını devlet politikası haline getirmiş bir ülkedir. Esed’in düşmesi ile etkin olduğu bir cepheyi kaybetmek istememektedir. Türkiye’de ki Kürt meselesinin halli ve Bağdat- Erbil ilişkileri ile direkt bağlantılı olan bölgede, İran’ın hakimiyet alanı kaybetmesi veya o alanın daralması muhtemeldir. Suriye’de ki gelişmeler etrafında yeniden şekillenen bölgesel pozisyonlar Türkiye İslamcılarının da pozisyonlarının değişmesine neden olmuştur. Hükümete yakın basın organları ve İslamcı ifadesi ile belirtilen basın kuruluşları İran ile ilgili yayınlarını değiştirdiler. Suriye meselesinden evvel Zaman Gazetesi, bir çok Türkiye- İran İşbirliği Anlaşmasını manşetten görmüş (3), Vakit Gazetesi ise Kasım 2009 yılında İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ile bir röportaj yapmış, Ahmedinejad’ın “Batı, İran ve Türkiye’nin güçlenmesinden endişe duyuyor” sözlerini manşetten vermişti. (4) Basının İran’a yaklaşımı, Suriye iç savaşıyla belirlenen yeni pozisyonlar çerçevesinde değişmiş, İran, basın ve Başbakan Erdoğan tarafından ‘Yezid’ olmakla suçlanmıştır. 1979 İslam Devrimi ile ‘İslam Birliği’ anlayışı çerçevesinde şekillenen Türkiye İslamcılarının İran’a bakış açısı Ak Partinin İran’a yaklaşımının farklılaşması ve İslamcı basının tutumunun değişmesiyle Türkiye İslamcılarının İran’a bakışı değişmiştir. Gelişmelerin seyrine bakıldığında yarım bin yıldır var olan Sunni- Şii mezhepsel mücadelesi daha derinleşecektir. Bir başka yazının konusu olması bakımından tek cümle ile değineceğimiz bir diğer husus ise, Sunni ve Şii camianın mücadelesi derinleşerek devam ederken Sunni grubun kendi içinde yaşayacağı bir liderlik mücadelesinin de tezahür etmesi kuvvetle muhtemeldir. Kaynak : H. Akın Ünver- Ortadoğu Analiz Dergisi- Nisan 2013- Cilt: 5 Sayı: 52 Erdoğan: Israil yalnızlığa mahkumdur” – NTVMSNBC, September 25, 2011. Bu analizlerinden bir tanesi Türk-İran enerji ilişkilerinin Avrupa için ‘hayati’ olduğunu tartışmıştır: ‘Turkey, Iran Sign Strategic Deal to Carry Gas to Europe’ – Today’s Zaman, October 30, 2009 ‘Turist var rehber yok’ Today’s Zaman, November 07, 2011. Bu ropörtajın tamamı için: http://m.haber5.com/haber/112818 (Erişim Tarihi: 18 Mart 2013). Gelen aramalar: 1990 sonrası türk-iran ilişkileri,türkiye iran ilişkileri tarihi,türk iran ilişkileri ve suriye,1990 sonrası türk iran ilişkileri,sekülerizm türkiyeye girişi pdf,riza spor turkey,iran ve turkiye ilikisi atatur devriminde,iran turk iliskileri 2013,iran tarihinin dönüm noktaları,iran islam devrimi ve turkiye iliskileri Türkiye ve İran bulundukları bölgede iki komşu, en köklü devlet geleneğine sahip aynı zamanda tarihsel olarak rekabet içinde olan, ancak son yıllarda bölgesel politikalara yaklaşım konusunda taban tabana zıt vizyona sahip iki ülke. Ankara ve Tahran’ın yaklaşımı, iki ülkenin de hayata geçirdiği geleneksel dış politikaları ile ‘uyumlu’ ve her ikisinin de mevcut stratejilerine hizmet ediyor. Özellikle Arap ayaklanmaları sürecindeki yaklaşımları da genel, makro politikalarının türevi niteliğinde. Diğer yandan her iki ülke, bazı konularda dünyadaki yaklaşımların tersine pragmatik bir birliktelik sergilerken, bu birliktelik ilkesel olmaktan çok dönemsel ‘çıkar’ ilişkilerine dayanıyor. Türkiye-İran ilişkileri birkaç nokta üzerinde odaklanıyor: İran’ın tartışmalı nükleer enerji tartışmaları, bölgesel rekabet, Arap ayaklanmalarında yaklaşım ve bu sürece bağlı olarak Suriye’nin geleceği ile ilgili farklı beklentilerin getirdiği gerginlik. Tüm bu noktalar, her iki ülkenin orta ve uzun vadede hem birbirleri ile hem de bölgedeki varoluşları ile ilgili geleceklerini belirleyecek gibi. Bunlar içinde, küresel anlamda nükleer kriz ama bunu da belirleyebilecek nitelikteki bölgesel anlamdaki Suriye krizi en önemlileri olarak öne çıkıyor. Türkiye ve İran bölgenin en önemli iki ülkesi; en köklü tarih, kültür ve devlet geleneğine sahip. Tarihi olarak birbiri ile çekişen, birbirlerini tehdit eden ama birbirine pek fazla dokunmayan iki ülke. Bu açıdan uzun yıllara yayılan inişli çıkışlı ilişki söz konusu. Hatta Türkiye ile birlikte İran, Stephen Kinzer’in de ısrarla üzerinde durduğu gibi, İslami rejimin tüm antidemokratik unsurlarına rağmen tarihsel açıdan bütün bölgede demokrasi geleneği ve tecrübesi olan iki ülkeden biri. Yakın döneme kadar Türkiye’nin İran’la ilişkisi iç politik tehdit algısından yola çıkarak, ABD-İsrail ile oluşturduğu ittifak çerçevesinde belirlendi. AKP iktidarı ‘sıfır sorun’ politikası çerçevesinde hem çevre ülkelerle sorunları azaltmak hem de İran-Suriye gibi ‘dışlanmış’ ülkelerin dünya ile bağını sağlayarak köprü işlevi görürken bu ülkeleri de izolasyondan kurtarmayı hedeflemişti. Türkiye’nin sıfır sorun politikası ile yola çıkarken sadece masumane dostluk ekseninde hareket etmediğinin bilinmesi gerekir.Türkiye herkesle görüşebilen nadir ülkeler sınıfına girerken kendi ‘çıkarlarını’ da göz ardı etmedi. Ancak Ortadoğu’da tek bir belirleyici yoktur, her ülkenin sizden başka birçok bağlantısı ve belirleyeni söz konusudur. Burada bir parantez açmak gerekirse, ‘sıfır sorun’ iddialı bir yaklaşım olarak zaten miadını doldurmuştur. Ancak Türk dış politikası sıfır sorundan, Arap ayaklanmaları nedeniyle zeminin kaymasından sonra etrafında bolca sorun olan bir ülke konumuna gelmiştir. Komşularla sorunları yumuşak olmaktan çok sert ve belli bir misyon yüklenerek yürütmesi, karşıtlarına yönelik çok sert ve ağır bir retorik kullanması bir anlamda bilinçli bir politika olmakla birlikte, diğer yandan yolunu bulamadığını göstermektedir. Türkiye özellikle BM Genel kurulunda Brezilya ile birlikte İran’ın nükleer programı ile ilgili yapılan oylamada İran lehine oy kullanarak cesur bir adım atarak kendini de riske atmış ama bu ülkeyiı ikna edememiştir. İran tüm çabalara rağmen kendi politikasından en küçük bir taviz vermeyerek bizi açıkta bırakmış, ‘Türkiye’yi kullanmış’ ya da Türkiye bu konuda saf davranmıştır. Bu Türkiye açısından ‘güven’ anlamında önemli bir kırılma noktası olmuştur. Kıyasıya rekabet, Türkiye’nin İran politikası tüm bölgede bu ülkeyi dengeleme amacı taşıyor. İran’ın, Irak, Suriye, Lübnan ve Hamas üzerinde ciddi etkisi olduğu bilinir. Türkiye bu politikasını uygulamak için Batı’ya kendi argümanın da açıklamıştır: Ortak etki alanlarında İran’ı dengelemek, etki alanlarını sadece bu ülkeye bırakmamak, dengeli ve kontrollü bir rekabet geliştirmek. Türkiye birkaç yıl önce Suriye ile ilişki gerçekleştirerek hem bu ülkeyi izolasyondan çıkarmaya hem de İran’ın etki alanını azaltmaya çalıştı. Hamas’ı sadece İran’a teslim etmeyi hedefledi. Lübnan’da ise kıyasıya bir rekabet yaşandı. Ayrıca, bölgede politika uygularken herkesle iyi olmak zorunda gibi hissetti kendini ki bu naif bir politikaydı, üstelik Ortadoğu’da başarı şansı olmayan bir yöntemdi. Unutmamak gerekir ki ‘Ortadoğu’da siz herkesle dost olmak isteyebilirsiniz ama bu her zaman sizin niyetinize bağlı değildir.’ Tüm bunları yaparken İsrail ile yaşanan sorunlar sonucu ‘eksen kayması’ eleştirisi ile karşılaşan Ankara, söylem olarak bunu reddetse bile bunu fiili olarak İran üzerinden hayata geçirdi. İran’ın açık olmayan politikası karşısında çabalarının karşılık bulmayacağını anladığı noktada, eski pozisyonunu terk etti. Arap baharıyla birlikte yeni bir politika izledi. İran bu dönemde halkların yanında görünse de Suriye politikası ile inandırıcılığını yitirdi. Bunun en önemli nedeni ise Arap ayaklanmalarının İran’ın düşündüğünden farklı bir dinamiği olması; başlangıç itibari ile İslami tonu düşük olmasıydı. Suriye krizine kadar ayaklanmaların Sünni karakteri, Müslüman Kardeşler etkisini fazla kâle almayan İran, Suriye ile birlikte bu durumu bir bekâ sorunu olarak ele almaya başladı. Suriye konusunda AKP hükümeti Esed rejimine kısa sürede sırt çevirmesinin arkasında, Müslüman Kardeşler Hareketiyle aynı kökenden gelmesinin etkisinin olduğunu söyleyenler de var. Durumdan vazife çıkarmak Suriye’de Türkiye ve İran’ın farklı tavır alması ise ileriye yönelik bir kopuşun sinyali. Ayrıca Suriye krizi ile birlikte Şii-Sünni ekseni de net bir şekilde cepheleşmiş durumda. Türkiye şimdiye kadar (Suudi Arabistan kadar ağırlıklı Sünni cephesi) bu eksene dahil olmamak konusunda dikkatli davransa bile dışında kalması zor görünüyor; en azından bu cephe içinde algılanıyor. Türkiye’nin İran’ı ikna edememesi, rotasını da değiştirdi. Füze kalkanının ülkemize yerleştirilmesiyle Türkiye, eksenini değiştirmediği, hatta Batı ittifakının en önemli gücü ve uygulayıcısı olduğunu göstermek ister gibi. Bazılarının iddia ettiği üzere, Suriye konusunda ‘arkadan ittirmek’ isteyenler olmasından çok Türkiye’nin kendi inisiyatifi ile bu role soyunduğu da söylenebilir. Türkiye, Suriye meselesine gereğinden fazla angaje olmakla birlikte bunun İran’la olan rekabetle ilişkisi söz konusundur. Bunu Türkçede ‘durumdan vazife çıkarmak’ deyişi ile açıklayabiliriz. Yani, kendi maksadını aşarak, gereğinden fazla müdahil olmak. Ancak, bu durumun açıklamalarından biri şu olabilir: Şii- Sünni ekseninde, İran’a karşı Türkiye net olarak ortaya koymasa da Körfez ülkeleri ile ABD’den garanti almış, misyon yüklenmiş, bir anlamda Batı dünyasının sözcülüğüne ve belki de ‘vurucu gücüne’ talip olmuştur. Ülkemizi yönetenler, ‘emperyal’ bir amaç taşımadığını, ‘yeni Osmanlı’ olgusunu öne çıkarmadığını söylese bile genel söylemler dikkate alındığında Türkiye’nin bir ‘alt emperyal’ ülke niyeti açıkça görülüyor, bunun psikolojik altyapısı oluşturulmaya çalışılıyor. Füze kalkanının İran’a karşı İsrail’i korumak amacıyla konuşlandığı biliniyor. Ayrıca, Türkiye bu hamlesi ile ‘eksen kayması’ şüphelerini ortadan kaldırmış, Suriye konusundaki zaman zaman gereğinden fazla çıkışı ile bölgede kendisinin yanı sıra Amerikan ve Arap politikasının uygulayıcısı durumuna geldiği yönünde eleştirilere uğradı. Suriye politikası konusunda iki ülke zıt düşünürken Türkiye’nin Irak’taki Maliki yönetimi ile arası bozuldu. Cumhurbaşkanı yardımcısı Tarık El Haşimi’nin Bağdat’tan kaçarak Irak Kürt Bölgesi’ni sığınması, Türkiye’nin seçim sürecinde Iraqiye bloğunu ve Haşimi’yi desteklemesi, Suriye krizi ile birleşince Irak yönetimi de sorunlu komşulardan biri oldu. Tahran yönetimi Suriye krizinin diğer ayağını da Irak üzerinden götürmek istiyor. Şam rejiminin devrilmesi halinde, İran, Irak, Suriye ve hatta Lübnan hattının kendi açısından ‘düşeceğini’ düşünüyor. Bu saydığımız ülke yönetimlerinin bugün Türkiye ile sorunlu olması manidar olmakla birlikte, İran’ın Suriye rejimi konusunda kararlı ve ‘tehlikeli’ bir süreci yürüttüğü de ortada. Suriye’de Annan Planı ile birlikte ara döneme girildi ve bunun ne kadar süreceği belli değil. Belli olmayan diğer bir nokta ise planın başarılı olup olmayacağı. Planı oluşturan altı madde henüz işlemeye başlayamadı. Bu altı maddeye göre kapsamlı bir siyasi süreç başlayacak, karşılıklı olarak çatışmalar sona erecek, insani yardım için günde iki saat ateşkes ilan edilecek, tutuklular serbest bırakılacak, gazetecilere hareket özgürlüğü sağlanacak ve barışçıl gösterilere izin verilecek. Ortada şöyle bir durum var: Suriye Annan Planı’nın gereklerini karşılıyor gibi görünüyor ama kentleri bombalamayı sürdürüyor. Muhalifler kabul ediyor gibi görünse de planı uygulamıyor, çünkü inanmıyor. Esed yönetiminin zaman kazanmak için yeni bir manevrası olduğunu söylüyor. Rusya da dahil olmak üzere bu planın Esed yönetimi için son şans olduğu biliniyor. Bir yıl önce Suriye konusunda çıtayı ‘müdahale’ noktasına kadar yükselten Türkiye, uluslararası toplumdan bu konuda destek görmeyince frene bastı. Türkiye, BM ya da NATO’dan şimdilik destek görmeyince, daha yürürlüğe girmeden ‘kadük’ ilan ettiği Annan Planı’nın kabul etmek zorunda kaldı. Muhalifler bir yandan plana karşı çıkarken diğer yandan bu dönemi güç toplama ve yeniden örgütlenme için fırsat olarak görüyor. Çünkü, ‘dış müdahale’ kısa vadede mümkün değil. ‘Suriye’nin Dostları’ olarak anılan ülkeler muhaliflere finansal destek ve askeri haberleşme araçları sağlamaya karar verdi. Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler ise muhalefeti silahlandırmak istiyor, silahlandırıyor da. Türkiye Annan planını içine sindirmiş değil ama başarısız olacağını düşünüyor ve olmasını da bekliyor. Çünkü Annan Planı’nın başarısızlığı, Türkiye’nin tezlerinin doğruluğu ile doğru orantılı. Ancak, bu haliyle planın sağlıklı işlemesi de zor görünüyor. Sonuçta Suriye’de rejim karşısında bu kadar ‘istekli ve kararlı’ olan Türkiye’nin bölgesel rakibi İran konusunda ne yapacağı sadece iki ülke ilişkilerini değil bölgedeki tüm dengeleri de değiştirecektir. Türkiye öne çıktığı bir dönemde İran’a yönelik baskıları kendi lehine çevirmek gibi kısa vadeli politika ile düşünmemeli. Aksine Türkiye-İran rakabetin varacağı tehlikeli noktanın ülkemiz için değil, Suudi Arabistan benzeri baskıcı ve gerici rejimi korumak için farklı amaçlar peşinde olanların işine yarayacağı bilinmeli. Suriye’nin kaderi Türkiye-İran ilişkilerinin geleceğinde turnusol işlevi görecektir. Safeviler ve Osmanlı, 16 ve 17. Yüzyılda defalarca savaştı ama hiçbir taraf üstünlük sağlayamadı. Ancak, Avrupa karşısında birbirlerini zayıflattı. Sonunda 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşmasıyla Türkiye-İran sınırı belirlendi. O günden bu yana bu sınır ihlal edilmedi, taraflar birbirlerini ile çekişse bile çatışmadı. Bu sınır günümüz dahil olmak üzere Ortadoğu’da emperyal cetvelle çizilmemiş tek sınırdır. Bu sınırın bozulmayacağını tahmin edebiliriz. Bu iki ülke arasında tarihte olduğu gibi şimdi de silahlı çatışma dışında kıyasıya bir rekabetin yoğun şekilde devam edeceğini tahmin etmek güç olmayacaktır; Suriyeli ya da Suriyesiz. ----------------------------------------------------------------------------------------------- Mete Çubukçu kimdir: Türkiyeli bir televizyoncu, gazeteci ve yazar. Ortadoğu’da yıllardır muhabir ve program yapımcısı olarak dolaşan Çubukçu, sokakların nabzını tutup, liderlerle görüşüp, üç kitap, yüzlerce haber, makale yazarak, televizyon programı hazırladı. Çubukçu’nun Arap ayaklanmaları ile ilgili dördüncü kitabı yolda. Bugün NTV’de ‘Pasaport’ adlı programı yapan Çubukçu, üniversitede uluslararası iletişim dersi veriyor. Acem Deyimi, İran’daki Etnik Durum Ve İran Türkleri: Halk arasında İranlılar için yerleşmiş deyimlerden biri de, Acem’dir. Acam sözcüğünün çoğulu olan Acem, Arapların kendilerinden olmayan yabancılar için kullandıkları bir deyimdir. Bu deyim özellikle İslamiyet’ten önce Arap edebiyatçıları tarafından bütün yabancılar için kullanılmıştır. Zaman zaman Farisi deyimi de kullanılmakla beraber, acem deyimi eskiden coğrafyada İran’ı belirtir ve İran devletinin yönetimi altındaki kavimlere de denirdi. Farslar bu kavimlerin bir bölümü olduğu gibi, onların yanında Türk, Med, ve benzeri kavimler de vardı. Acem ülkesi denince İran hatıra gelir, Acemce Farsça’yı ifade eder, Acemleşmek denilince de İran kültürü ve uygarlığı içinde benliğini kaybetmek anlaşılırdı. Binlerce yıl önce İran yaylasına yerleşmiş olan Ari kökenli İranlıların komşuları olan Türklerle mücadeleleri, dostlukları ve alışverişleri olmuştu. İki kavim arasındaki sınırlar zaman zaman değişmiş, karşılıklı olarak iki kavmin birbirlerinin ülkelerine girişleriyle karışıklıklar ve kültür alışverişleri olmuştur. İran’da bulunan Türk kökenli halk genellikle İran yaylasında kurulan, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun tarihiyle başlayan göçlerle olmuştur. Tarih boyunca süre gelen yoğunluğu doğudan batıya, zaman zaman da batıdan (Anadolu’dan) doğuya olan bu göçler sonucu, İran saltanatına Türk kökenli hanedan mensupları da egemen olmuşlardır. İran’daki Türk nüfusu Azerbaycan’da yoğun olmakla beraber, İran’ın diğer yöre ve şehirlerinde de sık sık rastlanır. Türk nüfusu daha çok Azerbaycan, Türkmen Yaylası, Kirman, Şiraz, İsfehan, Hemedan, Hamse’nin ve Save’nin güneyiyle, Tahran’da yaşamaktadır. Gerek işgal ettikleri topraklar, gerek nüfus çoğunluğu bakımından İran Türklerinin başında Azerbaycan Türkleri gelir. Bugün Azerbaycan toprakları doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır. A-TÜRK İRAN İLİŞKİLERİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ: 1.İLK TÜRK İRAN İLİŞKİLERİ VE İRAN-TURAN MÜCADELESİ: Türklerle İranlıların ilişkileri tarihin çok eski derinliklerine kadar gider. Bugünkü İran sözünün kökü olarak kabul edilen “Ari”, “Aryan”, “Ariya” ve “Aryani” sözcükleri eski Ari kavimlerine dayanır. Bu sözcük günümüzde Hint-Avrupa kavimlerinin ortak ataları için de kullanılır. Türk-İran ilişkilerinde İran’ın karşıtı olarak “Turan” deyimi sık sık geçer. Bu deyimin Tevrat’ı da etkilediğine inanılan eski İranlıların kutsal kitabı Zend Avesta’ya kadar giden bir geçmişi vardır. Zend Avesta’nın Sitradat ve Dinkart kitaplarına göre Asya İmparatoru Thraetaona; Tura, Airyu ve Sairima adlı üç oğlu arasında ülkesini paylaştırmıştı. Bunlardan Tura’ya Doğuyu, Sairima’ya Batıyı ve Airyu’ya da dünyanın merkezi ve en güzel kısmı olan İran’ı verdi. Bu üç kardeşten Tura, Turanlıların, yani Türklerin, Sairima Rum denilen barbar Batı’nın, yani Avrupalıların, ve Airya da ikisinin ortasında bulunan İranlıların atasıdır. Genel olarak Türklerin Orta Asya’daki yurtları eski İranlılarca Turan adıyla biliniyordu. İran İmparatorluğu’nun kuzey doğusunda yaşayan, atalarının göçebe hayatını devam ettiren, ve güneyde tarımla uğraşan kabilelerin topraklarına sık sık akınlar düzenleyen kabileler ile, Kuzey Asya steplerinde göçebe olarak yaşayan Türklere de “Turan” deniyordu. İran rivayetlerini nakleden “Şehname”lere göre, İranlılar ile Turanlılar arasında tarihin ilk devirlerinden itibaren devamlı mücadeleler olmuştur. “İran-Turan” harbi olarak bilinen ve çoğunlukla da Türklerin zaferiyle biten bu mücadeleler, Turani ve İrani kavimlerin Maveraünnehir toprakları üzerindeki yerleşme çabalarına dayanır. Bu mücadelelerde çoğunlukla Ceyhun Irmağı sınır olmuş, zaman zaman İran, bu sınırı kuzeye aşmış, zaman zaman da İran ülkesi istila edilmiştir. 3.SELÇUKLU İRAN İLİŞKİLERİ: İran’da Türklerin önemli roller oynayarak seslerini duyurmaları 10.yüzyıldadır. bu önemli olay Orta Asya’dan gelen veya getirilen Türklerin askeri yeteneklerinden ötürü askeri ve muhafız birlikleri kurmalarıyla başlamıştı. Samanoğulları’ndan Ahmet Bin İsmail’in Horasan valisi olan Alptekin, hanedanla arasında anlaşmazlık çıktığından Gazne şehrine çekilerek 962’de bir hükümdarlık kurmuştu. Bu devlet İran’ın doğu bölgesi ile, Afganistan’da egemendi. 9992da tahta çıkan Sultan Mahmut Hindistan’a yaptığı on yedi seferle ünlü idi. Bu hükümdar İran’ın Horasan, Harezm, Rey, ve İsfehan gibi bölgelerini de ülkesine katmıştı. 1040 yılında Gazne ordusunu Dandanakan’da yenen Selçuklular, bu savaştan sonra bütün İran’ı ele geçirmiş, ve Rey’i başkent yaparak Büyük Selçuklu Devleti’ni kurmuştu. Türk tarihinde bir dönüm noktası olarak nitelenen Dandanakan Meydan Muharebesi Gaznelileri yakın doğudan söküp atmış, Büyük Türk Hakanlığı Karahanlılar’dan Selçukoğulları’na geçmiş, ve Türkler kapalı bir kutu olarak anlaşılan ülkelerinden taşarak açık denizlere ulaşmak fırsatını ele geçirmişlerdi. Açık denizlere giden yönlere doğru milyonlarca Oğuz Türkünün Horasan’a, İran’a, Azerbaycan’a, Irak’a ve Anadolu’ya akışına imkan veren ortamı Dandanakan zaferi sağlamıştır. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, üstün siyasi başarısıyla, İranlı Şii Büveyhoğulları elinde bulunan Irak’ta egemenliğini ve etkisini yerleştirerek, Halife Kaim’i himayesine almıştı. Bağdat’ta hutbede Tuğrul Bey’in adı Halife’nin adıyla birlikte okunmaya başlamıştı. 1054 yılında Selçuklu Devleti’nin Batı’daki sınırları Azerbaycan, Tebriz ve Gence gibi önemli merkezleri de kapsıyordu. Ne var ki, bu devletin, büyüklü küçüklü Selçuklu prensliklerine dayanan yönetimi, Melik Şah’ın ölümünden sonra bölünmelere yol açmış, ve 1157’de Selçuklu egemenliği sona ermişti. Selçuklu devrinin son bulmasıyla İran topraklarında irili ufaklı bazı beylikler ortaya çıktı. Bunlar arasında Harzemşahlar, Gur Emirliği, Azerbaycan Atabekleri, Luristan, ve Yezd Atabekleri sayılabilir. Bunlardan Melikşah’ın Harezm valisi Anuştekin’in oğlu Atsız’ın kurduğu Harzemşahlar devleti, Kuzey ve Orta İran’ı da sınırları içersinde bulunduruyordu. Bir Moğol kervanının Harezm’de soyguna uğraması, ve adamlarının Harezm Sultanı Muhammet’in emriyle öldürülmesi, güçlü bir Moğol imparatoru Cengiz’in öfkesine neden olmuş, ve 1219’da Cengiz ordusunun gelişi üzerine Muhammet çarpışmadan geri çekilmiş ve bir yıl sonra da ölmüştü. 1223’e kadar devam eden Moğol seferlerinde Cebe ve Sabutay komutasında Moğollar Horasan’dan Azerbaycan’a kadar olan bütün kuzey İran’a sahip olmuşlar, daha sonra da Hülagu 1256’da direnen İran kalelerini zaptederek, 1258’de Bağdat’ı ele geçirmişti. Bu tarihten itibaren İran’da “Taşra Hanedanı” anlamında İl-Hanlar (İlhanlılar) yönetimi başlamıştı. Timur’un ortaya çıkışı daha sonra 1369’da Belh’de emirliğinin ilanı ile başlar. Timur 1370’de Belh’i, 1380’de Horasan, Mazendaran ve Siistan dolaylarını, 1384’de Azerbeycan ve Irak-ı Acem’i, 1392’de Şiraz’ı zaptettikten sonra İran’da egemenliğini kurmuştu. Timur’un sağlığında oğlu Şahruh Horasan ve Siistan valisi idi. Diğer oğlu Miranşah ise Azerbaycan ile Batı İran’ı yönetiyordu. 1405 yılında Timur ölünce İran’ın bir kısmı Şahruh’a bağlı kalmış, ondan sonra da Cihan Şah’ın önderliğinde 1453’te Irak, Fars ve İsfehan’ı ele geçiren Karakoyunlular egemenlik kurmuşlardı. Bundan sonra güçlenen Türkmen asıllı Akkoyunlular ile Karakoyunlular İran’ı bölüştüler. 3.OSMANLI DÖNEMİ TÜRK İRAN İLİŞKİLERİ : a) Akkoyunlu Devleti Dönemi: 14.yüzyılın sonlarında Moğol İmparatoru Argun döneminde biri Akkoyunlu, diğeri Karakoyunlu iki Türkmen aşireti bulundukları yerleri bırakarak, Batı’ya göç edip, Kapadokya ve Mezopotamya bölgelerine yerleşmişlerdi. Yerleşmelerinden bir asır sonra Moğolların İran’daki hükümetlerinin yıkılışı üzerine Diyarbakır ve Sivas’ı merkez edinen bu iki aşiret hanedanlık sıfatını aldılar. Uzun Hasan Akkoyunlu Hanedanlığının kurucusu Kara Yuluk’un torunu olup, kardeşi Cihangir’in ölümü üzerine Akkoyunlu tahtına geçmiştir. Osmanlıların İran’la ilişkileri Otlukbeli muharebesine (1473) bağlanabilir. Karakoyunluları yenerek İran’a egemen olan Akkoyunlu devletinin hükümdar Uzun Hasan, 1471 yılında Osmanlı Devleti’ne karşı Venedik ile ittifak anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşma Osmanlı ülkesinin Akkoyunlular ile Venedik arasında bölünerek ortadan kaldırılmasını öngörüyordu. Uzun Hasan, Fatih’in Anadolu birliğini sağlamak amacıyla ülkelerine el koyduğu beylerin özellikle fesat kaynağı Karamanoğullarının kışkırtması ile Osmanlılara karşı düşmanca hareketlerde bulunmaktan geri kalmıyordu. Akkoyunlu hükümdarının Timur’a varis olduğunu ileri sürüp, Osmanlı Devleti’nden küstahça isteklerde bulunması ve Osmanlı ülkesine silahlı saldırılara girişmesi, Sivas ve Tokat baskınlarıyla Konya üzerine yürümesi, 18 ağustos 1472’de Kıreli Meydan Savaşında yenilgisiyle sonuçlanmış, ancak Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı Devleti’nin geleceğinin doğuda yapılacak kesin sonuçlu bir meydan muharebesiyle çözüleceğine inanmıştı. Bu amaçla açılan sefer 11 ağustos 1473’de “Otlukbeli Muharebesi” olarak tarihe geçen savaşla sonuçlanmıştı. Erzincan ile Tercan arasındaki Otlukbeli sahrasında, yaklaşık 190.000 mevcutlu Osmanlı ordusu ile karşılaşan Akkoyunlu Uzun Hasan’ın ordusu yenilgiye uğratılmış, böylece Timur’dan beri Osmanlı Devleti’nin karşılaştığı büyük tehlike ortadan kaldırılmıştı. Bu savaş doğudaki Osmanlı sınırlarının biraz daha genişlemesini sağladığı gibi, Şarkikarahisar (Şebinkarahisar)’ı da Osmanlı ülkesine katmıştı. Bu savaştan sonra samimi olmamakla beraber, Uzun Hasan bir süre Osmanlılar ile dost geçinme yolunu tutmuştur. Uzun Hasan’ın 1478’de ölümünden sonra, İran’da Safeviler güçlenmeye başlamışlardır. b) Safeviler Dönemi: i-Safevilerin Ortaya Çıkışı: Erdebil şeyhleri, Cüneyd ve Haydar ile birlikte siyasi eğilimlerini açığa vurmadan önce Osmanlı padişahlarının saygı duyduğu Safeviler, başlangıçta Erdebil’de Şeyh Safiyuddin İshak’tan ismini alan dini bir tarikat ocağıydı. Dini gayelerin dışında siyasi bir teşekkül haline gelmesi, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm ile evlenen Şeyh Cüneyd (1447-1460) zamanında olmuştur. Anadolu’da oturmak için Sultan II.Murat’tan izin alamayan Şeyh Cüneyd, Uzun Hasan’ın himayesinde Akkoyunlu ülkesinde Şiilik görüşünü propaganda yaparak bir hayli taraftar toplamıştı. Osmanlı Devleti topraklarının da bir kısmını alarak kendine ait müstakil bir devlet kurmak isteyen Şeyh Cüneyd’in Şirvan hükümdarı Halilullah tarafından öldürülmesinden sonra başa geçen oğlu Şeyh Haydar (1460-1488) da Uzun Hasan’ın kızı Alimşah Banu ile evlenmişti. Babasının izinden giden Şeyh Haydar müritlerine on iki dilimli kızıl tac ve sarık giydirdiğinden dolayı taraftarlarına Kızılbaş denmiştir. Babasının öcünü almak için Şirvan hükümdarı üzerine yürüyen Şeyh Haydar başarılı olamayarak 1488’de öldürüldüğünde Ali ve İsmail adında iki oğlu vardı. ii-Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Şah İsmail : İşte Safevilerin kurucusu sayılan Şah İsmail, Şeyh Haydar’ın oğlu ve Uzun Hasan’ın torunu idi. Şah İsmail Erdebil sofilerinin başına geçtikten sonra, durumu sağlamlaştırmaya çalışmış, o yöredeki Türkmen kabilelerinin sevgisini kazanmış, bundan başka Osmanlı ülkesinden kaçmak zorunda kalan bazı beylikleri de himayesine almak suretiyle taraftarlarını çoğaltmak yolunu tutmuştu. 1490 yılında Akkoyunlu hükümdarı Yakup’un ölümünden sonra İran’da meydana gelen iç savaş ortamında sahneye çıkan Şah İsmail, etrafına toplananların yaptıkları yardım ve destekle, 1501 yılında Akkoyunlular’dan Tebriz’i aldıktan sonra burada Azerbaycan Şahı adıyla taç giymişti. Bu olaydan sonra Şah İsmail İran’ın büyük bir kısmına egemen olarak 1502’de Elvend Mirza’yı Nahcivan’dan kovup, Diyarbakır’a kaçırdı ve Azerbaycan’ı istila etti. Daha sonra Akkoyunlulardan Irak ve Fars hükümdarı Murat Bey’i de 1503’de Hemedan’da boğdurarak Şiraz’ı ve daha sonra da 1508’de Bağdat’ı ele geçirdi. Şah İsmail’in kısa sürede büyük başarılara ulaşması birçok sebeplere bağlanabilir. Tarihte Safevi hareketi olarak tanınan bu gelişme daha ziyade bir halk hareketidir. Şah İsmail’in hareketine katılanlar genellikle Türk aslından gelen ve sayıları yediye varan kabileler idi. Bunlar Şah İsmail’in propagandasıyla Şii mezhebine karşı bir yakınlık duyuyorlardı. O dönemdeki Şiilik Sünniliğe karşı bir tepki olarak kabul edilebileceği gibi, Şah İsmail’in Şiiliği bir devlet dini haline koymak suretiyle Safevi hanedanına da milli bir nitelik vermeğe çalışmıştı. Aslında Akkoyunlular gibi Türk olan Safaviler, başlarda ne Sünni idiler, ne de gerçekten şii, hak mezhep dışı idiler kuşkusuz. Onların İslam öncesi geleneklerden kaynağını alan Mesihçi öğretileri, Anadolu’da özellikle de Teke, Karaman, Toroslar’daki aşiret çevrelerinde alabildiğince yayılmıştır. “Kızılbaş” denen yandaşlar, Şah İsmail’in sürükleyici kişiliğine delicesine bağlıydılar ve Sultan’a ödedikleri vergiye ek olarak gönülden bir vergi de ödüyorlardı. Şah İsmail geniş amaçlı emellerini gerçekleştirebilmek üzere, iyi teşkilatlanmış bir askeri gücün varlığına inanıyordu. Bu kuvvet Maveraünnehir’den gelerek Horasan’ı istila eden Özbek kuvvetlerini 1510’da Merv’de yenmişti. Şah İsmail İran Azerbaycan ve Irak’ı aldıktan sonra cüreti arttı. Anadolu’da bir hayli Alevi vardı ve bunlarla Erdebil sofuları arasında eskiden beri sıkı bir münasebet mevcuttu. Şah İsmail Alevileri iyiden iyiye kendisine çekmek için, buraya kendi adamlarını gönderip, propaganda yaptırıyor ve el altından Osmanlılar aleyhine geniş bir isyan hazırlıyordu. iii- II.Bayezit Dönemi: Şah İsmail, Irak ve Fars hükümdarı Murat Bey’i yendikten sonra Irak bölgesine hakim olup, II.Bayezit’e elçiler ve hediyeler göndererek saygısını bildirdi (1504). Padişah tarafından da tebrik edildi. Fas ve Irak hükümdarı Murat Bey’in Dulkadir Bey’i Alaüddevle’nin yanına sığınması ve onun damadı olmasından kuşkulanan Şah İsmail, kuvvetleri ile Elbistan üzerine yürümek istedi; fakat hareketini belli etmeden Tokat tarafına geldi. Bu davranışı öğrenilince üzerine Yahya Paşazade kumandasında Ankara taraflarına kuvvet gönderildiği gibi, küstahça davranması kendisinden soruldu. Cevap olarak Şah İsmail, “Padişah babamdır, onun memleketinde gözüm yoktur” diyerek özür diledi. Ancak Şah İsmail’in İran Azerbaycan’ı ve Irak’ı alması ile cüreti arttı. Osmanlı topraklarında yaşayan Aleviler ile ilişki kurdu. Adamlarının yaptıkları propaganda ile Osmanlı Devleti’ne karşı büyük bir ayaklanma hazırlattı. Osmanlı Devleti’nin durumu da buna elverişliydi. O sırada Osmanlı hükümdarı olarak başta bulunan II.Bayezit, belki de kısa zamanda genişleyen Osmanlı Devleti’nin bu yeni fetihleri hazmetmesini sağlamak için, ılımlı bir siyaset takip ediyordu. Bu yüzden herhangi bir devletle savaşmayı pek istemiyordu. Padişahın yaşlanmış olması ve devlet büyüklerinin yetersiz ve kayıtsız olmaları, şehzadelerin saltanat mücadelelerinden yararlanmak isteyen Şah İsmail, Nur Ali Halife’yi Anadolu’ya göndererek, Koyulhisar bölgesindeki Alevileri ayaklandırdı. Üç dört bin kişi kendisine katıldı. Üzerlerine gönderilen Faik Paşa kuvvetlerini yenerek, Tokat’ı zaptedip, Şah İsmail adına hutbe okuttu. Bölgede yaşayan Avşar, Varsak, Karamanlı, Turgutlu, Tekeli, Hamideli ve Bozok’lu aşiretlerinden kuvvetler toplayarak harekete geçti. Üzerlerine Amasya valisi Şehzade Ahmet tarafından Yular Kıstı Sinan Bey gönderildiyse de, başarı elde edemedi. Şahkulu İsyanı: Genel olarak Osmanlı tarihçilerinin “şeytankulu” adını verdikleri Şahkulu’nun babası Hasan Halife ile, Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’ın hizmetinde idi. Daha sonra kendi memleketi olan Teke iline yerleşti. Şah İsmail’in Safevi devleti’ni kurmasından sonra Anadolu halkı üzerinde yoğun bir Şii propagandası yürütmüş ve bu faaliyette Şah İsmail’in halifeleri önemli rol oynamışlardı. Şahkulu Baba Tekeli de bunlardan biriydi. O, Osmanlı Devleti’nde çıkarları bozulan birçok sipahinin de bulunduğu büyük bir yandaş kütlesini kazanmasını bildi. Propagandacı adamlarını Rumeli’ne kadar gönderdi. Ve Sultan Bayezit’in oğulları arasında çıkan saltanat çatışmalarından da yararlanarak devlete başkaldırdı. Üzerine gönderilen kuvvetleri başlangıçta yendiğinden taraftarlarının sayısı bir hayli arttı. Osmanlı Devleti için önemli bir gaile halini aldıktan sonra, Sadrazam Hadım Ali Paşa kumandasında üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetleriyle çarpıştı ve bundan sonra Sivas dolaylarına çekildi. Gedikhanı mevkiindeki çatışmada Şahkulu öldürüldü. Onun yandaşları yollarda birçok çapulculuk hareketlerine başvurarak İran’a çekilip gittiler. Böylece Osmanlı tarihlerinde 1511 yılına rastlayan bir Şii hareketi bastırılmış oldu. Anadolu’daki bu istikrarsızlığın derin nedeni vardı. Osmanlı İmparatorluğu’na bağlanmayı hep reddetmiş olan halklar kendi beylerine sadık kalıyorlar, ve göçebe Türkmen aşiretleri Osmanlıların mali uygulamalarına şiddetle tepki gösteriyorlardı. Son olarak II.Mehmet’in reformlarının zararlı etkileri hala hissediliyordu. Dervişler ve sipahilerin ayaklanmaları gönülden desteklediği bu ortamda Şah İsmail’in misyoner ve propagandacılarından oluşan ekibinin kışkırtmaları bölgede Türkmenler arasında kolayca karşılık bulmuştu. Artık yaşlanmış olan II.Bayezit’ın aldığı önlem ise, Türkmen topluluklarının Anadolu’ya göçünü önlemeye çalışmak, bunlardan bir bölümünü Mora’ya sürerek, propaganda aracı olarak gördüğü Safevi parasının Osmanlı topraklarında dolaşımını engellemek oldu. Aynı zamanda gerilimin giderek artmasına rağmen iki hükümdar, birbirlerine elçi yollamakta ve çeşitli diplomatik nezakette bulunmaktan kaçınmadılar. Babasından ve vezirlerden daha bilinçli olan Trabzon valisi Şehzade Selim, kendi başına Safevi topraklarına birkaç akın düzenlemekten çekinmemişti. Bunun üzerine Şah’ın şikayetiyle babası tarafından azarlandı ve gelişmeleri sadece seyretti. Ancak Şah İsmail’in Anadolu üzerindeki emellerini ve gelecekteki tehlikeleri zamanında görmüş olan Yavuz Sultan Selim, saltanatının ilk yılında bu tehlikeyi önlemek için harekete geçecektir. iv- Yavuz Sultan Selim Dönemi: Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’in Anadolu halkı arasında yönettiği faaliyetleri Trabzon valiliği sırasında da izlemiş olduğundan iyi biliyordu. Hatta O, Anadolu’daki bu etkiyi silmek için şehzadeliğinde bile harekete geçerek Şah İsmail’in ülkesine dahil olan Erzincan’ı işgal etmişti. Selim’in Osmanlı tahtına çıktıktan sonra Şah İsmail’e karşı bir seferin yapılması doğaldı. Bu seferin nedenleri arasında, Anadolu halkı arsında Şah İsmail’in faaliyeti, Şehzade Ahmet’in oğlu Murat’ın himaye edilmesi ve Sultan Selim’in tahta çıkışının geleneğe göre kutlanmamış olması gibi olaylar vardı. Bayezit’in son yıllarında şehzadeler arasındaki durumlardan yararlanan Şah İsmail, çabalarını arttırmış ve daha sonra kendisinin yanına kaçan Şehzade Ahmet’in oğlu Murat’ı himaye etmiş ve Sultan Selim’in hükümdarlık tahtına çıkmasını tebrik için bir elçi göndermeyerek bu saltanat değişikliğinden memnun olmadığını göstermiştir. Görünürdeki bu nedenler dışında Yavuz Sultan Selim gibi ihtiraslı bir padişahın idealinde daha başka amaçların bulunması da doğaldı. Onun “Dünya bir padişaha yetecek kadar büyük değildir” demesi düşünce ve tasarılarının genişliğini kanıtlar. Yavuz Sultan Selim Edirne’de tahta çıktığı zaman yeniçerilerin ağa, kethüda, bölük ağaları ve oda başlarını Yenibahçe’de toplayarak, Şah İsmail’in faaliyetlerini ve Osmanlı Devleti için gelecek tehlikeleri anlattı ve “Şah İsmail üzerine seferim vardır” diyerek askerden cevap bekledi. Üç defa tekrarladı ses çıkmadı. Son tekrarında Abdullah adında dokuz akçe maaşlı oda kethüdası üç adım ilerledi, duadan sonra “bizim arzumuz da aynıdır, ferman padişahımızındır” dedi. Sultan Selim bu cevaptan memnun kalarak kendisine Selanik sancakbeyliğini verdi. Yavuz Sultan Selim’in İran’a sefer kararını zamanın geleneğine uygun olarak yasal yollardan geçirmek hususunda çabalarda bulunması, bu seferin selameti ve desteklenmesi yönünden gerekliydi. Geleneğe göre Hıristiyan bir devlete karşı açılacak bir sefer için bir fetva alınması gerekli olmadığı halde, bir İslam devletine yapılacak sefer için gerekli idi. Böyle bir fetva yapılacak seferin yasallığını kanıtlayacaktı. Devletin yöneticileri arasında Aleviliği kabul edenler bulunduğu gibi, asker arasında da taraftarları bulunmakta idi. Yavuz Sultan Selim Edirne’de iken Anadolu’ya haber göndererek on bin azap askerinin hazırlanmasını ve bütün kuvvetlerin Yenişehir Ovasında toplanmasını emretti. Manisa valisi oğlu Süleyman’ı Edirne’ye getirtti, Rumeli muhafazasına bıraktı ve Edirne’den İstanbul’a hareket etti (19 mart 1514). Bir ay sonra Üsküdar’a geçti. Şah’ın adamlarından Kılıç adında birini serbest bırakarak Şah’a Farsça bir mektup gönderdi. Mektubunda Şah’ın zulmünden ve yaptığı kötülüklerden dolayı, Müslümanlığı takviye ve mezalimine son vermek için katline fetva verildiğini, kılıçtan evvel imana gelmesini, atlarının ayağının bastığı toprakların kendisine verilmesini, bunun için İstanbul’dan hareket ettiğini ve kendisinin de savaşa hazır olmasını bildirdi. Şah’ın meydan okuyucu cevaplarına karşılık, Sultan yolda iken de Şah’a cevabi olarak iki mektup daha yolladı. Bunlar, hükümdarın tüm saltanatı boyunca düşmana gönderdiği tek diplomatik mesaj olacaktır. Bundan böyle Şah’ın yolladığı tüm elçiler sistemli bir biçimde hapse atıldı. Resmi ve gayri resmi yollardan ulaştırdığı tüm barış dilekleri küçümser bir sessizlikle karşılandı. Yavuz Sultan Selim ordu ağırlıkları, hazine ve tımar defterlerini Sivas kalesine bırakarak harekete geçti. Koçhisar mevkiinde savaş düzeni aldı. Akşehir ve İran sınırı olan Suşehri’nden İran topraklarına girildi. Ustaçlıoğlu’nun yaptığı tahribat Osmanlı kuvvetlerini zor duruma düşürdü. Dulkadir Bey’i Alaüddevle de Yavuz’un müşterek hareket etme teklifini reddettiği gibi, zahire yollarını vurmak suretiyle orduyu sıkıntıya soktu. Ordunun yollarda sıkıntı çekmesini fırsat bilen ve Şah’a karşı savaşmak taraftarı olmayanlar gizliden orduyu tahrik ettiler. Bir kısım yeniçeriler “düşman meydanda yok, bu harap yerlerde ilerlemek askeri telef etmektir, geri dönelim” tarzında padişahın çadırına mektuplar bıraktılarsa da, kati karalı olan Yavuz, yeniçerilerin arasına girerek onların gururunu tahrik edici bir konuşma yaptı. Bu arada Şah’ın Hoy kasabasında bulunduğu ve Çaldıran sahrasında mevzi aldığı haberi geldi. Çaldıran Meydan Savaşı (3 Ağustos1514): İki ordu Van Gölü’nün kuzey doğusunda Çaldıran 3 Ağustos1514 yılında karşılaştılar. Şah İsmail savaş düzeni olarak sağ kola Durmuş Han Şumlu ve Nur Ali Halife’yi; sol kola Diyarbakır beylerbeyi Ustaçlıoğlu Mehmet Han’ı görevlendirip, kendisi de muhafız kuvvetleri ile ihtiyatta kaldı. Yavuz Sultan Selim Çaldıran Ovası’nda savaş divanını toplayarak, ne zaman ttaruza geçilebileceği konusunu müzakere etti. Ordunun yorgun olduğunu ve istirahat etmesi gerektiğini savunan vezirlere karşı, defterdar Piri Mehmet Çelebi, asker arasında Alevi akıncıların çokluğundan dolayı hemen taaruza geçilmesi gerektiğini belirtti. Bunu üzerine Yavuz Sultan Selim savaş düzeni alarak, kapıkulu askerleri ile vezirleri yanında olduğu halde, kendisi merkezde kalarak, sağ cenahın idaresini Anadolu beylerbeyi Hadım Sinan Paşa’ya, sol cenahın idaresini ise Rumeli beylerbeyi Hasan Paşa’ya verdi. Yapılan savaşta İranlılar büyük bir bozguna uğradılar. Şah İsmail yaralı bir şekilde zor kaçabildi. Tacı, tahtı ve karısı Taçlı Hanım esir edildi. Osmanlı kuvvetleri Tebriz’i işgal etti. Sultan Selim Tebriz’de on gün kaldı. Dönüşte sanat erbabı, şair, tüccar ve işe yarayacaklardan bin haneyi İstanbul’a naklettirdi. Yavuz Sultan Selim, Çaldıran seferinden sonra Şah’ın peşini bırakmak istemedi. O kışı Azerbaycan’da geçirip, ertesi yıl tekrar harekete geçmek istedi. Ancak ordu içinde baş gösteren huzursuzluk üzerine ikinci bir sefer yapılamayacağına kanaat getirerek, doğu ve güney sınırlarında bazı yerleri almaya karar verdi. Çaldıran Savaşının sonucunda İran’la kesin bir anlaşma imzalanmamış olmakla beraber, Osmanlıların doğu yanında bir Safevi devletinin gelişmesi önlenmiş ve İran yirmi yıl kadar etkisiz hale getirilmişti. Böylece Osmanlılar batıda ve güneyde yapılacak seferler için serbest kalmışlar, ilk anda Adana’dan Van Gölü’ne kadar olan topraklardan başka, Erzincan, Erzurum, ve Kars yörelerinin de katılmasıyla doğuda Anadolu topraklarının birliği sağlanmıştır. Anadolu’nun Selçuklulardan sonra bozulan jeopolitik durumu böylece düzeltilmiş, Anadolu’da mezhep kavgaları ve kışkırtmalarından doğan huzursuzluklar da uzun süre yatışmıştır. B-KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMİ OSMANLI SAFEVİ MÜNASEBETLERİ Babası Yavuz Sultan Selim’in ölümünden sonra 30 eylül 1520’de tahta çıkan Sultan Süleyman, kamu hukukunda, kişi hukukunda ve devletlerarası hukukta eskiden yapılan hataları düzeltip, kanunları Osmanlı ülkesinde uygulatma yeteneğinden ötürü tarihte “Kanuni” lakabı ile anılmıştır. Avrupalılar ona “muhteşem” anlamında Magnefique lakabını yakıştırdılar. 16.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu dünyanın en güçlü ve en büyük devleti haline gelmişti. Bu katogorinin popüler konuları: Kuvay-ı Milliye Nedir ? Lozan Antlaşması Hey Onbeşli türküsünün hikayesi SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİ(bilinmeyen gerçek) Tarih Nedir? Hiroşima'ya atılan atom bombası (video) Çanakkale savasında keskin nişancı Türk... 19. Yy ' Da Osmanlı Dağılması üzerine Ortaya... Kurtuluş Savaşı (öncesi ve sonrası ) YARADILIŞ DESTANI Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıkışıyla birlikte, Osmanlı Safevi ilişkilerinde , savaşsız geçen on üç yıllık üçüncü bir evre başlamıştır. Yeni padişah muhtemelen Piri Mehmet Paşa’nın tavsiyelerine uyarak, Osmanlı ticari çıkarlarına ters ve ordu içinde sevilmeyen bu doğu siyasetinde ustalıkla sıyrılmayı denedi. İran’dan ithalata Selim tarafından konulan ambargo “büyük ticaret yapan çok kişiyi zor duruma sokmuştu. Sınırdan gizlice geçirilen mallara el konuluyor, bu arada bazı aşırılıklara gidiliyordu. Kanuni tahta geçer geçmez, malları gasp edilmiş olanların zararını tazmin etmiş, hapse atılan Şah’ın aracılarının birkaçını serbest bırakarak, ticaret yapılmasına bazı koşullarla yeniden izin vermiştir. Sultan Süleyman hükümdarlığının başlangıç yıllarında, daha çok Avrupa devletlerine karşı bir fetih siyaseti güttüğünden İran ile etkin bir şekilde mücadele etmemiştir. Nitekim Süleyman tahta çıkar çıkmaz doğu cephelerini bırakarak, daha doğallıkla Osmanlı’nın düşmanı olabilecek Macaristan ve Rodos’taki “kafir”lere yöneldi. Küçük bir ihtimal olsa da Kızılbaşların bu arada ayaklanabileceklerini düşünerek kuvvetlerinin bir bölümünü Anadolu’da bıraktı. Şah’a gizlice bir elçi yollayarak hükümdara Çaldıran’dan bu yana beklediği barış teklifinde bulundu. Sultan Süleyman’ın tahta çıkışında beklediği elçiyi göndermeyen Şah İsmail, hatasını gidermek için bir elçi heyeti görevlendirerek eylül 1523’de Kanuni’ye tahta çıkışını ve Rodos’un fethini kutlayan bir mesaj gönderdi. Gayet iyi karşılanan elçiye, sıradan sözler içeren, ama karşılıklı ilişkinin, zayıf da olsa yeniden kurulmasına vesile olan bir mektup verildi. i) Alevi Ayaklanmaları: Osmanlı ordularının Avrupa’da meşgul bulunduğu zamanlarda Anadolu’da birçok Alevi ayaklanmaları ortaya çıktı. Bu ayaklanmaların nedenleri arasında, İran’daki yönetim ile Osmanlı Devleti yönetimi arasındaki zıtlaşmalar, Sünni ve Alevi mezheplerinin halk arasında benimsenmesinin ortaya çıkardığı tutum ve davranışlar, özellikle bazı Alevi ileri gelenlerine tahakkuk ettirilen aşırı vergilerle, dirlikleri kesilen bazı tımarlı sipahilerin çıkarlarını bu ayaklanmalarda aramaları sayılabilir. Sultan Süleyman’ın saltanatının ilk yıllarındaki ayaklanmalar arasında Bozok’ta (Yozgat) Kadri Hoca Baba (Sülün) ayaklanması, Baba Zünnun ayaklanması, Veli Halife ayaklanması, Yekçe Bey ayaklanması ve Kalender Çelebi ayaklanması gibi devleti uğraştıran iç sorunlar çıkmıştı. Bu ayaklanmaların en önemlisi Kalenderoğlu isyanı olup, Hacı Bektaş Veli soyundan Balım Sultan’ın evladı olduğu söylenen Kalender Çelebi, başına yirmi otuz bin alevi toplayarak isyan etti.üzerine gönderilen kuvvetleri yendi ve büyük bir tehlike yarattı. Sadrazam İbrahim Paşa bizzat üzerine gönderildi. Kalender’e iltihak edenlerden mühim bir kısmı Dulkadirli sipahilerdi. Sadrazam İbrahim Paşa, Dulkadir beylerini yanına çağırtarak devlete itaat ettikleri takdirde ellerinden alınmış olan dirliklerin geri verileceğini vaat ederek Kalenderoğlu’ndan ayırdı. Bu tedbir Kalender’i zayıf düşürdü ve kuvvetleri çözülmeye başladı. Yapılan taaruz ile Kalender yakalandı ve idam edildi. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Anadolu’daki alevi isyanları bu şekilde son bulduysa da, duraklama devrinde bu olaylar yeniden başlayacaktır. ii) Şah Tahmasb’ın Tahta Çıkışı Yeni Dönem Osmanlı Safevi İlişkileri : Şah İsmail’in mayıs 1524’de ölmesiyle birlikte Safevi devleti on yıl sürecek olan bir karışıklık dönemine girdi. Kızılbaş boyları zaman içinde değişiklik gösteren çeşitli guruplara ayrılmışlardı ve Tahmasb yandaşı azınlığın iktidarı ele geçirmesi için çalışıyorlardı. Şah Tahmasb on bir yaşında Safevi devleti başına geçtiği zaman, devletini naipler yönetmeye başlamıştı. Bazı Türk boylarının her biri İran’ın bir bölgesini dirlik olarak ellerinde tutuyorlardı. Özbekler doğu sınırlarına devamlı saldırılar düzenliyorlardı. Ne var ki Osmanlılar, bu Şii devletini ortadan kaldırmak için hiçbir şekilde bu durumdan yararlanmadılar. Şah Tahmasb’ın Safevi tahtına geçtiği haberi, kendisine bir sefaretle bildirilmediği için buna çok kızan Kanuni, Tahmasb’ı tebrik etmediği gibi, ona hakaret ve tehdit içeren bir mektup göndermişti. Ancak bu, hiçbir gelişmeye yol açmadığı gibi, tersine daha çok Macaristan seferiyle ve İmparatorluk güçlerine karşı giriştikleri mücadeleyle meşgul olan Osmanlılar bu bölgeyle ancak 1528’de ilgilenebildiler. iii) Osmanlı Safevi İlişkilerinin Bozulması ve Savaş Hazırlıkları : 1524’de İran tahtına oturan Şah Tahmasb, babası zamanında cereyan eden olayların etkisi altında Osmanlılara karşı düşmanca duygu ve davranışlarda bulunmaktan geri kalmamıştı. Onun Osmanlı İmparatorluğu aleyhine olarak
Ders: 1470-1520 Yavuz Sultan Selim Kimdir? 02:18
Ders: 1470-1520 Yavuz Sultan Selim Kimdir? 2.858 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen I. Selim, Yavuz Sultan Selim, Hâdim'ul-Harameyn'iş-Şerifeyn (Mekke ve Medine'nin Hizmetkârı) (Osmanlı Türkçesi: ) (d. 10 Ekim 1470 – ö. 21/22 Eylül 1520[1][2]), 9. Osmanlı padişahı, 74. İslam halifesi ve ilk Osmanlı halifesidir. Babası II. Bayezid, annesi Gülbahar Hatun, eşi Ayşe Hafsa Sultan'dır. Tahtı devraldığında 2.375.000 km2 olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 2,5 kat büyütmüş ve ölümünde imparatorluk topraklarının 1.702.000 km2'si Avrupa'da, 1.905.000 km2'si Asya'da, 2.905.000 km2'si Afrika'da olmak üzere toplam 6.557.000 km2'ye çıkarmıştır.[3] Padişahlığı döneminde Anadolu'da birlik sağlanmış; halifelik Abbasilerden Osmanlı Hanedanına geçmiştir. Ayrıca devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yolu'nu ele geçiren Osmanlı, bu sayede doğu ticaret yollarını tamamen kontrolü altına almıştır. Selim, tahta babası II. Bayezid'e karşı darbe yaparak çıkmıştır. Şehzade Selim, tahta çıkmadan önce vali olarak Trabzon'da görev yapmıştır. Yavuz Sultan Selim'e kızını vermiş olan Kırım Hanı Mengli Giray, ona askeri destek sağlayarak tahta geçmesine yardım etmiştir. 1512'de tahta çıkan Sultan Selim, Eylül 1520'de şarbon hastalığına bağlı olarak Aslan Pençesi (Şirpençe) denilen bir çıban yüzünden henüz 49 yaşında iken vefat etmiştir.[4][5] Konu başlıkları [gizle] 1 Padişahlık öncesi 1.1 Trabzon valiliği 1.2 II. Bayezid'ın son seneleri ve şehzadeler meselesi 2 Tahta çıkışı 2.1 Baba-oğul mücadelesi 2.2 Yeniçerilerin ayaklanması ve Sultan Selim'in cülusü 2.3 Şehzadelerin bertaraf edilmesi ve taht kavgasının sonlandırılması 3 İran Seferi 3.1 Çaldıran Savaşı 3.2 Doğu ve güney sınırlarındaki önemli kale ve şehirlerin fethi 4 Mısır Seferi 4.1 Mercidabık Savaşı 4.2 Ridaniye Savaşı 4.3 Şah İsmail'in elçi göndermesi 4.4 Kızılbaş Celal Ayaklanması 5 Batı Seferi hazırlığı 6 Ölümü ve tarihe bıraktıkları 7 Halifelik 8 Islahat çalışmaları 8.1 Askeri alanda ıslahatlar 8.2 Donanma faaliyetleri 9 İmar faaliyetleri 10 Edebi eserleri 11 Şah İsmail ile ilginç diyalogları 12 Alevi katliamı iddiası 13 Ailesi 13.1 Eşleri 13.2 Erkek çocukları 13.3 Kız çocukları 14 Selimnameler 14.1 Yayınlanmış 14.2 Yayınlanmamış tezler 14.3 İsmi bilinen diğer Selimnameler 15 Kaynaklar 16 Dış bağlantılar Padişahlık öncesi[değiştir] I. Selim Sert mizacından dolayı Yavuz ve şehzâdeliğinden beri Selim Şah olarak anılan Sultan Selim, hicri 875/rumi 10 Eylül 1470 tarihinde babası Şehzade Bayezid'ın sancakbeyliği görevi nedeniyle Amasya'da dünyaya geldi. Babası II. Bayezid, annesi ise kimi kaynaklara göre Dulkadiroğulları Beyi Alaüddeyle Bozkurt Bey'in kızı Gülbahar Hatun[6], bazılarına göre Dulkadiroğulları Beyi Alaüddeyle Bozkurt Bey'in kızı Ayşe Hatun[7], bazı kaynaklara göre ise Zulkadiroğlu Alâüddevle'nin kızı Ayşe Hâtun'dur[8]. Osmanlı'nın, daha küçük yaşlarda devlet tecrübesi kazanması için şehzadeleri sancaklara gönderme gereği Şehzade Selim de Trabzon'a vali olarak atandı[6]. Trabzon valiliği[değiştir] Fatih Sultan Mehmed zamanında, Sivas Vilâyetinin Amasya Sancağında, büyük oğlu Şehzade Bayezid (sonradan II. Bayezid) Sancakbeyi iken; yine Sivas Vilayetine bağlı Trabzon Sancağında da Şehzâde Bâyezid’in en büyük oğlu Abdullah, Sancakbeyi olarak bulunmaktadır. Trabzon’da İçkale Camii şadırvanında Sancakbeyi Abdullah’ın 875/1470 tarihli bir kitâbesi bulunmuştur. Şehzâde Abdullah’ın Trabzon Sancakbeyi olarak 886/1481 yılına kadar bu görevde kaldığı anlaşılmaktadır[9]. Trabzon'da Şehzâde Abdullah'tan sonra, Trabzon Sancakbeyi olan ikinci ve son şehzâde Yavuz Sultan Selim'dir. Fatih Sultan Mehmed’in vefâtı ile II. Bâyezid Han (1481-1512), Osmanlı Devleti tahtına pâdişâh olarak cülûs ettiği zaman, oğlu Şehzâde Selim’i 886/1481 yılında Trabzon Sancakbeyi olarak tayin etmişti. Şehzâde Selim, gemi ile Kefe’ye oğlu Süleyman'ın yanına gidişine kadar, 886-915/1481-1510 yılları arasında yaklaşık olarak 29 yıl, Trabzon’da valilik yapmıştır[10]. Valiliği sırasında devlet işleri yanında ilimle de uğraşmış ve alim Mevlana Abdülhalim Efendi'nin derslerini takip etmiştir[6]. Daha o zamanlarda Şehzade Selim, devletin bel kemiği Türkmenlerin devletten duyduğu memnnuniyetsizliği ve Safevi Devleti'ne yönelmelerini farketmiştir[11]. Türkmenleri devlete bağlamak için Şehzade Selim, İstanbul yönetiminden izin almaksızın Gürcüler üzerine sefer yapmış ve bu seferlerin en önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına katmıştır (1508)[12][6]. Hatta devlet töresine göre elde edilen ganimetin beşte birini beyt-ül mal'a katması gerekirken onu da mücahid Türkmenlere bırakmıştır[13]. II. Bayezid'ın son seneleri ve şehzadeler meselesi[değiştir] II. Bayezid'ın 8 oğlu olmuştu; oğulları yaş sırası ile Abdullah, Şehenşah, Alemşah, Ahmed, Korkud, Selim, Mehmed, Mahmud'dur. Ahmed, Korkud ve Selim dışındakiler babalarının sağlığında ölmüşlerdi. Selim Trabzon, Korkud Saruhan, Ahmed Amasya illerinde vali olarak görev yapıyordu. Selim'in oğlu Süleyman Kefe; Ahmed'in oğlu Bolu sancakbeyi olarak görev yapıyordu. Karaman valisi Şehzade Şehenşah'ın ölümü üzerine, Beyşehri'nde bulunan oğlu Mehmed Konya'ya tayin edildi; Şehzade Alemşah'ın oğlu Osman ise Çankırı sancakbeyi olarak görevdeydi. Şehzade Mahmud'un oğlu Orhan babasının Manisa'ya nakli ile Kastamonu beyliğine atanmış, Mahmud'un diğer oğlu Musa ise Sinop Beyi olmuştu. Şehzade Mahmud'un en küçük oğlu Emirhan ise, çok küçük olduğundan henüz ataması yapılmamıştı[14]. Şehzade Selim, Trabzon valiliği sırasında Türkmenlerin ve askeri başarıları münasebetiyle de yeniçerilerin desteğini arkasına almıştı. Ancak Osmanlı bürokrasisi, Şehzade Ahmet'in tahta çıkmasını desteklemekte idi[11]. Manisa sancağındaki Şehzade Korkut'un erkek çocuğu olmadığından tahta çıkma şansı az olarak görülmekteydi. Konya'daki Şehzade Şehenşah 2 Temmuz 1511'de -babasından 6 ay evvel- vefat ettiğinden taht kavgasına dahil olamamıştı[15]. Şehzade Selim, uzun zamandır kötü giden devlet işlerinden ötürü artık saltanatı terk edeceğini haber almıştı. Fatih Kanunnamesi'ne göre hükümdar olan şehzade diğer kardeşlerini öldürecekti; bunun için kardeşleri Korkud ve Ahmed'in hareketlerini yakından takip ediyordu. Selim saltanatı ele geçirmek için kardeşleri gibi o da hazırlık yapmış, kendi askerlerine ek olarak Kırım Hanı kuvvetlerinden de istifade etmiştir. Rumeli'ye geçtiğinde yanında Kırım Hanı'nın küçük oğlunun komutasında 350 kadar asker de vardı. Ayrıca taraftarları sayesinde Yeniçeri Ocağı'nın desteğini de elde etmişti. Şehzade Selim'in oğlu Süleyman evvela Şarkı Karahisar'a tayin edilmiş, ancak Şehzade Ahmet'in kendisine yakınlığı sebebiyle itiraz ettiğinden Bolu'ya naklolunmuş, Şehzade Ahmed bu sefer de kendisi ile İstanbul arasında rakibi Selim'in oğlunun bulunmasını istemediğinden buna da itiraz etmiş ve bu itirazı da kabul edilmiştir. Bu defa da Şehzade Selim, oğlu Süleyman'a kendi sancağı olan Trabzon'a uzak yerlerden sancak gösterildiğinden bu yerlere karşı çıkmış ve oğlunun kendi yakınında olmasını ısrarla talep etmiş, Şarkı Karahisar yahut Kefe sancaklarından birinin verilmesini istemiştir. Tüm bunların sonucunda Süleyman Kefe sancağına atanmıştı. Dönemin Kırım Hanı Mengli Giray Kendisi İstanbul'a uzak olduğundan çabuk ve muntazam haber alamıyordu. Bu nedenle devlet merkezine yakın bir yere nakledilmek istiyordu. Bu maksada uygun olarak Rumeli'de bir sancak istedi ve hemen Kefe'den, Kırım'dan Tuna'ya doğru yürüdü; kendisine Trabzon'a ilaveten Kefe verildi ise de bunu kabul etmedi. Şehzade Selim'e nasihat vermesi amacıyla ulemadan kişiler yollansa da Selim bunları geri çevirdi; Anadolu'da nereyi istersen verelim önerisi gelse de istediği gibi bir cevap alamayınca derhal Kırım Hanı'ndan aldığı kuvvetle Silistre yoluyla Rumeli'ye (Balkanlar'a) geldi. Ulemalar tekrar yollansa da, Selim buna da kesin olarak red cevabı vermiştir. Ayrıca Şehzade Selim bu hareketinden önce, Şehzade Korkud da babasından izin almaksızın Antalya'dan kalkıp Manisa'ya gitmişti. Bu hareketleri doğru bulmayan Şehzade Ahmed; babası II. Bayezid'dan Korkud ve Selim'i öldürtmek için izin istemiş ise de Bayezid bunu kabul etmemiştir. Ş
Ulu Büyük Şanlı Türk Büyüklerimiz 08:50
Ulu Büyük Şanlı Türk Büyüklerimiz 3.239 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE 2 KEZ ÇAĞ DEĞİŞTİREN ASYADAN AVRUPAYA DÜNYAYI ETKİLEYEN HUNLARDAN SELÇUKLUYA OSMANLIYA TÜRKİYE CUMHURİYETİNE ANLI ŞANLI TÜRK MİLLETİ TÜRK ULUSU GİTTİĞİ YERE SEVGİ ŞEFKAT İLİM BİLİM VE GÜÇ KAZANDIRMIŞTIR: Büyük Türk Mustafa Kemal Atatürk Alemdar Mustafa Paşa Alp Tegin Alparslan Arslan Bey Attila Ünlü Türk Büyükleri Kimlerdir ataturk18 212x300 ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyüklerinin isimleri ünlü türk büyüklerinin hayatı ünlü türk büyüklerinin hayatları kısaca ünlü türk büyüklerimiz ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyükleri kimdir ünlü türk büyükleri ile ilgili yazı ünlü türk büyükleri hakkında bilgi ünlü türk büyükleri Mustafa Kemal Atatürk:(d. 1881, Selânik – ö. 10 Kasım 1938, İstanbul), Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olan Türk mareşal ve devlet adamı. 1919 yılında başlattığı Türk Kurtuluş Savaşı’nin önderliğini yapmış; daha sonra, modern Türkiye’yi oluşturan devrim ve reformları gerçekleştirmiştir. Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet Halk Partisi’ni kurmuş ve ilk genel başkanı olmuştur. Osmanlı ve Türk Ordusu’nda subay olarak görev yapmış; 1921 tarihli Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra “Gazi” unvanını almış ve mareşalliğe yükselmiştir. 1938 yılındaki vefatına kadar arka arkaya 4 kez cumhurbaşkanı olan Atatürk, bu görevi en uzun süre yürüten cumhurbaşkanı olmuştur. fatih sultan mehmet 252x300 ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyüklerinin isimleri ünlü türk büyüklerinin hayatı ünlü türk büyüklerinin hayatları kısaca ünlü türk büyüklerimiz ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyükleri kimdir ünlü türk büyükleri ile ilgili yazı ünlü türk büyükleri hakkında bilgi ünlü türk büyükleri Fatih Sultan Mehmet: Çağ kapatıp çağ açan cengaver, bilim adamı, şair ve gönül ehli hükümdar… 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat 25 sefere katıldı. İstanbul’un fethi hazırlıkları sırasında “Şahi” adı verilen topların yanında, tekerlekli kuleler ve aşırtma güllelerin üretilmesi çalışmalarını bizzat katılarak yürüttü. Zeytinyağı döktürerek insanlık tarihinde “yağla makine soğutmasını”, havan topunun balistik hesap ve planını yaparak dik mermi yollu ilk silahı keşfeden de odur. Fetih sırasında, Haliç civarına çekilen zincirlerin aşılmasının herkes tarafından imkânsız görüldüğü bir zamanda o, Tophane önündeki kıyıdan başlayıp Kasımpaşa’ya kadar ulaşan bir güzergâh üzerine kızaklar yerleştirilmesini sağlayarak, bir gecede yaklaşık 70 gemiyi karadan yürüterek haliç sularına indirdi. Fatih, klasik manada Osmanlı Devleti’nin idari kurucusu sayılabilir. Bu anlamda Fatih, Kanunnamesi ile Atam-Dedem Kanunu dediği gelenekleri yazılı hale getirmiş ve buna Kanunname-i Ali Osman denmiştir. Bilime ve sanata önem veren hükümdar, devrin ünlü bilgini Ali Kuşçu’yu İstanbul’a getirterek çalışmalarına destek vermiştir. Ayrıca ünlü ressam Bellini’yi de İstanbul’a davet ederek meşhur Fatih portresini çizdirmiştir. mimar sinan 73 186x300 ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyüklerinin isimleri ünlü türk büyüklerinin hayatı ünlü türk büyüklerinin hayatları kısaca ünlü türk büyüklerimiz ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyükleri kimdir ünlü türk büyükleri ile ilgili yazı ünlü türk büyükleri hakkında bilgi ünlü türk büyükleri MimarSinan: XVI. Yüzyılda yetişen ve dünyanın hayranlığını kazanmış üstün yetenekli mimar… Osmanlı Devleti’ne 48 yıl mimarbaşı olarak hizmet etti. 81 cami, 10 mescit, 55 medrese, 26 türbe, 17 imaret, 6 bent ve su kemeri, 9 köprü, 17 kervansaray, 33 saray, 6 mahzen ve 37 hamam inşa etti. Koca Sinan, “kalfalık devremin eseri” dediği Süleymaniye Camii ile gök kubbe altındaki kubbelerin en muhteşemini kurup Ayasofya’yı gölgede bırakan kişi oldu. “Şehzâde Camii çıraklığımın, Süleymaniye kalfalığımın, Edirne’deki Selimiye de ustalık devremin eseridir” diyen Mimar Sinan’ın, Yavuz Sultan Selim’in Tebriz seferi sırasında Van Gölü’nü geçmek için inşa ettiği geniş tekne, bu göldeki ilk tekne olma özelliğini taşıdı. Doksanlarına geldiğinde, himayesine almış olduğu Şair Mustafa Sâi’ye, Tezkiretü’l-Bünyân adı altında hayat hikayesini yazdırdı. 9 Nisan 1588 tarihinde İstanbul’da vefat eden Sinan, Süleymaniye Camii’nin avlusundaki mütevazı türbede gömülüdür. p10 216x300 ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyüklerinin isimleri ünlü türk büyüklerinin hayatı ünlü türk büyüklerinin hayatları kısaca ünlü türk büyüklerimiz ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyükleri kimdir ünlü türk büyükleri ile ilgili yazı ünlü türk büyükleri hakkında bilgi ünlü türk büyükleri Kanuni Sultan Süleyman :Dünyanın “Muhteşem Süleyman” adıyla andığı ünlü Osmanlı padişahıdır. İmparatorluğunun bir ucundan güneş doğar, öbür tarafından batardı. Osmanlı bir “güneş ülkesi” idi. İmparatorluğun içinde yaşayan Müslüman, Hıristiyan ve diğer topluluklar tam bir hürriyet ve saadet içinde idiler. Süleyman, babası Yavuz gibi güçlü bir hükümdar ve kuvvetli bir şairdi. “Muhibbî” mahlasıyla şiirler yazıyordu. Bütün şiirleri bir Dîvan halinde toplanmıştır. “Olmayâ devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi” dizeleri ona aittir. XVI. asırda Türklerin hakanı, bütün Müslümanların Halifesi ve yeryüzünün en büyük hükümdarı oldu. Tarihte bu asra, “Türk Asrı” adı verilmektedir. Hürrem Sultan ile olan aşkı dillere destandır. Kendi adına yaptırdığı muhteşem Süleymaniye Camii civarından geçtiğinizde, bu devasa eserin mimarı Sinan’ın, Kanuni Sultan Süleyman ve eşi Hürrem Sultan’ın ruhlarının size el salladıklarını hisseder gibi olursunuz… bizimhoca mevlana 222x300 ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyüklerinin isimleri ünlü türk büyüklerinin hayatı ünlü türk büyüklerinin hayatları kısaca ünlü türk büyüklerimiz ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyükleri kimdir ünlü türk büyükleri ile ilgili yazı ünlü türk büyükleri hakkında bilgi ünlü türk büyükleri Mevlâna : Dünya kurulduğundan bu yana insanlar zaman zaman sıkıntılara, bunalımlara girmiş ve böyle umutsuz görünen durumlarda onları teselli ve irşad eden birçok gönül ehli insan ortaya çıkmıştır. Bu dev şahsiyetlerden biri de Mevlana’dır. O, her şeyden önce bir aşıktı, bir Hak aşığıydı ve Şems ile karşılaşmasından sonra Hak yolunda birbirlerini irşad etmeye başladılar. Bu irşaddan edindiği bilgi meyvelerini insanlarla paylaşan Mevlana, dev eseri Mesnevi’sinde yüreğinde yanan ateşi bir nebze olsun insanlarla paylaşmayı başardı. Mesnevi dev bir eserdir, maddeten de manen de… Kişisel olarak gelişmek isteyen herkesin öncelikle okuması gereken bir eserdir. O, herkesi olduğu gibi kabul etti ve insanları ne olursa olsun Hak yoluna çağırdı. Bu özelliğinden dolayı tüm dünya onu sevdi, hatta sahiplendi. Konya’daki Mevlana Müzesi’ne giderseniz, sayılarca yabancı turistin, dünyanın en uzak yerlerinden gelip burada “Rumi, Rumi” (Mevlana Celaleddin Rumi) diye haykırdıklarını ibretle izlersiniz. O, her şeyden önce bir yürek insanıydı. Bunu şu sözleriyle daha iyi anlamak mümkün: “Aklın yoksa yandın. Ya kalbin yoksa? O zaman zaten sen yoksun ki.” Yunus Emre 226x300 ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyüklerinin isimleri ünlü türk büyüklerinin hayatı ünlü türk büyüklerinin hayatları kısaca ünlü türk büyüklerimiz ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyükleri kimdir ünlü türk büyükleri ile ilgili yazı ünlü türk büyükleri hakkında bilgi ünlü türk büyükleri YunusEmre: Türk milletinin yetiştirdiği en büyük tasavvuf erlerinden, Türk dili ve edebiyatı tarihinin en büyük şairlerindendir. O, insan olan herkese, hatta tüm canlılara karşı engin bir sevgi duyar. “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek” onun munis ruhundan çıkan bir söyleyiştir. Yunus Emre’deki insan sevgisi, insanda Yaratıcı’dan bir parça, ondan gelip bedenlenmiş bir cevher bulunduğu bilincinden kaynaklanmaktadır. Yunus duymuş, düşünmüş, inanmış ve bütün bu duyuş, düşünüş ve inanışlarını büyük bir sadelik ve kolaylıkla şiirleştirmeye muvaffak olmuştur. ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyüklerinin isimleri ünlü türk büyüklerinin hayatı ünlü türk büyüklerinin hayatları kısaca ünlü türk büyüklerimiz ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyükleri kimdir ünlü türk büyükleri ile ilgili yazı ünlü türk büyükleri hakkında bilgi ünlü türk büyükleri Harezmi : IX. yüzyılda yaşayan ve cebir alanında ilk defa eser yazan Müslüman Türk bilginidir. Bağdat’taki bilimler akademisi Dar-ül Hikme’de görev alan Harezmî, ilk defa birinci ve ikinci dereceden denklemleri analitik metotla; bir bilinmeyenli denklemleri de cebirsel ve geometrik metotlarla çözmenin kural ve yöntemlerini tespit etti. Matematikte ilk kez “0” rakamını kullanan yine odur. Harezmî matematik, astronomi ve coğrafya alanında çok sayıda eser verdi. Yeryüzünün çapına ait hesaplarını Kitâbu Sûreti’l-Arz adlı kitabında topladı. Bu eserde Nil Nehri’nin kaynağını açıklayan Harezmî, Batlamyus’un astronomik cetvellerini de düzeltti. Güneş ve ay tutulmasına dair incelemelerini topladığı Zîcü’l-Harezmî adlı eserinde ise astronomi için gerekli trigonometri bilgi ve cetvellerini de verdi. ibni sina 1255983164 205x300 ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyüklerinin isimleri ünlü türk büyüklerinin hayatı ünlü türk büyüklerinin hayatları kısaca ünlü türk büyüklerimiz ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyükleri kimdir ünlü türk büyükleri ile ilgili yazı ünlü türk büyükleri hakkında bilgi ünlü türk büyükleri İbn-i Sina :XI. yüzyıla damgasını vurmuş hekim, astronom, filozof, şair ve bilim adamı… Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan’da öldüğü zaman 150den fazla eser bırakmıştı. Eserleri Latinceye ve Almancaya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık vermiştir. Mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Tüm bunlardan başka, çok güzel şiirler yazdı. Onun tıp şaheseri, el-Kanûn Fi’t-Tıb adlı büyük kitabıdır. Eser fizyoloji, hıfzıssıhha, tedavi ve farmakoloji hususlarında bilgi verir. Bu eseri XII. yüzyılda Latinceye çevrildi ve Batı tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı. Çağın Fransa’sının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversitelerinin temel kitabı oldu. İbn-i Sina yaklaşık 700 yıl doğunun ve batının tıp hocası idi. Altı yüzyıl önce Paris Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbn-i Sina’nın Kanûn’u yer almıştır. Bugün hâlâ Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında, iki Müslüman doktorun duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portreden biri İbn-i Sina’ya, diğeri er-Razi’ye aittir. nizerdrdf 225x300 ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyüklerinin isimleri ünlü türk büyüklerinin hayatı ünlü türk büyüklerinin hayatları kısaca ünlü türk büyüklerimiz ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyükleri kimdir ünlü türk büyükleri ile ilgili yazı ünlü türk büyükleri hakkında bilgi ünlü türk büyükleri Nizamülmülk :XI. Yüzyılda yaşamış olan vezir Nizamülmülk, Doğu tarihinin yazdığı en büyük devlet adamlarından biri olmakla kalmamış, üniversiteler kurmak suretiyle bilimin yayılmasına çalışmıştır. Sanatkâr ve bilginleri korumuş, değerli eserler yazmış ve hükümdarlara en doğru yolu göstermiştir. Bütün bu büyük özelliklerinden dolayı ona “Memleketin nizamlarının kurucusu” anlamına gelen Nizamülmülk adı verilmiştir. Selçuklu Devleti’nin hizmetine girerek Alp Aslan’ın, Melikşah’ın baş vezirliğini ve danışmanlığını yaptı. Nizamülmülk’ün Selçuk Devleti’nin kuruluş ve gelişmesinde, sağlam bir devlet olarak organize edilişinde büyük rolü oldu. Bağdat ve Isfahan’da iki büyük ilim müessesesi kurdurdu. Yazdığı Siyasetname adlı değerli eser Batı dillerine de çevrildi. Ayrıca şiirler de yazdı. Ona göre “Hiçbir hükümdar veya ferman sahibi kimse bu eseri okumaktan kendisini uzak tutamaz.” “Bir hükümdarın halkına vereceği en büyük ihsan adalettir. Halk adaletle yönetimden memnun olursa, o memleket yaşar, her gün kudret ve güç kazanır. Memleket zulüm ile yaşayamaz. Hükümdar, zulüm görmüş olanların şikâyetlerini bizzat dinlemeli, zâlimden hakkı alıp zulüm görene vermelidir.” preis 226x300 ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyüklerinin isimleri ünlü türk büyüklerinin hayatı ünlü türk büyüklerinin hayatları kısaca ünlü türk büyüklerimiz ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyükleri kimdir ünlü türk büyükleri ile ilgili yazı ünlü türk büyükleri hakkında bilgi ünlü türk büyükleri PîrîReis :Ünlü gizemli haritanın sahibi. Uçakların, uyduların olmadığı bir dönemde dünya haritasını gerçeğe yakın bir şekilde çizmeyi başardı. 1929 yılında Topkapı Sarayı’nda bulunan 90/60 cm büyüklüğündeki bir parşömen üzerine çizilmiş Güney Batı Avrupa, Kuzey Batı Afrika, Güney, Doğu ve Orta Amerika kıyılarını gösteren bu harita, üzerindeki notlardan anlaşıldığına göre Pîrî Reis’in 1513 yılında Gelibolu’da çizip 1517’de Sultan Selim’e sunduğu, büyük çapta hazırlanmış Dünya haritasının bir parçasıydı. Küçük yaşlardan itibaren amcası Kemal Reis ile birlikte denizlere açılmış ve 1487-1493 yılları arasında çeşitli deniz savaşlarına katılmıştır. 1511 yılında amcasının ölümü üzerine denizlerden ayrılmış, Gelibolu’ya dönmüş, harita çizimiyle uğraşmaya başlamış, daha sonra da büyük Türk denizcisi Barbaros’un hizmetine girmiştir. Mısır seferinden sonra Gelibolu’ya dönmüş ve Kitab-i Bahriye isimli eserini yazmıştır. ali kuscu 226x300 ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyüklerinin isimleri ünlü türk büyüklerinin hayatı ünlü türk büyüklerinin hayatları kısaca ünlü türk büyüklerimiz ünlü türk büyükleri kimlerdir ünlü türk büyükleri kimdir ünlü türk büyükleri ile ilgili yazı ünlü türk büyükleri hakkında bilgi ünlü türk büyükleri Alikuşçu : XV. yüzyılda yaşamış olan önemli bir astronomi ve matematik bilginidir. Semerkand Rasathanesi’nin müdürü olan Kadızâde-i Rumî’nin ölümü üzerine buranın başına geçmiş ve pratik astronomi, yer merkezli evren sistemine göre gök cisimlerinin görünen hareketi ve astroloji konularını kapsayan Uluğ Bey Zici’nin tamamlanmasına yardımcı oldu. Fatih Sultan Mehmet tarafından çalışmaları takdir edildi ve İstanbul’a Ayasofya müderrisi olarak davet edildi. Burada Fatih Külliyesi’nin programlarını hazırladı, astronomi ve matematik dersleri verdi. Ayrıca İstanbul’un enlem ve boylamını ölçtü ve çeşitli Güneş saatleri de yaptı. Büyük bir bilim adamı olup, sayılarca bilgin yetiştirmesinin yanı sıra Osmanlı ile Akkoyunlu devleti arasında barış elçiliği de yaparak siyasi başarılar da gösterdi. Din, astronomi, matematik, mekanik, dil ve belagat alanlarında, bilinen 30 civarında eseri mevcuttur. Babür şah Barbaros Hayrettin Paşa Bilge Kağan Celaleddin Harzemşah Cemal Gürsel Cengiz Han Çaka Bey Ekber şah Emir Sultan Ertuğrul Gazi Fatih Sultan Mehmet Fuat Köprülü Gazi Osman Paşa Gazneli Sultan Mahmut Hacı Ilbey Hulagu Han Hüseyin Baykara II Mahmut Kanuni Sultan Süleyman Kaşgarlı Mahmut Katip çelebi Kazım Karabekir Kılıçarslan Koca Yusuf Kül Tegin Mareşal Fevzi çakmak Melikşah Mimar Sinan Nene Hatun Nizamülmülk Oğuz Han Ord Prof Dr Zeki Velidi Togan Orhan Gazi Oruç Reis Osman Gazi Piri Reis Rauf Denktaş Satuk Buğra Han Selçuk Bey Sultan II Abdülhamid Sultan IV Murat Sultan Sencer Süleyman şah şah Cihan Tiryaki Hasan Paşa Tuğrul Bey Turgut Reis Ulubatlı Hasan Yaşar Doğu Yavuz Sultan Selim Yıldırım Beyazıt..
DERS M.Ö 200 Türk Tarihi Türeyiş Destanı, Ecdatlarımız Ve Ulu Büyük Türk Atatürk 14:35
DERS M.Ö 200 Türk Tarihi Türeyiş Destanı, Ecdatlarımız Ve Ulu Büyük Türk Atatürk 3.098 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut Öğretmen Aykut ilter Türeyiş Destanı Hakkında Bilgiler Bir Uygur destanıdır. Büyük Türk imparatorluğunun Göktürkler'den sonraki halkası olan Uygur Türkleri, Türeyiş Destanı ile soylannın yeryüzünde ilk görünüşlerini anlatırken aynı zamanda da, bütün Türk boylarında yaygın bir inanış olarak beliren, soyun ilâhî bir kaynağa bağlanması fikrini bir kere daha belirtmiş olmaktadırlar. Uygur Türeyiş Destanının, Göktürk-Bozkurt Destanı ile olan çok yakın benzerlikleri, ilk okuyuşta anlaşılacak kadar açıktır. Hemen bütün Türk Destanlarının birinci derecedeki unsuru olan kurt süsü, gerek Türeyiş ve gerekse Bozkurt Destanlarında özellikle ilâhileştirilmekle, neslin başlangıcı ve sürekliliği bu ilâhî süse bağlanmaktadır. Türeyiş Destanı, aslında bir büyük destanın başlangıç kısmına benzemektedir. Büyük bir ihtimâlle, Göktürk-Bozkurt destanı gibi Uygur Türeyiş Destanı da, ilk büyük Türk Destanı olan Yaradılış Destanının etkisi altında gelişip meydana getirilmiş, daha dar bir çevrenin küçük çapta bir yaradılış destanıdır. Destan: Büyük Hun Hakanlarından birinin iki kızı vardı. Kızlarının ikisi de bir birinden güzeldi. Öyle güzeldi ki, Hunlar, bu iki kızın da, ancak ilahlarla evlenebileceğine inanıyor ve bu kızların insanlar için yaratıldığını söylüyorlardı. Hakan da aynı şekilde düşündüğü için kızlarını insanlardan uzak tutmanın yollanın aradı, ülkesinin en kuzey ucunda, insan ayağı az basan veya insan ayağı hiç görmeyen bir yerinde, çok yüksek bir kule yaptırdı. Kızların ikisini de bu kuleye kapattı. Ondan sonra da aklınca inandığı ilaha yalvarmağa, gelip kızlarıyla evlenmesi için yakarmağa başladı. Öyle yalvarıyor, öyle yakarıyordu ki sonunda bir gün. Hakanın kendi aklınca inandığı İlâh dayanamadı ve bir Bozkurt şekline girip geldi. Hun Hakanının kızlarıyla evlendi. Bu evlenmeden bir çok çocuklar doğdu; bunlara Dokuz Oğuz-On Uygur denildi. Çocukların hepsinin sesi Bozkurt sesine benzedi. Yine bu çocuklar, birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar. HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen Ders Türk Kimdir Tarihte Türk Kimliği Türklerin Tanımı Namık Kemal Zeybek 1 187 madde ile islamiyet öncesi Türk tarihi 1- İslamiyet'inin Hindistan'a yayılmasında etkili olan Türk-İslam devleti Gaznelilerdir. 2- İslamiyet'ten Önceki Türk Devletlerinde, ölen kişinin silahı ve eşyalarıyla birlikte gömülmesi, ölümden sonra da hayat olduğuna inandıklarını göstermektedir. 3- Macaristan'da yapılan kazılarda Avarlar'a ait pek çok tunç, gümüş ve altın ziynet eşyası bulunmuştur. Bu bilgiye bakılarak Avarlar'ın değerli madenleri tanıdıkları söylenebilir. 4- İslamiyet'ten Önce kurulan Türk Devletlerinde, devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı yere Kurultay denir. 5- Türklerin Orta Asya'dan göç etmelerinin en önemli nedeni, Kuraklık nedeniyle ekonomik sıkıntı içinde olmalarıdır. 6- Orta Asya'da Türklerin takvim düzenlemiş olmaları, Gökbilim ile ilgilendiklerini göstermektedir. 7- Türkler önceleri göçebe bir yaşam sürdükleri için, yaptıkları sanat eserleri taşınabilir nitelikteydi. Sanat eserleri arasında halıların yaygın olması buna bir kanıt olarak gösterilebilir. 8- Anadolu Selçuklu paralarını, Osmanlı paralarından ayıran özelik; paralarının üzerinde Sultanların portreleri ve aslan resimleri bulunmasıdır. 9- Uygurların Budizm ve Maniheizm dinlerini kabul etmeleri, sanat alanında gelişmelerinde etkili olmuştur. 10- Türk Devletlerinde, önceki dönemlerde ekonomik etkinlikler yalnız hayvancılığa dayanıyordu. Daha sonra bu durum değişmiş, tarım önem kazanmıştır. Tarım Uygurlar zamanında önem kazanmaya başlamıştır. 11- Karahanlılar Devletinin Türk tarihindeki önemi; İlk Müslüman Türk devleti olmasıdır. 12- Anadolu Selçuklu döneminde esnaflar, Ahi topluluğu olarak örgütlenmiştir. 13- Selçuklular bölge veya eyaletlerin başına idareci olarak atadıkları şehzadelerin yanına ''Atabey'' ünvanlı kişileri de verirlerdi. Bu uygulamadaki temel amaç şehzadeleri devlet yönetimiyle ilgili konularda yetiştirmek. 14- Türk Denizciliğinin Anadolu Selçukluları Dönemine kadar gelişmemesinde başlıca etken, Ülke topraklarının coğrafi konumudur. 15- Çin'den başlayarak Ön Asya'ya ulaşan İpek Yolu'nun geçtiği yerler zaman zaman değişmiştir. Güçlü devlet ve kabilelerin tutumlarında değişme olması bu durumun oluşmasında etkili olmuştur. 16- Türk adının millet olarak geçtiği, Türk Edebiyatı ve Tarihinin ilk yazılı örnekleri olan edebi metinler, Orhun Anıtlarıdır. 17- İslamiyet öncesi Türklerde her türlü devlet işlerinin görüşülüp, karara bağlandığı kuruma Toy (Kurultay) denir. 18- Malazgirt savaşından sonra Anadolu'da kurulan ilk Türk Beyliklerin, Artukoğulları, Saltukoğulları, Danişmentliler, Mengücekoğulları dır. 19- Selçuklularda ve Osmanlılarda gelişemeyen sanat dalı heykelciliktir. 20- Türkiye Selçuklu devletinde İznik ve Konya başkentlik yapmış şehirlerimizdir. 21- İslâmiyet öncesi Türk tarihinin ve edebiyatının en önemli Türkçe kaynaklarından biri olan Orhun Yazıtları, Kutluk (II. Göktürk) devleti dönemine aittir. 22- Türk devlet yöneticileri İslâmiyet öncesi dönemde, Kağan ünvanını kullanmışlardır. 23- Uygurlara ait destanlar, Türeyiş ve Göç destanlarıdır. 24- Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kelam, İslami bilimlerdir. 25- Öğrenimin vakıflar sayesinde ücretsiz olarak sürdürülmesi ve İslâm dünyasına yayılması, Selçuklular döneminde gerçekleşmiştir. 26- Nizamülmülk, Alparslan'dan aldığı yetki ile hangi kurumun açılmasında Türk İslâm tarihinde ilk olmuştur? Bağdat Nizamiye Medresesi 27- Anadolu Selçuklu Devletinde ticareti geliştirmek için gerekli ana yollar üzerinde, Kervansaraylar inşa edilmiştir. 28- Edirne ilinde, Anadolu Selçuklu devletinden kalma eser bulunmaz. 29- Türk İslam devletlerin de Sultanın Müslüman halkının gözünde meşru bir egemen güç olarak kabul edilmesi, Hutbe ile sağlanırdı. 30- Orta Asya Türklerinde varlığı sürekli olmayan toplumsal ve siyasal birime Budun denir. 31- Yenisey Yazıtları ve Manas Destanı, Kırgızlara aittir. 32- İslamiyet öncesi Türk Devletlerinin ortak özellikleri; Devlet boyların birleşmesiyle kurulur, Temel ekonomik yapı hayvancılığa dayalıdır, Önemli kararlar Kurultay tarafından alınır, Yerleşik yaşam biçimi yaygın değildir 33- İslamiyet öncesi kurulan Türk devletlerinden Uygurlar bir çok yönüyle diğerlerinden farklı özelliklere sahiptir. 34- Orta Asya Türklerinde ceza infaz sisteminde uzun süreli hapis cezalarının uygulanmamış olmasının temel nedeni, Göçebe yaşam biçiminin egemen olmasıdır. 35- Malazgirt Savaşı'ndan sonra başlayan Anadolu'nun Türkleşmesi sürecinin başlarını araştıran bir kişi dönemin mimari eserlerini öncelikle, Erzurum yöresinde araştırması gerekir. 36. Anadolu Selçuklularında yer alan mimari yapılardan kervansaray ve Bedesten doğrudan ticari faaliyetlerle ilgilidir. 37- Anadolu Selçuklu plastik sanatında en çok işlenen konu, İnsan-Hayvan-bitki 38- İslam öncesi Türk Devletlerinde; I. Önemli kararlarda Kurultaya danışırlar II. Yönetimde öncelik hanedana aittir.III. Hakanların yetkileri töre tarafından sınırlandırılmıştır.IV. Hakanların önemli dini törenleri doğrudan yönetmeleri istenirdi. 39-Anadolu Selçukluları ve Osmanlılarda birçok hizmeti bir arada vermek için inşa edilen külliyelerin ana yapısı Camidir. 40- Anadolu Selçuklu dönemine ait eserler; Sivas Gök Medrese - Eşrefoğlu Camii - Sultan Han 41-Anadolu Selçuklularında dini, sosyal, kültürel etkinliği bir arada verilmesini sağlayan mimari yapılara Külliye denir. 42- Türk-İslam devletlerinde Saltanatın Müslüman halk tarafından meşru görülmesi için Sultan adına hutbe okutulur, Para bastırılırdı. 43- İslam öncesi Orta Asya'da heykel sanatının geliştiğini söyleyen biri Orhun Anıtlarını görüşlerine kanıt olarak gösterebilir. 44- Orhun yazıtlarının özellikleri; Türk adının geçmesi, Türkçe yazılmış olması, İlk Türk alfabesinin kullanılması, İlk milli yazılı kaynak olması, Göktürkler Hakkında bilgi vermesi. 45- Gök-Medrese, Sultan Han, Gevher Nesibe Külliyesi, Keykavus Şifahanesi Anadolu Selçuklu dönemine aittir. 46- İslam Öncesi Türk devletlerinde boy beylerinden oluşan Kurultay, hakanın seçiminde etkili rol oynardı. Kurultay başarılı olamayan halkına refah sağlayamayan töreye aykırı hareket eden hakanı görevden alabilirdi. Bu bilgilere dayanarak; Hükümdarlar yasalara uymak zorundadır, Hakanların halka karşı sorumlulukları vardır, Hükümdarların yetkileri sınırlıdır, Kurultay devlet yönetiminde etkilidir. Yargılarına ulaşabiliriz. 47- Uygurlarda; I. Ticaret ve tarımın gelişmesi II. Şehir kültürünün yaygınlık kazanması III. Kütüphanelerin açılması Uygurların yerleşik yaşama geçtiklerinin kanıtlarıdır. 48- İslam Öncesi Türk Devletlerinden, - Büyük Hun İmparatorluğu döneminden kalan kurganlarda bulunan taşınabilir malzemeden yapılmış silahlar, eyerler ve elbiselerin hayvan resimleriyle süslendiği görülmüştür. - Göktürkler döneminden kalan kurganlarda ise, altın ve gümüşten yapılmış süs eşyaları, demirden yapılmış kılıç ve mızrak gibi silahlara rastlanmıştır. Bu bilgilere dayanarak Türklerle ilgili olarak Savaşçı özellik taşıdıklarının, Madenlerden yararlandıklarının, Ölümden sonraki yaşama inandıklarının, Sanatı yaşam biçimine göre geliştirdiklerinin göstergesi olarak değerlendirilebilir. 49- -Atabeyler Selçuklular döneminde Şehzadeleri eğitmekle görevlidir. - Bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle Selçuklu Devletinin yıkılışını hızlandırmışlardır. 50- Sivas'ta bulunan Keykavus Şifahanesi Anadolu Selçuklu döneminde yapılmıştır. 51- Orta Asya devlet ve toplum hayatını düzenleyen törenin en temel özelliği yazısız olmasıdır. 52- II.Göktürk Devleti bazı özellikleri; İlk Türk alfabesini yaratmışlardır.Sosyal devlet anlayışını sürdürmüşlerdir. Uygurlar tarafından varlıklarına son verilmiştir. 53- Uygurların Budizm ve Maniheizm dinlerini kabul etmeleri Sanat alanında gelişmelerinde etkili olmuştur. 54- Karahanlılar; Devletin resmi dili Türkçe'dir, Kutadgu Bilig bu dönemde yazılmıştır, Devlet ailenin ortak malıdır, İlk Türk-İslam devletidir. 55- Selçuklu Devletinde, din ve ırk ayrımı yapmadan halka boş araziler üretim artışına ulaşmaya çalışılmıştır. 56- Anadolu Selçukluları, Kervansaraylar ve Loncalar ile üretim ve ticaret hayatını düzenlemeyi ve geliştirmeyi amaçlamışlardır 57- Türkler tarihte pek çok devlet kurmuşlardır. Bu devletler belli bir zaman sonra yıkılmışlardır. Büyük Selçukluların yıkılma nedenlerinden en önemlisi; Ülkenin hanedan üyeleri arasında paylaşılmasıdır. 58- Orta Asyada kurulan Türk Devletlerinin kısa sürede parçalanıp yıkılmasında Ülkenin hanedana ait olması etkili olmuştur. 59- Orta Asya'da Uygurlara ait şehirlerde Kervansarayların yanında Hristiyan, Budist ve Maniheist mabetlerinin kalıntılarının yan yana bulunmuş olması; İnanç özgürlüğünün olduğunun, Ticari faaliyetlerin yaygın olduğunun, Hoşgörülü bir toplumun yaşadığının, Yerleşik yaşama geçildiğinin göstergesidir. 60- Karahanlılar İslamiyeti kabul ettikten sonra da ülkeyi eski Türk geleneklerine göre doğu-batı olarak ikiye ayrılmışlardır. Bu durum Geleneklere bağlılığın devam ettiğinin göstergesidir. 61- Anadolu Selçukluları tarafından Karadeniz'de Sinop, Akdeniz'de Alanya alındıktan sonra tersaneler kurulmuştur. Bu uygulamanın temel amacı öncelikle deniz ticaretini geliştirmektir. 62- Anadolu Selçuklularında Ahi örgütlenmesi içinde zanaatkarlar yer almıştır. 63- Uygurlardan önce Türk Tarihinde tapınak ve saray gibi yapılar azdı. Bu durum Türklerin yerleşik yaşama geçmemelerinden kaynaklanmaktadır. 64- Göktürk anıtları Türkçe yazılan ilk belgelerdir. Uygurlarda dinsel metinlerinde Türkçe'yi kullanmışlardır. Karahanlılarda edebi dil Türkçedir. Bu durum Eski Türklerin Milli bilinci koruduklarının göstergesidir. 65-İslamiyetten önce Türk Sanatında daha çok metal, ahşap ve deri gibi malzemeler ve taşınabilir küçük boyutta eserler yapılmıştır. Göçebe yaşam sürdüklerinden malzeme ve sanat eserleri bu şekilde yapılmıştır. 66- Türk-İslam edebiyatının ilk örnekleri Karahanlılar zamanında ortaya konulmuştur. 67- Gaznelilerin İslam tarihindeki en önemli özelliği Hindistanı İslamlaştırmalarıdır. 68- Selçuklular ve Harzemşahlar İkta sistemini kullanmışlardır. 69- İlk Türk Devletlerinden Uygurlar Şehirler kurarak, günümüze kadar gelen evler, tapınaklar, saraylar inşa etmişlerdir. 70- Türklerin göçebe bir hayat tarzından yerleşik toplum düzenine geçmeleri, beraberinde pek çok değişiklik getirmiştir. Ekip biçme aletlerine sahip olmaları bu değişiklikten biri olduğu savunulabilir. 71- İslamiyetten Önce Türk Devletlerinde Kağanın eşine ''Hatun'' denirdi. Elçileri kabul etme yetkisinin olması, kağanı temsil etme yetkisinin olduğunu gösterir. 72- İslamiyetten Önceki Türk Devletlerinin gelenekleri arasında; Siyasi, ekonomik, kültürel işlerin kurultayda görüşülüp karara bağlanması ve kimin kağan olacağının belirlenmesinde bazı özelliklerin ölçüt alınması ''demokratik'' yönetim özellikleri ile bağdaşmaktadır. 73- İlk Türk Devletlerinde hükümdarlar devleti yönetmenin kutsal bir görev olduğuna ve bu görevin kendilerine Tanrı tarafından verildiğine inanırlardı. Devleti yönetirken töreye uygun davranmak zorundaydılar. Töre ise Türk gelenek ve göreneklerinden meydana geliyordu. Bu bilgilere dayanarak hükümdarların yetkilerinin sınırsız olmadığı sonucuna varılabilir. 74-Orta Asya'da Türklerin yaşadıkları bölgelerde yapılan arkeolojik kazılarda sulama kanallarına rastlanmıştır. Hunlar ve Göktürkler devrine ait tahıl ambarları bulunmuştur. Göktürklerin, Çinlilerden ziraat aletleri ve tohumluk tahıl istedikleri bilinmektedir. Uygurların kurduğu sebze ve meyve bahçeleri hakkında Çin kaynaklarında bilgiler mevcuttur. Bu bilgilere göre Orta Asya Türkleri Tarımsal Faaliyetlerde bulunmuşlardır. 75- Orhon alfabesi Türklere özgü alfabedir. 76-Anadolu Selçukluları mimari yapıların iç ve dış süslemelerinde çini, taş, ahşap kullanmışlardır. 77-Batman Yakınlarındaki Hasankeyf'te Artuklular'a ait eserler bulunmaktadır. 78-Uygurların, hayvan ve toprak vergisi almaları onların yerleşik hayata geçtiklerinin kanıtıdır. 79- Eski Türk Devletlerinde,Devlet meselelerinin karara bağlandığı yer Kurultay (İl veya Toy) denir. 80-Orhun kitabeleri, Göktürkler dönemine aittir. 81-Orta Asya'da Hunlarla ilgili yapılan kazı çalışmalarında mumyalanmış cesetler, at iskeletleri ve halılar bulunmuştur. Bu bilgiler Hunları'nn Ahiret hayatının vargına inandıklarını göstermektedir. 82-Orhun abideleri ;I- İlk siyasi yapıtımızdır., II- Türk tarihi ile ilgili bilgi vermektedir. II- İlk yazılı Türk kaynaklarıdır. 83-Orta Asya Türk devletlerinde sosyal hayatı düzenleyen ve yazılı olmayan kurallara Töre denir. 84-Türk-İslam dünyasında pozitif bilimler Farabi ile başlamıştır. 85-Kayseride bulunan Gevher Nesibe Şifahanesi Anadolu Selçukluları dönemine aittir. 86-İslamiyet'ten önceki Türk Devletlerinde hükümdarın egemenlik hakkı ile ilgili olarak hangisine inanılırdı? Tanrı tarafından verildiğine 87- Orhun kitabelerinin tarih açısından önemini belirleyen özellikler ; a) Türk adının geçmesi ve Türkçe yazılmış olması Göktürkler ile ilgili ayrıntılı bilgi vermesi) Türk yazısının en eski alfabesi ile yazılması d) Siyasi bir beyanname olması e) VIII. yüzyılda yazılmış olması 88-Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah döneminde; :Bağdat'a Nizamiye medresesinin kurulması, .Medreselerde din bilimlerinin yanında pozitif bilimlerinde okutulması Yeni bir takvim düzenlenmesi sosyal hayatı olumlu yönde etkilemiştir. 89- Anadolu Selçuklu Devletinde 1. Mesut zamanında ilk kez basılan para bakır, 2. Kılıçarslan zamanında basılan para gümüş, 13. yüzyılda basılan para ise altındır. Bu duruma dayanılarak, Anadolu Selçuklu Devleti ekonomik ve siyasal gücü giderek artmıştır yargılarına varılır. 90-Orta Asya'da belirli tarihlerde kurulan Türk Devletlerinin kısa sürede yıkılmalarının sebebi nedir? Birçok boyun birleşmesinden meydana geldiği için 91-İslamiyet Öncesi Türk Devlet Geleneklerinde, hükümdar eşleri hükümdarın yanında Kurultay'a katılırlar ve elçi kabullerinde bulunurlardı. Bu durum kadınların da devlet yönetiminde söz sahibi olduğunu gösterir. 92-Orta Asya Türk Birliğini İlk defa Büyük Hun İmparatoru Mete Han Kurmuştur. 93-İslamiyetten Önceki Türk devletlerinde ordu tamamen Türklerden oluşturulurdu. 94-İslamiyetten Önceki Türk Devletlerinde inanış olarak genelde Göktanrı dini esastır. 95-Göktürkler ; 552 tarihinde Ötüken'de kuruldular. Devlet sorunlarının çözüm yeri Kurultay'dı. Devlet düzeni ve toplum ilişkileri Törelere göre düzenlenirdi. Ordu, Onlu sisteme göre kurulmuştur. 96-Eski Türk Devletlerinde en büyük yetki hükümdara aitti. 97-İslamiyet'ten Önce Orta Asya'da kurulan Türk Devletlerinde ekonomik hayatın temeli hayvancılığa dayalıdır. Uygurlar'da ise ekonomik hayatta tarım ve ticaret ön plana çıkmıştır. 98-Asya'da birbirlerinden ayrı yaşayan Türk Boylarını Birleştirip tek bayrak altında toplayan İlk Türk Kağanı Mete Handır. 99-Selçuklularda resmi yazışmalar Farsça idi. Medreselerde eğitim Arapça yapılıyordu. Halk ve Ordu kesimi ise Türkçe konuşuyordu. Bu durum Selçuklularda Türk dilindeki gelişmenin yavaşlamasına sebep olmuştur. 100-Anadolu Selçuklularının, Anadolu'nun imarına özen göstererek özellikle yollar, hanlar, kervansaraylar ve karakollar yapmalarının amacı, Ticareti geliştirmek ve güvence altına almak. 101-Türk-İslam uygarlığında Resim ve Heykelciliğin yasaklanması,. Oymacılık, kakmacılık, ve nakkaşlık gibi süsleme sanatlarının gelişmesini engellemiştir. 102-Günümüzde de kullanılmakta olan Orduda Onlu sistemi Hunlar günümüze kazandırmışlardır. 103-Türk İslam Devletlerinde, köyde yaşayanlar ile ilgili olarak; ürün üzerinden vergi verme, elindeki toprağa ona işleyebildiği sürece sahip olma,, ölüm halinde, erkek evlada toprağı işleme olanağı tanıma gibi uygulamalar yapılmıştır. 104-Türkler'in İslamiyet'e hizmetleri Abbasiler döneminde önem kazanmıştır. 105-Uygurlar, Orta Asya'daki diğer Türk Devletlerine göre Tarım, Resim ve Heykel alanlarında daha başarılı olmuşlardır. 106-Türklerin Orta Asya'da dış tehlikelerle karşı karşıya kalmaları ve topraklarının doğal sınırlarla korunmamış olması, Askerlik alanında yeteneklerinin gelişmesine neden olmuştur. 107-Yazıyı kullanan İlk Türk Devleti Göktürkler'dir. 108-Türklerin geleneksel dini olan Şamanizm'in diğer dinlerin etkilerine açık olması, Türkler arasında çeşitli dinlerin yayılmasına ortam hazırlamıştır. 109-Türk-İslam sanatında, çeşitli amaçlara hizmet eden yapı topluluğuna Külliye denir. 110-Türk –İslam devletlerinde kişiler, bahçe yapabilme hakkına sahipti 113-Orta Asya'da kurulan Türk Devletlerinde yönetimin özellikleri; Ülke bölümler halinde yönetilirdi, Devlet Yönetiminde ''töre'' lere uyma zorunluluğu vardı, Hatun (hükümdarın eşi) kurultay'a katılırdı, Devlet yönetme yetkisinin hükümdara Tanrı tarafından verildiğine inanılırdı. 114- Türklerin tarih boyunca değişik ülkelerde yerleşmeleri, çeşitli alanlarda farklı boyutlarda gelişmeler göstermelerine neden olmuştur. Türkler askerlik alanında diğer ülkelerden en az etkilenmiştir. 115- Türk devletinin başında bulunan kimselere "Tanhu, Kağan, Han, Yabgu, İlteber" gibi çeşitli isimler verilmiştir. 116-Orhun Yazıtlarında; Göktürkler'de devlet adamlarının millete hesap vermesi, devlet ve halkın karşılıklı olarak görevlerinin belirtilmesi konuları belirtilmektedir. 117-İslamiyet'ten Önceki Türk devletlerinin dini anlayışları; Gök Tanrıya inanılması, Ölümden Sonra yaşama inanılması, Dinsel İnançlara saygı gösterilmesi, Ölen kişinin mezarının yanına, öldürdüğü düşman sayısı kadar balbal (heykel) dikilmesi. 118-Hunlar ve Avarlar, Orta Asya'da teşkilatlı devlet kurmuşlardır. 119-Türk devletinin resmî adı olarak ilk defa kullanan, yedi ve sekizinci yüzyıllarda hüküm süren (681-745) Göktürk Devletiydi. 120-Eski Türklerde, Boylar birleşerek siyasî bir birlik haline gelirse, buna "budun" denirdi. Budunun başına geçen kimseye "han" adı verilirdi. 121-Talas Savaşı (751) ; Türk ve İslam orduları ile Çin ordusu arasında yapılan meydan savaşıdır. Bu savaşın en önemli sonuçları Araplarla Türklerin arasındaki düşmanlığın azalması 2. Çin'in batıya doğru ilerleyişi durdu. 122-Dandanakan Savaşı (1040), Selçuklular ile Gazneliler arasında yapılan, Selçukluların başarısıyla sonuçlanan savaş (1040). Dandanakan Savaşıdır. Dandanakan Savaşı, İki Türk devleti arasında yapılmıştır. Bu savaş,Büyük Selçuklu İmparatorluğu 'nun kuruluşuna temel oldu. 123-Malazgir Savaşı (1071) , Türklere Anadolu'yu kazandıran, Selçuklu-Bizans Savaşıdır. 1071 yılında yapılmıştır. Malazgirt Savaşı Haçlı Seferlerinin Temel Nedenidir. 124-Miryokefalon Savaşı (1174) , Anadolu Salçukluları ile Bizans arasında yapılan savaştır. Miryokefalon savaşı, Selçuk ve Bizans tarihinin dönüm noktalarından biridir. Türklerin, Malazgirt Savaşından sonra Bizans İmparatorluğuna karşı kazandıkları ikinci savaştır. Bizans, Anadolu'da üstünlüğünü kaybetti. 125-Kösedağ Savaşı (1241), Anadolu Selçuklularının, Moğollara yenilmesiyle sonuçlanan ve 1 Temmuz 1243 tarihinde meydana gelen savaş. Türk-İslâm tarihinde, önemli bir dönüm noktası teşkil eden bu savaş, Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılmasına sebep olmuştur. 126-İslamiyetten Önce Alfabeyi Kullanan Türk Devletleri Göktürler ve Uygurlardır, Göktürk Alfabesi ve Uygur Alfabesini kullanmışlardır. 127 Anadolu Selçuklu Devletinde, Devletin, hanedan mensupları arasında bölüşülmesinin; bölünmeye ve saltanat mücadelesine sebep olduğu görüldü. 128-Anadolu Selçukluların Ticareti Geliştirmek için yaptıkları faaliyetler: Türkiye Selçukluları, Anadolu'yu Müslüman ve gayrimüslim kavimler arasında bir köprü haline getirdiler. Dünya ticaret yollarını açıp, tedbirler aldılar. Ticarî ilişkileri zorlaştıran engelleri kaldırıp, ülkenin bir çok yerinde kervansaraylar yaptırdılar. Yolcuların, buralarda hayvanları ile birlikte üç gün ücretsiz kalma ve yemek yeme hakları vardı. Buralara gelen Müslüman ve gayrimüslim, zengin-fakir, hür-köle bütün misafirlere aynı yemeğin verilmesi ve eşit muamele yapılması esastı. Kervansaraylar ve hanlar külliye halinde olup, hepsinin cami ve kütüphanesi vardı. 129-Anadolu Selçuklularında Medreseler, eğitim amacı ile oluşturulmuştur. 130-Hakan; Eski Türk ve Moğol imparatorlarına verilen unvan 131-Büyük Selçuklu İmparatorluğu , İslamî ilimlerin eğitim ve öğretiminin yapıldığı ve zamanın fen bilimlerinin öğretildiği çeşitli fakültelere sahip, üniversite mahiyetinde büyük medreseler yaptırdılar. En büyüğü, Bağdat'taki Nizamiye Medresesidir. 132- Orta Asya Türklerinde Kurultaya katılanlara, Toygun denir. 133-Türk Tarihinde denizcilik çalışmaları ilk kez Anadolu Selçuklu Devleti döneminde başlamıştır. Bunun temel nedeni Kurulduğu yerin üç tarafının denizlerle çevrili olmasıdır. 134- 375 Kavimler Göçü sonunda Roma İmparatorluğunun gücünü yitirmesi, merkezi otoritenin bozulması ile Feodalite Rejimi ortayı çıkmıştır. 135-Orta Asya'da kurulan Türk Devletlerinde Ülkenin hükümdar ailesinin ortak malı sayılması ve hanedan üyeleri arasında paylaştırılması, Taht kavgaları sonucu devletlerin kısa sürede yıkılmasına sebep olmuştur. 136-Orta Asya Türk Devletlerinde din adamlarına, Şaman (Kam) denir. 137-İslamiyet Öncesi Orta Asya Türk Devletlerinde, İlk Düzenli Ordu teşkilatı Hunlar tarafından kurulmuştur. 138-Türk adını devlet adı olarak ilk kez Göktürkler kullanmıştır. 139-İlk Yerleşik hayat Uygurlar tarafından benimsenmiştir. 140-Anadolu Selçukluları ticari geliştirmek için, Kervansaraylar yapmışlardır. 141- Göktürklerin Türk Tarihindeki Önemi Nedir? Türk Adıyla Kurulan ilk devlettir. Orta Asya'da bulunan en geniş topraklara sahip olan Türk devleti olarak tarihe geçmiştir. 142-Oğuz Kağan Destanı-Hunlar , Alp Er Tonga Destanı- Sakalar, Türeyiş ve Göç Destanları- Uygurlar, Ergenekon ve Bozkurt Destanları-Göktürkler, Manas Destanı-Kırgızlar 143-Konya Karatay Medresesi, Anadolu Selçukluları zamanında yapılmıştır. 144- Anadolu Selçukluları 1075-1308 tarihleri arasında Anadolu'da hüküm süren müslüman bir Türk devletidir. 145-Anadolu Selçukluları'nda tümüyle devletin mali olan topraklar dirlik,vakif ve mülk olarak üçe ayrilirdi.Dirlik sultanin,kendisi için asker besleyip yetiştirmeleri koşuluyla Türkmen beylerine ve komutanlarına verdiği topraklardı.Mülk denen topraklar üstün hizmetlerde bulunanlara sultan tarafindan verilirdi.Vakıf ise han,hamam,medrese gibi kurumların giderlerini karşılaması için ayrılmış topraklardı 146-Büyük Selçuklular Döneminde Yetenekli öğrencilerin okutulmasının ve topluma kazandırılması için Selçuklu sultanları, medreseleri kurup yaygınlaştırmışlardır. 147-Konya'da bulunan; İnce Minareli Medresesi , Karatay Medresesi, Sırçalı Medrese Türk sanatının hangi dönemine aittir? Anadolu Selçukluları Dönemine aittir. 148-Kuraklık, şiddetli kış, hayvanlar arasında bulaşıcı hastalıkların yayılması ve kendi aralarındaki iç mücadeleler nedeniyle Asya (Büyük) Hun Devleti yıkılmıştır. Buna rağmen çeşitli yönlere göç eden Türkler gittikleri yerlerde birçok yeni Türk devleti kurmuşlardır. Buna göre, Türklerin gittikleri yerlerde yeni Türk devletleri kurmaları Türklerle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisinin göstergesidir? Teşkilatçı bir özelliğe sahip olunduğunun 149- Uygurlar ; I. Bugünkü matbaanın temeli olan hareketli matbaayı kurup kitap basmışlardır.II. Mani dinini kabul ettikten sonra birçok tapınak yapmışlardır. III. Buğday, arpa, darı gibi tarım ürünleri yetiştirmişlerdir. IV. Basmil ve Karluklarla anlaşarak Kutluk (II.Göktürk) Devletini yıkmışlardır. 150- Uygurlar; Mani dinini kabul ettikten sonra birçok tapınak yapmaları ve Buğday, arpa darı gibi tarım ürünlerini yetiştirmeleri, yerleşik yaşama geçtiklerinin kanıtıdır. 151- İlk Türk devletleri merkeziyetçi özelliğe sahip değillerdi. Türk töresine göre "ülke, hanedan üyelerinin ortak malıdır" anlayışı benimsenmişti. Bundan dolayı devlet doğu - batı olarak ikiye ayrılarak idare edilir ve hanedan üyeleri arasında paylaştırılırdı. Türk devletlerinde hükümdarın bütün erkek çocuklarının tahta çıkma hakkı vardı. Türk devlet yönetimindeki bu durumun Devletlerin kısa sürede zayıflayıp dağılmasına neden olduğu söylenebilir. 152- İlk Türk devletlerinin sanatında,- Hayvanların birbirleriyle mücadelelerini konu alan motiflere yer verilmesi - Sosyal ve ekonomik yaşamda atın binek ve taşıma hayvanı olarak kullanılması - Daha çok eyer, çadır, halı, kilim gibi kolaylıkla taşınabilir ürünlere yer verilmesi durumu hangisinin kanıtı olarak gösterilebilir? Göçebe yaşam biçiminin benimsendiğinin 153- Uygurlar ve Göktürkler yaşamları boyunca farklı topluluklarla karşılaştıkları halde milli benliklerini yitirmemişler ve Türkçe'yi kullanmaya devam etmişlerdir.Yukarıda verilen bilgilere göre hangisine ulaşılabilir? Ulusal kültürün korunduğuna 154- İlk Türk devletlerine ilişkin bazı bilgiler şunlardır;.1. Yerleşik hayata geçen ilk Türk devletidir.(Uygurlar) 2. Alfabeyi kullanan ilk Türk devletidir.(Göktürkler) 155- Hazar ülkesinde Musevi, Şamanist, Müslüman ve Hristiyanların ibadetlerini serbestçe yapabilmeleri - Uygurlarda Mani dinine, Hristiyanlığa ve Budizme ait tapınakların yanyana bulunmaları durumları göz önüne alındığında ilk Türk devletleri için? Farklı görüşlere hoşgörü ile yaklaştığı 156- İlk Türk devletlerinde, Halı, kilim ve çadır dokumacılığına önem verilmesi, Koyun, kuzu, sığır ve tilki derisinden giyim eşyaları yapılması, Yaz kuraklığı başladığında hayvanlara su bulabilmek için göç edilmesi durumlarını destekleyen en önemli yargının hangisi olduğu söylenebilir? İklim ve çevre koşulları yaşam biçiminde etkili olmuştur. 156-Göktürkler; I. Orta Asya'daki Türkleri bir çatı altında toplamışlardır. II. Tarihte "Türk" adıyla bilinen ilk devletini kurmuşlardır. III.Halı, kilim ve çadır dokumacılığında ileri gitmişlerdir. IV.Kurgan adı verilen mezar mimarisinin gelişmiştir. 157- Tarihte "Türk" adıyla bilinen ilk devleti kurmaları ve Orta Asya'daki Türkleri bir çatı altında toplamaları Göktürklerin ulusal özellik taşıyan bir devlet kurduklarının kanıtıdır. 158- Uygurların,- 18 harften oluşan bir alfabe geliştirmeleri- Çinlilerden aldıkları kağıdı kullanmaları- Bugünkü matbaanın esası olan hareketli harflerle matbaayı kurup, kitap basmaları gelişmeleri daha çok alanlardan hangisinde ilerlenmiş olduğunun kanıtıdır? Kültürel yapıda 159- Ülkenin ileri gelenleri ve boy beylerinden oluşan bir meclis olan Kurultay, yönetim işlerinde etkili olup hükümdara yardımcı olmuştur. Orta Asya Türk devletlerine ilişkin verilen bilgiler demokratik bir özellik taşıdığı söylenebilir. 160- Türkler İslamiyet'ten önce On iki Hayvanlı Türk Takvimi'ni kullanırken, İslam dinine girdikten sonra sırasıyla Hicri Takvim, Celali Takvim, Rumi Takvim ve Miladi Takvimi kullanmışlardır. 161- İslamiyet öncesi Türk devletlerinde Kurultay adı verilen ülkenin ileri gelen boy temsilcilerinden oluşan bir meclis vardı. Kurultay'da ülkenin kaderini etkileyen, savaş, barış gibi konularda kararlar alınırdı. Kurultay'da herkes sözünü açıkça söyler, gerektiğinde hakanın uygulamaları eleştirilirdi. Fakat tüm bunlara rağmen yine de son karar Türk hakanına aitti.Bu bilgilere göre, ilk Türk devlet anlayışıyla ilgili olarak, Kurultayın kararlarının tavsiye niteliği taşıdığı, Demokratik bir yönetim anlayışının var olduğu, Kurultay'ın danışma meclisi niteliğinde olduğu 162- Ahilik, Türkiye Selçuklu Devleti döneminde (XIII. yüzyılda) ortaya çıkmış, esnaf ve zanaatkarların ticari hayatını şekillendiren sosyal bir teşkilattır. Bu teşkilat Esnaflar arasında dayanışmayı sağlamıştır, Mesleki eğitim sonucunda çırak, kalfa ve usta yetiştirerek bunlara diploma vermiştir. 163-Orta Asya Hun Türklerinin Kültürel Özellikleri göz önüne alındığında yaşadıkları bölgede yapılacak kazılarda tapınak kalıntılarının bulunması beklenmez. 164-Kavimler Göçü sonunda Vizigotlar İspanya'ya, Franklar Fransa'ya, Slavlar Balkanlara, Saksonlar'da İngiltere'ye yerleşmişlerdir. Bu durum Avrupa'da bugünkü milletler topluluğunun oluşmasına yol açmıştır. 165-Anadolu Selçukluları döneminde, Anadolu kentlerinin gelişerek han, hamam,cami ve kervansaraylarla donandığı ve zenginleştiği görülür.Bu eserler, Ticaret yolları üzerinde bulunan kentlerde daha çok yapılmıştır. 166-Hun Türkleriyle Çinliler arasındaki çatışmalar Mete Hanın ölümünden sonrada devam etti. Çinliler, Türkleri savaşlarla yenemeyeceklerini anlamışlardı. Bunun üzerine Türkleri birbirine düşürmek için propaganda yaptılar, Sonunda Büyük Hun Devleti ikiye ayrıldı. Bir süre sonra da varlıkları sona erdi. Parçaya göre bir devletin devamlılığı öncelikle Toplumda dayanışmanın güçlü olmasına bağlıdır. 167-Anadolu Selçuklularında ''Atabey'' adı verilen devlet adamlarının görevleri, Melikleri devlet yönetimine hazırlamaktı. 168-Büyük Selçuklularda eyaletlerdeki adalet işlerine kadılar bakardı. 169-Türklerin İslamiyeti Kabul etmeden önce kullanmış oldukları Takvim, 12 Hayvanlı Türk Takvimidir. 170- Hunların Avrupa topraklarına ilerlemesi, M.S. 375 yılında Kavimler Göçünün başlamasına neden olmuştur. 171-Türk Tarihinin ve Edebiyatının bilinen ilk yazılı belgesi, Orhun kitabeleridir. 172-Orta Asya Türk Kültürü ile İslam Kültürünün birleştirilerek, Türk-İslam Kültür ve Medeniyetinin kurulması Karahanlılar ile başlamıştır. 173-Tarihte İlk kez bütün Türkleri bir bayrak altında toplayan Türk topluluğu Hunlardır. 174-Türklerin, Abbasiler döneminde ilk hizmetleri daha çok askerlik alanında olmuştur. 175-Gaznelilerin Türk-İslam tarihindeki en önemli özelliği, Hindistan'a İslamiyeti yasak kelimeürmeleridir. 176-Anadolu Selçuklularında İkta toprakları gelirleri hizmet ve maaş karşılığı olarak komutanlara, askere ve devlet adamlarına verilen topraklardır, Bu sistemle hazineden para harcamadan ordu oluşturma amaçlanmıştır. 177-Türklerin Avrupa içlerine kadar ilerlemelerinin başlangıcı olan Kavimler Göçü Büyük Hun devletinin, dağılmasından sonra başlamıştır. 178-Anadolu Selçuklu devletinde eyaletlerdeki askerlik işlerinden Subaşı sorumluydu. 179- Orta Asya'da Avar egemenliğinin sona ermesinden sonra 552 yılında kurulmuş olan devlet aşağıdakilerden hangisidir? Göktürkler 180- Anadolu Selçukluları döneminde çiftçilere işleyebilecekleri kadar toprak verilir, topraklar ekilip biçildikleri sürece babadan oğula kalırdı.Bu durumun aşağıdakilerden hangisine karşı bir önlem niteliği taşıdığı savunulabilir? Toprakların devletin denetimi dışında el değiştirmesine 181- Asya Hunları ile Çinliler arasında yaşanan en büyük sorun aşağıdakilerin hangisinden kaynaklanmıştır? Hunlarla Çinliler arasında İpek Yoluna egemen olma mücadelesi 182- İslam dünyasında önemli bir eğitim öğretim kurumu olan Nizamiye Medresesi'ni hangi Türk devleti kurmuştur? Selçuklular 183- Büyük Selçuklularda, fethedilen toprağın fethedenin malı olması, hangisinde etkili olmuştur? Feodal beyliklerin ortaya çıkmasında 184- Anadolu Selçuklularımda ikta adı verilen toprak yönetim sistemi Osmanlılarda geliştirilerek düzenli bir şekilde uygulanmıştır.Osmanlılarda uygulanan bu toprak yönetim sistemi hangisidir? Dirlik 185- Karahanlılar Devleti, hangi özellikleri ile Göktürk Devleti'nden ayrılır? İslam dinini kabul etmesi. 186- İlk Türk devletlerinde Kurultayın savaş, barış gibi önemli konularda aldığı kararlar kağanı bağlamazdı.Buna göre, Kurultay Danışma meclisine benzemektedir. 187- İslamiyet'ten önceki Türklerde, savaştan dönen yiğitlerin ağırlandığı, yoksulların donatıldığı, dini ve milli bakımdan önemli günlerin hep birlikte kutlandığı şölenler yapılırdı.Bu şölenlerin hangisini sağladığı savunulabilir? Toplumsal Dayanışmayı İSLÂM ÖNCESİ TÜRK TARİHİ Türk adının güçlü, kuvvetli ya da türeyen çoğalan anlamında olduğuna dair iki görüş yaygındır. Türklerin ilk ana yurdu Orta Asya'dır. Hazar Denizi Sibirya ORTA ASYA Kingan Dağlan (Çin) Himalaya Dağ Sırası Orta Asya'da Türkler yüksek bir uygarlık seviyesine yükselmişler, ancak göç etmek zorunda kalmışlardır. Göç etmeyip ana yurtta kalan Türkler Hun, Göktürk ve Uygur devletlerini kurmuşlardır. Göçlerin Nedenleri Orta Asya iklim ve toprak koşullarının tarım ve hayvancılığa elverişsiz hâle gelmesi. Nüfus artışı ile geçim kaynaklarının yetersiz kalışı. Türk toplulukları arasındaki anlaşmazlıklar sonucu çıkan savaşlar. * Moğol ve Çin başta olmak üzere, dış baskılar. Dünya hakimiyeti düşüncesi, yeni ülkeler fethetme ve yurt edinme düşüncesi. * Hayvan hastalıkları. Başa geçmek için Han'ın çocukları arasında yaşanan mücadeleler. Göçler milât öncesinden başlar, Milâttan sonra da sürer. Milattan Önceki Göçler: Çin'in Kansu ve Or-dos bölgelerine Mezopotamya, Anadolu ve Ege Bölgesine, Yakut ve Çuvaşlar Sibirya'ya göç ettiler. Bazı boylar Hindistan'ın indus ve Pencap bölgelerine gittiler. Türkler gittikleri yerlerin halklarını Cilâlı Taş ve Maden Devrine çıkarmış, hayvan evcilleştirmeyi, ekip biçmeyi, maden işlemeyi öğretmişlerdir. Kendi adlarıyla yerleşim yeri kuran Türk kültürü geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Milâttan Sonraki Göçler: Güneye ve batıya devam etti. Batıya göç edenlerin bir kısmı Hazar Denizi ve Karadeniz'in kuzeyinden Orta Avrupa ve Balkan Yarımadası'na geldiler. XI. yy.'da ise İran üzerinden Anadolu'ya geldiler. Türk Tarihinin Özellikleri Atlı ve göçebe hayat yaşamışlardır. Çoğunlukla hayvan figürleri ile eserler yapmışlardır. Ruhban sınıfı, kölelik, sömürge ve derebeylik anlayışı ve uygulaması yoktur. »* Değişik coğrafî alanlarda ve değişik ülkelerde devletler kurmuşlardır. İklim şartlarının zorluğu ve atlı göçebe olmaları bağımsızlık duygusunu ortaya çıkarmış, teşkilatçılık ve savaşçı karakter kazandırmıştır. Çoğunlukla ikili teşkilât kullanmışlardır. Bu da doğu ve batı olmak üzere ülkenin ikiye ayrılmasıdır. Doğu her zaman kutsal sayıldığından yönetimde tahta çıkma şansı yüksek velihat vardır. Batıyı askerî nitelikli kişiler yabgu unvanıyla yönetir. Merkezde hakan vardır. İslamiyet öncesi ilk kurulan Türk Devletlerinin en büyükleri 5 tanedir. 1. ASYA HUN (BÜYÜK HUN) DEVLETİ Merkezi Ötüken olarak Orhun ve Selenga nehirleri kenarında kuruldu. Türkler tarafından kurulduğu bilinen ilk devlettir. Bilinen ilk hükümdar, Teoman'dır. Çinliler Hun saldırılarını önlemek için Çin Seddi'ni yaptılar. Mete Döneminde devlet en güçlü dönemini yaşamıştır. Bölgedeki kavimleri bir bayrak altında toplamış ve Türk ordu teşkilatının temeli olan onlu sistemin temelini atmıştır. Toprak devletin temeli ve köküdür, milletin malıdır anlayışını getirdi ve yerleştirdi. Hunlar onun zamanında imparatorluk hâline geldiler. Mete Han'ın ölümünden sonra Çin baskısı ve entrikaları ile İpek Yolu Çin'e kaptırılmış, taht kavgaları ve askeri bakımdan Çinliler'in Türkleri taklit etmeleri ile baş edemeyen Hunlar önce doğu - batı, sonra kuzey - güney olarak ikiye ayrılmışlardır. Bir kısmı yerinde kaldı. Ardından Çin'e Katıldı. • Çin'e Katılmak istemeyenler Batı'ya göç ettiler. • Kavimler Göç'üne sebep oldu. • Avrupa Hun Devletini Kurdu. Kuzey Hun ASYA HUN Güney Hun Bir kısmı yerinde kaldı Ardından Çin'e katıldı. Çin'e Katılmak istemeyenler Güney'e inip Ak-hun (Eftalit) Devletini Kurdu. (Afganistan'da) KAVİMLER GÖÇÜ Hakanları Balamir komutasındaki Kuzey Hun larından bir kısmının Karadeniz'in kuzeyinden ge çerek buradaki Barbar kavimleri göçe zorlamaları dır (375). Sonuçları Roma İmparatorluğu Doğu ve Batı Roma olarak ikiye ayrıldı (395). Bugünkü Avrupa milletleri oluştu. • Avrupa 100 yıl kadar karışıklık içinde kaldı. Avrupa'da 14. yüsyûûm 1i» yötv.la tedlar sür tarih dersi , konu anlatımı , islam öncesi türk tarihi , orta asya , Türk Göçleri , nasıl yapılır
Ders: 1453 Şahi Topu - Istanbul'un Fethı 02:10
Ders: 1453 Şahi Topu - Istanbul'un Fethı 2.496 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut ilter Aykut Öğretmen Şahi Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılıp kullanılmış özel bir savaş topudur. İstanbul'un fethinde kullanılmıştır. Yapımı üç ay süren, çizimlerini Fatih Sultan Mehmet'in önderliğinde Türk mühendislerinin yaptığı topun dökümünü Bizanslıların daha önce sınır dışı ettiği Macar Urban adlı bir dökümcü yapmıştır. Bunun yanında döküm ustası olarak Cenevizli Donar Usta diye birisinden de bahsedilir. Ayrıca bir rivayete göre de Macar Urban sınır dışı edilmemiş, Bizans zindanlarından lağımcılar tarafından kaçırılmıştır. [kaynak belirtilmeli]Urbain’in döktüğü top ve diğer toplar 1452 senesi Ocak ayının sonlarında Edirne’den yola çıkarılmış ve ancak iki ay sonra İstanbul önlerine getirilebilmiştir. Edirne'de deneme atışlarının yapılacağı sırada Fatih Sultan Mehmet tellallar göndererek halkı uyarmış, bu gürültünün kaynağını haber vermiştir. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u almak için döktürdüğü büyük top "şahi" adını taşır. Bu topun namlusu 91.5cm'dir. 680 kilogram ağırlığındaki güllesinin menzili 1200 metredir. Osmanlı ordusunda daha sonra kullanılan büyük toplara da şahi adı verilmiştir. 1464'te Fatih Sultan Mehmet toplardan kırk iki tanesini Çanakkale Boğazı'nın savunması için Çanakkale Boğazı'na göndermiştir. Yüzyıllarca kullanılmadan kalan toplar 1807 yılında İngiliz donanmasına karşı kullanılmış ve beklenenin aksine kusursuz şekilde çalışan toplar bir İngiliz gemisini vurmuş ve 60 denizciyi etkisiz hale getirmiştir. Bir tanesi İngiltere'de, bir diğeri de İtalya'dadır. Günümüzde Fatih döneminden 6 tane top kalmıştır. Bunların en büyüğü olan ve İstanbul'da, Boğazlar'da kullanılan "şahi" bugün İngiltere'dedir. Diğer toplar ise Harbiye'deki askeri müze bahçesinde olup bunların çapı daha küçüktür. Fatih Sultan Mehmed çizimlerini bizzat kendisinin yaptığı devrin en büyük topunu evvelce Bizans hizmetinde bulunan Urbain isimli bir Macar yahut Ulah mühendisine, döktürmüştü. Bu topun Edirne’de dökülmesinde Mimar Muslihiddin Ağa , Saruca Paşa ve Urbain beraber çalışmışlardı. Sahi topu1 İngiltere, Portsmouth, Fort Nelson'da Sergilenen Top Üç ayda dökülen bu topun büyüklüğü ve çapı hakkında muasır tarihçiler muhtelif bilgiler vermektedirler. Françes; uzunluğu 5,5 metre, dış çevresi 2 metre 74 cm (9 kadem), yarı çapı 92 cm (kutru 3 kadem ) ağırlığı 18 ton kadardır demektedir. Top 544 kg (1200 libre) bazılarına göre de 680 kg (1500 libre) gülleler atıyor, bu gülleler 1,883 km (1 mil) mesafeye kadar giderek 1 metre 83 cm (6 kadem) derinliğinde toprağa gömülüyordu. Topun sesi 24 km ( 13 mil) mesafeden duyulmaktaydı. Şahî adı verilen bu topların Edirne’de atış denemeleri öncesi, halkın heyecan ve korkuya kapılmamaları için şehre tellallar salınmış çıkacak dehşetli gürültünün sebebi önceden haber verilmişti. Urbain’in döktüğü top ve diğer toplar 1452 senesi Ocak ayının sonlarında Edirne’den yola çıkarılmış ve ancak iki ay sonra İstanbul önlerine getirilebilmişti. Büyük topun önünde Kraç Bey kumandasında on bin akıncı süvarisinden mürekkep bir kol gidiyor topu otuz, bazılarına göre elli veya atmış çift öküz müşkülatla çekiyordu. Fatihin toplarından birisi Kırım Savaşı sırasında Çanakkale’de bulunmaktaydı. İngilizlerin alakasını çeken bu top General Sir John Lafroy’un yoğun girişimleri ve birçok müracaatları sonunda 1868’de Sultan Abdülaziz zamanında İngiltere’ye Kraliçe Victoria adına hediye edilmiş ve Londra kulesinin avlusunda teşhire konulmuştur. Bu gün kraliyet silah Koleksiyonunun bir parçası olan top Portsmouth şehrinde Fort Nelson top sergisinde ziyaret edilmektedir Leh, Ulah yahut Macar asıllı olduğu tartışmalı olan dökümcü Urban (Vrabain) meselesi üzerinde pek çok spekülasyonlar yapılan bir konudur. Halkondil; Urban’ın döktüğü toplardan birisinin atıldığı sırada parçalanarak Urban’ı öldürmüş olduğunu rivayet eder. Hammer’de rivayeti Halkondil’den alarak Macar Urban’ın top denemesi sırasında parçalanarak öldüğünü yazar. İ. Hami Danişmend, Reşat Ekrem koçu gibi müelliflerde bu iki kaynağı dayanak göstererek bu görüşü savunurlar ve dolayısı ile Urban ustanın top dökümlerine hiçbir katkısı olmadığını iddia ederler. Fakat bu görüş muteber değildir. Bakınız: Fetih ve Fatih, İsmail Hami Danişmend, Timaş Yayınları, 2008 ,s.39,40,41 Tarihî hakikatler , İsmail Hami Danişmend, Tercüman tarih ve kültür yayınları, 1979, C.1 , s442-444 Fatih Sultan Mehmed, Reşat Ekrem Koçu, Tarih ve tarih romanları serisi, C.4 Kervan Yayınları, 1973, s.64 Zira elimizdeki Fatih’in vakfiyesi kaydı bunun doğru olmadığını ve Urban ustanın fetihten sonra da hayatta olup Okmeydanı’nda Güreşçiler tekkesi civarında evleri bulunduğunu göstermektedir (Evkaf, no 1872) Bazı kaynaklar ise daha temkinli yaklaşarak dökümcü Urban ustanın sadece top dökümlerine nezaret ettiğini söylerler. Bakınız: Resimli-haritalı mufassal Osmanlı tarih, Bir heyet tarafından yazılmıştır C.1, s407 (Burada Urban Ustanın sadece döküme nezaret ettiği kayıtlıdır. ((Bu kitap E-kutuphane bölümümüzde mevcuttur)) Bazı müellifler ise Dukas’ı kaynak göstererek Şahi toplardan birisinin Urban Usta tarafından döküldüğünü fakat bu topun kuşatmada fazla ısınarak yarıldığını ve kullanılamayacak hale geldiğini yazarlar. Bakınız: Birincil kaynaklardan Osmanlı tarihi Kayı II, Ahmet Şimşirgil, Şems yayınları, IST 2006, s.126 Ancak genel görüş Şâhi topunu dökenler arasında Urban ustanın bulunduğu şeklindedir. Bu konuda Prof. Feridun Emecen “ İstanbul’un fethi olayı ve meseleleri “ adlı kitabında gayet açıklıkla Urban’ın çalışmalarını anlatır. (İstanbul’un fethi olayı ve meseleleri, Feridun M. Emecen, Kitabevi yayınları, IST 2003, s37-38, ayrıca dizin kısmından- Urban/ Vrahan s.108 ) Binaenaleyh pek çok tarihçi ve araştırmacı da Urban ‘ın Şâhi topların dökümüne bulunduğunu ortaya koymuştur. Bakınız: XIV. – XVI. Asırlarda Avrupa Ateşli Silah Teknolojisinin Osmanlılara Aktarılmasında Rol Oynayan Avrupalı Teknisyenler (Tâife-i Efrenciyân) , Salim Aydüz , Belleten, Cilt: LXII, Sayı: 235, Aralık 1998 s.817 Tophâne-i Âmire ve Top Döküm Teknolojisi , VII. Dizi, Sayı: 215, 2006 , Salim AYDÜZ , s.170,171,172 Büyük fetih, Cahid Okurer, İstanbul Fetih Derneği Yayınları No 1, ist 1953,s.25 Topçuluk Tarihi, Muzaffer Erendil, Gnkur. Askeri Tarih ve Stratejik Etut Baskanlıgı yayınları, Genelkurmay Basımevi ANK. 1988,s60,61,62 Fatih’in sikke ve madalyaları, İbrahim Artuk, Cevriye Artuk, İstanbul Fethinin 500üncü Yıl Dönümü Kutlama Yayınlarından, Belediye Matbaası, 1946 s.11,12,13 Tarih boyunca Türk toplumunda silâh kavramı ve Osmanlı İmparatorluğunda Kullanılan Silahlar, T. Nejat Eralp, Atatürk Kültür Merkezi yayını, 1993, s.115 Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, IRCICA, IST 1999 ” Osmanlı İktisadi Yapısı, Sanayi- Ağır Sanayi – Tophane-i âmire” Mübahat S. Kütükoğlu s.620 Ayrıca dizin 850 (Urban) Osmanlı tarihi, İ. H: Uzançarşılı, Kuruluştan İstanbul’un fethine kadar (1947), ttk, 1947 c 1 s.460-480 Birinci Askeri Tarih Semineri bildirileri, Nurettin Tursan, Burhan Göksel, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, 1983, C1.s.132 Tarihi, kültürü ve sanatıyla VII. Eyüpsultan Sempozyumu, İrfan Çalışkan, Eyüp Belediyesi Kültür ve Turizm Müdürlüğü, IST 2003, s.30 Ayrıca Türk Ansiklopedisi C.7 Urban maddesinde sarih bilgi mevcuttur. Dönemim kaynaklarında da bu konuda bilgi bulmak mümkündür. Bakınız : Kritobulos d’Imbros, History of Mehmed the Conqueror, Princeton 1964 , ( Kritovulos, Tarihi Sultan Mehmed Han-ı Sani , İstanbul’un Fethi) Dukas, Bizans Tarihi, çev. VL. Mirmiroğlu, s.152 Lütfi Paşa , Tevarih-i Âl-i Osman, Çev. Kayhan Atik , s. 406-440 Urban’ın dökümcülüğü ve Şahi toplarını döküp dökmediğinden ziyade bu meseleden çıkarılacak daha önemli bir ders vardır. O da Osmanlıların ilmi ve teknik konularda ki açık tutumlarıdır. Dini ve milliyeti ne olursa olsun ilim ve fen adamlarından istifade etmeleri ve onların hakkını fazlasıyla vermeleridir. Nitekim Bizanslı Tarihçi Dukas bu konuda “Şayet imparator Urban’a Ormanlılarının verdiğinin dörtte birini verseydi kesinlikle gitmezdi” derken bu gerçeği göstermektedir. Daha geniş bilgi için , Mücteba İlgürel, İstanbul’un fethinde Osmanlı topçuluğu,
Ders: İlber Ortaylı - Tarih Bilinci 21:37
Ders: İlber Ortaylı - Tarih Bilinci 2.849 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen DERS Tarih Bilinci Tarihin Öneminin Farkına Varmak Tarih Neden Önemli dir lber Ortaylı Tarih Bilinci Nedir? ders, tarih, tarihin önemi, tarih bilinci, tarih neden önemlidir, ilber ortaylı ’Tarih bilinci nedir’ sorusunun yanıtı, ’Tarih nedir’ sorusunun yanıtında gizlidir. Bir kişinin tarih bilincine sahip olup olmadığını anlamanın en kısa yolu, ona bir tarih tanımı yaptırmaktır. Eğer kişi, tarihi salt bir geçmiş, olaylar ve olgular yığını olarak görüyorsa tarih bilincinden yoksun demektir. Yani, tarihsel bilgi birikimine sahip olmak, tarih bilincine sahip olmak anlamına gelmez. Tarih bilinci, tarihsel bilgiyi bilimsel düşünce düzeyine ulaştırabilmek; yüzyıllar, binyıllarla anlatılan, sonsuz gibi görünen olgular yumağını akılcı bir yorumla çözebilmek, demektir. Tarih bilinci, yakıtı tarih olan bir aydınlatma aracıdır. Onun ışığıyla günümüzü daha iyi anlayabilir, geleceği daha iyi görebiliriz. Başka bir deyişle ’Tarih bilinci, tarihi aklın yol göstericiliğinde anlamlandırma çabasıdır.’ Aklı devreden çıkardığımızda, tarih de tarih olmaktan çıkar. Ferdin tarih bilinci edinmesinde onun tecrübeleri, dünya görüşünü ve yaşam tarzını şekillendiren olaylar, ailesi, mensup olduğu toplumsal sınıf, ekonomik durumu tayin edicidir. Bunlara göre kişide bir bilinç oluşabilir. Toplumların tarih bilincinde ise, durum bu kadar net değildir. Zira toplum her şeyden evvel, uzun bir zamanın ürünü olarak ortaya çıkar. Bu uzun zaman içinde bir içtimai düşünceye ve bilince ulaşır ki bu kolektif bir bilinçtir. Kolektif bilinç ise, toplumun etrafında birleştiği değerler bütününü ifade eder. Elbette ki toplum dediğimiz şey, bütünüyle bir noktada buluşmaz, kendi içinde farklılıkları da barındırır. Ancak hiç şüphesiz asgari birleşmeden bahsedilebilir. Nihayette şunu diyebiliriz; toplumsal bilinci şekillendiren en önemli unsur geçmiştir. İnsan için genel bir tanım yaparsak; “tarih bilincine sahip varlık” diyebiliriz. Geçmişini bilen, merak eden, yanlış da olsa bilmeye çalışan, gelecek endişesi olan, geleceğe dönük bazı tahminler yapan, tek varlık insandır. Bu bakımdan insanı tarih bilgisinden ve tarih bilincinden soyutlayamayız. Toplum içinde tarih bilinci çok önemlidir. Şüphesiz bir toplumu, bir etnik grubu, bir ulusu oluşturan unsurların başında dil, din ve toprak parçası gelir. Bu üç unsurun zaman içinde iç içe geçmesi, iç içe geçişte yaşanan süreç tarihi oluşturur. Hangi dili konuşacağız? O dil nasıl istihaleler geçirir? Bir tarihi, uzunca bir zamanı bir arada yaşayarak dilimizi kurarız. Toplumlar nihayette insanlardan oluşur, insanlarda sonuçta ortak paydalarda benzeşirler. Ama görüyoruz ki toplumlar birbirinden farklıdırlar; aynı dili konuşmazlar. İşte bu farkı doğuran şey, tarihtir. Niçin şu grup bu dine mensuptur da, öbürü değildir. Türkler üzerinde bunu görmek mümkündür. Belki çok insanın dikkatinden kaçıyor; Türkler arasında üç büyük dine mensup insanlar vardır. Mesela Karayalar "çoğumuz Karayiler diyoruz” gerçi Yahudi dinindendirler; ama bunlar, Tevrat’a inanan, Talmut’u reddeden bir mezheptir. Fakat diğer Yahudiler gibi hem Tevrat’ı hem de Talmut’u kabul eden bir Türk grup da vardır. Kırım adasında onlara Kırımçaklar derler. Yine Romanya, Ukrayna, Moldovya ve Bulgaristan’da da uzantıları bulunan Gagavuz Türkleri Ortodoks Hıristayanlardır. Bir kavmin böyle üç ayrı din grubuna sahip olması da tarihin kurduğu bir şeydir. Demek ki tarih dediğimiz zaman kesitinde, coğrafyada olaylar meydana gelir, milletlerin ortak hafızası ve bilincide bunu içinde oluşur. Oluşan şey kimliğimizdir. Kimlik; bizim dışımızda gibi görünen bir takım olayların, savaşların, istilaların, göçlerin içinde oluşan ortaklıklardır, dil ve din gibi şeylerdir. Tarih bilincine sahip bir kimse, tarihi ölü bir geçmiş olarak değil, yaşayan, yaşamı anlamlandıran ve güzelleştiren canlı bir varlık olarak duyumsar. Mustafa Kemal ’i Mustafa Kemal yapan da her şeyden önce bu tarih bilinciydi. 1919’da bu bilinçle Hacıbektaş’a gelmiş ve Kurtuluş’tan sonra yönetim biçiminin cumhuriyet olacağının muştusunu vermişti. II. Dünya Savaşı’ndan çok önce, 1932’de, Avrupa’da geçmişte olanları ve o günkü gelişmeleri değerlendirerek II. Dünya Savaşı’nın 1940-1945 yılları arasında başlayacağını söyleyebilmiştir. Büyük Söylev’inde ’İzlenmesi Gereken Siyasal İlke’ (2) bölümünde yaptığı tarihsel özet, onun sağlam bir tarih bilincine sahip olduğunun kanıtıdır. Tarih bilincinin ne olup ne olmadığının örneğini vermek isteyen tarih öğretmeni, Atatürk’ün bu değerlendirmesini öğrencilerine okutmalıdır. Söylev’in bu bölümünde Atatürk, tarihin nereden gelip nereye gittiğini, dine ve tarıma dayalı imparatorlukların yerini Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkardığı, modern sınıflardan oluşan, yurttaşlık temeline dayalı ulus devletlerin aldığını, bu nedenle ’Osmanlı İmparatorluğu’nun da, benzerleri gibi, tarihin bağrına’ gömülmesinin kaçınılmazlığını ustaca özetler ve ’izlenmesi gereken siyasal ilke’ nin ’ulusal siyasa’ olduğunu belirtir: ’Ulusal siyasa nedir? Bizim aydınlık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yöntem, ’ulusal siyasadır’ . Dünyanın bugünkü genel koşulları ve yüzyılların kafalarda ve insanların özyapılarında yerleştirdiği gerçekler karşısında, düşçü olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin dediği budur; aklın, mantığın dediği böyledir. Ulusumuzun, güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için, devletin baştan başa ulusal siyasa gütmesi ve bu siyasanın iç örgütlerimize tam uyumlu ve dayalı olması gereklidir. Ulusal siyasa demekle anlatmak istediğim şudur: Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup ulusun ve yurdun gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel, ulaşılamayacak istekler ardında ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak; uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir.’ Bugün, ulusal siyasa yerine, emperyalizmin güdümünde bir devlet siyaseti gütmek, tarih bilincinden yoksunluğun doğal bir sonucu olan boşuna bir çabadır. İnsan Ve Tarih Bilinci İnsan zaman içinde yaşayan bir varlıktır. İnsanda “zaman bilinci”nin bulunması da, bu durumun farkında olduğunun göstergesidir. Geçmiş, şimdi ve gelecek, zamanın boyutlarıdır. Şimdi, hem geçmişi hem de geleceği kapsayan bir zaman kesitidir. Çünkü insan Leibniz’in sözlerinde ifadesini bulduğu şekliyle, “geçmişin yükünü taşıyan ve geleceğe yönelen” bir varlıktır. İnsanın üç zaman boyutunda birden yaşaması söz konusudur: “Eylemesiyle şimdide, anmasıyla geçmişte, umut etmesiyle gelecekte. Canlı duyumlamaların ve duygulanmaların, şimdiden geleceğe doğru yönelmesiyle birlikte bilincin zamanı, gerçek zamanın tersine, şimdiden geçmişe doğru akabiliyor; geçmişi şimdiye getirebiliyor ve gerçek zamana yerleştirebiliyor. Hatta geçmişi şimdiden daha canlı yaşayabiliyor. İnsanı geçmişle gelecek arasındaki konumuyla düşündüğümüzde şunu da söylemek gerekir: geçmişteki şimdiler ömrünün bir yarısı, gelecekteki şimdiler öbür yarısı olmak zorundadır. İnsan tarih bilincine sahip olan tek varlıktır. Ancak insanın zamanı, “tarihsel zaman” olarak kavraması, tarih bilincinin doğuşuyla mümkün olmuştur. Önceleri Augustinus’un Hristiyan teolojisi bağlamında ifade ettiği tarih bilinci ve tarih felsefesi, laik bir çerçeveye bürünerek, insanın, kendisine ve dünyaya bakışında rol oynamaya devam etmiştir. “Hristiyanlık, insani varoluşu, başı ve sonu olan bir defalık bir süreç içinde ele almakla, Batı düşüncesindeki tarihsel zaman ve tarihsel süreç kavramlarını ana nitelikleriyle belirlemiştir. Tarih bilinciyle birlikte insan, kendi hayatının ve tarihin anlamını ve ereğini soruşturmaya ve sorgulamaya da başlamıştır. İnsan tarihsel bir varlıktır. Tarih bilinci insana, kendisinin tarihsel bir varlık olduğunu anlama, bunun bilincine varma olanağını vermiştir. “Nereden gelip nereye gidiyoruz?” sorusunun yanıtı, artık tarih bilincinin ışığında aranır olmuştur. Doğal dünyanın bir uzantısı olarak görülen tarihsel/kültürel dünya, tarih bilincinin doğuşuyla birlikte, kendine özgü bir yapısı olan bir gerçeklik olarak görülmüştür. Tarih bilinciyle birlikte insan, hakikati/doğruluğu doğada olduğu kadar, tarihte de aramaya yönelir. Böylece insan kendi kurmuş/meydana getirmiş olduğu tarihsel/kültürel dünyayı bilme ve anlama imkanlarını araştırmaya ve sorgulamaya girişmiştir. Tarih bilincinin gelişiminde önemli bir yeri olan İtalyan filozof ve filolog Vico’ya göre,”biz ancak kendimizin neden olduğu ve kendimizin yaptığı şeyi doğru ve temelli olarak bilebiliriz. Doğayı yaratmadığımıza, tersine yaratılmış bir şey olduğumuza göre, doğayı doğrudan ve yetkin olarak bilmek bize zorunlu olarak kapalıdır. Ancak bununla birlikte, tarih ve kültür dünyası hakkında kesin ve doğru bilgiye, hakikate ulaşma imkanı ise insana açıktır. Vico’nun sözleriyle, “Gözlerimizi oldukça uzakta kalmış eski çağlara çevirdiğimizde gözlerimizin önünü örten bulutlarla kaplı bu karanlıkta, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde, şu doğruluğun sonsuz ışığı parıldar: Bu toplumsal-sivil dünya tamamen insanlar tarafından yapılmıştır. Bu yüzden biz dünyanın ilkelerini, kendi özgül insani tinimizin yönelimleri içinde bulabiliriz ve bulmak zorundayız. Tarih bilinci “insan doğası”nın sorgulanmasına yol açmıştır. Tarih bilinciyle, “insan nedir?”, “insanın doğası nedir?” gibi soruların yeni bir ışık ve yeni bir bakış açısıyla ele alınması da söz konusudur. İnsanın bir doğa varlığı olduğu, insanın doğası gereği iyi (Rousseau) ya da kötü (Hobbes) bir varlık olduğu şeklindeki görüşler, tarih bilinci açısından sorgulanır olmuştur. Çünkü insanın tarihsel bir varlık olması, belli bir insan doğasından söz etmeyi zorlaştırmakta, önemli bir problematik yaratmaktadır. Çünkü bir şeyin doğasından söz ettiğimizde, değişmeyen, hep aynı kalan ve aynı şekilde tekrarlanan bir yapıyı ya da nitelikleri/özellikleri ifade etmek isteriz. Ama insanın tarihsel bir varlık olduğu düşüncesi, insan doğası kavramının yeniden yorumlanmasını gerektirir. İnsanın tarihsel bir varlık olduğu düşüncesinden hareketle, değişmez ve genel bir insan doğası anlayışını reddeden en etkili ve kapsamlı yaklaşımı Alman filozof ve kültür tarihçisi Wilhelm Dilthey’da buluruz. Hermeneutik ve tarihselci felsefenin başlıca temsilcisi Dilthey’a göre, “İnsanın ne olduğunu bize yalnızca tarih söyler.” İnsanın “tarihsel bir varlık” olması Dilthey için başlıca iki anlama gelir: -İnsanın kendisini yalnızca iç gözlem yoluyla değil, ama yaşamın nesnelleşmeleri yoluyla anlayabliriz. -İnsanın doğası değişmez bir öz demek değildir. Dilthey’ın sözleriyle, “İnsanın doğasının bütünlüğü yalnızca tarihtedir. Başka bir deyişle, “İnsanın yaratılarının/nesnelleştirmelerinin önünde yer alan ve bunlardan bağımsız bir genel insan varlığı, bir genel insan doğası yoktur. Tam tersine, insan, ancak ve sadece kendi yaratılarının/nesneleştirmelerinin totalitesi içindeki insandır. Dilthey’ın ortaya koyduğu düşünce çizgisini 20. Yüzyılda sürdüren önemli İspanyol filozoflardan Ortega y Gasset’ye göre, “İnsan kendi başından geçen şeydir, kendi yaptığı şeydir. Başına başka şeyler de gelmiş olabilirdi, başka şeyler de yapmış olabilirdi, ama gerçekten başına gelmiş olan, gerçekten yaptığı şeyler işte burada, ardı sıra sürüklediği kaçınılmaz bir deneyimler dizisi. Bu yüzdendir ki insanın olabileceği şeylere sınır koymanın anlamı yoktur. Olanaklarının, doğası bulunmayanlara özgü sınırsızlığında, bizi yanıltabilecek, önceden belirlenmiş bir veri olarak, bir tek değişmez çizgi vardır: geçmiş. Yaptığı yaşam deneyimleri insanın geleceğini daraltır. İlerde ne olacağını bilmesek de, ne olmayacağını biliriz. Geçmişi göz önüne alarak yaşarız biz.” Ve Gasset şöyle devam eder: “Sözün kısası, İnsanın doğası yoktur, tarihi vardır. Ya da, aynı kapıya çıkan: Doğa ile nesnelerin arasında ne ilişki varsa, -gerçekleştirilmiş işler olarak- Tarih ile insan arasında da aynısı vardır.” Gasset, Augustinus’un “Tanrının doğası yapmış olduğu şeydir.” Sözünü şöyle değiştirir: “İnsanın da yapmış olduğu şeylerden başka doğası yoktur. Geçmişi yorumlamak da geleceği biçimlendirmek de, ancak tarih bilinciyle olanaklıdır. Tarih bilinci, insanın hem geçmişi yorumlamasında, hem de geleceği kurmasında, ona yön vermesinde rol oynamaktadır. Tarihi, kendi değerleri, amaçları ve eylemleriyle kurduğunun bilincine varan insan, geleceği de kendi idealleri ve beklentileri yönünde aynı bilinçle belirlemek ister. Tarih bilinci, insanın tarihsel sürece bilinçle katılma imkânı anlamına gelir. Ama elbette bireyin, tekil insanın tarihe istediği yönü tümüyle vermesi mümkün değildir. Tarih insanların yaptıklarıyla oluşmuş olsa da, bu oluşan şeyde bireylerin amaç, niyet ve özlemleriyle uygun düşmeyen ve örtüşmeyen gelişmeler de oldukça fazla yer alır. Çünkü “İnsanın, kendi düşünce ve emeğiyle yarattığı ve bir kez yaratıldıktan sonra tekil insandan bağımsızlaşıp nesnelleşen simgesel yapılar olarak, devlet tipleri, sanat anlayışları, bilim paradigmaları(değerler dizisi), felsefe tipleri içerisinde, kendisinin oluşturduğu bir dünya, “tarih ve kültür dünyası” dediğimiz bir dünya içinde yaşar. Ancak insan tarihselliğinin farkında olmayabilir ya da unutabilir. “Bu takdirde o sadece fiziksel zamanı yaşar, tarihsel zamanı ve tarihselliği değil. Yine de o, farkında olmasa da, kendi oluşturmuş olduğu tarihselliğin koşulları içinde bulunmaya devam eder. Tarihte insanı, onun başarı ya da başarısızlıklarını, yükselişlerini ya da düşüşlerini gördüğümüz için, tarih üzerine düşünmek, aynı zamanda insan üzerine düşünmek demektir. Bundan dolayı insanı düşünürken, insanın değerlerini ve eylemlerini anlamaya çalışırken, belli bir tarih felsefesine ve tarihsel bir bilince dayanmıyorsak, düşüncelerimizde hep bir eksiklik ve temelsizlik söz konusu olacaktır. Tarihselliğe dayanan insani varoluşu, bu temeli göz ardı ederek anlama olanağını bulmak mümkün görünmemektedir. Tarih bilinci, bilincin tarihselliğini de içerir. Tarih bilinci insanın kendisini tarihsel bir varlık olarak kavramasının yanı sıra, kendi aklına, akılsallığına ve bilincine de tarihsel bir yaklaşımla yönelmesini sağlamıştır. Tarih bilinciyle birlikte insan, kendini ve dünyayı düşündüğü ve ifade ettiği kavramların, yöntemlerin ve bizzat bilincinin de tarihselliğin bir ürünü olduğunun farkına varmıştır. Bizde tarih bilinci ne durumdadır? Tarih bilinci gelişmemiş insanların ve toplumların, bazı güçlü ülkelerin ve eğilimlerin dayatmacılığına maruz kalmaları ve direnme imkânı bulamamaları da söz konusudur. Özellikle “küreselleşme”(globalleşme) gibi kavramların sorgusuz sorusuz kabullenilmeye ve genel geçer kılınmaya çalışıldığı günümüz dünyasında, tarih bilincinin varoluşsal bir önemi vardır. Acaba bizim insanımız ve ülkemiz tarih bilinci açısından nasıl bir durumda bulunmaktadır? Geçmişimizi yorumlamada ve geleceğimize yön vermede, bu soruya vereceğimiz yanıt hiç kuşkusuz çok önemlidir. Türk’ün Tarih Şuuru: Tarih milletlerin boy aynasıdır. Kendimizi bu aynada nasıl görmek istiyorsak ona göre bir hayat idame ettirmeliyiz. Zira tarih, geçmişte yaşananların bugüne yansımasıdır. Fakat tarih yapanla tarih yazanın birbirlerine sadık olması, yazılanla yaşananın aynı düzlemde cereyan etmesi gerekir. Aksi halde her devletin kendi penceresinden gördüğü ve sımsıkı sarıldığı yalan yanlış malumatlarla sahrada gemi yüzdürürüz. İnsanlar tarihî geçmişlerini, kültür ve medeniyetlerini asla unutmamalıdır. Çünkü bize mertebe kazandıracak veya kaybettirecek bu birikimlerimizdir. Maziyi yâd ederek yaşamak, geleceği şekillendirmek için elzemdir. Fakat geçmişe takılıp kalmak da en az geçmişi unutmak kadar tehlikelidir. Geçmişteki hatalarımızdan ders, başarılarımızdan ise hız almalıyız. Böylelikle gayret ve motivasyonumuzu en üst seviyede tutabiliriz. İlim ve irfanın tarlası hükmündeki Osmanlı devleti bizim şanlı mazimizin dönüm noktalarından birisidir. Altı yüz yılı aşkın bir dönemi kapsayan bu süreç hafızalarımızda yaşatılmalıdır. Çünkü bu uzun zaman diliminden öğreneceğimiz çok şeyler vardır. Ak ve kara sayfalarıyla dünya tarihine yön veren bu tarih silsilesinden nasibimize düşen ibretleri almalı ve geleceğimizi o tecrübelerin verdiği güçle şekillendirmeliyiz. İstikbale endişesiz bakmak ve yön vermek maziden beslenmekle mümkündür. Bizim koca tarihimizde irfan, şan ve şeref levhaları sayılamayacak kadar çoktur. Bizim tarihimiz ve kültürümüz fedakârlık numuneleriyle doludur. Örnek hadiseler ve buna bağlı kişilikler aramak için uzaklara gitmemize hiç mi hiç gerek yoktur. Uzun yıllardan beri Batı’da aranan kaynak aslında içerdedir. Avrupa’da insanlık vahşet ve dehşet içerisinde kırılırken ecdadımız hikmet ve adaletin, ilim ve irfanın, şan ve şerefin doruklarında seyrü sefer ediyordu. Tarih şuuru sihirli bir anahtardır. Hayatımızın her safhasında karşımıza çıkan kapalı kapıları bu anahtarın esrarengiz gücüyle açabiliriz. Şayet anahtar tutukluk yapsa bile tarih şuurunun verdiği sarsılmaz güçle o çelikten kapıları yumruklarımızla kırarak içeri girebiliriz. Köklü bir millet olan Türkleri köksüzlüğün uçurumuna sürüklemek isteyenler, onları popüler kültürün boyalı şeker hükmündeki sahte tatlarıyla avutmaktadırlar. Bağımlılık yapan ve kişinin komaya girmesine yol açan bu sahte tatlar, ruhumuzun damak zevkini de bozmaktadır. Mankurtlaşmaya kadar uzayan bu süreçte çok keskin ve tehlikeli dönemeçler mevcuttur. Böyle kaygan bir yolda giden şoförün mahir ve uyanık olması elzemdir. Tarihî değerlerimiz, millet yapısının köşe taşlarını birbirine bağlayan ve sağlamlaştıran çimento hükmündedir. Tarihe bakınca görürüz ki milletlerin yaşadığı zor dönemler birlik ve beraberlik ruhuyla aşılmıştır. Ortak değerlerimiz birliğimizin altın halkaları olmuştur. İrade sahibi insanlar bu halkaları sağlamlaştırırken, yaşamayı taklitten ve tezyinden ibaret görenler, halkaların zayıf noktaları olmuşlardır. Bu güçsüz noktalar her geçen gün iyice aşınarak kopma noktasına gelmiştir. Bazı kesimler de bu zayıflamayı ve kopmayı hızlandırmışlardır. Fakat inanç, dil, kültür, örf ve ahlak gibi yüce değerler çelikten daha güçlü bir tesir uyandırarak mukaddes yapının çöküşüne engel olmuşlardır. Tarih şuuru nedir? Bunu cevaplamak için öncelikle şuur nedir? Sorusuna cevap arayalım. Anlama, anlayış, akıl, bilinç, doğru yönlenme, yerinde davranışlar gösterme hali gibi.. tanımlanır. İnsandaki şuur ise; insanların doğruya yönlenmesi, yerinde zamanında uygun davranış göstermesini sağlayan davranış hali. Tarih şuuruna dönelim: insanların tarihini doğru bilmesi, tarih bilimini bulunduğu konuma uyarlaması, faydalı olacak şekilde kullanabilmesidir. Tarih şuuruna ihtiyaç var mı? Bu sorunun cevabını insanın şuur, bilinç kaybı durumunda başına gelecekleri düşünerek vermemiz yerinde olur? Kişi bilincini kaybederse; dostlarını kaybeder, düşmanlarının kim olduğunu unutur, tüm zenginliklerini yitirir, bilgilerini unutur, tecrübelerinden faydalanamaz hale gelir. İşte tarih şuurundan yoksun insanlar ve milletler de aynı kayıpları tarih sahnesinde yaşar. Bu yüzden tarih öğreneceğiz, tarihimizi öğreneceğiz. Biz kendimizi millet olarak tanıyor muyuz? Başka milletler, özellikle Avrupa ve Amerika bizi tanıyor mu? Nasıl tanıtıyor? Biz millet olarak kendimizi tanıma açısından hep gururlanırız. Bu gururumuzda da çoğunlukla haklıyız. Ama bizim kendimizi bilmemiz bizim dünyada nasıl tanındığımızı değiştirmez. Önemli olan batılılar yani Avrupalılar bizi nasıl tanıyorlar kendi insanlarına nasıl tanıtıyorlar? Tarihimizi nasıl yorumluyorlar. Öncelikle Bazı Avrupa milletleri bakın bizi nasıl tanıyor: Bu aktaracaklarım Bozkurt Güvenç’in "Türk Kimliği" adlı eserinin çeşitli sayfalarından alıntı olacaktır... Fransızlar Türk kimliğini şöyle tanımlıyor: "İnsanlar arasında Türkler, anlayış bakımından sonuncudur. İnançtan ötesini kavrayamazlar; anlamaya da çalışmazlar. İslam dinini Türkler üzerindeki etkisi iyi sonuç vermedi. Türkler Müslüman Asya’nın Avrupa’ya karşı savaşan askeri oldu. Müslümanlık Türk dehasına ters düştü. İslam bu yarı Çinlilerden acımazsız İranlılar yarattı. Fransızlar Türk kimliğini bu şekilde tanımlarken, Türkiye’nin müttefiki Almanlar ise Türkler hakkında kamuoyunda şu sözleri sarf ediyorlar: Saygınlığı az; düşmanı çok! Türkler savaşçı, kararlı, öfkeli ve deli fişek insanlardır. Türklerin yeri sırası en aşağıdadır. Türk’e küçük parmağını ver, elini kapsın. Türkler kargalar gibi hırsızdırlar. Yine bir başka sayfasında Türk milleti için şu değerlendirme ve iftira içinde olabiliyorlar: Türkler dinsiz, hoş görüsüz, kaba hoyrat vicdansız, acımasız, ahlak kurallarına saygısız, en korkunç günahları işlemeye yatkın, inançsız, lanetlenmiş, tavşan gibi kaçan kuduz barbarlar..." Diye biliyorlar. Zaman zaman Almanya’da bulunmuş Türk vatandaşlarımız hakkında söylenenleri sizlerde duymuşsunuzdur. Bakın İtalyanlar da bizim hakkımızda daha iyimser görüşlere sahip değildirler. Kendilerinin bütün yaptıkları kötülükleri, milletimiz için iftira ederek sarf etmekten çekinmezler İtalyanlar: " Sultan’ın kölesi, güdülmeye muhtaç, yağmacı, küfürbaz, tembel, askerlik ve savaştan başka yeteneği olmayan, bıyıklı, suçluları kazığa vuran, müzikten hoşlanmayan, koca gövdeli ama küçük beyinli Kızılderili gibi, söz ve iftiraları sıralamaktan hiç de utanmazlar. En son olarak Amerikan okullarında da Türklerle ilgili alabildiğince hakaret dolu ve iftiralar yer almakta, "Yaklaşık 1000 yılına kadar Arapların esiri olan Türkler dağ insanı niteliğinde bir kavimdir."(Warshaw:168) 1915 yılında Ermenileri Ruslara yardım etmekle haksız yere suçlayarak, ülkede yaşayan bütün Ermenilerin öldürülmesini emretti. II. Abdulhamit, bu soy kırımında oynadığı rol yüzünden Kızıl Sultan şöhretini kazandı. Soy kırım 200.000 Ermeni’nin ölümü ile sonuçlandı. Aslında bu Avrupalıların bir hastalığıdır. Hep kendilerini överler. Ama şu bir gerçektir ki, bütün varlıkları sömürüye dayanır, girdikleri her yerde kan kokar, sömürü yaşanır, katliamlar ve huzursuzluklar, entrikalar yığılır. Bakın Avrupalılar toplu olarak Avrupalıları ve Asyalıları nasıl değerlendiriyorlar: Asyalı insan: Kırılgan, korkak, bilgisiz. Yaratıcı olmayan, dirençsiz, ilkesiz kişiler derken, Avrupalı insanlarında, sert bileği bükülmez, korkusuz, bilgili, yaratıcı, dirençli, ilkeli olarak kabul etmişler. Ne diyelim cihangir bir Osmanlı Devleti tarihe gömülürse, haklı haksız, birbirine karışırsa, Avrupalıların kendilerini bu şekilde tanıtması ve yüzsüzlüklerine kim dur diyecek ki Sizlere Türkler için söylenen bütün iftiraları sıralamak istemiyorum. Allah’a şükür ki bu söylenen sözler iftiradan öte bir şeyler olmayıp, kendi ayıplarını örtmek için uydurulmuş, mesnetsiz iftiralardır. Avrupalılar ile Asyalıların karşılaştırılmasını böyle yaparlar: Bütün Avrupa’da bu değerlendirmeler çok az istisna ile kabul görmüştür. Bu ön yargı günümüzde de devam etmektedir. Peki bu görüşler değişir mi? Değişir, değişmezse de azalttılar. Önce neden zor değişeceğini veya tamamen değişmeyeceğinden söz etmek gerekiyor. Türk Milleti olarak çağlar boyu savaştığımız bir farklı toplulukta aramızda birleştirici ortak iyi ilişkilerimiz olmadı ki, bizim için zaferler Avrupa için birer matem günüdür. Bizim için üzüntülü yıl dönümleri Avrupa için bayramdır. Bakın sözüm ona çağdaş İspanya’da bile milli bir bayram olarak kutlanan Lipanto, bizim 1571 yılındaki İnebahtı yenilgimizin yıl dönümüdür. Şekspir’in Otello piyesindeki alkışlanan en önemli sahne bir fırtınada batan gemiler Osmanlı gemileridir. Osmanlı gemilerinin batışı alkışlanır, Eğer bu piyes Türkiye’de oynanırsa ki oynanır, alışkanlık gereği bizim tiyatro sevenlerde ilgili bölümde alkışlarını Türk Milletinin aleyhine de olsa esirgemezler. Yunanlıların Milli bayramı, bağımsızlığına kavuşması, bizden ayrılışı olan Edirne antlaşmasıdır. Bizim milletimiz için bir yenilgi Yunanlılar içinse bir sevinç günüdür. İşte bütün değerlerin alt üst olduğu hala ön yargılı bir davranış içerisindeki Avrupa ile hangi ortak noktaları yakalarız, bilinmez ama eğer kendimizi daha fazla ezdirmek ve küçültmek istemiyorsak bu milletin bir genci olarak zor olanı başarmak zorundayız. Tarihimize nasıl bakalım. Bütün Avrupa bizi böyle görmediği malumdur. Mutlaka aklı başında, mantıklı, ön yargısız, düşünenlerde mutlaka vardır. Türkler için söylenilmiş bize gurur verecek iyi sözlerde söylenmiştir. Fatih Sultan Mehmet’e baş vuran Mora halkı kendilerinden yönetici olan Mora Despotlarından şikâyet ederek, kendilerini kurtarmalarını isteyip, Osmanlı Devleti’nin yönetimine girmeye can attıklarını, Ortodoksların, Katoliklerin yönetimine girmeyi reddederek, "Başımızda Kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığını tercih ederiz." demeleri bizi gururlandırır. Yine Polonya halkının ki o zaman ki adıyla Lehlilerin "Vistül Irmağında Türk atlıları sulandığı müddetçe Leh illeri hürdür" demişlerdi. Bütün bunları biz biliyoruz. Avrupalılardan bir kısmı da biliyor. Ancak şunu da bilelim ki tarih sadece bir bilim olarak okunmuyor, okutulmuyor, yorumlanmıyor. Tarih adına birileri hiçbir bilgisi olmadan meclislerde milletimize iftiraları sıralıyorlar. Bu tür iftiraları Avrupa’dan söküp atmak gerçekten zordur. Ama biz millet olarak kendi onurumuzu, gururumuzu, bağımsızlığımızı, milli kimliğimizi yitirmezsek de bir kazançtır. En azından bize iftira atanların ağzı ile konuşanlardan olmayız. Tarih Nasıl Yazılır Su üstüne tarih yazılmaz. Tarih üzerine tarih yazılmaz. Hele göz yaşı ile tarih hiç yazılmaz. Tarih yazmak isteyenler, geçmişte gerçekleşmeyen hayalleri, umutları, arzuları gelecekte gerçekleştirme idealinden vazgeçmeyenlerdir. Tarih yazacak insan, geçmişteki hatalarından ders alacak kadar akıllı, geleceğe yeni hedefler koyacak kadar cesur olmalıdır. Tarih akan zamanı durdurarak değil, akan zamanı kovalayarak hiç değil, sadece ve sadece onun önünde yürüyerek yazılır. Tarih yaşandıkça yazılır. Yaşanmamış ve yaşanmayacak tarihler yazmak sadece film senaristlerinin işidir. Bu filmlerde seyredenle oynayan hep aynı kişidir. Tarih ne elle ne dille yazılır. Tarih sadece ve sadece yürekle yazılır. Geçmişin tarihini tarihçiler, geleceğin tarihini ise kahramanlar yazar. Zaten onlar geleceğimizden bize el uzattıkları için kahramandırlar. Kişilerin geleceği, toplumların geleceğinin önüne geçtiğinde tarih bir ağıta, toplumların geleceği kişilerin geleceğine hükmettiğinde tarih yazılmaktan gurur duyulan ve okunmaya doyulmayan bir destana dönüşür. Tarih kendini satanları affetmez. Kendinden ders alanları ise ödüllendirir. Tarihi tek başına yorum, tek başına ceride, tek başına kapyanın seyir defteri, tek başına günlük, tek başına veresiye defteri, tek başına kutsal kitap, tek başına divan, tek başına günlük gazete olarak düşünenler ve bu şekilde kaleme alanlar, tarih değil olsa olsa itirafname yazarlar. Tarihi günahları gizleyecek bir gerekçeli karar olarak görenler kendi vicdanlarının savcısı olmaktan öteye geçemez ve verdikleri her hüküm halklarının idam sehpasında ki yaftası olmaktan başka bir işe yaramaz. Tarihte kara lekeleri savaşlar belirlemez. O savaşları kendileri değil toplumlarının menfati için yaptığını söyleyen yöneticilerin beyanatları kara lekeleri oluşturur. Çünkü o beyanatların her kelimesi bir atom bombası kadar acı verici ve tahrip edicidir. Çünkü toprak; savaşta ölen sivilleri kabul edecek, ancak çocuklarımıza o beyanatlarda ki sözlerin içinde ki gizli dehşeti, vampir ve darkula psikolojisini, frankeştayn ilkelliğini ve korsan mantığını bir tarihsel gerçekmiş gibi dayatarak empoze eden zihniyeti ve temsilcilerini hiç bir zaman kabul etmeyecektir. Harp tarihi başta olmak üzere siyasi tarihten sanat tarihine ulaşan tarihin geniş yelpazesi içinde, unutulanların tarihini yazmak ve bu tarihi göz ardı edilen gerçeklerle bezemek, her ne kadar yaşayan tarih olarak nitelendirilse de, tarihi dünyanın döndüğü yönün gerisine ışık hızı ile gidilen bir zaman yolculuğu olarak nitelemek, tutuculuktan öte bir şey olmamasına rağmen ve yine bir kristal kürenin başına geçerek gelecekten ve insanlığın gecekteki yazgısından haber vermekte fantastik ve heyecan verici bir masalı kurgulamaktan başka bir şey olmamasına rağmen, her iki durumda tarihin yazıcılarının vazgeçemediği bir körebe oyunudur. İşin acı tarafı bu oyunda ebe resmi tarih, oyuncular ise toplumların kaderine hükmeden sürek avcılarıdır. Ancak zamanla oynamayı, bir safari çılgınlığı ile eş değer gören bu avcılar insanların özgürlüğünden başka hiç bir şeyi avlamayı beceremezler. Yazıcılar ise tarihte bu avlanamayan değerlerden hiç bir zaman bahsetmezler. Tarih ne geçmişi geleceğe taşıma aracı, ne de gelecekte geçmişi arama ve yaşama sürecedir. Tarih; insanoğlunun kendini zaman aynasında bazen keyifle, bazen ibretle, bazen boğazına bir şeyler tıkanarak ve bazende burnunun direği sızlayarak izlediği; bakımsız, kuaföre gidilmemiş, sakal traşı olunmamış, parfüm, jöle sürülmemiş arzu edilmeyen görüntüsünden başka bir şey değildir çoğu zaman. İşin acı tarafı; bu canlı ve yaşayan görüntüyü bir fotoğrafçının rötüş görmüş negatifinden kağıtlara düşen vesikalık fotoğraflarında donuklaştırmak; tarihçilerin zevk alarak oynadığı ve yazdığı en dramatik, en ironik Şekspir operasının beşinci sınıftan kötü bir kopyasıdır. Tarih, zaman yolculuğunda, insanın neler yaptığı kadar, bu yaptıklarının kendine ve doğadaki sonuçlarının sorgulandığı, değişimin insanın varlığında yeni ve ruhunda meydana getirdiği değişikliklerin gözlemlendiği, bu değişikliklerin insanlığın gideceği geleceğin ve yönün rotalarının çizildiği bir finansal proje olarak algılanmalı ve bu nedenle çok iyi yatırım yapılarak, çok büyük kazançlar elde edilecek bir girişim olarak da değerlendirilmelidir. Zaman yolculuğunun hiç bir finansal projesi tarih kadar bereketli olamaz. Bu bereket; tarihin acı yüzü değil, müsbet ve menfi tecrübelerin bolluğu, çeşitliliği ve değişkenliğinin yarattığı dinamikler oluşturur. Tarihe derinlik kazandıran yaklaşım; onu, geçmiş ve gelecek boyutunu parelel başka boyutlar ile birlikte yazmaktan ve incelemekten geçer. İnsanlığın geçmiş ve geleceğinin, onun yaşadığı dünyanın dünü, bugünü ve yarını ile birlikte incelenmesinin tarihe derinlik kazandırması süpriz sayılmamalıdır. Dünyanın değişiminde biriken istatiksel rakaamların ve toprağına gömdüğü arkeolojik bulguların gün yüzüne çıktığı oranda, geçmiş o kadar gerçek, gelecek o kadar anlamlı olacaktır. Dünyanın dönüşü ve suyun akışında ki zaman farkının yarattığı hız değişimi bile tarihin insanoğlunun elinde, aldığı yol için kılavuz yani yol gösterici olacaktır. İnsanlar tarihi; ölümsüz olmak için değil, zamanın insanlara ve toplumlara hazırladığı süprizlere hazırlıksız yakalanmamak için yazmalıdır. Tarih dilek ve temenni değil, kural ve disiplin manzumesidir. Yaşanan hiç bir şey bir daha yaşanmaz ama yaşanacak herşey yaşanmışların izlerini taşıyacaktır. O nedenle bu izleri yaşanan olayların içinden ayıklamak ve bu izleri takip ederek, geleceğimize yönelik ipuçlarına ulaşmak, insanoğlunun en önemli görevi olmalıdır. Zira izleri ve ipuçları olmayan bir geleceğin tarihini yazmak ve bu yazılan tarihi yaşamak, ölümden sonraki hayat kadar belirsiz ve ütopiktir. Ne gelecek geçmişin fotokopisi olabilir, nede geçmiş geleceğin patatesten baskısının renklerini taşır. Geleceğin tarihi insan hayatının bilinen renklerinin bilinmeyen karşımlarından başka bir şey değildir. Su nasıl içindeki kabın rengini alırsa, tarihte yaşanılmamış hayatın bilinmeyen renklerini almasıyla anlam kazanır. Tarihi bozarak tarih yazılmaz. Tarihi bozanlara kızarak da tarih yazılmaz. İnsanların davranışları ailenin, ailenin hareket tarzları toplumların, toplumların yaşam biçimleri insanlığın tarihini oluşturduğundan, yaptığımız her eylemin tarihsel bir anlamı ve şifresi vardır. Eyleme dönüşmeyen düşüncelerin bile insanlığın tarihinin oluşmasında bir işlevi vardır. Düşüncelerinizin bu tarihsel işlevini yerine getirebilmesi için, nitelikli düşünce formatını kullanmanız gerekir. Eğer düşüncenizin neden-sonuç ilişkisini kuramıyorsanız, o düşüncenin ölü doğan çocuklardan hiç bir farkı olmaz. Hele tarihin ölü doğmuş çocuklar mezarlığıyla hiç bir ilişkisi olamaz. Günlük dilimize "Tarih yazmak" deyimi olarak giren övgü ifadesini hak edebilmesi için, her insanın doğru düşünmesi ve doğru uygulaması yani doğru yaşaması gerekir. İnsanların gözlerinin içine baka baka yalan söyleyenlerin, üretmeden, emek vermeden komisiyonculuk yapanların tarih yazması mümkün değildir.Onlar ancak masal yazabilirler. Tarihi milletler yazar. Millet olamayanlar ibret alarak gıpta ederek tarihi ancak okuyabilirler. Milletler tarihlerini kanlarını mürekkep silahlarını divit kalem gibi kullanarak yazarlar. Onların tarihleri bayrak olur gelecekleri ay’la yıldız. Ve onların hikayesi onların tarihi evrenin bütün gezegenlerinde kıyamete kadar anlatılır.... TARİH BİLİNCİ KAYNAKÇASI 1. Otto F. Bollnow, “İfade ve Anlama” Çev. Doğan Özlem, Hermeneutik (Yorumbilgisi) Üzerine Yazılar içinde, Ark yayınları 1995. 2. Ortega y Gasset, Tarihsel Bunalım ve İnsan, Çev. Neyire Gül Işık, Metis yayınları, 1998. 3. Mustafa Günay, “Akıl, Aydınlanma ve Tarihsellik”, Bedia Akarsu Armağanı içinde, Edit. D. Özlem-B. Çotuksöken, İnkılap yayınları 2000. 4. Karl Löwith, “Vico”, Tarih Felsefesi içinde, İnkılap yayınları 2001. 5. Uluğ Nutku, İnsan Felsefesi Çalışmaları, Bulut yayınları 1998. 6. Richard E. Palmer, Hermeneutics, Interpretation Theory in Schleiermacher, Dilthey, Heidegger and Gadamer, Nortwestern University Press, 1983. 7. Doğan Özlem, Hermeneutik (Yorumbilgisi) Üzerine Yazılar, Ark yayınları 1995. 8. Siyaset, Bilim ve Tarih Bilinci, İnkılap Yayınları 1999. 9. Tarih Fesefesi, İnkılap Yayınları 2001 10. Ahmet Cemal, Cumhuriyet Gazetesi 6 Ocak 1994. 11. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Söylev (Nutuk), Basıma Hazırlayan: Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, s. 246, 247, 248, Çağdaş Yayınları, 18. bası, 1988. 12. İlber Ortaylı Tarihimiz ve Biz TİMAŞ Yayınları
Ders: 1432-1481 Fatih Sultan Mehmed Kimdir? 02:54
Ders: 1432-1481 Fatih Sultan Mehmed Kimdir? 2.278 izlenme - 3 yıl önce HEM ÖĞREN HEM ÇOCUĞUNA ÖĞRET Aykut İlter Aykut Öğretmen ders,tarih,2.,ikinci,mehmet,mehmed,fatih sultan mehmet,culüs,divana vezir başkanlık eder,kanunnamei ali osman DERS 1432 1481 2 IKINCI MEHMED FATIH SULTAN MEHMET CULUS DIVANA VEZIR BASKAN KANUNNAME I ALI OSMAN II. Mehmed veya Fatih Sultan Mehmed, (Osmanlı Türkçesi: , Meemmed b. Murd n) (30 Mart 1432[1] – 3 Mayıs 1481[2]) yedinci Osmanlı padişahı. Divan edebiyatında Avnî mahlasını kullanmıştır. Sultan II. Murad ve Hüma Hatun’un oğludur. İstanbul'u fethetmesinden sonra Ebû l-Feth ( , Fethin Babası) ve daha sonraki asırlarda[3] Fâtih () lakabıyla anılmıştır. Ayrıca döneminde Avrupa'da Büyük Türk (Grand Turco) olarak da zikredilmiştir.[4][5] İstanbul'un fethi, Orta Çağ’ın sonu Yeni Çağ'ın başlangıcı olmuştur.[6] Bundan dolayı Fatih, "çağ açan hükümdar" olarak da tanınır. İstanbul'un fethinden sonra Kayser-i Rum ( , Roma İmparatoru[7]) unvanını da kullanmaya başlamıştır. İstanbul'un fethiyle 1000 yıllık Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu son bulmuştur. Fatih, çıkardığı yasalarla devleti önemli ölçüde yeniden biçimlendirmiştir. Konu başlıkları [gizle] 1 Çocukluğu ve şehzadeliği 2 Birinci tahta çıkışı 3 Manisa dönemi 4 İkinci tahta çıkışı 5 İstanbul’un fethi 6 Yeni başkentin kurulması 7 Çandarlı Halil Paşa’nın idamı 8 Yeni fetihler 8.1 Bosna-Hersek seferleri ve Bosnalıların Müslüman oluşu 8.1.1 Fatih’in Bosna Fransiskanları’nın özgürlüğü ile ilgili fermanı 8.2 Eflak ve Boğdan seferleri 8.3 Arnavutluk seferleri 8.4 Trabzon Rum Devleti’nin yıkılışı 8.5 Fatih’e karşı Karamanoğulları ve Akkoyunlular ittifakı 9 Yenilikleri ve kanunnameleri 10 Eğitim ve kültür 11 Ölümü 12 Eğitim Hayatı 13 Ailesi 13.1 Eşleri 13.2 Erkek çocukları 13.3 Kız çocukları 14 Notlar 15 Popüler kültürde II. Mehmed 16 Kaynakça Çocukluğu ve şehzadeliği[değiştir] İstanbul'un limanı, haritası ve onun surları. 27 Receb 835 (30 Mart 1432) Pazar günü şafak vaktinde, devletin başkenti olan Edirne'de, II. Murat'ın dördüncu[8] oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi Hüma Hatun, tarihçi Babinger ve yazar Lord Kinross’a göre gayrimüslim bir köledir. Yine Babinger'e göre, ölümünden sonra Acem efsanelerindeki cennetkuşu hümadan esinlenilerek Hüma Hatun olarak adlandırılmıştır.[9][10]. Mehmed iki yaşına kadar Edirne'de kaldıktan sonra 1434’te sütninesi ve küçük ağabeyi Alâeddin Ali ile birlikte 14 yaşındaki büyük ağabeyi Ahmed’in Rum sancakbeyi olduğu Amasya'ya gönderildi. Burada ağabeyi Ahmed'in erken yaşta ölmesi üzerine Mehmed altı yaşında Rum sancakbeyi oldu (İnalcık'a göre şüpheli). Diğer ağabeyi Alâeddin Ali ise Manisa'da Saruhan sancakbeyi oldu. İki yıl sonra babaları II. Murat'ın talimatıyla iki kardeş yer değiştirdiler ve Mehmed Saruhan sancakbeyi oldu[11]. Mehmed’in eğitimi için babası çeşitli hocalar görevlendirdi. Ancak zeki olduğu kadar hırçın bir çocuk olan Mehmed’in eğitilmesi kolay olmadı. Sonunda babası heybetli ve otoriter bir alim olan Molla Gürani’yi görevlendirdi. Anlatılana göre Murad, Gürani'ye bir değnek vermiş ve Mehmed itaatsizlik ederse kullanmasını söylemişti. Molla Gürani Mehmed’e, dersini dikkate almayan bir öğrencinin hocası tarafından dövülmesi ile ilgili edebi bir cümleyi inceletmiş, Mehmed durumun ciddiyetini kavrayarak eğitimine önem vermeye başlamıştır. Şehzade Mehmed'in medrese kökenli hocalarının yanı sıra bilgi edindiği Batılı şahsiyetler de bulunmaktaydı. Saruhan (Manisa) sarayında İtalyan hümanisti Anconalı Ciriaco ve saraydaki başka İtalyanlar onun Avrupa tarihi ile Antik Yunan filozoflarının hayatlarıyla ilgili kitaplar okumasına önayak olmuştu. Bu durum Şehzade Mehmed'e çok-kültürlülük kazandırmıştır. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan II. Mehmed'in şehzadelik yıllarına ait olan karalama defterinde Latin harfleri, Arap harfleri, Roma büstlerini andıran insan çizimleri ve Osmanlı figürleri bulunmaktadır.[12][13] Ayrıca Fatih Sultan Mehmed'in Arapça ve Farsça'nın yanı sıra Latince, Yunanca ve İtalyanca bilmesi bu dönemdeki münasebetlerine dayandırılmaktadır.[14] Birinci tahta çıkışı[değiştir] Mehmed II'in Edirne 1451'de tahta çıkışı. Ayrıca bakınız: János Hunyadi II. Murat 1443 yazında Karaman beyi İbrahim'i Anadolu’da yenilgiye uğrattıktan sonra Ekim ayında Edirne'ye döndüğünde Hunyadi Yanoş, Macar Kralı Ladislas ve Sırp Despotu Yorgo Brankoviç önderliğinde bir Hristiyan ordusunun Tuna’nın güneyindeki Osmanlı topraklarını istila etmeye başladığı haberini aldı. Aynı dönemde Amasya’dan Şehzade Ali’nin öldüğü haberi geldi.[15][16] İki ağabeyinin erken yaştaki ölümleri sonucu Mehmed tahtın vârisi oldu. Murat Hıristiyan ordusunun 25 Aralık’ta İzladi'de durdurulmasının ardından başlayan müzakereler sırasında Mehmed’i Manisa’dan Edirne’ye getirtti. 12 Haziran 1444’te Edirne’de Macarlarla antlaşma yaptıktan bir ay sonra oğlu Mehmed’i Edirne'de Sadrazam Çandarlı Halil Paşa denetiminde "kaymakam" olarak bırakarak Hamidili topraklarını işgal eden Karamanlıların üzerine yürümek üzere Anadolu’ya geçti ve Karamanlılar’la Yenişehir'de bir anlaşma yaptı.[17][18] Yenişehir’den ayrıldıkran sonra Ağustos ayında Mihaliç’te yeniçeri ağası Hızır Ağa ve diğer beylere tahttan oğlundan yana resmen çekildiğini duyurdu ve ordusu Edirne’ye dönerken kendisi Bursa’da kaldı.[19][20][21] Ayrıca bakınız: II. Kosova Savaşı II. Murad'ın 1444 yazında doğuda ve batıda barışı sağladığını düşünerek tahttan çekilmesi Edirne’de bir otorite boşluğu yaratarak devleti buhrana sürükledi. Dış siyasette ihtiyatlı davranmayı tercih eden Sadrazam Çandarlı Halil Paşa ile Mehmed’in etrafında toplanmış olan Şahabeddin, Zağanos, Turahan paşalar arasında rekabet baş gösterdi.[18] Bu rekabet 1444-1453 yılları arasında Osmanlı Devleti’nde yaşanan başlıca politik gelişmelerin belirleyici etmenlerinden biri olmuştur.[22] Ağustos başında Kral Ladislas’ın Osmanlılarla yapılan barışı geçersiz sayarak yeni bir Haçlı Seferine çıkacağını ilan etmesi başkent Edirne'de paniğe yol açtı ve halk şehri terk etmeye başladı. Konstantinopolis’te Rumların himayesinde olan ve Osmanlı tahtında hak iddia eden Orhan Çelebi de bu dönemde Çatalca yakınlarinda İnceğiz’e ve Dobruca’ya geçerek bir isyan girişiminde bulundu. Bu girişim Şahabeddin Paşa tarafından önlendi ve Orhan Çelebi Konstantinopolis’e kaçtı.[18] Aynı dönemde başkentte kendini Hurufilik taraftarlarının elçisi olarak tanıtan bir İranlı halktan epey yandaş toplamıştı. Mehmed de İranlının öğretisine ilgi duymuş ve koruması altına almıştı. Ancak Müfti Fahreddin ve Sadrazam Halil Paşa’nın bu duruma tepki göstermesi üzerine Mehmed çok geçmeden desteğini çekmek zorunda kalmış ve sonunda başkentte bir Hurufi katliamı yaşanmıştı. Bu sırada şehirde çıkan yangında bedesten ile birlikte 7.000 ev kül olmuştu.[23][24] Ayrıca bakınız: Varna Savaşı Varna Savaşı'nı betimleyen bir minyatür Eylül ayı sonlarında Kral Ladislas önderliğindeki Hıristiyan ordusu Tuna’yı aşarak Edirne’ye doğru yürürken bir Venedik filosu da Çanakkale Boğazı’nı kapattı. Sadrazam Halil Paşa’nın çağrısıyla II. Murat Anadolu Hisarı’nın bulunduğu noktadan Rumeli’ye geçerek Edirne'ye geldi ve 10 Kasım 1444’te hıristiyan ordusunu Varna’da ağır bir yenilgiye uğrattı.[25] Varna Savaşı sırasında ve sonrasında Mehmed tahttan çekilmemişse de fiilen padişah II. Murad’tı. Zağanos ve Şahabeddin paşalar genç padişahın otoritesini güçlendirmek için Mehmed’i Varna Savaşı’na götürmek istemişler ama Sadrazam Halil Paşa buna mani olmuş ve onlara karşı II. Murad’a gerçek padişah muamelesi yapmıştı. Ancak II. Murad savaştan sonra oğlunun konumunu Konstantinopolis’teki Orhan Çelebi’ye karşı zayıflatmamak için fiilî durumu hakiki bir cülus haline getirmeden Manisa’ya çekildi.[26] Murat 1446’nın Mayıs ayında Sadrazam Halil Paşa’nın çağrısıyla bir kere daha Edirne’ye tahtına döndü. Bunun sebebi Mehmed’in Konstantinopolis’e saldırma planları yapıyor olmasıydı. Halil Paşa kendi gücünü zayıflatacağı düşüncesiyle bu saldırıya karşı gelirken Mehmed’in yandaşı olan Zağanos ve Şahabeddin bu planı destekliyordu. Sonunda Halil Paşa bir yeniçeri isyanı düzenleyerek Mehmed ve yandaşlarını iktidardan uzaklaştırdı.[27] Murat’ın yeniden tahta geçmesi üzerine Mehmed Manisa’ya çekildi, Zağanos Paşa da Balıkes
Anadolu Tarihi - Ders 3 01:55:43
Anadolu Tarihi - Ders 3 2.030 izlenme - 2 yıl önce kpss dersleri kpss konu anlatım kpss matematik kpss matematik konu anlatım kpss matematik dersleri kpss türkçe dersleri kpss vatandaşlık kpss tarih kpss geom...